şükela:  tümü | bugün
  • kisisel gizlilik, (bkz: privacy)
  • gunumuzde kalmayan $ey. neredeyse herkes herkesin memesini, kukusunu, biliyor anasini satiyim. (bkz: alem got olmu$)
  • bireyin olmazsa olmaz duvarı...oysa farkında olmadan, düşüncesizce*, yıktığımız duvarlardır onlar...kamuya açılmaması gereken ama hep de açtığımız gizlerimizdir...bir kere yıkıldıktan sonra özür dilemesi hiç bir fayda getirmeyecek, bir daha onarılması mümkün olmayan duvarlar...
  • hava ve su ve berenice kadar gereksinilen*, gayet önemli. aslında her insanın*, her kişinin muhtaç olduğu, soyut göründüğü* denli dirimsel ve bir o denli de mühim bir nitelik. çünkü kendine ait bir iç dünyası, içrek bir dinginliği*, özbenliğine* ayıracak zamanı ve sevgisi olmayan kişi, ancak toplu* halde yaşayan ve toplu halde hisseden anonim bir canlı olarak sürüklenecektir* yaşam selinde. kendi başına karar veremeyen, zaten, hürlükten daha da uzaklaşandır. oysa kendi kararlarını alıp, uygulayabilen 'birey'* adındaki insanların mutlaka mahremiyeti vardır. onlar, koşarlarken* soluklanmayı*, yorgunken dinlenmeyi*, kalabalıktan ayrılıp kendi yönlerine gidebilmeyi ve ıssızlıkta* çoğalabilmeyi* bilenlerdir*. yalnızlığın yaratıcı gücü* tanımayanlar*, kendileriyle tanışmaya yaklaşamazlar*. (bkz: sevmek/10), (bkz: sahiplenmek/9).
  • (bkz: mahrem)
  • ingilizce adi intimacy olan film
  • bazı insanların (ki insan demekten imtina etmek gerekmektedir kanaatindeyim) kendilerine ait olduğunu, başkalarının olmayacağını sandığı kavram.
    bu durumdan hareketle, dünyanın bizden gayrısında olması gereken, kendimizde olmaması gereken olarak tanım dallandırabiliriz.
    mahremiyet mahrumiyeti çeken kimseler; (ki baş cümlemizde kıyısından tarifine çalıştığımız yüce kimselerdir bunlar) çüretkârca milletin kıta sağanlığını kıtlaştırıp "kıt'a dur" talimatları verircesine yüzümüze yüzümüze bakarlar. (allah kahretsin, aslında ben başka bişey yazmıştım buraya, yolla tuşu yansın ki bi ton bişey yazmıştım) esasen bakmazlar da, biz onların bize baktığını sanırız. onların baktıkları şeyler, kendi yarattığı küçük dağlardır. dağ doğuran daloğlu rüstemler.
    biz bu kimselere dal, dallama, hıyar veya envai çeşit hıyarat isimleri takabiliriz.
    ihlalmiş. bu daloğlu rüstemler ihlale ihtilal gibi muamele ederler. ihtilalcilerdir kendi birilerinin bindebir yarıçapı olarak nitelendirilebilecek kendi çaplarında.
  • "önce bir çay demle alakaya da görüşelim mevzuyu" yaklaşımı meclislerde.
    ne alakaysa; (bkz: liseli serap ve bangbus ekibinin maceralari)
  • mahremiyetin gitti mi elden, sen de gitmelisin tez elden.
    (bkz: elif şafak)
  • doğu ile batı arasındaki mahremiyet algısının farklılığını anlatan bir yazı:
    (bkz: http://arsiv.zaman.com.tr/…/yazarlar/hilmiyavuz.htm)

    mahremiyetin sınırı: görmek mi, dokunmak mı?

    doğu ile batı kültürlerinde, anthony giddens'in tabiri ile, 'mahremiyetin dönüşümü'ne ilişkin temelli ve radikal farklar ya da karşıtlıklar varmış gibi gözüküyor. ilkinin 'görünmezlik'; ikincisinin 'dokunulmazlık' olarak inşa ettiği mahremiyet...

    meseleyi daha somut bir biçimde ele almak gerekiyor önce. batı kültürünün 'mahremiyet' konseptini 'dokunulmazlık' üzerine; buna karşılık da doğu kültürünün 'görünmezlik' üzerine inşa etmesinden neyi anladığımı, mahremiyetin, bu iki kültürde hangi önlemlerle korunduğuna ve elbette, hangi koşullarda ihlal edildiğine bakarak ortaya koymak gerekiyor. batılı için, insan gövdesinin mahremiyeti, onun kamusal alanda, 'dokunulmaz' olmasıyla güvence altına alınmıştır... mahremiyetin ihlali anlamında taciz ise, gövdeye dokunmakla gerçekleşir. bugün yasaların 'cinsel taciz' olarak kabul ettikleri suç, aslında, mahremiyetin 'öteki' tarafından ve dokunarak ihlal edilmiş olmasıdır. 'mahrem' olana, elle ya da gövdenin başka herhangi bir organıyla dokunmak ya da dokunma yoluyla temas! 'mahremiyet'i ihlal eden budur! ve bu, elbette antropolojik olarak kökenini, yaban tabu düşüncesinde bulur.

