şükela:  tümü | bugün
  • "(...)kısacası burjuvazi kendi imajına göre bir dünya yaratır... bu süreçte nüfus kentlere yığılır, üretim araçlarının mülkiyeti de az sayda kişinin elinde toplanır. burjuva toplumu bir süre sonra, kendi yaratmış olduğu devasa üretim ve değişim olanaklarını kontrol edemeyen bir büyücüye benzemeya başlar. tarihte ilk kez üretim fazlasından doğan krizler doğar(...)"
    (bkz: ongoru) (bkz: karl marx)
  • ayrıca günümüzden 150 küsür yıl önce yazıldığını unutmamak lazım.
  • incille birlikte dunyanin en cok satan kitaplarindan biri
  • komünist partisi manifestosu

    içindekiler

    yayinlayanin notu

    ekim 1968

    manifest'i yedinci baskıya verirken

    marx ve engels'in önsözleri

    1872 tarihli almanca baskıya önsöz

    1882 tarihli rusça baskıya önsöz

    1883 tarihli almanca baskıya önsöz

    1888 tarihli ingilizce baskıya önsöz

    1890 tarihli almanca baskıya önsöz

    1892 tarihli polonya dilindeki baskıya önsöz

    1893 tarihli italyanca baskıya önsöz

    komünist partisi manifestosu

    1. burjuvalar ve proleterler

    2. proleterler ve komünistler

    3. sosyalist ve komünist yazın

    1. gerici sosyalizm

    a. feodal sosyalizm

    b. küçük burjuva sosyalizmi

    c. alman sosyalizmi ya da gerçek sosyalizm

    2. tutucu sosyalizm ya da burjuva-sosyalizmi

    3. eleştirel-ütopik sosyalizm ve komünizm

    4. komünistlerin bugünkü çeşitli muhalefet partileri
    karşısındaki durumu

    yayinlayanin notu ekim 1968

    bilimsel sosyalizmin kurucuları karl marx ve friedrich engels, komünist
    partisi manifestosunu, 1848'in eşiğinde, avrupa'yı bir baştan bir başa
    devrimlere götüren kırbaçlayıcı olayların içinde yazdılar. 1848 şubat'ında,
    devrimci dalganın en yüksek noktasına ulaştığı bir sırada yayınlanan bu
    eserde genç marx ve engels, teorilerinin ve o güne kadarki deneyimlerinin
    tümünün bir sentezini verdiler. marksizmin program ve inançlarının en kısa
    ve düşmanlarının bile çok iyi anladıkları en açık bir beyanı olarak bu
    belge, şimdi elimizde sosyalist literatürün temel klasiklerinden biridir.

    ilan ettiği ilkelerin türlü ideolojik ve politik akımlar
    arasında tartışmalara ve savaşımlara konu olması nedeniyle hep sözü
    edilegelmiş, bilim ve düşünce alanındaki sayısız çalışmada başlıca bir
    kaynak olarak kullanılmış, dolayısıyla fikir ve politika yaşamını, şu ya da
    bu yönde, derinden etkilemiş bir eserdir bu.

    manifesto'nun bizde de oldukça yaygın bir ünü vardır. gerçi, kendi
    dilimizdeki eski baskıları tükenmiş, bugüne kadar da yeni bir baskısı
    yapılmamış olduğu için, eseri uzun yıllardır yalnızca yabancı dil bilenler
    okuma olanağını bulabilmişlerdir. bununla birlikte, bazı sözleri ve
    içerdiği bazı fikirler, basında ve politika arenasında zaman zaman
    eleştirilere konu olduğundan, çoğu kimsenin yabancısı değildir.

    türk okuyucusu, sayısız sol ve sağ kitapta manifestodan yapılan
    alıntılarla karşılaşmış, bunlar üzerinde değişik dünya görüşleri ve sınıf
    çıkarları açısından yürütülen fikirleri izlemiştir. eserin, ünlü bütün ülkelerin
    işçileri, birleşiniz! sloganı bile bugün günlük politikada alelade
    tartışılan bir konu haline gelmiş, örneğin sosyalist bir partinin genel
    başkanı bu sloganın yanlış olduğunu ileri sürerek birtakım sözler
    söylemiştir. yani, kitap ortada yoktur, ama tezleri etrafında yapılan ileri-geri
    türlü eleştiriler yoluyla fikir ve politika dünyamıza girmiştir. o kadar ki,
    türkiye büyük millet meclisi'nin tartışmalı bir oturumunda da konu olmuş,
    bazı kısımları, bir iktidar grubu sözcüsü tarafından kürsüden okunarak,
    meclis zabıtlarına geçmiştir.

    bu eser, gerek yazıldığı dönemin toplumsal savaşımı
    içinde, gerekse dünya devrimci hareketinin ve genel olarak son yüz yirmi
    yılın toplumsal savaşımlarının tarihinde çok önemli yeri olan tarihsel bir
    belgedir; çağdaş bilim ve düşüncenin oluşumunda ve fikir akımlarının
    biçimlenmesinde derin izleri olan, dolayısıyla çağımızı ve dünyanın gidişini
    kavramamıza ışık tutan kültür kaynaklarından biridir. kuşkusuz bu bakımdan,
    bilimsel sosyalizmin kurucularının bu ünlü eserinin, bu tarihsel belgenin
    uzun süredir yayın dünyamızda eksikliği büyük bir boşluk olarak duruyordu.

    eser, bilimsel bir eserdir; ve bugün tüm dünyayı, şu
    ya da bu açıdan, yakından ilgilendiren bir akımın temel
    teorik bilgisini içinde taşımaktadır. komünizme karşı olmak ya da ondan yana
    olmak biçiminde, genel olarak iki kutuplu büyük bir savaşımın sürüp gittiği
    bir dünyada, kuşkusuz bu savaşımın tam bilincine varmanın, neyin komünizm
    olduğunu ya da olmadığını öğrenerek çağımızın bu savaşımını doğru olarak
    kavramanın gereği ortadadır.

    bu yüzdendir ki, komünist teorinin temel bilgisini veren
    bu eser, bütün uygar ülkelerde çok sayıda basılmakta, sosyalist klasikler
    arasında en geniş ilgiyi görmektedir.

    yine bu yüzdendir ki, komünist partisi manifestosu
    türkiye için özel bir önem taşımaktadır. çünkü gerçekten, türkiye'de çok
    değişik, bir komünizm anlayışı yürürlüktedir. yakın tarihimiz, komünist
    teorinin gerektirdiği eylemle hiçbir ilgisi olmayan nicelerine komünist
    dendiğinin örnekleriyle doludur. toplumsal savaşımın her dalında, hoşa
    gitmeyen pek çok şeye bir küfür gibi bu sıfat yüklenmiştir. her ileri fikir
    ve hareket, milli menfaatler vb. kılıfına girerek karşısına dikilen
    gericinin dilinde, komünistlikten başka bir ad almamıştır. gene de, bu
    karmakarışık durum, her günkü birsürü yeni örneğiyle sürüp
    gitmektedir. gazete fıkralarında ve meydan nutuklarında tanımını bulan
    birtakım komünizm anlayışı fikir ve politika dünyamızı adamakıllı
    bulandırmıştır. kimine göre komünistlik, işçilerin, köylülerin silahlanarak
    sömürücülere karşı ayaklanmasıdır; yani, -burjuvazinin baskısı ve
    zorlamasıyla ve çok belirli tarihsel koşullar altında kaçınılmaz olarak
    kendini gösteren- böyle bir savaşımdan ayrı bir savaşım biçimi tanımayan, her
    durumda ve her zaman hiçbir yasal savaşım biçimi tanımayan hesapsız-kitapsız
    bir delioğlan işidir; kimine göre de, çağdaş burjuvazinin piyasaya sürdüğü
    sosyal adalet terimi bile ve buna ilişkin her şey komünistliktir.

    türk ceza yasası'nın 141. ve 142. maddelerinin uygulaması da bu yolda
    zengin örnekler vermiştir. gerçi bu maddelerde komünizmin adı geçmez; ama,
    yasakladığı eylemlerin komünistlik olduğu ya da bu maddelerin komünizmi
    yasakladığı gibi bir anlayış yürürlüktedir. böyle subjektif bir yasa anlayışından
    hareket eden birkısım profesör bilirkişiler, savcılara ve mahkemelere hayli
    ilginç raporlar düzenlemişlerdir. bunlar akla-hayale sığmaz bir biçimde
    birçok şeyi komünistlik olarak göstermişler, adı geçen maddelerde yasaklanan
    eylemlerin somut öğelerini taşıyıp taşımadığına bakmaksızın, kendilerinin
    komünizm dedikleri şeyin bu eylemleri kendiliğinden içine aldığını ve
    komünizmden bu eylemlerin anlaşılması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. bu gibi
    bilirkişi raporları ve bu raporlara dayandırılan savcı iddiaları,
    mahkemelere ve yargıtay'ın yargıçları önünde tekrar tekrar yüzgeri olmakla
    birlikte, uzun yıllar olduğu gibi, şimdi de birtakım haksız durumlar
    yaratmaktadır. işin asıl tuhaf bir yanı da, anayasa mahkemesi yargıçlarının
    içten ve yorucu bir çalışmayla, komünizmin ne olduğunu, ne olmadığını
    ayırdetme konusu üzerinde aylarını harcadığı bir ülkede, karşı oldukları
    şeyin ne olduğunu bilmeyen birtakım grupların, komünizmle mücadele adı
    altında, önlerine gelen her şeye saldırmalarıdır. bütün bu karmakarışık
    durum, komünist teorinin ilkelerini ve temel bilgisini veren bu eserin,
    kültür yaşamımız için önemini bir kat daha artırmaktadır.

    hiç kuşkusuz, bu tarihsel belgede öngörülen savaşım biçiminin türkiye'nin
    içinde bulunduğu gerçeklerle bir ilgisi yoktur. marx ve engels emperyalizm
    çağında yaşamadılar. onlar, manifestoyu 19. yüzyılın ortasında, milli
    burjuva sınıflarının egemen olduğu avrupa'nın ileri sanayi ülkelerinde
    proletarya ile burjuvazi arasındaki egemen çelişmeye dayanan savaşım
    koşulları içinde yazdılar. bugün türkiye'de durum böyle değildir. ulusumuzun
    sınıfsal yapısını ve sınıflararası ilişkilerini belirleyen
    objektif koşullar yönünden olsun, tarihimizin bugün ünümüze koyduğu dava
    yönünden olsun, bu en kesin gerçektir.

    türkiye, emperyalizmin denetiminde, işbirlikçi sermayenin ve yarı-feodal
    ilişkilerin egemen olduğu bir ülkedir. ne gelişmiş bir milli sanayimiz,
    dolayısıyla ne de güçlü bir milli burjuvazimiz var. halkımız emperyalist
    sömürünün ve ağalığın çifte egemenliği altındadır. yani, bizdeki egemen
    çelişme, proletarya ile milli burjuvazi arasındaki çelişme değil,
    emperyalizm-işbirlikçi sermaye ilişkileri ve yarı-feodal ilişkiler ile
    halkımızın tümünün çıkarları arasındaki çelişmedir.

    bu yüzden, bizim savaşımımız, proletaryanın milli burjuvaziye karşı
    yürüttüğü antikapitalist-sosyalist devrim savaşımı değil, emperyalizme ve
    feodalizme karşı bağımsızlık ve demokrasi savaşımıdır. yani, ülkemizi
    emperyalizmin ve işbirlikçilerinin sömürüsünden ve baskısından kurtararak
    tam bağımsız, ağalığın sömürüsünden, baskısından ve her türlü feodal
    ilişkilerden kurtararak tam demokratik bir ülke yapma savaşımıdır.

    bu yüzden, bizim savaşımımız, yalnızca proletaryayı değil, bütün milli
    sınıf ve öğeleriyle ulusumuzun tümünü içine almaktadır. ama, zafer
    sağlayabilmemiz ve bu zaferi kesinleştirebilmemiz, proletaryamızın öncü bir
    rol oynayabilmesine bağlıdır. çünkü, halkımızın sömürü ve baskıdan en çok
    acı çeken parçası olarak proletarya, sınıf çıkarları bakımından, bu savaşımın
    yakın-uzak bütün sonuçlarıyla tam bir uzlaşma halinde olan, dolayısıyla en
    devrimci potansiyeli içinde taşıyan bir sınıftır; bağımsızlık ve
    demokrasi savaşımımızın her aşamasında her zaman en önde yürüyebilir ve
    devrimin zaferine bekçilik ederek onu derinleştirebilir. bu yüzden, bizim savaşımımız,
    yalnız proletaryanın savaşımı değil, ama proletaryanın öncülüğünde ve onun
    devrimci politik örgütünün açacağı milli bayrağın etrafında, işçi-köylü
    beraberliği temeline dayanan en geniş bir antiemperyalist-antifeodal cephede, milli
    sınıfların tümünün ve, hangi sınıftan olursa olsun, yurtsever ve demokrat
    öğelerin tümünün birleşmesini gerektirmektedir.

    bu yüzden, tarihimizin bu aşamasında, bizim önümüzdeki devrim, sosyalist
    devrim değil, bir milli demokratik devrim olacaktır. politik iktidar,
    burjuvaziye karşı sosyalist devrimi gerçekleştiren proletaryanın iktidarı
    değil, emperyalizme karşı, emperyalist ve feodal ilişkilere karşı
    milli demokratik devrimi gerçekleştiren sınıfların ortak iktidarı olacaktır;
    savaşım içinde yığınların desteğini kazanabilmiş proletaryanın öncülüğünde ve
    işçi-köylü yığınlarının yaşamsal çıkarları temeli üzerinde bütün milli
    sınıfların ortak iktidarı olacaktır. dolayısıyla, kaçınılmaz
    olarak, üretim araçları üzerindeki mülkiyet düzeni de, sosyalist değil,
    devrimi gerçekleştiren bütün milli sınıfların mülkiyet biçimlerini içine
    alan bir düzen olacaktır. örneğin, toprak reformu yapılarak köylümüz toprak
    sahibi olacak, yani toprakta ve öteki tarım üretimi araçlarında özel
    mülkiyet sahibi olacaktır. yine örneğin, bu devrim döneminde, milli burjuvazimiz,
    uluslararası tekelin ve işbirlikçi sermayenin baskısından bağımsız olarak,
    fabrika ve imalathanelerini elinde bulunduracaktır.

    ülkemiz böyle bir gelişme süreci içindedir. ve bu yüzden, bizim savaşımımız
    böyle bir süreçten, bir milli demokratik devrimden geçecektir. ancak böyle
    bir devrimle, -emperyalist ve feodal ilişkilerin zincirlerini kırarak,
    halkımızın tam bağımsız, tam demokratik bir düzenden kaynağını alan devrimci
    coşkusunu ve enerjisini seferber edecek böyle bir devrimle ancak- ülkemiz,
    gittikçe emekçi halk yararına ağır basan mülkiyet ilişkileri temeli üzerinde
    gelişmesini sürdürebilir. ve uygarlığın en yüksek tepelerine tırmanma
    yarışına koyulabilir.
    uzun süredir bazı kişilerin, bilerek ya da bilmeyerek bütün bu gerçekleri
    birbirine karıştırdıklarını görüyoruz.

