şükela:  tümü | bugün
  • kendisiyle yapılan uzun bir röportaj için:

    http://azbilmisozneler.blogspot.com/….html?spref=tw
  • 16.10.2012 tarihinde trt 1 radyoda "canlı okumalar" isimli radyo programına konuk olan ve mütevazılığı ile okurlarını mest etmiş olan öykü yazarı.
  • her çarşamba "alan savunması" köşesi ile sol gazetesinde yazacaktır.
  • afili filintalar sitesinde bugün "geçmişe mazi lügatı" başlığyla yazmaya başlamış. güzel de yazmış. devamını bekleriz.

    http://www.afilifilintalar.com/yazar/unsaleris
  • afili filintagillerden olmasına sevindiğim bir kişi.
  • naif insan.
  • sol gazetesindeki son köşe yazısı ile içimizi burkan gerçekleri hatırlatan yazar.

    --- spoiler ---

    mahir ünsal eriş'in “'geçmiş olsun'lu lig arası yazısı” başlıklı yazısı 9 ocak 2013 çarşamba tarihli sol gazetesi'nde yayımlanmıştır.

    ‘geçmiş olsun’lu lig arası yazısı
    mahir ünsal eriş

    lig ara verdi. ligin ara vermesi demek, takımların koşa koşa antalya’ya gitmesi demek. tamı tamamına bin iki yüz irili ufaklı futbol takımından bahsediliyor bu ara tatil döneminde antalya’da kamp yapan. hatta yazık günahtır burada bu kadar takım toplandı bari bir turnuva yapalım, üç kuruş gelir olsun, otel paraları çıksın diye turnuva bile düzenleyenler oldu. beşiktaş’ı wolfsburg’a, trabzon’u werder bremen’e ezdirip bıraktılar. almanlar yenince biz de yenilmiş sayıldık doğal olarak. parası da cebimizden çıkmıştı üstelik. tüh.

    yine de bence, ara transfer dönemi diye de bilinen bu dönemin benim için tarifi mümkün olmayan bir hüzünlü hali var. ligin ilk yarısında genellikle yeni gelen teknik adamlara, hocalara, sezonun transferlerine şans tanınır. bu şans verme süresi çoğunlukla dört-beş haftalık bir zaman dilimini kapsar. ikinci haftada, mesleği kurban istemek olan futbol tanrılarının yorumları başlar. üçüncü haftada bu yorumcuları seyredip iştiha ve infialle dolan taraftarlar homurdanmaya başlar. dördüncü hafta da durumda değişme olmazsa eğer beşinci haftada taraftar öfkesini başarısızlığa uğrayan teknik adam ve futbolcuyu delip geçecek şekilde yönetime yöneltmeye başlar. “yönetim istifa!” sesleri, tribünde taşkınlık, şu, bu... türk futbol tarihi, beşinci haftasında takımından ayrılmak zorunda olan teknik adamlarla doludur.

    ama ikinci yarı başladığında işler değişir. şampiyonluğa oynayanlar, düşeceğini belli edenler, avrupa’ya gitmeye uğraşanlar bu yarıda belli olur, hırs ve hırçınlık hem saha içinde hem de dışında artar. yorumlar acımasızlaşır, kartlar sıklaşır, penaltılar, bilmem kaç maçlık cezalar derken, çarşı karışır.

    arada, devre arasında yani, daha üzücü şeyler olur ama. çünkü transfer başlar. ayrılık gerçeği kendini hatırlatır. ayrılık, tüm hayatımızı kati ve kavuşmaz iki parçaya ayırabilen çok acı bir kaybetme biçimidir. mesela “kendisine kulüp bulması istenen” futbolcu ne düşünür acaba? sevgilisi, “ben artık seni istemiyorum” demiş gibi mi oluyordur? valizini toplayıp kulübün kapısından üzgün ayrılırken ne düşünüyordur mesela? “kusura bakmayın, yaramadım işinize” mi diyordur, “siz futbolcudan ne anlarsınız be!” diye siteme mi vuruyordur bunu üstü kapalı? ya birkaç hafta sonra eski takımına deplasmana geldiğinde, eski arkadaşların neşe içinde bir arada oluşlarını görüp imrenmiyor mudur mesela? kendini bir ümit besen şarkısı içinde gibi hissetmiyor mudur? ben olsam hissederdim. hicrana meftun bir neslin ahfadı olarak ben günlerce yemeden içmeden kesilirdim eminim. beni istemediler aney diye annemin dizinin dibinde ağlar dururdum. ama “maalesef, futbolda böyle şeyler oluyor”.
    giydiği formasıyla attığı gollerden sonra armayı öpen futbolcu, ertesi sene, birbirine bir paranın iki yüzü kadar ters bir başka takıma gidebiliyor mesela. buna profesyonellik deniyor.burak yılmaz, daha antal-yaspor’da oynarken “ben beşiktaşlıyım” beyanatlarıyla gündeme oturduğu halde galatasaray’la çıktığı ilk derbide, “ay bana bi’ şeyler oluyor” deyip kendini yere atıveriyor, beşiktaş’a karşı penaltı kazandırabiliyor. buna da profesyonellik deniyor. heykeli dikilecek kadar sevilen, taraftarın “abisi” gibi sayılan alex, işi bitince paketleniyor, çünkü profesyonellik böyle emrediyor. “kendine bir kulüp bulması” isteniyor.