    halbuki doğu toplumları, mahremiyeti, dokunma duyusuyla değil, görme duyusuyla ilişkilendirir. mahremiyet, mahrem olan'ın 'öteki'nin bakışından saklanması, 'öteki'nin bakışına 'kapalı' tutulmasıdır: meseleye böyle bakıldığında, doğu toplumlarında 'harem'in ve 'tesettür'ün ideolojik kökeninin aynı olduğu görülür: her ikisi de, özellikle kadın'ın mahremiyetini güvence altına alma önlemleridir; çünkü...

    batı kültüründe, 'görme duyusu' ile mahremiyetin ihlal edilmesi söz konusu olmuyor. mahrem olan'a bir arzu objesi olarak bakmanın, sadece bakmanın değil, bir ölçüde bunu belli etmenin, batı'da 'taciz' telakki edildiği kanısında değilim. tam tersine, bir 'taciz' değil, kadına onun arzulandığını ima eden bir kompliman, bir iltifat sayıldığı bile düşünülebilinir, bunun örnekleri çoktur.

    bütün mesele, beş duyu ('havassı hamse') ile bağıntılı görünüyor. beş duyudan hangisi, mahrem olan'ın sınırını çizmekte?

    dokunmak mı, bakmak mı? dokunmaduyusu mu, görmeduyusu mu? öyle anlaşılıyor ki, 'dokunmaduyusu, mahremiyeti, gövdeye yakın ('dokunma mesafesinde') olmak, görme duyusu ise, gövdeye uzak olmakla sınırlıyor. mahremiyetin sınırı nerede başlar? gövdenin yakınından mı, uzağından mı? batı kültürü yakın'dan başlatıyor bu sınırı; doğu kültürü ise uzak'tan... yakın (dokunmak) ve uzak (bakmak) arasında kalan alanda ise, öteki duyular yer alıyor. dokunma duyusuna en yakın olan duyu, tatma duyusudur; daha az yakın olanıysa koklama duyusu! batılı, bunları, gövdeyle yakın ilişki durumunda gerçekleştikleri için, mahremiyetin kapsamına almıştır. işitme duyusu, mahrem gövdeye tatma ve koklama kadar yakından gerçekleşmez; ama yine de, mahrem olan'ı işitebilmek için, gövdeye yakınlaşmayı gerektirdiğinden, mahremiyetin ihlali sayılır. w.h. auden'in, hayatının son yıllarında yayımladığı 'about the house' ('ev hakkında') adlı şiir kitabındaki şu dizeler, batılının 'mahremiyet' ve 'özel hayat'a ilişkin düşüncelerinin zihinsel arkaplanını ele verir: 'burnundan yarım metre ötede/ biter benim sınırım;/ aradaki el değmemiş hava,/ benim mülkümdür, toprağım. / sakın saygısızca girmeyin, derim; / silahım yok, ama tükürebilirim...'

    doğu kültürü, ve özellikle de islam, mahremiyeti, gövdeyi 'görülebilir' olmaktan çıkararak gerçekleştirir, demiştim. dolayısıyla 'tesettür', (doğu'da ve özellikle de islam'da) mahremiyetin kavranışı ile ilgili bir kültürel olgudur benim düşünceme göre;tıpkı, dokunma yoluyla tacizden söz ediliyor olmasının (batı'da) mahremiyetin kavranışı ile ilgili bir kültürel olgu olması gibi!...

    ama asıl ilginç olan, 'görme' ve 'dokunma' duyuları arasındaki farkın, özel hayat ile kamusal hayatı birbirine eklemleyen bir ilişki olarak ortaya konulmasıdır. colin wilson 'beyond the outsider'de, 'gözleri gören ve görmeyen (kör olan) iki insan, sırayla, zifiri karanlık bir odaya konulsa ve her ikisinden odayı, odadaki eşyayı ayrıntılarıyla tasvir etmeleri istense, acaba bunlardan hangisi odayı, gerçekliğe en yakın biçimde tasvir eder?' diye sorar ve cevabını verir: 'elbette, kör olan!' zira, kör, dokunma duyusunu kullanmaktaki alışkanlığı ile yapacaktır bunu...

    wilson, kör adamın konumunu batılı insanın, gözleri görenin ise doğulu insanın dünya karşısındaki konumuna benzetiyor; ve bu yüzden doğu'da bilimin, bilimsel düşüncenin gelişmediğini öne sürüyor. bu, tartışılabilir; ancak wilson'un bu örnekte, 'görme' ve 'dokunma' duyularını, gerçekliğe varma konusunda, birbiriyle karşı karşıya getirdiğini gözardı etmemek gerekiyor. gabriel josipovici'nin, 'dokunma' adlı o benzersiz kitabının başına, jonathan swift'ten alıntıladığı şu söz de, 'dokunma duyusu' ile gerçeklik arasında batılı zihnin kurduğu ilişkiyi göstermek bakımından üzerinde durulmaya değer, swift 'uşaklara talimatlar'da şöyle yazmıştır: 'dolu olup olmadığını anlamak için her şişeye parmağını sok; en emin yol budur, çünkü hiçbir şey dokunmanın yerini tutamaz...'

    demek ki batılı için, mahremiyetin, dolayısıyla özel hayatın örselenmemesi adına olumsuzlanan 'dokunma duyusu', dünyanın tasvirinde 'en emin yol' olarak olumlanıyor. ancak, aynı şeyi, 'görme duyusu' açısından doğulu için öne sürmek pek mümkün değil...