    örneğin, bir toprak reformu, ya da milli sanayi işletmelerinde özel
    mülkiyetin varlığı, bu kişilere göre sosyalizmdir. emekçilerin devlet
    yönetimine ağırlıklarını koyarak denge sağladığı bir iktidar, onlara göre
    sosyalist bir iktidardır. bunlar, hem bir yandan milli demokratik devrim
    programına ilişkin, onun ekonomik ve politik yapısını ilgilendiren bu gibi
    sloganları yineleyip duruyorlar, hem de öte yandan türkiye'de milli
    demokratik devrimin tamamlanmış olduğunu ileri sürüyorlar. böylece, hem
    sosyalizmle ilgisi olmayan şeyleri sosyalizm olarak gösteriyorlar, hem de
    ilan ettikleri programın gerçekleşmesi için gereken savaşımı, milli
    demokratik devrim savaşımını reddediyorlar. hale bakın ki, bu tutumun
    sahipleri kendilerinin sosyalist savaşım, üstelik de sosyalist devrim
    savaşımı yaptıkları savındadırlar.

    kuşkusuz bütün bu yanılgılar ve şaşırtmacalar karşısında, bilimsel
    sosyalizmin kurucularının bu ünlü eserinin, bu tarihsel belgenin yeri
    türkiye için bir kez daha önem kazanmaktadır. çünkü gerçekten bugün
    ülkemizde, gerek sosyalizm adına yapılan şeyler, gerekse baştan
    beri saydığımız nedenler gösteriyor ki, neyin komünizm
    olduğunun ya da olmadığının, neyin sosyalist devrim, neyin
    sosyalist savaşım olduğunun ya da olmadığının bilinmesinde ve bu bakımlardan
    kültür yaşamımızın evrensel ve doğru bilgilerle zenginleşmesinde büyük
    yararlar vardır.

    bu nedenle, anayasa mahkemesi'nin komünizmin bilgisini veren eserlerin
    yayınlanmasını öngören kararına uygun olarak, en önde düşünülmesi gereken
    komünist partisi manifestosu'nu, yalnızca üniversite kitaplıklarında,
    yalnızca yabancı dil bilenlerin okuma olanakları içinde kalmaktan ve yalnızca
    üniversite kitaplarının konusu olmaktan kurtarıp türk kültürüne kazandırmakla,
    önemli bir çeviri ve yayın görevini yerine getirmiş olduğumuz inancındayız.

    süleyman ege

    ankara, ekim 1968

    manifesti yedinci baskiya verirken

    komünist manifesto'nun kasım 1968'de yayınlanan birinci baskısından buyana
    yirmi altı yıl geçmiş. bu yıllar içinde manifest'in başına gelenlerin uzun
    bir öyküsü var.

    burada bu öykünün hiç değilse satırbaşlarına değinmeyi zorunlu görüyorum.
    kasım 1968'de birinci baskı çıktığı gün kitabın toplatılmasına karar verildi.
    toplatma emri daha yargıç kararından önce bütün valiliklere yıldırım telle
    bildirildi.

    ankara ve istanbul'daki dağıtımcı depolarında dört bine yakın manifest'e
    el kondu. ceza yasası'nın 142. maddesine aykırılık savıyla açılan davada
    kitap, uzun bir yargılama sonunda ankara ikinci ağırceza mahkemesi'nin
    oybirliği kararıyla aklandı (9 nisan 1970).

    o sıra bütün ülkelerin işçileri birleşiniz adlı kitapla
    ilgili davada tutuklu olarak yargılanıyordum; bu yüzden
    manifest'in son savunmasını hapishanede hazırlamış, son
    savunma ve karar duruşmalarına hapishaneden kelepçeye
    vurularak çıkarılmıştım. aklama kararını hapishanede kutladım.
    tahliye olunca, o güne kadarki dava sürecini içeren
    belgeleriyle birlikte manifest'in ikinci baskısını yayınladım (ekim 1970).

    yargılama temyiz aşamasındayken 12 mart darbesi
    geldi. faşist rejim altında yargıtay aklama kararını bozdu,
    daha önce aklama karan veren mahkeme de bu kez mahkumiyet kararı verdi ve
    manifest zoralıma çarptırıldı.

    kornünist manifesto davası adlı kitapta bu gelişmeleri ana belgeleriyle
    ortaya koydum. ve, mart 1976'da manifest'in üçüncü baskısını yayınladım.
    arkasından, 12 eylül faşist darbesine kadar kitabın üç baskısı daha yapıldı.
    ancak bu baskılar, yasa dışı uygulamalarla karşılaşma kaygısıyla yeni bir
    baskı tarihi ve numarası konulmaksızın, takipsizlik kararı alan 1976
    baskısının tıpkısı olarak yayınlandı.

    12 eylül rejiminde bilim ve sosyalizm yayınları'nın
    varlığına fiilen son verilmesiyle manifest de türkiye'de
    yeniden eski uzun uykusuna daldı. olayın öyküsünü kitabın ateşle dansı
    adlı kitabımda anlattım. bu dönemde manifest'in yaklaşık üç bin nüshası bir
    yerde korunabilmişti. yayınevini 1989 sonunda bir daha dirilttiğim
    zaman manifest'in korunabilen bu nüshalarını da okuyucuya sundum.

    manifest'in öyküsü bir bakıma bu yıllar içinde türkiye'nin geçirdiği
    siyasal dalgalanmaların bir göstergesi niteliğini taşımaktadır.

    elinizdeki baskıyı, yeni bir baskı numarası konulmaksızın yapılan tıpkı
    basımlarını da hesaba alarak, hakettiği gibi yedinci baskı olarak yayınlıyorum.

    böylece, manifest'i bir kez daha uykusundan uyandırıyorum.

    s. ege

    ankara, mart 1994

    marx ve engels'in önsözleri

    1872 tarihli almanca baskiya önsöz

    o zamanki koşullar altında ancak gizli olabilen konünist birlik adındaki
    enternasyonal bir işçi kuruluşu, kasım 1847'de londra'da yapılan kongresinde,
    aşağıda imzaları olan bizleri, yayınlanmak üzere ayrıntılı bir teorik ve
    pratik parti programını hazırlamakla görevlendirdi. şubat devrimi'nden
    birkaç hafta önce elyazmaları londra'da baskıya giren bu manifesto, böylece
    meydana geldi. önce almancası yayınlanarak, yine aynı dilde olmak üzere;
    almanya'da, ingiltere'de ve amerika'da en az oniki değişik baskısı çıktı.
    ingilizce olarak önce 1850'de bn. helen macfarlane'in çevirisiyle londra'da
    red republican'da ve 1871'de de en az üç ayrı çevirisiyle amerika'da yayınlandı.
    fransızca olarak ilkin paris'te, haziran 1848 ayaklanmasından kısa bir süre
    önce, son zamanlarda da new york'ta çıkan le socialiste'de yayınlandı.
    şimdi yeni bir çevirisi hazırlanmaktadır. polonya dilinde bir çeviri, ilk
    almanca baskısından kısa bir süre sonra londra'da yayınlandı. ve, bir rusça
    çeviri altmışlarda cenevre'de yayınlandı. ilk çıkışından hemen sonra danimarka
    diline de çevrildi.

    son yirmibeş yıl içinde durum ne kadar değişmiş olursa
    olsun, manifesto'da ortaya konulan genel ilkeler ana çizgileriyle bugün de
    her zamanki kadar doğrudur. şu ya da bu ayrıntı daha iyi bir hale
    getirilebilir. manifesto'nun kendisinde de belirtildiği gibi, ilkelerin
    pratikte kullanılması her yerde ve her zaman o günün tarihsel koşullarına
    bağlıdır; onun için 2. bölüm'ün sonunda ileri sürülen devrimci önlemlere
    özel bir ağırlık verilmemelidir. o pasaj bugün birçok bakımlardan çok farklı
    bir biçimde yazılabilirdi. modern sanayinin son yirmibeş yıl içindeki hızlı
    gelişmesi ve onunla birlikte işçi sınıfının gelişmiş ve yaygınlaşmış parti
    örgütlenmesi karşısında, ilkin şubat devrimi'nde ve ondan daha önemlisi,
    proletaryanın ilk kez politik egemenliği iki ay boyunca elinde tutmuş olduğu
    paris komünü'nde edinilen pratik deneyimler karşısında, bu programın bazı
    ayrıntıları artık eskimiştir. komün özellikle bir şeyi, işçi sınıfının,
    yalnızca hazır devlet mekanizmasını elde tutarak onu kendi amaçları için
    kullanamayacağını tanıtlamıştır. (bkz: see the civil war in france; address
    of the general council of the international working men's association
    (fransa'da iç savaş; enternasyonal işçi birliği genel konseyinin çağırısı),
    london, truelove, 1871, s. 15; burada, bu nokta daha da geliştirilmiştir.)

    ayrıca, kendiliğinden bellidir ki, sosyalist yazının eleştirisi, ancak
    1847'ye kadar olanı içine aldığı için, bugüne göre yetersizdir; aynı biçimde,
    komünistlerin çeşitli muhalefet partileri karşısındaki durumuna ilişkin görüşler
    (bölüm 4), ilke olarak bugün de doğru olmakla birlikte, politik durum
    tamamen değiştiği ve tarihsel gelişme o bölümde sözü edilen partilerin
    çoğunu yeryüzünden silip süpürdüğü için, pratikte artık eskimiştir.

    bununla birlikte, manifesto, artık üzerinde değişiklik
    yapmaya hiç hakkımız olmayan tarihsel bir belge haline
    gelmiştir. belki ilerde yapılacak bir baskı için 1847'den günümüze dek olan
    boşluğu dolduracak bir giriş yazılabilir; elinizdeki yeni baskı beklenmedik
    bir anda yapıldığından buna vakit bulamadık.

    karl marx, frederick engels

    londra, 24 haziran 1872

    1882 tarihli rusça baskiya önsöz

    komünist partisi manifestosu'nun, bakunin tarafından yapılan çevirisi, ilk
    rusça baskı olarak, altmışların başında kolokol yayınevince yayınlandı. o
    sıralar batı bunu (manifesto'nun rusça baskısını), yalnızca yazınsal
    açıdan ilginç bir şey olarak görüyordu. böyle bir görüş
    bugün olanaksızdır.

    o sıralarda (aralık 1847) proletarya hareketinin, henüz ne kadar sınırlı
    bir alanı kapsadığını, komünistlerin çeşitli ülkelerdeki çeşitli muhalefet
    partileri karşısındaki durumunu inceleyen manifesto'nun son bölümü en açık
    biçimiyle gösterir. burada, rusya ve birleşik devletler'den hiç söz edilmez.
    o zaman, birleşik devletler avrupa'nın proleter güç fazlasını göçler yoluyla
    emerken, rusya'nın tüm avrupa gericiliğinin son büyük yedek gücü durumunda
    olduğu bir zamandı. her iki ülke de, avrupa'ya hammadde sağlıyorlardı ve aynı
    zamanda avrupa'nın sanayi ürünlerinin satışı için pazar görevini yerine
    getiriyorlardı. bu yüzden, o sıralarda her iki ülke de, şu ya da bu
    biçimde, avrupa'da yürürlükte olan düzenin temel direği durumundaydılar.

    oysa bugün durum ne kadar farklı! avrupa'dan kuzey amerika'ya olan göç, bu
    ülkede tarımın devasa bir gelişme göstermesini sağlamış, bu gelişme, rekabet
    yoluyla avrupa'daki -büyük ve küçük- toprak mülkiyetini temellerinden
    sarsmıştır. ayrıca, bu güç, birleşik devletler'e muazzam sanayi kaynaklarını,
    kısa zamanda, avrupa'nın ve özellikle ingiltere'nin bugüne dek sanayide
    sürdürdüğü tekelini sarsacak bir ölçüde ve büyük bir enerjiyle işletmesi
    olanağını da vermiştir. bu her iki durum, doğrudan doğruya amerika üzerinde
    devrimci nitelikte bir etki yapmaktadır. tüm politik yapının temelini
    oluşturan küçük ve orta çiftçilerin toprak mülkiyeti dev tarım işletmelerinin
    rekabeti karşısında adım adım çöküyor; aynı zamanda, sanayi bölgelerinde ilk
    kez olarak, yığın halinde bir proletarya ve sermayenin müthiş bir
    yoğunlaşması görülüyor.

    ya rusya! 1848-49 devrimi sırasında, yalnızca avrupalı prensler değil,
    avrupalı burjuvalar da, henüz uyanmakta olan proletaryadan tek kurtuluş
    yolunu rus müdahelesinde bulmuşlardı. çar, avrupa gericiliğinin başı ilan
    edilmişti. bugün, o, gatchina da devrimin bir savaş tutsağıdır, ve rusya,
    avrupa'daki devrimci eylemin öncüsüdür.

    komünist manifesto'nun amacı, modern burjuva mülkiyetinin yaklaşmakta olan
    kaçınılmaz çöküşünü ilan etmekti. ama rusya'da hızla gelişen kapitalist
    vurgunculuk ve henüz gelişmeye başlayan burjuva toprak mülkiyeti karşısında,
    toprağın yarısından fazlası üzerinde köylülerin ortak mülkiyetini görüyoruz.
    şimdi soru şudur: büyük ölçüde sarsılmış olmakla birlikte yine de toprak
    üzerinde ilkel ortak mülkiyetin bir biçimi olan rus obshchina'sı, doğrudan
    doğruya komünist ortak mülkiyetin üst biçimine geçebilir mi? yoksa tersine,
    ilkönce batı'nın tarihsel evrimini oluşturan aynı çözülme sürecini mi
    izlemek zorundadır?

    bu soruya bugün verilebilecek tek yanıt şudur: eğer rus devrimi, batı'da
    bir proleter devriminin habercisi olur da, böylece bu iki devrim birbirlerini
    tamamlarlarsa, bugünkü rus ortak toprak mülkiyeti, komünist bir gelişmenin
    başlangıç noktası olabilir.

    karl marx, f. engels

    londra, 21 ocak 1882

    1883 tarihli almanca baskiya önsöz

    yazık ki, bu baskının önsözünü tek başıma imzalamak
    zorundayım. marx, avrupa ve amerika'nın tüm işçi sınıfının kendisine başka
    herhangi birine olduğundan daha çok borçlu bulunduğu bu insan, şimdi
    highgate mezarlığında yatıyor; ve mezarının üstünde ilk çimenler boy atmış
    bulunuyor. onun ölümünden sonra manifesto'nun yeniden gözden geçirilmesi ya
    da tamamlanması artık hiç düşünülemez. onun için burada şu noktaları yeniden
    açıkça belirtmeyi daha da gerekli görüyorum:

    manifesto'nun baştan sona dokusunu oluşturan temel
    düşünce -ekonomik üretimin ve, zorunlu olarak, her tarih döneminin bu
    ekonomik üretimden çıkan toplumsal yapısının, o dönemin politik ve düşünsel
    tarihinin temelini oluşturdukları, ve bunun sonucu olarak, (ilkel komünal
    toprak mülkiyetinin ortadan kalkmasından buyana) tüm tarihin bir sınıf
    savaşımları tarihi, toplumsal gelişmenin çeşitli aşamalarında sömürülen ve
    sömüren arasındaki, egemenlik altında olan ve egemen olan sınıflar arasındaki
    savaşımların tarihi olduğu; ama bu savaşımın şimdi ulaştığı aşamada,
    sömürülen ve ezilen sınıfın (proletaryanın), aynı zamanda toplumun tümünü
    sömürü, baskı ve sınıf savaşımlarından nihai olarak kurtarmaksızın, kendini
    sömüren ve ezen sınıftan (burjuvaziden) kurtaramayacağı düşüncesi- bu temel
    düşünce, yalnızca ve olduğu gibi marx'a aittir.

