şükela:  tümü | bugün
  • türkiye'de ve avrupa'da entelektüelin serüveninin anlatan aydın, entelektüel, münevver gibi kavramları anlamaya çalışan; bir dehanın parmak izleri niyetine okunabilecek harika bir kitap.
    eflatun'un mağara metaforuna yapılan bir göndermeyle başlayan ve düşünce dünyamızın bir eksiğini daha kapamaya çalışan bir cemil meriç çığlığı...
    duymak isteyenler?
  • bir basucu kitabi. sevip sayiyorum.
  • dünya düşünce tarihinin ezbere sunulduğu proudhon a karsı sempati uyandıran kalitesi her satırda kendini gösteren ancak dili ağır olan cemil meriç eseri
  • kelimelerin damarlarında dolaşmak nedir desem yeri mi bir minigöz olup? bir kelime tavaf edilebilir mi? onun üzerinden -kısa gelebilir- ama yüklü bir tarih, güzeller geçidi gibi, aşkla bu tarihi öğrenmeyi talep edene, hakkıyla nasıl sunulabilir? nakşederek ışığı, yazıya.
    çocukken -hayber kalesi hikayesini- ağzı açık dinleyen torunlara, -evrenin en güzel hikayesi gibi- zamanın katı, şiirsiz, sanki hiç de meselemiz durmayan hadiseleri/bakışları/kavrayışları nasıl bu kadar ilgiyle dinletilebilir? göz bile kırpmayan dinlemeheykellerine.
    elbet bir büyücü eliyle.

    "arkamda kilometre taşları ve yaprak yaprak dökülen rüyalar. yeni bir kitabı bitirmek üzereyim: mağaradakiler. eflatun'un mağarası bu. içinde bizler varız. beşir fuat'lar, ali suvai'ler, hilmi ziya'lar... türk aydınının yüz yıllık dramı.[-yüz yıllık yalnızlık-] sonra da genel olarak batı ve rus intelijansiyası..."

    batı, ol mağaranın dışını remzeder. uzaktan vuran ışığı.

    meraklısı için entelektüel kelimesine küçük bir dokunuş kitaptan yine:

    "16.yüzyılda şüpheci manasında kullanılmış.
    17de dinsiz yani libertin(liberten).*
    eski romada azat edilmiş kölenin adıdır liberten.
    yüzyıllarca sonra önyargılarından sıyrılmış kimse, sıyrılmış ya da sıyrıldığını sanan.
    çok geçmeden, çapkın, sefih, ahlaksız manasında kullanılır."
  • cemil meriç'in eflatun'dan aldığı giriş bölümü harikadır:

    --- spoiler ---

    bir mağara düşün dostum. girişi boydan boya gün ışığına acık bir yeraltı mağarası. insanlar düşün bu mağarada. çocukluktan beri zincire vurulmuş hepsi; ne yerlerinden kıpırdamaları, ne başlarını çevirmeleri kabil, yalnız karşılarını görüyorlar. arkalarından bir ışık geliyor.. uzaktan, tepede yakılan bir ateşten. ateşle aralarında bir yol var, yol boyunca alçak bir duvar. gözbağcıları seyircilerden ayıran setleri bilirsin, üzerlerinde kuklaları sergilerler, öyle bir duvar iste... ve insanlar düşün, ellerinde eşyalar: tahtadan taştan insan veya hayvan heykelcikleri, boy boy, biçim biçim. bu insanlar duvar boyunca yürümektedirler, kimi konuşarak, kimi susarak. garip bir tablo diyeceksin, hele esirler daha da garip. doğru.. o esirler ki ömür boyu başlarını çeviremeyecek, kendilerini de, arkadaşlarını da, arkalarından geçen nesneleri de duvara vuran gölgelerinden izleyecekler. şimdi de mağarada seslerin yankılandığını düşün.. dışarıdan biri konuştu mu, esirler gölgelerin konuştuğunu sanır, öyle değil mi? kısaca onlar için tek gerçek var: gölgeler.

    tutalım ki zincirlerini çözdük esirlerin, onları vehimlerinden kurtardık. ne olurdu dersin, anlatayım.. ayağa kalkmağa, başını cevirmeğe, yürümeğe ve ışığa bakmağa zorlanan esir, bunları yaparken acı duyardı.gözleri kamaşır, gölgelerini görmeğe alıştığı cisimleri tanıyamazdı. biri, ona: " ömür boyu gördüklerin hayaldi. simdi gerçekle karşı karşıyasın" diyecek olsa, sonrada eşyaları bir bır gösterse,"bunlar nedir" diyecek olsa, şaşırıp kalır, mağarada gördüklerini, şimdi gösterilenlerden çok daha gerçek sanırdı.