    adamın bir futbolcusu göğsüne gelen sertçe bir topla yere yıkılıyor, mahalle maçında orasına burasına top gelen çocuklar gibi arkadaşları toplanıyorlar başına. ama yok, adamcağızın durumunun ciddi olduğu fark ediliyor. bir de hastaneye götürüyorlar ki resmen ölümden dönmüş. kalbi, diyorlar, durum fena diyorlar, altı ay istirahatı şart diyorlar. hocası geçiyor kameraların karşısında sonra. adam profesyonel, profesyoneller etten kemikten değil para ve hırstan yapılmışlardır çünkü. açıklıyor; “durumu kötü, maalesef bu sezonu kapattı. bir daha da takıma dönmesi zor.” şükür başına bir iş gelmeden bu durum tespit edildi demiyor, verilmiş sadakası varmış demiyor. “bir tane topçumuz eksildi” demeye gelen şeyler söylüyor. çünkü profesyonellik budur.

    canım sıkkın biraz benim, sizinkini de sıkmayayım daha fazla. halimiz budur.

    geçmiş olsun giray kaçar, dilerim sağlığına kavuşmakta acele edersin. futbola dönemezsen de üzülme. benim de ayağım kırık, birkaç arkadaş daha buluşur halı saha maçı yaparız. ölmedik ya.
    --- spoiler ---

    edit: kaynak: http://haber.sol.org.tr/…nlu-lig-arasi-yazisi-65825
  • son yazdığı yazısında türk takımlarının hazırlık maçlarına dair derin bilgisizliğini ortaya koymuştur. trabzonspor'un werder bremen ile samet aybaba döneminden itibaren neredeyse her yıl hazırlık maçı yaptığını bilmeden çiziktirmiş bir şeyler. bir şeyler diyorum, arada güzel şeyler de olabilir ama yazacağı şeyi araştırmayan adamın görüşünü dikkate alamıyorum.
  • son dört yıl içinde birine inanmak istediğimde ve bir şeyi, bir şehri, bir insanı (sevmeyi) özlediğimde özellikle okuduğum iki adam vardı; turgut uyar ve barış bıçakçı.

    çünkü dünyada bir insanın başına gelebilecek en kötü şeyleri bile yeryüzünde insanlık tarafından kurulabilecek en güzel cümlelerle ifade ediyorlar, o bir cümleyle insana güç verebiliyor, birine inanmak ve aşık olmak istetebiliyor, hatta daha iyisini yapıp birine inandırabiliyor ve aşık ettirebiliyorlar gibi. çok sevdiğin ya da belki daha önce hiç gitmediğin bir şehir hakkında hayal kurdurabiliyor, oralarda yaşamanın nasıl bir şey olduğunu merak ettiriyorlar çünkü, en basitinden.

    bugün bangır bangır ferdi çalıyor evde'yi ikinci kez okudum. ilk seferde altını çizmediğim pek çok yerin altını çizdim, daha çok güldüm ve şüphesiz daha fazla doldu gözlerim. inşaatlardan, okutulmadan imzalatılan polis tutanaklarından, adliyelerden ve hapishanelerden -bir kez daha- nefret ettim, kitaptaki insanlar gibi aşık olmak, erdek'e gitmek, o çay bahçesinde sadece emekliler için çıkan gazeteyi okumak istedim, eve hırsız girer korkusunu yaşadım. ama en çok da elceğizleriyle yazdığı mektup çalındığında yaşadığı acıyı ve utancı paylaştım, bundan birkaç sene önce alkım'da dış mihrakların eline geçen mektubumu hatırlayınca.

    daha ilk kitabı bu ama bugün, ilk okuyuşumdan farklı olarak, kendisinin ismininde de ileride benim için turgut uyar ve barış bıçakçı'nın isimlerinin yanına eklenebileceğini hissettim. belki de iki binli yıllarda hala insanlardan ve bir şehirden bahsederken minnet sözcüğünü kullanan biri olduğu içindir. hem, söylenişi bile güzel.