    (manifesto'nun ingilizce çevirisine yazdığım önsözde (1888) şöyle
    demiştim: kanımca, darwin'in teorisi biyoloji için ne yapmışsa, tarih için
    onu yapması kaçınılmaz olan bu önermeye, 1845'ten önce her ikimiz de yavaş
    yavaş yaklaşmaktaydık. benim tek başıma, bu önermeye doğru ne kadar ilerlemiş
    olduğum en iyi olarak ingiltere'de işçi sınıfının durumu adlı yapıtımda
    görülür. ancak, 1845 ilkbaharında, brüksel'de marx'la yeniden buluştuğum
    zaman, o bu önermeyi çoktan oluşturmuş bulunuyordu ve hemen hemen burada
    belirttiğim kadar açık bir biçimiyle önüme serdi. (engels'in 1890 tarihli
    almanca baskıya notu.)

    bunu daha önce birçok kez belirtmiştim, ama bunun
    özellikle şimdi manifesto'nun başında da yer alması gereklidir.
  • londra, 28 haziran 1883

    f. engels

    1888 tarihli ingilizce baskiya önsöz

    manifesto, başlangıçta yalnızca almanları içine alan,
    daha sonra uluslararası nitelik kazanan bir işçi derneğinin 1848'den önce
    kıta avrupa'sının politik koşulları altında kaçınılmaz olarak gizli bir örgüt
    olan komünist birlikin platformu olarak yayınlandı. birliğin kasım
    1847'de londra'da yapılan bir kongresinde marx ve engels tam bir teorik ve
    pratik parti programını yayınlamak üzere hazırlamakla görevlendirilmişlerdi.
    almanca olarak ocak 1848'de tamamlanan elyazması 24 şubat 1848
    fransız devrimi'nden birkaç hafta önce londra'da baskıya verildi. bir
    fransızca çevirisi haziran 1848 ayaklanmasından az önce, paris'te yayınlandı.
    bn. helen macfarlane'in yaptığı ilk ingilizce çeviri, 1850'de londra'da
    julian harney'in red republican adlı dergisinde yayınlandı. danimarka ve
    polonya dillerinde de birer baskısı yapılmıştır.

    haziran 1848 paris ayaklanmasının, -proletarya ile burjuvazi arasındaki
    ilk büyük savaş- yenilgiye uğraması, avrupa işçi sınıfının toplumsal ve
    politik özlemlerini bir süre için tekrar arka plana itti. o zamandan buyana,
    iktidar savaşımı, şubat devrimi'nden önce olduğu gibi, yine
    yalnızca mülk sahibi sınıfın farklı kesimleri arasında oldu. işçi sınıfı,
    politik bakımdan bir soluk alabilme savaşımına ve orta sınıf radikallerinin
    aşırı sol kanadı durumuna düşürüldü. bağımsız proletarya hareketleri canlılık
    belirtileri gösterdiği her yerde amansız bir biçimde bastırıldı.

    nitekim, prusya polisi, komünist birlik'in o sırada köln'de bulunan merkez
    komitesi'ni açığa çıkardı. üyeleri tutuklandılar ve onsekiz ay süren bir
    hapislikten sonra ekim 1852'de yargılandılar. bu ünlü köln komünist
    yargılaması 4 ekim'den 12 kasım'a dek sürdü; tutuklulardan yedisi, üç yılla
    altı yıl arasında değişen kalebentlik cezalarına çarptırıldılar. birlik, bu
    karardan hemen sonra, geri kalan üyeleri tarafından resmen dağıtıldı.
    manifesto'ya gelince, o artık unutulmaya mahkum görünüyordu.

    avrupa işçi sınıfı egemen sınıflara karşı yeni bir saldırı için yeterli
    gücü yeniden kazandığı zaman enternasyonal işçi birliği doğdu. ancak, avrupa
    ve amerika'nın tüm militan proletaryasını tek bir örgütte birleştirmek gibi
    özel bir amaçla kurulan bu birlik, manifesto'da ortaya
    konan ilkeleri hemen ilan edemedi. enternasyonal, ingiliz
    sendikaları'nın, fransa, belçika, italya ve ispanya'daki proudhon
    yandaşlarının ve almanya'daki lassalle'cilerin (lassalle, bize her zaman
    kendini bir marx yanlısı olarak tanıttı ve bu
    sıfatıyla manifesto'ya bağlıydı. ancak 1862-64 yılları arasında halk önünde
    yaptığı konuşmalarda o, devlet kredileriyle desteklenen kooperatif
    atelyelerin kurulmasını istemekten öte gitmiş değildir. (engels'in notu)
    kabul edebilecekleri kadar geniş bir program ortaya, koymak zorundaydı.

    bu programı bütün tarafların benimseyeceği bir biçimde kaleme alan marx, işçi sınıfının eylem birliği ve
    karşılıklı tartışma sonucunda mutlaka doğacak olan düşünsel gelişmesine tam
    olarak güveniyordu. sermayeye karşı yürütülen savaşım içinde karşılaşılan
    olaylar ve durumlar, hatta zaferlerden çok yenilgiler, insanlara
    kafalarındaki her derde deva harcıalem düşünlerin yetersizliğini mutlaka
    öğretecek ve işçi sınıfının gerçek kurtuluş koşullarının tam bir kavranışını
    hazırlayacaktı. ve marx haklı çıktı. enternasyonal, 1874'te dağıldığı zaman,
    işçileri 1864'te olduklarından çok farklı bir bilinç düzeyinde insanlar
    olarak bıraktı. fransa'da proudhon'culuk, almanya'da lassalle'cilik
    ölmekteydi ve çoğu uzun zamandır enternasyonal'le ilişkilerini kesmiş olan
    tutucu ingiliz sendikaları bile, artık yavaş yavaş, geçen yıl
    başkanlarının swansea'de onlar adına, kıta sosyalizmi bizim için
    korkunçluğunu yitirmiştir diyebildiği noktaya doğru yaklaşıyorlardı.
    aslında, manifesto'nun ilkeleri bütün ülkelerin işçileri arasında oldukça
    yaygınlaşmıştı.

    manifesto, böylece yeniden ön plana geldi. almanca metin 1850'den buyana
    isviçre, ingiltere ve amerika'da birkaç kez yeniden basıldı. 1872'de new
    york'ta ingilizceye çevrilerek woodhull and claflin's weekly'de yayınlandı.
    bu ingilizce metinden yapılan bir fransızca çevirisi de new york'ta le
    socialiste'te çıktı. o zamandan buyana, amerika'da, az ya da çok kırpılmış
    olarak, en az iki ingilizce çevirisi daha yayınlandı, ve bunlardan biri
    ingiltere'de yeniden basıldı. bakunin'in yaptığı ilk rusça çeviri 1863
    sıralarında cenevre'de hersen'in kolokol yayınevinde, kahraman vera
    zasulich'in (daha sonraları engels'in kendisi internationales aus dem
    volksstaat (1871-75), berlin, 1894'te yayınlanan rusya'da sosyal ilişkiler
    adlı yazısında, gerçek çeviricinin g. v. plehanov olduğuna haklı olarak işaret
    etmiştir.) yaptığı ikinci çeviri de 1882'de yine cenevre'de yayınlandı.

    1885'te kopenhag'da yapılan danimarka dilinde yeni bir baskısı social-democratisk
    bibüothek'te, 1886'da paris'te yapılan yeni bir fransızca çevirisi le
    socialiste'te bulunabilir. bu ikincisinden ispanyolca çevirisi hazırlandı ve
    1886'da madrit'te yayınlandı. almanca yeni baskılarını
    saymayacağım, bunlar en az oniki kadar var. birkaç ay önce istanbul'da
    yayınlanması gereken bir ermenice çevirisi gün ışığına çıkamadı; çünkü
    duyduğuma göre, yayıncı, kitabı marx'ın adıyla çıkarmaktan korkmuş, çevirici
    de kitabın kendi yapıtı olarak yayınlanması önerisini reddetmiş.

    ayrıca, başka dillere yapılan çevirileri duydum, ama bunları görmedim.
    böylelikle, manifesto'nun tarihi, oldukça doğru bir biçimde, modern işçi
    sınıfı hareketinin tarihini yansıtır; bugün o, hiç kuşku yok ki, tüm sosyalist
    yazının en yaygın, en uluslararası ürünü, sibirya'dan kaliforniya'ya dek
    milyonlarca işçinin benimsediği ortak platformdur.

    ama, yazıldığı zaman biz ona bir sosyalist manifesto diyemezdik. 1847'de,
    sosyalist denilince, bir yanda çeşitli ütopyacı sistemlerin savunucuları:
    her ikisi de birer mezhep durumuna dönüşmüş bulunan ve giderek ölmekte olan
    ingiltere'deki owen'ciler, fransa'daki fourier'ciler; öte
    yanda, her türlü marifetçilikle sermayeye ve kara hiçbir
    zarar vermeden her türlü sosyal bozukluğu onaracaklarını ileri süren her
    türden sosyal şarlatanlar; her iki durumda da işçi sınıfı hareketi dışında
    olan ve eğitilmiş sınıflardan medet uman kimseler anlaşılıyordu. işçi sınıfının,
    salt politik devrimlerin yetersizliğine inanmış ve toptan bir sosyal
    değişmenin zorunluluğunu ilan etmiş olan her bir kesimi o sıra kendisine
    komünist diyordu. bu, kaba, yontulmamış, sırf sezgiye dayanan bir tür
    komünizmdi; ama yine de en önemli noktaya değiniyordu ve işçi sınıfı
    arasında, fransa'da cabet'nin, almanya'da weitling'in ütopyacı komünizmini
    doğurmaya yetecek kadar güçlüydü.

    böylece, 1847'de, sosyalizm bu orta sınıf hareketi, komünizm bir işçi
    sınıfı hareketiydi. sosyalizm, hiç değilse kıta avrupa'sında, saygındı;
    komünizm tam tersi durumdaydı. biz, ta o zamandan, işçi sınıfının kurtuluşu,
    işçi sınıfının kendi eseri olmalıdır anlayışında olduğumuzdan, bu iki addan
    hangisini alacağımız konusunda en küçük bir duraksamamız olamazdı. o
    zamandan buyana da bu adı yadsımak aklımızın ucundan geçmedi.

    manifesto ortak ürünümüz olduğu için, kendimi, onun çekirdeğini oluşturan
    temel önermenin marx'a ait olduğunu belirtmek zorunda hissediyorum. bu
    önerme şudur: her tarihsel dönemde, egemen olan ekonomik üretim ve
    mübadele biçimi ve bunun zorunlu sonucu olarak ortaya çıkan sosyal örgütlenme,
    o dönemin politik ve düşünsel tarihinin üzerine kurulu olduğu temeli
    oluşturur, ve o dönemin politik ve düşünsel tarihi ancak bu temele dayanılarak
    açıklanabilir; bunun sonucu olarak insanlığın tüm tarihi (toprakta ortak
    mülkiyete dayanan ilkel kabile toplumunun çözülmesinden buyana), bir sınıf
    savaşımları tarihi, sömüren ve sömürülen, ezen ve ezilen sınıflar arasındaki
    çatışmaların bir tarihi olmuştur; bu sınıf savaşımları tarihini oluşturan
    evrimler dizisi günümüzde öyle bir aşamaya ulaşmıştır ki, sömürülen ve
    ezilen sınıf -proletarya-, aynı zamanda ve nihai olarak toplumu her türlü
    sömürü, baskı, sınıf ayrımları ve sınıf savaşımlarından büyük ölçüde
    kurtarmaksızın, sömüren ve ezen sınıfın -burjuvazinin- egemenliğinden
    kendisini kurtaramaz.

    kanımca, darwin'in teorisi biyoloji için ne yapmışsa, tarih için onu
    yapması kaçınılmaz olan bu önermeye, 1845'ten önce her ikimiz de yavaş yavaş
    yaklaşmaktaydık. benim tek başıma bu önermeye doğru ne kadar ilerlemiş
    olduğum en iyi olarak ingiltere'de işçi sınıfının durumu adlı yapıtımda
    görülür. ancak, 1845 ilkbaharında, brüksel'de marx'la yeniden buluştuğum
    zaman, o bu önermeyi çoktan oluşturmuş bulunuyordu ve hemen hemen burada
    belirttiğim kadar açık bir biçimiyle önüme serdi.

    1872 tarihli almanca baskıya birlikte yazmış olduğumuz önsözden aşağıdaki
    parçayı aktarıyorum:

    son yirmibeş yıl içinde durum ne kadar değişmiş olursa olsun, manifesto'da
    ortaya konulan genel ilkeler ana çizgileriyle bugün de her zamanki kadar
    doğrudur. şu ya da bu ayrıntı daha iyi bir hale getirilebilir. manifesto'nun
    kendisinde de belirtildiği gibi, ilkelerin pratikte kullanılması her yerde ve
    her zaman o günün tarihsel koşullarına bağlıdır; onun için 2. bölüm'ün
    sonunda ileri sürülen devrimci önlemlere özel bir ağırlık verilmemelidir. o
    pasaj bugün birçok bakımlardan çok farklı bir biçimde yazılabilirdi.
    1848'den buyana modern sanayinin dev adımlarla ilerlemesi ve buna bağlı
    olarak işçi sınıfının gelişen ve büyüyen örgütlenmesi karşısında, ilkin şubat
    devrimi'nde ve ondan daha önemlisi, proletaryanın ilk kez politik
    egemenliği iki ay boyunca elinde tutmuş olduğu paris komünü'nde edinilen
    pratik deneyimler karşısında, bu programın bazı ayrıntıları artık eskimiştir. komün
    özellikle bir şeyi, işçi sınıfının yalnızca hazır devlet mekanizmasını
    elde tutarak onu kendi amaçları için kullanamayacağını tanıtlamıştır.
    (bkz: see the civil war in france; address
    of the general council of the international working men's
    association (fransa'da iç savaş; enternasyonal işçi birliği genel
    konseyinin çağırısı), london, truelove, 1871, s. 15, burada, bu nokta daha
    da geliştirilmiştir.) ayrıca, kendiliğinden bellidir ki, sosyalist yazının
    eleştirisi ancak 1847'ye kadar olanı içine aldığı için, bugüne göre
    yetersizdir; aynı biçimde komünistlerin çeşitli muhalefet partileri
    karşısındaki durumuna ilişkin görüşler (bölüm 4), ilke olarak bugün de doğru
    olmakla birlikte, politik durum tamamen değiştiği ve tarihsel gelişme o
    bölümde sözü edilen partilerin çoğunu yeryüzünden silip süpürdüğü
    için, pratikte artık eskimiştir.

    bununla birlikte, manifesto, artık üzerinde değişiklik yapmaya hiç
    hakkımız olmayan tarihsel bir belge haline gelmiştir.

    bu çeviri, marx'ın kapital'inin büyük kısmının çeviricisi bay samuel
    moore tarafından yapılmıştır. çeviriyi birlikte gözden geçirdik ve bazı
    tarihsel ince noktaları açıklayan birkaç not ekledik.

    friedrich engels

    londra, 30 ocak 1888

    1890 tarihli almanca baskiya önsöz

    yukarıdaki metin yazıldığından buyana, manifesto'nun yeni bir almanca
    baskısının yapılması bir kez daha zorunlu duruma geldi, ve ayrıca
    manifesto'nun burada sözü edilmesi gereken epey şey geçti başından.
    ikinci bir rusça çeviri -vera zasulich'in çevirisi- cenevre'de 1882'de
    basıldı; bu baskıya önsözü marx'la birlikte yazmıştık. yazık ki, bunun özgün
    almanca elyazması kaybolmuştur; bu nedenle, metni rusça'dan tabii hiçbir
    biçimde değiştirmeden, çevirmek zorundayım. metin şöyle:

    komünist partisi manifestosu'nun, bakunin tarafından yapılan çevirisi
    ilk rusça baskı olarak altmışların başında kolokol yayınevince yayınlandı.
    o sıralar batı bunu (manifesto'nun rusça baskısını), yalnızca yazınsal açıdan
    ilginç bir şey olarak görüyordu. böyle bir görüş bugün olanaksızdır.