    bir de düşün ki tutsağı mağaradan çıkarıp dik bir patikada güneşin aydınlattığı bölgelere sürükledik. bağırdı, yanıp yakıldı, öfkelendi... kulak asmadık. gün ışığına yaklaştıkça gözleri daha çok kamaştı. hiçbirini seçemez oldu gerçek nesnelerin. sonra, yavaş yavaş alıştı aydınlığa. önce gölgeleri fark etti, arkasından insanların ve cisimlerin suya vuran akislerini. aksam olunca göğe çevirdi bakışlarını, ayı gördü, yıldızları gördü. zamanla güneşin suya vuran akislerine bakabildi. nihayet gökteki güneşe çevirdi gözlerini. ve düşünmeğe başladı. ona öyle geldi ki mevsimleri de, yılları da güneş yaratıyor, görünen dünyanın yöneticisi o. esirlerin mağarada gördükleri ne varsa onun eseri. ve eski günlerini hatırladı. ne kadar yanlış anlamışlardı bilgeliği. mutluydu şimdi, mağarada kalan arkadaşlarına acıyordu. eski hayatına, eski vehimlerine dönmemek için her çileye katlanabilirdi.

    adamın mağaraya döndüğünü tasavvur et. karanlığa kolay kolay alışabilir mi? dostlarına hakikati söylese dinlerler mi onu? ağzını açar açmaz alay ederler: "sen dışarıda gözlerini kaybetmişsin arkadaş. saçmalıyorsun. biz yerimizden çok memnunuz. bizi dışarı çıkmağa zorlayacakların vay haline.." işte böyle aziz dostum. sana anlattığım hikaye kendi halimizin tasviridir. yer altındaki mağara: görünürler dünyası. yücelere çıkan tutsak, meseller(idea'lar) alemine yükselen ruh..

    --- spoiler ---
  • cemil meriç'in tüm kitapları gibi emek yükünün ağırlığını hissettiren ve ödev gibi oku(n)mak isteyen.. türk ve evrensel kaynakların birarada cevap aradığı soruların yanıtlarına dair "cümlenin rivayeti"leri.

    (bkz: cemil meriç/#20867369)
  • entelektüel nedir? kime denir?

    bu sorunun cevabını arayarak başlıyor kitap. cemil meriç sayfalar boyu entelektüelin tanımını yapmaya çalışıyor. bu konuda yapılmış tanımları, birbirleriyle çarpıştırıyor, eksikliklerini eleştiriyor ve en nihayetinde “her ülkenin, her çağın, her sınıfın, her ideolojinin entelektüel anlayışı başka. dünyaca kabul edilmiş bir entelektüel kıstası yok” sonucuna varıyor. (sf 24)

    herkesin entelektüeli kendine tabi. ancak cemil meriç’in bu konuda bir kıstası var. dreyfus olayı. bu gibi bir olay söz konusu olsa, bu davada takınacağı tavra göre bir insanın entelektüel olup olmadığını anlıyor. (sf 22)

    entelektüel olsun, intelijansiya olsun, inkilap olsun, ihtilal olsun, devrim olsun, bu kavramlara kafa yoran dünya çapındaki yazar ve düşünürlerin yorumundan sonra konu nihayet bu topraklara varınca kitap daha ilgi çekici hale geldi benim nazarımda. böyle bir tümden gelimin ardından bizde durum ne diye bakınca buraların biraz cılız kaldığını görmek şaşırtıcı değil. peki neden? cevabı yine bu satırlarda:

    “her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye koşan zavallı insanlarım. karanlığa o kadar alışmışsınız ki yıldızlar bile rahatsız ediyor sizi. düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bu ülkede, düşünce adamı nasıl çıkar?” (sf 280)

    harf devriminin de düşün dünyamızda ciddi sorunlara yol açtığını belirten meriç, bu durumu da sayfalarca eleştirmiş. “kütüphanelerimizi dilsizleştiren harf devrimi” için kabaca özetlersem “ne gerek vardı?” diye soruyor. bu soruya verilen ezber yanıtları da bir bir cevaplıyor.

    adeta ders kitabı niteliğinde, hatta tez gibi olan bu ve bunun gibi kitaplar yazan, çeviriler de yapan cemil meriç, bir roman da yazsa yazarmış aslında, diye düşünürken benim gibi düşünenler çıkar diye herhalde demiş ki “balzac’ı tanımasam romancı olmak isterdim. yıllarca insanlığın komedyası’yla uğraştıktan sonra roman yazmaya kalkışmak küstahlık olurdu.” (sf 283)

    ağır bir kitap biraz ama gene de okuyun. okuyun ve mağaradan çıkın. ouuvv çok ucuz bir reklam sloganı oldu.

    http://birazkitap.blogspot.com/…/magaradakiler.html
  • cemil meriç'in zirve eserlerinden biri olan kitap.

    insanlığın düşünce mirası için katma değer yaratan pek çok entelüektel ile ilgili görüşlerini de aktarır denemelerinde yazar.

    özellikle kitabın ilk kısımlarında; atıfta bulunduğu, gönderme yaptığı tüm düşünürleri anlama iştiyakı oluşturuyor okuyanda, elbette namümkün.

    velakin, kendi toplumumuza, özümüze dönük değerlendirmeleri; kavramlar üzerine harcadığı emek kadar görkemli değil.

    bununla birlikte şu cümle çıkmıyor hiç akıldan: "silahlarin konuştuğu yerde şarki söylenmez"
  • (bkz: kış uykusu)