    o sıralarda (aralık 1847) proletarya hareketinin, henüz ne kadar sınırlı
    bir alanı kapsadığını, komünistlerin çeşitli ülkelerde çeşitli muhalefet
    partileri karşısındaki durumunu inceleyen manifesto'nun son bölümü en açık
    biçimiyle gösterir. burada, rusya ve birleşik devletler'den
    hiç söz edilmez. o zaman, birleşik devletler avrupa'nın
    proleter güç fazlasını göçler yoluyla emerken, rusya'nın
    tüm avrupa gericiliğinin son büyük yedek gücü durumunda olduğu bir zamandı.
    her iki ülke de, avrupa'ya hammadde sağlıyorlardı ve aynı zamanda avrupa'nın
    sanayi ürünlerinin satışı için pazar görevini yerine getiriyorlardı. bu
    yüzden, o sıralarda her iki ülke de, şu ya da bu biçimde, avrupa'da
    yürürlükte olan düzenin temel direği durumundaydılar.

    oysa bugün durum ne kadar farklı! avrupa'dan kuzey amerika'ya olan göç,
    bu ülkede tarımın devasa bir gelişme göstermesini sağlamış, bu gelişme,
    rekabet yoluyla avrupa'daki -büyük ve küçük- toprak mülkiyetini temellerinden
    sarsmıştır. ayrıca, bu göç, birleşik devletler'e muazzam sanayi kaynaklarını,
    kısa zamanda, avrupa'nın ve özellikle ingiltere'nin bugüne dek sanayide
    sürdürdüğü tekelini sarsacak bir ölçüde ve büyük bir enerjiyle işletmesi
    olanağını da vermiştir. bu her iki durum, doğrudan doğruya amerika üzerinde
    devrimci nitelikte bir etki yapmaktadır. tüm politik yapının temelini
    oluşturan küçük ve orta çiftçilerin toprak mülkiyeti dev tarım işletmelerinin
    rekabeti karşısında adım adım çöküyor; aynı zamanda,
    sanayi bölgelerinde ilk kez olarak, yığın halinde bir proletarya ve
    sermayenin müthiş bir yoğunlaşması görülüyor.

    ya rusya! 1848-49 devrimi sırasında, yalnızca avrupalı prensler değil,
    avrupalı burjuvalar da, henüz uyanmakta olan proletaryadan tek kurtuluş
    yolunu rus müdahalesinde bulmuşlardı. çar, avrupa gericiliğinin başı
    ilan edilmişti. bugün, o, gatchina'da devrimin bir savaş
    tutsağıdır, ve rusya, avrupa'daki devrimci eylemin öncüsüdür.

    komünist manifesto'nun amacı, modern burjuva
    mülkiyetinin yaklaşmakta olan kaçınılmaz çöküşünü ilan
    etmekti. ama rusya'da hızla gelişen kapitalist vurgunculuk ve henüz
    gelişmeye başlayan burjuva toprak mülkiyeti karşısında, toprağın yarısından
    fazlası üzerinde köylülerin ortak mülkiyetini görüyoruz. şimdi soru
    şudur: büyük ölçüde sarsılmış olmakla birlikte yine de toprak üzerinde
    ilkel ortak mülkiyetin bir biçimi olan rus obshchina'sı, doğrudan doğruya
    komünist ortak mülkiyetin üst biçimine geçebilir mi? yoksa tersine, ilkönce
    batı'nın tarihsel evrimini oluşturan aynı çözülme sürecini mi izlemek
    zorundadır?

    bu soruya bugün verilebilecek tek yanıt şudur: eğer
    rus devrimi, batı'da bir proleter devriminin habercisi olur
    da, böylece bu iki devrim birbirlerini tamamlarlarsa, bugünkü rus ortak
    toprak mülkiyeti, komünist bir gelişmenin başlangıç noktası olabilir.

    karl marx, frederick engels

    londra, 21 ocak 1882

    hemen hemen aynı günlerde, cenevre'de polonya dilinde yeni bir baskısı
    yapıldı: manifest komünistyczny.

    daha sonra, 1885'te, kopenhag'da social-demokratisk
    bibliothek'te danimarka dilinde yeni bir çevirisi yayınlandı. ne yazık ki,
    çeviri tam değildir; çeviriciye güçlük çıkardığı anlaşılan bazı önemli
    pasajlar atlanmış, ayrıca yer yer göze çarpan dikkatsizlik belirtileri daha
    da can sıkıcı; öyle anlaşılıyor ki çevirici biraz kendini zorlasaymış,
    çok daha iyi bir iş çıkarabilirmiş.

    yeni bir fransızca çevirisi 1885'te paris'te le socialiste'te çıktı;
    bugüne dek basılanların en iyisidir.

    bu çeviri esas alınarak aynı yıl içinde ispanyolca'ya
    yapılan bir çevirisi ilkin madrid'de el socialista'da çıktı,
    sonra da bir broşür olarak yayınlandı: manifesto del partido comunista, por
    carlos, marx y f. engels, madrid, administracion de el socialista, hernan
    cortes 8.

    ilgi çekici bir olay olarak da, 1887'de bir ermenice çevirinin
    elyazmalarının istanbul'daki bir yayıncıya verilişinden söz edeyim. ama
    adamcağız marx'ın adını taşıyan bir şeyi yayınlama cesaretine sahip değildir,
    çeviriciye yazar olarak kitaba kendi adını koymasını öneriyor, çevirici de
    bunu reddediyor.

    az ya da çok yanlışlarla dolu amerikan çevirilerinden
    birinin, hemen arkasından da bir ikincisinin ingiltere'de
    art arda yayınlanmasından sonra, ensonu aslına uygun bir
    çeviri 1888'de yayınlandı. dostum samuel moore'un yaptığı bu çeviriyi,
    baskıya gönderilmeden önce birlikte gözden geçirdik. bu çeviri şu başlığı
    taşır: manifesto of the communist party, by karl marx and frederick engels.
    authorised english translation, edited and annotated by
    frederick engels. 1888. london, william reeves, 185 fleet
    st., e. c.. orada yer alan notların bazılarını elinizdeki baskıya da ekledim.

    manifesto'nun kendine özgü bir tarihi vardır. çıktığında, bilimsel
    sosyalizmin (ilk önsözde sözü edilen çevirilerin de tanıtladığı gibi), o
    sıralarda sayıca hiç de fazla olmayan öncülerince coşkuyla
    karşılanmasından kısa bir süre sonra, paris işçilerinin haziran 1848'deki
    yenilgisiyle başlayan gerici akımın etkisiyle bir köşeye itildi, ve ensonu
    kasım 1852'de köln komünistleri'nin mahkum edilmesiyle birlikte yasaya
    uygun olarak aforoz edildi. şubat devrimiyle başlayan işçi harektinin
    sahneden çekilmesiyle manifesto da arka planda kaldı.

    avrupa işçi sınıfı, egemen sınıfların iktidarına karşı
    yeni bir saldırı için yeterli gücü yeniden kazandığı zaman
    enternasyonal işçi birliği doğdu. birliğin amacı, avrupa
    ve amerika'nın tüm militan işçi sınıfını tek bir dev ordu halinde
    birleştirmekti. bu yüzden, manifesto'da ortaya konulan ilkelerden hareket
    edemezdi. ingiliz işçi sendikalarına, fransız, belçikalı, italyan ve
    ispanyol proudhon'culara ve alman lassalle'cilere kapıyı kapamayan bir
    programa sahip olmak zorundaydı. bu program -enternasyonal'in tüzüğüne
    giriş-, bakunin'in ve anarşistlerin bile kabul ettiği bir ustalıkla marx
    tarafından yazılmıştı. manifesto'da ortaya konulan düşünlerin kazanacağı
    nihai zafer için marx; yalnızca ve yalnızca işçi sınıfının eylem birliği ve
    tartışmadan doğması kaçınılmaz olan düşünsel gelişmesine tam olarak
    güveniyordu. sermayeye karşı yürütülen savaşım içinde karşılaşılan olaylar
    ve iniş çıkışlar, hatta zaferlerden çok yenilgiler savaşçılara
    o güne dek körü körüne güvendikleri her derde deva harcıalem düşünlerin
    yetersizliğini mutlaka gösterecek ve işçi sınıfının gerçek kurtuluş
    koşullarının tam bir kavranışını hazırlayacaktı.

    ve marx haklı çıktı. enternasyonal'in dağıldığı 1874'teki işçi sınıfı, enternasyonal'in kurulduğu
    1864'teki işçi sınıfından tamamen farklıydı. latin ülkelerindeki proudhon'culuk
    ve almanya'daki kendine özgü lassalle'cilik ölmekteydi, ve o sıra aşırı
    tutucu olan ingiliz sendikaları bile, 1887'de yapılan swansea kongresinde
    başkanlarının onlar adına, -kıta sosyalizmi bizim için korkunçluğunu
    yitirmiştir- diyebildiği noktaya doğru yavaş yavaş ilerlemekteydi. oysa
    1887'de kıta sosyalizmi hemen hemen manifesto'da ilan edilen teoriden ibaretti.
    böylelikle, manifesto'nun tarihi, oldukça doğru bir
    biçimde, 1848'den buyana olan modern işçi sınıfı hareketinin
    tarihini yansıtır. bugün hiç kuşku yok ki, o bütün
    sosyalist yazının en yaygın, en uluslararası ürünü, sibirya'dan
    kaliforniya'ya dek bütün ülkelerin milyonlarca işçisinin ortak programıdır.

    yine de, yazıldığı zaman biz ona bir sosyalist manifesto diyemezdik.
    1847'de, iki tip insan sosyalist sayılıyordu. bir yanda, çeşitli ütopyacı
    sistemlerin yandaşları, özellikle o tarihte her ikisi de birer mezhep
    durumuna dönüşmüş bulunan ve yavaş yavaş ölmekte olan ingiltere'deki
    owen'ciler, fransa'daki fourier'ciler; öte yanda, toplumsal bozuklukları,
    sermayeye ve kara hiç zarar vermeden, her derde deva çeşitli ilaçlarla ve
    bölük-pörçük onarımlarla gidermek isteyen her türden sosyal şarlatanlar.
    bunlar her iki durumda da, işçi hareketinin dışında yer alan ve
    daha çok eğitimden geçmiş sınıfların desteğini arayan
    kimselerdi. oysa işçi sınıfının, toplumun köklü bir biçimde
    yeniden kurulmasını isteyen, salt politik devrimlerin buna yeterli olmadığına
    inanan kesimi, o sıra kendisine komünist diyordu. bu, henüz yontulmamış,
    yalnızca sezgiye dayanan ve çoğu zaman oldukça kaba bir komünizmdi.

    ama gene de, iki ütopik komünizm sistemini -fransa'da cabet'nin ikarya
    komünizmini ve almanya'da weitling komünizmini- doğuracak kadar güçlüydü.
    1847'de sosyalizm bir burjuva hareketini, komünizm bir işçi sınıfı
    hareketini ifade ediyordu. sosyalizm hiç değilse kıta avrupa'sında oldukça
    saygındı, komünizm bunun tam tersi bir durumdaydı. biz ta o zamandan, tam
    bir kesinlikle, -işçi sınıfının kurtuluşu, işçi sınıfının kendi eseri
    olmalıdır- anlayışında olduğumuzdan, bu iki addan hangisini seçeceğimiz
    konusunda bir duraksamamız olamazdı. o zamandan buyana da bunu yadsımak
    aklımızın ucundan geçmedi.

    -bütün ülkelerin işçileri, bireşiniz!- ama kırkiki yıl önce, proletaryanın
    kendi öz istemleriyle ortaya çıktığı ilk paris devrimi'nin öngününde,
    dünyaya bu sözleri ilan ettiğimiz zaman, buna pek az ses karşılık vermişti.
    ancak, 28 eylül 1864'te, batı avrupa ülkelerinin çoğunun proleterleri, şanlı
    anılar bırakan enternasyonal işçi birliği'nde el ele verdiler. doğrudur,
    enternasyonal ancak dokuz yıl yaşadı. ama, onun yarattığı, bütün ülkelerin
    proleterlerinin ölümsüz birliği hala canlıdır ve her zamankinden daha
    güçlüdür. bunun günümüzden daha iyi bir tanığı olamaz. çünkü bugün ben bu
    satırları yazarken, avrupa ve amerika proletaryası ilk kez tek bir ordu
    halinde, tek bir bayrak altında ve tek bir acil hedef uğrunda
    -enternasyonal'in 1866'daki cenevre kongresi'nde ve ayrıca 1889'daki paris
    işçi kongresi'nde kabul edildiği gibi, sekiz saatlik işgününün yasal olarak
    tanınması uğrunda- seferber edilmiş savaş kuvvetlerini gözden geçirmektedir.
    ve bugünün manzarası, bütün ülkelerin kapitalistlerinin ve toprak beylerinin
    gözlerini, bütün ülkelerin işçilerinin bugün gerçekten birleşmiş oldukları
    gerçegine açacaktır.

    bunu kendi gözleriyle görebilmesi için, şu anda marx yanımda olsaydı!

    londra, 1 mayıs 1890

    f. engels

    1892 tarihli polonya dilindeki baskiya önsöz

    komünist manifesto'nun polonya dilinde yeni bir baskısına gereksinim
    duyulması, çeşitli düşüncelere yolaçıyor.

    her şeyden önce, manifesto'nun avrupa kıtasında büyük sanayinin
    gelişmesinin nerdeyse bir göstergesi durumuna gelmiş olması dikkate değer.
    belirli bir ülkede büyük sanayinin gelişmesi ölçüsünde o ülkenin işçileri
    arasında, işçi sınıfı olarak mülk sahibi sınıflar karşısındaki
    durumları konusunda aydınlanma isteği de kök salmakta, bunlar arasında
    sosyalist hareket yaygınlaşmakta ve manifesto'ya olan istem artmaktadır.
    böylece, yalnızca işçi hareketinin durumu değil, aynı zamanda büyük
    sanayinin gelişme derecesi de, her ülkede oldukça doğru bir biçimde, o
    ülkenin dilindeki manifesto'nun dağıtılmış nüshalarının sayısıyla
    ölçülebilir.

    bu yüzden, polonya dilindeki yeni baskı, polonya sanayisinde kesin bir
    ilerlemeyi gösterir. ve hiç kuşku yok ki, on yıl önce yapılmış baskısından
    buyana gerçekten de böyle bir ilerleme olmuştur. rus polonyası, kongre
    polonyası, rus imparatorluğu'nun büyük sanayi bölgesi durumuna gelmiştir.
    rusya'nın büyük sanayisi, -bir kısmı finlandiya körfezi çevresinde, öteki
    bir kısmı merkezde (moskova'da ve vladimir'de), bir üçüncü kısmı karadeniz
    ve azak denizi kıyılarında ve öteki bazı kısımları başka yerlerde olmak
    üzere- dağınık bir alana yayılmış olmasına karşın, polonya sanayisi oldukça
    küçük bir alanda toplanmıştır; ve böylesine bir yoğunlaşma nedeniyle
    hem üstünlükler hem de sakıncalar taşımaktadır. rakip rus sanayicileri,
    polonyalıları ruslaştırma konusundaki şiddetli arzularına karşın, polonya'ya
    karşı koruyucu gümrük uygulanması isteminde bulunmakla bu üstünlükleri
    kabullenmiş oldular. sakıncalar -polonya sanayicileri ve
    rus hükümeti açısından sakıncalar- polonya işçileri arasında sosyalist
    düşüncenin hızla yayılmasında ve manifesto için artan istemde kendisini
    göstermektedir.

    ama, polonya sanayisinin rusya'nınkini geride bırakarak hızla gelişmesi,
    aynı zamanda polonya halkının tükenmek bilmez canlılığının yeni bir kanıtıdır
    ve yaklaşmakta olan ulusal kurtuluşunun yeni bir güvencesidir. ve bağımsız,
    güçlü bir polonya'nın yeniden kurulması, yalnızca polonyalıları değil,
    hepimizi ilgilendiren bir sorundur.

    avrupa uluslarının içtenlikli bir uluslararası işbirliği, ancak bu
    ulusların her birinin kendi yurdunda tam özerkliğe sahip olmasıyla
    kurulabilir. proletaryanın bayrağı altında yapıldığı halde, sonuçta proleter
    savaşçılara burjuvazinin işini gördürmekten öteye gitmeyen 1848 devrimi,
    aynı zamanda onun vasiyetinin uygulayıcıları louis bonaparte ve bismarck
    aracılığıyla italya, almanya ve macaristan'ın bağımsızlığını sağladı; ama,
    1792'den buyana devrim için bu üç ülkenin tümünün yaptığından daha çoğunu
    yapmış olan polonya, 1863'te kendisinden on kat daha büyük rus kuvvetleri
    karşısında boyun eğdiğinde kendi olanaklarıyla başbaşa bırakıldı. soylular,
    polonya'nın bağımsızlığını ne koruyabildiler ne de yeniden kazanabildiler;
    bugün burjuvazi için bu bağımsızlık, en azından, önemsizdir. ama gene de
    avrupa uluslarının uyumlu işbirliği için bu bir zorunluluktur. bu bağımsızlık
    yalnızca genç polonya proletaryası tarafından kazanılabilir
    ve onun ellerinde güvenlik altında olabilir. çünkü, polonya'nın
    bağımsızlığına polonyalı işçilerin kendileri için olduğu kadar avrupa'nın
    bütün öteki ülkelerinin işçilerinin de gereksinimi vardır.

    f. engels

    londra, 10 şubat 1892

    1893 tarihli italyanca baskiya önsöz

    italyan okuyucuya

    komünist partisi manifestosu'nun yayınlanması, denebilir ki, biri avrupa
    kıtasının, öteki akdeniz'in merkezinde yer alan iki ulusun, bölünme ve
    çatışmalar yüzünden o zamana dek yabancı boyunduruğu altına düşmüş
    olan iki ulusun, silahlı ayaklanmaları olan 18 mart 1848
    milano ve berlin devrimleriyle aynı tarihe rastlamıştır. italya, avusturya
    imparatoru'na bağımlı olduğu bir sırada, almanya, daha dolaylı olmakla birlikte
    daha az etkin olmayan rus çarları'nın boyunduruğu altındaydı. 18 mart
    1848'in sonuçları, italya'yı da, almanya'yı da bu utanç verici durumdan
    kurtardı; 1848'den 1871'e dek geçen zaman içinde bu iki büyük ulus yeniden
    kurulmuş, kendi başlarına buyruk olmuşlarsa, bunun nedeni, karl marx'ın
    söylediği gibi, 1848 devrimini bastıranların yine de, kendi istemlerine
    karşın bu devrimin vasiyetini yerine getirmiş olmalarıdır.

    bu devrim her yerde işçi sınıfının eseriydi; barikatları
    kuran ve devrimin bedelini kanıyla ödeyen işçi sınıfıydı.
    yalnızca paris işçileri, hükümeti devirirken açık bir biçimde
    burjuva rejimini devirme hedefine yönelmişlerdi. ama
    onlar her ne kadar kendi sınıflarıyla burjuvazi arasındaki amansız
    karşıtlığın bilincinde olsalar da, henüz ne ülkenin ekonomik ilerlemesi ne
    de fransız işçi yığınının düşünsel gelişmesi toplumun bir yeniden-kuruluşunu
    olanaklı kılacak aşamaya ulaşmıştı. bundan ötürü, son çözümlemede,
    devrimin meyvelerini kapitalist sınıf topladı. öteki ülkelerde; italya'da,
    almanya'da, avusturya'da, işçiler daha başından itibaren burjuvaziyi
    iktidara getirmekten öte bir şey yapmadılar. ama herhangi bir ülkede
    burjuvazinin egemenliği, ulusal bağımsızlık olmaksızın olanaklı değildir. bu
    bakımdan, 1848 devrimi, ardısıra, o güne dek birlik ve özerklikten yoksun
    uluslara -italya'ya, almanya'ya, macaristan'a- birlik ve özerklik getirmiştir.
    sıra polonya'ya da gelecektir.

    böylece, 1848 devrimi bir sosyalist devrim değilse de,
    sosyalist devrim için yolu açmış, ortam hazırlamıştır. bütün ülkelerde büyük
    sanayiye verilen hızla, burjuva rejimi son kırkbeş yıl içinde her yerde,
    sayıca kalabalık, yoğun ve güçlü bir proletarya yaratmıştır. dolayısıyla o,
    manifesto'nun diliyle söylersek, kendi mezar kazıcılarını yaratmıştır. her
    bir ulusun özerkliği ve birliği sağlanmadan, proletaryanın uluslararası
    birliğini ya da bu ulusların ortak hedeflere doğru barışçı ve bilinçli
    işbirliğini gerçekleştirmek olanaksız olacaktır. 1848 öncesinin politik
    koşulları altında, italyan, macar, alman, polonyalı ve rus
    işçilerinin ortak uluslararası eylemini bir düşünün!

    bundan dolayı, 1848'de verilen savaşlar boşuna değildir. o devrimci
    dönemden bizi ayıran kırkbeş yıl da boşuna geçmemiştir. meyveler olgunlaşıyor,
    ve benim tüm dileğim, manifesto'nun ilk yayınlanışı nasıl uluslararası
    devrimin habercisi olduysa, bu italyanca çevirinin yayınlanışının da italyan
    proletaryasının zaferinin müjdecisi olmasıdır.

    manifesto, kapitalizmin geçmişte oynadığı devrimci rolün tam hakkını
    verir. italya ilk kapitalist ulustu. feodal ortaçağın kapanışına ve modern
    kapitalist çağın açılışına dev bir şahsiyet damgasını vurmuştur: bir italyan,
    ortaçağ'ın son ve modern çağın ilk ozanı, dante. bugün, 1300'de olduğu gibi;
    yeni bir tarihsel çağ yaklaşmaktadır.

    italya bize bu yeni çağın, proletarya çağının doğuşu anına damgasını
    vuracak yeni dante'yi verecek mi?

    londra, 1 şubat 1893

    friedrich engels
  • komünist partisi manifestosu

    avrupa'da bir heyula kolgeziyor-komünizm heyulası.
    eski avrupa'nın bütün güçleri bu heyulayı defetmek için
    bir kutsal bağlaşma kurdular. papa'yla çar, metternich'le
    guizot, fransız radikalleriyle alman polisinin casusları.

    nerededir, iktidardaki hasımları tarafından komünistlikle
    suçlanmamış muhalefet partisi? gerici hasımlarına
    karşı da, daha ilerici muhalefet partilerine karşı da komünizm damgasını
    gerisin geriye vurmaya kalkmamış muhalefet nerede?

    bu olgudan iki şey çıkıyor:

    1. komünizm şimdiden bütün avrupa devletleri tarafından büyük bir güç
    olarak tanınmaktadır.

    2. komünistlerin, tüm dünya önünde, görüşlerini,
    amaçlarını, eğilimlerini yazılı olarak açıkça ortaya koymaları ve bu
    komünizm heyulası çocuk masalına parti'nin kendisinin bir manifesto'su ile
    karşılık vermeleri zamanı çoktan gelip çatmıştır.

    işte bu amaçla, çeşitli milliyetlerden komünistler londra'da toplanmışlar
    ve aşağıdaki manifesto'yu, ingiliz, fransız, alman, italyan, flaman ve
    danimarka dillerinde yayınlanmak üzere kaleme almışlardır.

    -1-

    burjuvalar ve proleterler (burjuvazi ile kastetdiğimiz üretim araçlarının
    sahipleri olan ve ücretli emekçiyi çalıştıran modern kapitalistler
    sınıfıdır. proletarya ile kastetdiğimiz, hiçbir üretim aracına sahip
    olmamaları yüzünden yaşayabilmek için işgücünü satmak zorunda olan modern
    ücretli emekçiler sınıfıdır. (engels'in 1888 tarihli ingilizce baskıya notu.)

    günümüze dek bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir.

    özgür insan ve köle, patrisyen ve pleb, senyör ve serf,
    lonca ustası ve lonca emekçisi, tek sözcükle, ezen ve ezilen, sürekli bir
    çatışma halinde, bazan gizli, bazan açıkça, her kezinde ya toplumun devrimci
    bir biçim değiştirmesiyle ya da çatışan sınıfların birlikte çöküşüyle
    sonuçlanan, kesintisiz bir savaşım yürütmüşlerdir.

    tarihin daha önceki devirlerinde, hemen hemen her
    yerde, toplumun değişik düzenler halinde karmaşık bir kuruluşunu, sosyal
    hiyerarşinin çok basamaklı bir derecelenmesini buluyoruz. eski roma'da
    patrisyenleri, şovalyeleri, plebleri, köleleri; ortaçağ'da senyörleri,
    vasalleri, lonca ustalarını, kalfaları, çırakları, serfleri; bu sınıfların
    hemen hepsinde de ikinci derecede hiyerarşiler görüyoruz.

    feodal toplumun yıkıntılarından fışkıran modern burjuva toplumu, sınıf
    karşıtlıklarını ortadan kaldırmamıştır. yaptığı şey, yalnızca, eski
    sınıfların yerine yeni sınıflar, yeni sömürü koşulları, yeni savaşım
    biçimleri koymak olmuştur.

    bununla birlikte, çağımızın, burjuvazi çağının, ayırdedici özelliği,
    sınıf karşıtlıklarını yalınlaştırmış olmasıdır. bir tüm olarak toplum,
    gittikçe artan bir biçimde, iki büyük düşman kampa, doğrudan birbirlerine
    karşı duran iki büyük sınıfa bölünmektedir: burjuvazi ve proletarya.

    ortaçağ serflerinin bağrından ilk kasabaların ayrıcalıklı tüccarları
    çıktı. bu -kasabalılardan burjuvazinin ilk öğeleri gelişti.

    amerika'nın keşfi, ümit burnu'nun dönülmesi, gelişmekte olan burjuvaziye
    yepyeni alanlar açtı. doğu hindistan ve çin pazarları, amerika'nın
    sömürgeleştirilmesi, sömürgelerle olan ticaret, mübadele araçlarının ve
    genel olarak metaların artması, ticarete, gemiciliğe ve sanayiye o zamana
    dek görülmemiş bir itiş, ve dolayısıyla, yıkılış halinde olan feodal
    toplumun içindeki devrimci öğenin gelişmesine büyük bir hız sağladı.

    sanayi üretiminin kapalı loncaların tekelinde olduğu
    feodal sanayi sistemi, yeni pazarların durmadan büyüyen
    istemlerini artık karşılayamıyordu. onun yerini manüfaktür (imalat) sistemi
    aldı. lonca ustaları, imalatçı orta sınıf tarafından bir yana itildiler;
    ayrı ayrı lonca birlikleri arasındaki işbölümü her bir atelye içindeki
    işbölümü karşısında yokoldu.

    bu arada, pazarlar durmadan büyüyor ve istem durmadan artıyordu. manüfaktür
    de yetersiz olmaya başladı. işte o zaman, buhar ve makine, sanayi üretiminde
    bir devrim yaptı. dev modern sanayi manüfaktürü tahtından
    indirdi; sanayici orta sınıf, sanayici milyonerlere, büyük
    sanayi ordularını yönetenlere, modern burjuvalara yerlerini bıraktılar.

    büyük sanayi amerika'nın keşfiyle temelleri atılan dünya pazarını kurdu.
    bu pazar, ticarete, gemiciliğe, kara ulaştırmasına şaşırtıcı bir gelişme
    sağladı. bu gelişme de sanayinin yayılmasını etkiledi, ve sanayinin,
    ticaretin, gemiciliğin, demiryollarının yayılmasına koşut olarak ve onlarla
    aynı oranda burjuvazi de gelişti, sermayesini artırdı ve ortaçağ'dan kalma
    bütün sınıfları geri plana itti.

    böylece, modern burjuvazinin kendisinin de uzun bir gelişmenin, üretim ve
    mübadele biçimlerindeki bir dizi devrimin ürünü olduğunu görüyoruz.
    burjuvazinin gelişmesindeki her adıma, bu sınıfın, buna uygun politik bir
    ilerlemesi eşlik etti. feodal soyluluğun egemenliği altında ezilen bir sınıf,
    ortaçağ komününde (fransa'da yeni oluşan kentlere komün denirdi.) silahlı
    ve kendi kendini yöneten bir topluluk olan, bir yerde bağımsız kent
    cumhuriyeti (italya'da ve almanya'da olduğu gibi), bir yerde monarşinin
    angaryaya tabi üçüncü kuvvet'i (tiers etat) olan (fransa'da olduğu gibi),
    daha sonraları manüfaktür döneminde yarı-feodal ya da mutlak monarşide
    soylular sınıfına karşı bir ağırlık rolünü ve gerçekte de genel olarak büyük
    monarşilerin temel taşı rolünü oynayan burjuvazi, ensonu, modern sanayinin
    ve dünya pazarının kurulmasından buyana, modern temsili devlette politik
    egemenliği tümüyle eline geçirdi. modern devletin hükümetleri, tümüyle
    burjuva sınıfının ortak işlerini yöneten bir komiteden başka bir şey
    değildir.

    burjuvazi tarihte tam anlamıyla devrimci bir rol oynamıştır.

    iktidarı ele aldığı her yerde burjuvazi, feodal, ataerkil, duygusal ilişki
    olarak her ne varsa hepsine son verdi.
    insanı doğal efendileri'ne tutsak eden karmaşık feodal
    bağları hiç acımadan kopardı ve insanla insan arasında
    çıplak özçıkar ve katı peşin ödeme'den başka bir bağ
    bırakmadı. burjuvazi, dinsel inancın ateşli ve kutsal coşkusunu,
    şövalyelik ruhunu, duygusallığı bencil hesabın
    buzlu sularında boğdu. burjuvazi, kişisel değeri bir mübadele değeri
    haline getirdi ve binbir güçlükle elde edilmiş sayısız özgürlüklerin yerine,
    o biricik ve acımasız özgür ticareti koydu. tek sözcükle, dinsel ve politik
    aldatmaların maskelediği sömürü yerine, zorba, utanmaz, doğrudan ve çıplak
    sömürüyü koydu.

    burjuvazi, o zamana dek saygınlığı olan ve kutsal bir
    saygıyla karşılanan bütün mesleklerin nişanelerini koparıp attı.
    hekimi, hukukçuyu, papazı, ozanı, bilim adamını kendisinin ücretli
    emekçileri içerisine kattı.

    burjuvazi, aile ilişkilerini örten duygusal peçeyi yırttı
    ve aile ilişkisini sırf bir para ilişkisi durumuna indirgedi.
    burjuvazi, gericilerin o kadar göklere çıkardığı ortaçağdaki kaba kuvvet
    gösterilerinin nasıl en miskin bir tembelliği gizlediğini açığa vurdu.
    insan faaliyetinin neler yaratabildiğini ilk gösteren o oldu. burjuvazi,
    mısır'ın piramitlerini, roma'nın su kemerlerini, gotik katedrallerini kat
    kat aşan şaheserler ortaya koydu; önceki bütün tarihsel göçleri ve haçlı
    seferleri'ni gölgede bırakan seferler yönetti.

    burjuvazi, üretim aletlerini, dolayısıyla üretim ilişkilerini ve
    bunlarla birlikte bütün toplum ilişkilerini devrimcileştirmeksizin yaşayamaz.
    oysa, daha önceki bütün sanayici sınıfların varlıklarının ilk koşulu eski
    üretim biçiminin değişikliğe uğramadan korunmasıydı. üretimin sürekli
    altüst oluşu, tüm toplumsal yapının kesintisiz olarak sarsılışı, sonu
    gelmeyen bir hareketlilik ve güvensizlik, burjuva çağını daha önceki bütün
    çağlardan ayırdeder. bütün donmuş, durağan ilişkiler, ardısıra getirdikleri
    eski ve saygınlığı olan önyargılar ve düşünlerle birlikte
    eriyip gidiyorlar; bütün yeni biçimlenmeler daha iyice yerleşmeden
    eskiyorlar. sağlamlığı, sürekliliği olan ne varsa
    duman olup gitmiş, kutsal olan her şey murdar edilmiş,
    ve insan, artık kendi yaşamının gerçek koşullarını ve öteki insanlarla olan
    ilişkilerini tüm çıplaklığıyla karşılamak zorunda kalmıştır.

    ürünleri için durmadan genişleyen bir pazar gereksinimiyle itilen
    burjuvazi yeryüzünün tümünü istila ediyor.
    her yere sokulması, her yere yerleşmesi, her yerde ilişkiler kurması
    gerekiyor.

    burjuvazi, dünya pazarını sömürmekle bütün ülkelerin
    üretim ve tüketimine kozmopolit bir karakter verdi. gericileri derin kedere
    boğarak, sanayinin ayakları altından, üzerinde durduğu ulusal temeli çekip
    aldı. eskiden kurulmuş bütün ulusal sanayiler yıkıldı ya da günden güne
    yıkılıyor. bunların yerini, kurulmaları bütün uygar uluslar
    için bir ölüm-kalım sorunu durumuna gelen yeni sanayiler; artık, daha çok
    ülke içinde üretilen hammaddeleri değil, en uzak yerlerden getirilen
    hammaddeleri işleyen sanayiler; ürünleri yalnızca ülke içinde değil,
    dünyanın dört bir yanında tüketilen sanayiler alıyor. ülke üretimiyle
    karşılanabilen eski gereksinimlerin yerini, karşılanması uzak
    ülkelerin ve iklimlerin ürünlerini gerektiren yeni gereksinimlerin
    aldığını görüyoruz. eski yöresel ve ulusal kapalılık ve kendi kendine
    yeterliliğin yerini, her yöndeki ilişkilerde ulusların evrensel bağımlılığının
    aldığını görüyoruz. ve, maddi üretimdekine benzer bir gelişmeyi düşünsel
    üretimde de izliyoruz. tek tek ulusların düşünsel yaratımları ortak servet
    haline geliyor. ulusal tekyönlülük ve darkafalılık gün geçtikçe daha da
    olanaksızlaşıyor, sayısız ulusal ve yöresel yazından bir dünya yazını doğuyor.

    üretim aletlerinin hızla gelişmesiyle ve ulaştırma araçlarının her gün
    daha yüksek bir düzeye ulaşmasıyla burjuvazi; bütün ulusları, hatta en barbar
    kavimleri bile uygarlığın seline katıyor. ürünlerinin ucuzluğu, bütün çin
    setlerini döğüp yıkan ve yabancılara karşı en inatçı bir düşmanlık duyan
    barbarları boyun eğmeye zorlayan ağır toplardır. burjuvazi, bütün ulusları,
    yokolma olasılığıyla karşı karşıya bırakarak, burjuva üretim biçimini
    kabullenmeye zorluyor; bu uluslar direnseler de onları kendisinin uygarlık
    dediği şeye ayak uydurmaya, yani burjuva olmaya zorluyor. tek sözcükle, o
    kendisine tıpatıp benzeyen bir dünya kurmaktadır.

    burjuvazi, köyleri kentlerin yönetimine bağımlı kıldı.
    koca koca kentler yarattı, köy nüfusuna göre kent nüfusunu büyük ölçüde
    artırdı ve böylelikle nüfusun oldukça önemli bir kısmını köy yaşamının
    aptallaştırıcı etkisinden kurtardı. nasıl köyü kente bağımlılaştırmışsa,
    aynı biçimde, barbar ya da yarı-barbar ülkeleri de uygar ülkelere,
    köylü halkları burjuva halklara, doğu'yu batı'ya bağımlı kıldı.

    burjuvazi, nüfusun, üretim araçlarının ve mülkiyetin
    dağınıklığını her geçen gün biraz daha ortadan kaldırmaktadır. o, nüfusu
    biraraya toplamış, üretim araçlarını merkezileştirmiş ve mülkiyeti birkaç
    elde yoğunlaştırmıştır. bu değişmelerin zorunlu sonucu politik merkezileşme
    olmuştur. ayrı ayrı çıkarları, yasaları, hükümetleri, vergi sistemleri olan
    bağımsız ya da zayıf bağlarla birbirine bağlı eyaletler, tek bir hükümet, tek
    bir yasa sistemi altında, tek bir ulusal sınıf-çıkarı olan, tek bir sınır,
    tek bir gümrük duvarı ardında, tek bir ulus halinde birleştiler.

    ancak yüzyılı bulan bir sınıf egemenliği süresince burjuvazi, bütün geçmiş
    kuşakların yarattıklarının toplamından daha güçlü ve çok daha büyük üretim
    güçleri yarattı.

    doğa güçlerinin insana boyun eğmesi, makineler, kimyanın sanayiye ve
    tarıma uygulanması, buharla işleyen gemiler, demiryolları, elektrikli
    telgraf, koca kıtaların tarıma açılması, ırmakların ulaştırmaya açılması,
    topraktan fışkırır gibi bir nüfus yoğunlaşması -bundan önceki hangi
    yüzyılda sosyal emeğin bağrında böyle üretim güçlerinin
    yattığı düşünülebilirdi?

    gördüğümüz durum şudur: burjuvazinin üzerinde düzenini kurduğu temeli
    oluşturan üretim ve mübadele araçları feodal toplumda yaratılmıştır. bu
    üretim ve mübadele araçlarındaki gelişmenin belirli bir aşamasında, feodal
    toplumun üretim ve mübadele koşulları, tarımın ve imalatın feodal
    örgütlenmesi, tek sözcükle, feodal mülkiyet ilişkileri, gelişmiş durumdaki
    üretici güçlere artık uygun olmaktan çıktılar; o ölçüde de bir yığın ayakbağı
    durumuna geldiler. bu engellerin yıkılması gerekiyordu; yıkıldılar.

    bunların yerini, kendisine uygun bir toplumsal ve politik yapı ve
    burjuva sınıfın ekonomik ve politik egemenliğiyle birlikte serbest rekabet
    aldı.

    benzer bir hareket kendi gözlerimizin önünde gelişiyor. üretim, mübadele
    ve mülkiyet ilişkileriyle modern burjuva toplumu, bu kadar güçlü üretim ve
    mübadele araçları yaratmış olan bu toplum, harekete getirdiği cehennem
    dünyasının güçlerini denetleyemez duruma düşmüş büyücüye benzemektedir.
    onyıllardan beri, sanayi ve ticaret tarihi, modern üretici güçlerin modern
    üretim koşullarına karşı, burjuvazinin ve onun egemenliğinin varlık
    koşulu olan mülkiyet ilişkilerine karşı başkaldırışının tarihinden
    başka bir şey değildir. bu konuda nöbet nöbet ortaya çıkmalarıyla tüm
    burjuva toplumunun varlığını her kezinde daha tehdit edici bir biçimde
    sorgulayan ticari buhranları anmak yeter. bu buhranlarda, yalnızca mevcut
    ürünlerin değil, daha önceden yaratılmış olan üretici güçlerin de büyük
    bir kısmı, nöbet nöbet tahrip edilir. bu buhranlar sırasında, daha önceki
    bütün çağlarda bir saçmalık olarak görülebilecek bir salgın başgösterir:
    aşırı üretim salgını.

    toplum birdenbire kendisini geçici bir barbarlık durumuna
    dönmüş bulur; sanki bir kıtlık, toptan bir yoketme savaşı
    bütün geçim kaynaklarının kökünü kurutmuştur; sanki sanayi ve ticaret
    yokedilmiştir; peki niçin? çünkü, haddinden fazla uygarlık, haddinden fazla
    geçim aracı, haddinden fazla sanayi, haddinden fazla ticaret vardır. toplumun
    elinde bulundurduğu üretici güçler, artık bujuva mülkiyet koşullarının daha
    fazla gelişmesine hizmet etme eğiminde değildir; tam tersine, kendilerini
    engelleyen bu koşullar için haddinden fazla güçlenmişlerdir, dolayısıyla
    üretici güçler bu engelleri yıkar yıkmaz burjuva toplumunun
    tümüne karışıklık getirmekte ve burjuva mülkiyetinin varlığını tehdit
    etmektedirler. burjuva toplumunun koşulları, üretici güçlerin yaratmış
    olduğu zenginliği zaptedemeyecek kadar daralmıştır. peki burjuvazi bu
    buhranların üstesinden nasıl gelmektedir? bir yandan, üretici güçlerin
    büyük bir kısmını zorla yokederek; öte yandan, yeni pazarlar ele geçirerek
    ve eskilerini de daha kapsamlı bir biçimde sömürerek. yani, daha yaygın ve
    daha yıkıcı buhranlara yolaçarak ve buhranları önleme çarelerini daha da
    kısıtlayarak.

    burjuvazinin feodalizmi devirmekte kullandığı silahlar,
    şimdi burjuvazinin kendisine karşı çevrilmiş bulunmaktadır.
    ama burjuvazi, yalnızca kendisine ölüm getiren silahları yaratmakla
    kalmamıştır; bu silahları kullanacak insanları da, yani proleterleri
    -modern işçi sınıfını- da yaratmıştır.

    burjuvazinin, yani sermayenin geliştiği ölçüde ve aynı oranlarla -ancak iş
    bulabildiği sürece yaşayabilen ve ancak emeği sermayeyi çoğalttığı ölçüde iş
    bulabilen bir emekçiler sınıfı olan- proletarya, yani modern işçi sınıfı
    da gelişmektedir. kendilerini dilim dilim satmak zorunda olan bu emekçiler,
    bütün öteki ticaret maddeleri gibi bir metadırlar, ve dolayısıyla, rekabetin
    getirdiği bütün değişikliklerin, pazarın bütün dalgalanmalarının etkisine
    açıktırlar.

    makinenin geniş ölçüde kullanılması ve işbölümü yüzünden, proleterlerin
    işi tüm bireysel niteliğini, ve dolayısıyla, çalışan için tüm çekiciliğini
    yitirmiştir. işçi makinenin bir uzantısı haline gelmiştir, ondan istenen
    yalnızca, en basit, en cansıkıcı, en kolayından edinilebilen bir beceridir.
    bu yüzden de, bir işçinin üretim maliyeti, hemen hemen tümüyle, yaşamını ve
    neslini sürdürmesi için gereksindiği zorunlu geçim araçlarından ibarettir.
    ama bir metanın, dolayısıyla da emeğin fiyatı, kendi üretim maliyetine
    eşittir. onun için, işin çekilmezliği arttığı oranda
    ücret azalır. üstelik, makine kullanımı ve işbölümü arttıkça, aynı oranda,
    ya iş saatlerinin uzamasıyla, ya belirli bir zamanda yapılan işin
    artmasıyla, ya da makinenin daha da hızlandırılmasıyla vb. işin de ağırlığı
    artar.

    modern sanayi, ataerkil ustanın küçük atelyesini sanayi kapitalistinin
    koca fabrikasına çevirmiştir. fabrikaya doluşmuş emekçi yığınları askerler
    gibi örgütlenmişlerdir. sanayi ordusunun erleri olarak, mükemmel bir subaylar
    ve çavuşlar hiyerarşisinin komutası altına sokulmuşlardır. onlar, yalnızca
    burjuva sınıfının, burjuva devletinin köleleri değildirler; makine tarafından,
    denetçi tarafından, ve hepsinin üstünde, tek tek burjuva imalatçının kendisi
    tarafından günden güne, saatten saate köleleştirilirler. bu despotluk, hedef
    ve amacının kazanç olduğunu açıkça ilan ettiği ölçüde daha aşağılık, daha
    nefret uyandırıcı ve daha isyan ettirici olur.

    kol emeğinde ustalığın ve gücün payı azaldıkça, bir
    başka deyişle, modern sanayi daha da geliştikçe, o ölçüde kadın çalışması
    erkek çalışmasının yerini alır. işçi sınıfı için, yaş ve cinsiyet
    ayrımlarının artık hiçbir ayırdedici toplumsal geçerliliği kalmamıştır.
    bunların hepsi, yaşına ve cinsiyetine göre, kullanılması daha çok ya da daha
    az pahalı olan iş aletleridir.

    emekçinin, imalatçı tarafından sömürülmesi, ücretini para olarak almasıyla
    o an için sona erer ermez üzerine burjuvazinin öteki bölümleri, ev sahibi,
    dükkancı, rehinci vb. çullanırlar.

    orta sınıfın alt tabakaları -küçük esnaf, dükkan sahipleri ve genellikle
    emekliliğe çekilmiş ticaret erbabı, zanaatçılar ve köylüler- bütün bunlar,
    kısmen küçük sermayeleri modern sanayinin boyutlarına erişmediği ve büyük
    kapitalistlerle rekabette yutulduğu için, kısmen de yeni
    üretim yöntemleri ustalaşmış oldukları işteki becerilerini
    değersiz kıldığı için, giderek proletaryanın katına düşerler. böylelikle
    proletaryanın safları halkın bütün sınıfları tarafından beslenmektedir.

    proletarya çeşitli gelişme aşamalarından geçer. daha
    doğuşuyla birlikte burjuvaziye karşı savaşımı başlar. savaşım, başlangıçta
    kendilerini doğrudan doğruya sömüren tek tek burjuvalara karşı tek tek
    emekçiler tarafından, sonra bir fabrikanın emekçileri tarafından, daha sonra
    da bir meslek kolundaki, bir bölgedeki çalışanlar tarafından
    yürütülür. saldırılarını burjuva üretim koşullarına karşı
    değil, doğrudan doğruya üretim araçlarına yöneltirler; kendi emekleriyle
    rekabet eden ithal mallarını tahrip ederler, makineleri parçalarlar,
    fabrikaları ateşe verirler, ortadan kalkmış olan ortaçağ zanaatçısının
    statüsünü zora başvurarak geri getirmeye çalışırlar.

    bu aşamada emekçiler, henüz ülkenin her yerine yayılmış, dağınık ve
    aralarındaki karşılıklı rekabetle bölünmüş bir yığın oluştururlar. yer yer
    daha derli-toplu örgütler meydana getirmek için birleşebilirlerse, bu henüz
    kendi etkin birliklerinin sonucu değil, kendi politik amaçlarına ulaşmak
    için tüm proletaryayı harekete getirmek zorunda olan ve daha bir süre de
    bunu yapabilecek güçte olan sınıfın, burjuvazinin birliğinin sonucudur.
    onun için, bu aşamada proleterler, kendi düşmanlarına karşı değil,
    düşmanlarının düşmanlarına, mutlak monarşi kalıntılarına, toprak sahiplerine,
    sanayici olmayan burjuvaziye ve küçük burjuvaziye karşı bir savaşım
    yürütürler. böylece, tüm tarihsel hareket burjuvazinin ellerinde toplanmıştır;
    elde edilen her zafer de burjuvazinin zaferidir.

    ama, sanayinin gelişmesiyle, proletarya, yalnızca sayıca artmakla kalmaz;
    daha büyük yığınlar halinde yoğunlaşır, gücü büyür ve bu gücü daha çok
    hisseder. makineler emekler arasındaki bütün ayrımları silerek ücretleri
    hemen hemen her yerde aynı aşağı düzeye indirdikçe, proletaryanın
    saflarındaki farklı çıkar ve yaşam koşulları da gitgide daha eşit bir duruma
    gelir. burjuvazi arasında durmadan artan rekabet ve bunun sonucu ortaya
    çıkan ticari bunalımlar, işçilerin ücretlerini sürekli dalgalandırır.
    makinelerin durmadan gelişmesi, sürekli daha da hızlı gelişmesi, onların
    durumunu gitgide daha da güvensizliğe iter; tek tek işçilerle tek tek
    burjuvalar arasındaki çatışmalar, gitgide daha çok iki sınıf arasındaki
    çatışmalar niteliğini alır. bunun üzerine, işçiler burjuvalara karşı
    dernekler (sendikaları kurmaya başlarlar; ücret oranını yüksek tutabilmek
    için birbirlerine kenetlenirler; zaman zaman çıkan isyanlar için önceden
    hazırlık yapabilmek üzere, sürekliliği olan örgütler kurarlar. yer yer
    çatışmalar ayaklanmaya dek varır.

    arasıra işçiler zafer kazanırlar, ama ancak bir süre için.
    savaşımlarının gerçek meyvesi, hemen o anda elde edilen
    sonuçta değil, işçilerin durmadan genişleyen birliğindedir.
    modern sanayinin yarattığı ve ayrı ayrı yerlerdeki işçileri
    birbirleriyle bağlantılı duruma getiren ileri haberleşme araçları
    bu birliğe hizmet eder. hepsi de aynı nitelikteki sayısız yöresel
    savaşımları, ulus ölçüsünde tek bir sınıf savaşımında merkezileştirmek için
    gerekli olan da bu bağlantıdır işte. ama her sınıf savaşımı politik bir
    savaşımdır.

    ve, ortaçağ kentlilerinin ulaşmaları için kötü karayollarıyla yüzyılları
    gerektirmiş olan bu birliği modern proleterler, demiryolları sayesinde
    birkaç yılda gerçekleştirirler.

    proleterlerin bir sınıf olarak ve bunun sonucu bir politik parti olarak bu
    örgütlenmeleri yine kendi aralarındaki rekabet yüzünden durmadan altüst olur.
    ama, her kezinde daha güçlü, daha sağlam ve daha görkemli olarak yeniden
    doğar. burjuvazinin kendi arasındaki bölünmelerden yararlanarak işçilerin
    belirli çıkarlarının yasal olarak tanınmasını zorlar. ingiltere'deki on
    saatlik işgünü yasası böyle çıkarılmıştır.

    bir tüm olarak ele alındığında, eski toplumun sınıfları arasındaki
    çatışmalar, proletaryanın gelişmesini birçok yönden hızlandırır. burjuvazi
    kendisini bitmek tükenmek bilmez bir savaşın içinde bulur; başlangıçta
    aristokrasiyle; daha sonraları kendi içinde, çıkarları sanayinin ilerlemesine
    ters düşen burjuvazinin kesimleriyle; her zaman da, yabancı ülkelerin
    burjuvazisiyle. burjuvazi bütün bu savaşlarda kendisini proletaryaya
    başvurmak, onun yardımını istemek ve böylelikle onu politika alanına çekmek
    zorunda görür. bunun içindir ki, burjuvazi, proletaryaya politik ve genel
    eğitiminin öğelerini bizzat kendisi sağlar; bir başka deyişle, kendisine
    karşı savaşımda kullanacağı silahları proletaryanın eline bizzat kendi
    eliyle verir.

    ayrıca, daha önce gördüğümüz gibi, sanayinin ilerlemesiyle, egemen
    sınıfların bütün bölümleri proletaryaya doğru itilirler, ya da en azından
    bunların varlık koşulları tehlikeye girer. bunlar aynı zamanda proletaryaya
    yeni aydınlanma ve ilerleme öğeleri sağlar.

    ensonu, sınıf savaşımının belirleyici anının yaklaştığı
    sıralarda, egemen sınıfın içinde, gerçekte eski toplumun
    tümünde işleyen çözülme süreci öylesine zorlu, çarpıcı bir
    niteliğe bürünür ki, egemen sınıfın küçük bir bölümü kendini bu
    sınıftan koparır ve devrimci sınıfa, geleceği elinde tutan sınıfa
    katılır. onun için tıpkı daha önceki bir çağda, soyluların bir bölümünün
    burjuvazinin safına geçmesi gibi, şimdi de burjuvazinin bir bölümü,
    özellikle burjuva ideologların kendini tarihin akışını teoriyle bir tüm
    olarak kavrama düzeyine yükseltmiş bir bölümü, proletaryanın safına geçer.

    bugün burjuvaziyle karşı karşıya gelen bütün sınıflar içinde yalnızca
    proletarya gerçekten devrimci bir sınıftır.
    öteki sınıflar modern sanayi karşısında çürür ve en sonunda da ortadan
    kaybolurlar; modern sanayinin özel ve asıl ürünü proletaryadır.

    orta sınıfın alt tabakaları, küçük imalatçı, dükkancı,
    zanaatçı, köylü, bütün bunlar, burjuvaziye karşı, orta sınıfın birer
    parçası olarak varlıklarını yok olmaktan kurtarmak için savaşım yürütürler.
    onun için, bunlar devrimci değil, tutucudurlar. hatta gericidirler, çünkü
    tarihin tekerleğini gerisin geriye döndürmeye çalışırlar. devrimciliği
    göze alırlarsa, bu ancak kendilerinin proletaryaya katılmak üzere olmaları
    yüzündendir; onlar böylece, o andaki değil, gelecekteki çıkarlarını
    savunurlar, kendilerini proletaryanın bakış açısına yerleştirmek için kendi
    bakış açılarını terkederler.

    toplumun tortusundan başka bir şey olmayan ayaktakımı (lumpen proletarya), eski toplumun
    en alt tabakalarının içlerinden çıkarıp attığı o kendi kendine çürüyen yığın,
    yer yer bir proletarya devrimiyle harekete sürüklenebilir; ne var ki, yaşama
    koşulları onu gerici entrikaların bir aleti olmaya çok daha fazla hazırlar.
    proletaryanın koşulları içinde, eski toplumun koşulları zaten büyük ölçüde
    fiilen batıp gitmiştir. proleterin mülkiyeti yoktur; karısı ve çocuklarıyla
    ilişkisinin burjuva aile ilişkileriyle ortak bir yanı kalmamıştır;
    ingiltere'de fransa'dakinin, amerika'da almanya'dakinin aynı
    olan modern sanayi çalışması ve modern sermaye uyrukluğu, onda ulusal
    karakterin bütün izlerini silmiştir. proleterin gözünde, hukuk, ahlak, din,
    gerisinde kaynaşan bir o kadar burjuva çıkarı gizlenmiş burjuva önyargılarıdır.

    bugüne dek toplumda üste çıkan bütün sınıflar, ele geçirdiği üstün
    durumlarını, toplumu büyük ölçüde kendi mülk edinme koşullarına bağımlı
    duruma getirerek sağlamlaştırmaya çalışmışlardır. proleterler ise, daha
    önceki kendi mülk edinme biçimlerini ortadan kaldırmadan,
    dolayısıyla daha önceki bütün mülk edinme biçimlerini de
    ortadan kaldırmadan, toplumun üretici güçlerine egemen
    olamazlar. onların güven altına alacak ve sağlamlaştıracak
    hiçbir şeyleri yoktur; onlara düşen, bireysel mülkiyetin önceki bütün
    güvenlik ve güvencelerini ortadan kaldırmaktır.

    daha önceki bütün tarihsel hareketler, azınlık hareketleri ya da
    azınlıkların çıkarları uğruna hareketlerdi. proleter hareket, büyük
    çoğunluğun, büyük çoğunluk yararına, bilinçlice, bağımsız hareketidir.
    şimdiki toplumumuzun en alt tabakası olan proletarya, resmi toplumu
    oluşturan bütün tabakalar üstyapısını havaya uçurmadan belini doğrultamaz.

    özde değilse bile, biçim olarak, proletaryanın burjuvaziye karşı
    savaşımı, başlangıçta ulus ölçüsünde bir savaşımdır. her ülkenin
    proletaryası, elbette her şeyden önce, kendi burjuvazisiyle hesaplaşmak
    zorundadır.

    proletaryanın gelişmesinin en genel aşamalarını anlatırken, şimdiki
    toplumun içinde az çok üstü örtülü biçimde sürüp giden iç savaşı, savaşın
    açıkça devrime döküldüğü ve burjuvazinin zora başvurularak devrilmesinin
    proletaryanın egemenliğinin temelini attığı noktaya dek izledik.

    bugüne dek her toplum biçimi, daha önce de gördüğümüz gibi, ezen ve
    ezilen sınıfların karşıtlığına dayanmıştır. ama bir sınıfı ezebilmek
    için, ona hiç değilse kölece varlığını sürdürebilmesine elverecek belirli
    koşullar sağlanmalıdır. serflik döneminde serf kendisini komün üyeliğine
    yükseltmiştir; nasıl ki feodal mutlakiyetin boyunduruğu altında küçük burjuva
    da gelişerek bir burjuva olmayı becerebilmişse. modern emekçi ise, tersine,
    sanayinin gelişmesiyle, yükseleceği yerde, kendi sınıfının varlık
    koşullarının gitgide daha altına batmaktadır. emekçi yoksullaşmakta ve
    yoksulluk nüfustan ve servetten daha hızlı gelişmektedir. ve işte,
    burjuvazinin toplumda artık egemen sınıflığa layık olmadığı ve kendi varlık
    koşullarını en üstün yasa olarak topluma kabul ettirme yeteneğine sahip
    olmadığı bundan açıkça anlaşılmaktadır. burjuvazi hükmetmeye layık değildir,
    çünkü kölesine, köleliği içinde bir yaşantı sağlayamamaktadır; çünkü, kölesi
    tarafından kendisi besleneceğine, onu kendisinin beslemesi gerektiği bir
    duruma düşmüştür ve buna engel olamamaktadır.

    toplum, artık bu burjuvazinin egemenliği altında yaşayamaz, bir başka
    deyişle, burjuvazinin varlığı artık toplumla bağdaşmamaktadır.
    burjuva sınıfının varlığı ve egemenliği için temel koşul, zenginliğin özel
    kişiler elinde birikmesi, sermayenin meydana gelmesi ve artmasıdır;
    sermayenin varlık koşulu da ücretli çalışmadır. ücretli çalışma, doğrudan
    doğruya emekçiler arasındaki rekabete dayanır. burjuvazinin
    zorunlu olarak harekete getirdiği sanayinin ilerlemesi,
    emekçilerin rekabetten kaynaklanan yalıtılmışlıklarının yerine, örgütlenmeden
    kaynaklanan devrimci birleşmelerini geçirir. onun içindir ki, modern
    sanayinin gelişmesi, üzerinde burjuvazinin üretim yaptığı ve ürünleri mülk
    edindiği temelin kendisini onun ayağının altından çeker alır.

    bu yüzdendir ki, burjuvazinin ürettiği, her şeyden önce,
    kendi mezar kazıcılarıdır. onun devrilmesi ve proletaryanın
    zafer kazanması da aynı derecede kaçınılmazdır.

    -2-

    proleterler ve komünistler

    komünistler, bir tüm olarak proleterlerle nasıl bir ilişki
    içindedirler?

    komünistler, öteki işçi sınıfı partilerine karşı duran ayrı
    bir parti oluşturmazlar.

    onlar, bir tüm olarak proletaryanın çıkarları dışında
    ve ayrı çıkarlara sahip değildirler.

    onlar, proletarya hareketini biçimlendirecek ve bir kalıba sokacak
    kendilerine özgü hiçbir sekter ilke ileri sürmezler.

    komünistler öteki işçi sınıfı partilerinden ancak şöyle
    ayrılırlar: 1) ayrı ayrı ülkelerin proleterlerinin ulus ölçüsündeki
    savaşımlarında, her türlü milliyetten bağımsız olarak, tüm proletaryanın
    ortak çıkarlarını gösterir ve öne çıkarırlar. 2) işçi sınıfının burjuvaziye
    karşı savaşımının geçmek zorunda olduğu çeşitli gelişme aşamalarında her
    zaman ve her yerde, bir tüm olarak hareketin çıkarlarını
    temsil ederler.

    onun için, komünistler, hem pratikte her ülkenin işçi
    sınıfı partilerinin en ileri ve en kararlı bölümü, bütün ötekileri ileriye
    iten bölümüdürler; hem de büyük proletarya yığını üstünde, proletarya
    hareketinin yürüyüş çizgisini, koşullarını, ve en sonunda ulaşacağı genel
    sonuçları, teorik olarak açıkça anlamada üstünlüğe sahiptirler.

    komünistlerin hemen ulaşmak istedikleri hedef, bütün öteki proletarya
    partilerininkinin aynıdır: proletaryanın bir sınıf olarak örgütlenmesi,
    burjuva egemenliğinin devrilmesi, politik iktidarın proletarya tarafından
    ele geçirilmesi.

    komünistlerin vardıkları teorik sonuçlar, hiçbir biçimde, şu ya da bu sözde
    evrensel reformcu tarafından icat edilmiş ya da keşfedilmiş düşünlere ya da
    ilkelere dayandırılmamıştır.

    bu teorik sonuçlar, yalnızca, gözlerimizin önünde sürüp giden tarihsel bir
    hareketin, mevcut bir sınıf savaşımının ortaya çıkardığı gerçek ilişkilerin
    genel terimlerle anlatımıdır. kurulu mülkiyet ilişkilerinin ortadan kaldırılması,
    komünizmin hiç de ayırdedici bir özelliği değildir.

    geçmişteki bütün mülkiyet ilişkileri, tarihsel koşulların değişmesiyle
    durmadan tarihsel bir değişikliğe uğramışlardır.

    örneğin, fransız devrimi, yerine burjuva mülkiyetini geçirmek için feodal
    mülkiyeti ortadan kaldırmıştır.

    komünizmin ayırdedici özelliği, genel olarak mülkiyetin ortadan
    kaldırılması değil, burjuva mülkiyetinin ortadan kaldırılmasıdır. ama modern
    burjuva özel mülkiyeti, sınıf karşıtlıklarına, çoğunluğun azınlıkça sömürülmesine
    dayanan, ürünleri üretme ve mülk edinme sisteminin en son ve eksiksiz
    ifadesidir.

    bu anlamda, komünistlerin teorisi tek bir tümcede özetlenebilir: özel
    mülkiyetin ortadan kaldırılması.

    biz komünistler, her türlü kişisel özgürlüğün, faaliyetin ve bağımsızlığın
    temeli olduğu ileri sürülen mülkiyeti; bir insanın kendi emeğinin meyvesi
    olarak kişisel mülk edinme hakkını ortadan kaldırmak istemekle kınanmışızdır.

    zor kazanılmış, kendi alın teriyle edinilmiş, bizzat hak
    edilmiş mülkiyet! küçük zanaatçının ve küçük köylünün
    mülkiyetinden, burjuva biçiminden önceki bir mülkiyet
    biçiminden mi söz ediyorsunuz? onu ortadan kaldırmaya gerek yoktur;
    sanayinin gelişmesi onu zaten büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır ve günden
    güne de ortadan kaldırmaktadır.

    yoksa modern burjuva özel mülkiyetinden mi söz ediyorsunuz?

    ama, ücretli emek, emekçi için herhangi bir mülkiyet
    yaratır mı? zerrece yaratmaz. ücretli emek, sermaye yaratır; yani ücretli
    emeği sömüren ve yeni sömürü için yeni bir ücretli emek arzı doğuran
    koşullar dışında çoğalamayacak türden bir mülkiyet yaratır. şimdiki biçimiyle
    mülkiyet, sermaye ile ücretli emek arasındaki karşıtlığa dayanmaktadır. bu
    karşıtlığın iki yanını inceleyelim.

    kapitalist olmak, üretimde, salt kişisel değil, ayrıca toplumsal bir
    statüye de sahip olmak demektir. sermaye ortaklaşa bir üründür ve ancak
    birçok üyenin birleşik emeğiyle, hayır, son çözümlemede, ancak toplumun bütün
    üyelerinin birleşik eylemiyle harekete geçirilebilir.

    bunun için, sermaye, kişisel değil, toplumsal bir güçtür.

    bundan dolayıdır ki, sermaye ortak mülkiyete, toplumun bütün üyelerinin
    mülkiyetine dönüştürülmekle, kişisel mülkiyet toplumsal mülkiyete dönüşmüş
    olmaz. değişen yalnızca mülkiyetin toplumsal karakteridir. mülkiyet sınıf
    karakterini yitirir.

    şimdi de ücretli emeği ele alalım.

    ücretli emeğin ortalama fiyatı, asgari ücrettir, yani
    emekçiyi bir emekçi olarak ancak ayakta tutabilmek için
    zorunlu olan geçim araçlarının tutarıdır. onun içindir ki,
    ücretli emekçinin kendi emeğiyle edindiği şeyler, ancak kıtkanaat varlığını
    sürdürebilmesine ve yeniden üremesine yetecek kadardır: biz kesinlikle, emek
    ürünleri üzerindeki bu kişisel mülk edinmeyi, ancak insan yaşamının ve
    neslinin sürmesini sağlayan ve başkalarının emeğine egemen olacak hiçbir
    artık bırakmayan bu mülk edinmeyi ortadan kaldırmak niyetinde değiliz.
    ortadan kaldırmak istediğimiz tek şey, emekçinin yalnızca sermayeyi
    artırmak için yaşamasına olanak tanıyan ve ancak egemen sınıf çıkarının
    gerektirdiği bir dereceye kadar yaşamasına izin veren bu mülk edinmenin
    sefil karakteridir.

    burjuva toplumda canlı emek, yalnızca birikmiş emeği artırmanın bir
    aracıdır. komünist toplumda ise, birikmiş emek, emekçinin varlığını daha
    kapsamlı kılma, zenginleştirme, ilerletme aracından başka bir şey değildir.
    onun için burjuva toplumda, geçmiş şimdi yaşanılan
    zamana egemendir; komünist toplumda ise, şimdi yaşanılan zaman geçmişe
    egemendir. burjuva toplumda, sermaye bağımsız ve bireyseldir, yaşayan kişi
    ise bağımlı ve bireylikten yoksundur.

    ve işte, bu durumun ortadan kaldırılmasına, burjuvazi, bireyliğin ve
    özgürlüğün ortadan kaldırılması diyor!
    doğru da söylüyor. hiç kuşku yok ki, hedef, burjuva biseyliğinin, burjuva
    bağımsızlığının ve burjuva özgürlüğünün ortadan kaldırılmasıdır.

    şimdiki burjuva üretim koşulları altında özgürlükten kastedilen, özgür
    ticaret, özgür alım-satımdır.

    ama, alım-satım ortadan kalkarsa, özgür alım-satım
    da ortadan kalkar. özgür alım-satım üzerine bu sözler ve burjuvazimizin
    genellikle özgürlük konusundaki bütün öteki cesur sözcükleri, ancak
    ortaçağ'ın kısıtlı alım-satımı ve eli-kolu bağlı tüccarları karşısında belki
    bir anlam taşıyabilir, ama alım-satımın, burjuva üretim koşullarının
    ve burjuvazinin kendisinin komünistçe ortadan kaldırılması karşısında hiçbir
    anlam taşımaz.

    bizim, özel mülkiyeti ortadan kaldırma niyetimizden
    dehşete düşüyorsunuz. ama sizin bugünkü toplumunuzda özel mülkiyet, nüfusun
    onda-dokuzu için zaten ortadan kaldırılmıştır; bir avuç kişi için varoluşu
    da düpedüz o onda-dokuzun elinde olmayışı yüzündendir. demek ki,
    siz bizi, varlığı toplumun büyük çoğunluğunda hiç mülkiyet bulunmaması
    zorunlu koşuluna bağlı olan bir mülkiyet biçimini ortadan kaldırmaya
    niyetlenmekle suçluyorsunuz.

    tek sözcükle, siz bizi, sizin mülkiyetinizi ortadan kaldırmaya niyetlenmekle
    suçluyorsunuz. kesinlikle öyle; niyetimiz tam da budur.

    emeğin sermayeye, paraya ya da ranta, tekelleştirilebilen bir toplumsal
    güce artık çevrilemeyeceği andan itibaren, yani bireysel mülkiyetin artık
    burjuva mülkiyetine, sermayeye döndürülemeyeceği andan itibaren, o andan
    itibaren, bireylik ortadan kalkar, diyorsunuz.

    onun için, itiraf etmelisiniz ki, siz birey dediğiniz
    zaman, burjuvadan ve orta sınıf mülkiyet sahibinden başkasını
    kastetmiyorsunuz. bu kişi gerçekten süpürülüp atılmalı ve olanaksız
    kılınmalıdır.

    komünizm hiç kimseyi toplumun ürünlerini mülk edinme gücünden yoksun
    bırakmaz; tüm yaptığı, onu böyle bir mülk edinme aracılığıyla başkalarının
    emeğini boyunduruk altına alma gücünden yoksun bırakmaktır.

    itiraz olarak, özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasıyla
    her işin duracağı ve bizi genel bir tembelliğin saracağı öne
    sürülmüştür.

    buna göre, burjuva toplumu, aylaklık yüzünden çoktan yıkılmış olmalıydı;
    çünkü bu toplumun çalışan üyeleri hiçbir şey edinemezler, bir şeyler
    edinenler ise çalışmayanlardır. bu itiraz bütünüyle, sermaye olmayınca ücretli
    emeğin de olamayacağı açık gerçeğinin gereksiz bir yinelenmesinden başka bir
    şey değildir.

    maddi ürünlerin komünistçe üretimine ve mülk edinilme biçimine karşı ileri
    sürülen bütün itirazlar, yine aynı yoldan, düşünsel ürünlerin komünistçe
    üretimine ve mülk edinilme biçimine karşı da yöneltilmiştir. burjuva için,
    sınıf mülkiyetinin yok olması, nasıl üretimin kendisinin yok olması demekse,
    aynı biçimde, sınıf kültürünün yok olması da, onun gözünde tüm kültürün yok
    olması demektir.

    kaybı onu yaslara boğan o kültür, muazzam çoğunluk için, bir makine gibi
    hareket edecek biçimde eğitilmesinden başka bir şey değildir.

    ama, bizim, burjuva mülkiyetini ortadan kaldırma niyetimizi, kendi burjuva
    özgürlük, kültür, hukuk vb. anlayışınızın ölçütüne vurduğunuz sürece, bizimle
    dalaşmayın. sizin bütün düşünleriniz burjuva üretim ve burjuva
    mülkiyet koşullarınızın sonucundan başka bir şey değildir, tıpkı hukukunuzun
    da, sınıfınızın herkes için bir yasa durumuna getirilmiş iradesinden, temel
    niteliği ve yönü sınıfınızın ekonomik varlık koşullarınca belirlenmiş bir
    iradesinden başka bir şey olmadığı gibi.

    sizi, bugünkü üretim biçiminizden ve mülkiyet biçiminizden doğan toplumsal
    biçimleri -üretimin ilerleyişi içinde ortaya çıkan ve kaybolan tarihsel
    ilişkileri- doğanın ve aklın sonsuz yasalarına dönüştürmeye yönelten
    bencilce bir yanılgıdır ki, siz bu yanılgıyı sizden önceki bütün
    egemen sınıflarla paylaşıyorsunuz. antik mülkiyette apaçık
    gördüğünüz şeyi, feodal mülkiyette kabul ettiğiniz şeyi,
    kendi burjuva mülkiyet biçiminiz için bir türlü kabul edemiyorsunuz.

    ailenin ortadan kaldırılması! komünistlerin bu utanç
    verici amacı karşısında en köklü dönüşümlerden yana olanlar bile
    öfkeye kapılıyorlar.

    bugünkü aile, burjuva aile hangi temele dayanmaktadır? sermayeye, özel
    kazanca. bu aile, tam gelişmiş biçimiyle, yalnızca burjuvazi arasında
    vardır. ama, bunun öte yüzünü proleterler arasında ailenin fiilen yokluğu ve
    yaygın fuhuş oluşturur.

    öte yüzü yok olunca, tabii burjuva aile de yok olacaktır, ve sermayenin
    yok olmasıyla her ikisi birden yok olacaktır.

    bizi çocukların ana-babaları tarafından sömürülmesini ortadan kaldırmak
    istemekle mi suçluyorsunuz? bu suçu kabul ediyoruz.

    ama, aile eğitiminin yerine toplumsal eğitimi geçirmekle ilişkilerin en
    kutsalını yıktığımızı söyleyeceksiniz.

    ya sizin eğitiminiz! o da toplumsal değil mi, o da içinde
    eğitim yaptırdığınız toplumsal koşullarla, toplumun doğrudan ya da dolaylı
    müdahalesiyle, okullar vb. aracılığıyla belirlenmiyor mu? eğitime toplumun
    müdahalesini komünistler icat etmedi; onların yapmaya çalıştığı, yalnızca
    bu müdahalenin niteliğini değiştirmek ve eğitimi egemen sınıfın etkisinden
    kurtarmaktır.

    aile ve eğitim üzerine, çocuk ve ana-baba arasındaki
    kutsal ilişki üzerine burjuva safsataları, modern sanayinin etkisiyle,
    proleterler arasındaki bütün aile bağları parçalandıkça, ve onların çocukları
    basit ticaret nesneleri ve basit iş aletleri durumuna geldikçe, daha çok
    tiksindirici olmaktadır.

    ama, siz komünistler kadında ortaklaşalığı getireceksiniz diye, tüm
    burjuvazi bir ağızdan yaygara koparıyor.

    burjuva, karısını salt bir üretim aracı olarak görür.
    üretim araçlarının ortaklaşa kullanılacağını duymuştur ya,
    doğal olarak bundan, aynı biçimde, kadınların da ortaklaşalığa
    tabi tutulacağından başka bir sonuca varamaz.

    sözkonusu olan şeyin, kadınların basit birer üretim aracı olmaları
    durumuna son vermek olduğu aklından bile geçmez.

    zaten, kendilerinin komünistler tarafından açıkça ve
    resmen yerleştirileceğini ileri sürdükleri kadında ortaklaşalığın
    burjuvalarımızda uyandırdığı o yüksek ahlaki öfkeden daha gülünç bir şey
    olamaz. komünistlerin kadında ortaklaşalığı getirmelerine gerek yoktur; bu,
    ezelden beri zaten var.

    proleterlerinin karılarını, kızlarını el altında bulundurmakla yetinmeyen
    burjuvalarımız, resmi fuhuş kurumunun sözünü etmezsek, birbirlerinin
    karılarını ayartmaktan derin bir zevk duyarlar.

    burjuva evliliği, gerçekte evli kadınlarda bir ortaklaşalık sistemidir; ve
    dolayısıyla, komünistler olsa olsa, kadında ortaklaşalığın ikiyüzlülükle
    gizlenmiş olanının yerine, açıkça yasallaştırılmış olanını getirmek istemekle
    suçlanabilirler. kaldı ki, bugünkü üretim sisteminin ortadan
    kaldırılmasıyla bu sistemden doğan kadında ortaklaşalığın, yani resmi ve
    gayri resmi fuhşun da ortadan kalkacağı apaçıktır.

    komünistler ayrıca, vatanı ve milliyeti de ortadan kaldırmak istemekle
    suçlanıyorlar.

    işçilerin vatanı yoktur. kendilerinde olmayan şeyi onlardan alamayız.
    proletarya, her şeyden önce, politik iktidarı ele geçirmek, ulusun önder
    sınıfı durumuna yükselmek, kendisi ulus olmak zorunda olduğuna göre, o bu
    ölçüde zaten ulusaldır, ama sözcüğün burjuva anlamında değil.

    ulusal ayrılıklar ve halklar arasındaki düşmanlıklar,
    burjuvazinin gelişmesinden, ticaret özgürlüğünden, dünya pazarından, üretim
    biçimindeki ve ona karşılık düşen yaşam koşullarındaki tek biçimlilikten
    ötürü, günden güne daha çok kaybolmaktadır.

    proletaryanın egemenliği, bunların daha da büyük bir
    hızla yok olmasını sağlayacaktır. hiç değilse bellibaşlı uygar ülkelerin
    eylem birliği proletaryanın kurtuluşu için ilk koşullardan biridir.

    insanın insan tarafından sömürülmesine son verildiği
    ölçüde, bir ulusun bir başka ulus tarafından sömürülmesine
    de son verilmiş olacaktır. ulus içindeki sınıfların birbiriyle karşıtlığı
    ortadan kalktığı ölçüde, bir ulusun bir başkasına düşmanlığı da
    ortadan kalkacaktır.

    komünizme karşı dinsel, felsefi ve genellikle ideolojik bir görüş açısından
    yöneltilen suçlamalar ciddi bir sınavdan geçirilmeye değmez.

    insanın düşüncelerinin, görüşlerinin ve kavramlarının,
    tek sözcükle, insanın bilincinin, onun maddi varlık koşullarındaki,
    toplumsal ilişkilerindeki ve toplumsal yaşamındaki her değişmeyle birlikte
    değişikliğe uğradığını kavramak derin bir sezgi gerektirir mi?

    düşünler tarihi, düşünsel üretimin, maddi üretimin değişmesiyle birlikte
    nitelik değiştirmesinden başka neyi tanıtlar ki? her çağın egemen düşünleri,
    her zaman o çağın egemen sınıflarının düşünleri olmuştur.

    insanlar toplumu devrimcileştiren düşünlerden söz
    ederlerken, eski toplumun içinde yeni toplum öğelerinin
    yaratılmış olduğu ve eski düşünlerdeki çözülmenin eski varlık
    koşullarının çözülmesine ayak uydurduğu olgusundan
    başka bir şey söylemiş olmazlar.

    antik dünya can çekişirken, hıristiyanlık antik dinleri
    bastırmıştı. 18. yüzyılda hıristiyan düşünler akılcı düşünlere
    yenilirken, feodal toplum, o zamanki devrimci burjuvaziye karşı ölümünden
    önceki son savaşımını veriyordu. din özgürlüğü ve vicdan özgürlüğü
    düşünleri, yalnızca serbest rekabetin bilgi alanındaki egemenliğini anlatır.

    denecektir ki, dinsel, ahlaki, felsefi ve hukuksal düşünler tarihsel
    gelişmenin akışı boyunca kuşkusuz değişmişlerdir. ama din, ahlak, felsefe,
    politika bilimi ve hukuk bu değişmede değişmez olarak kalmışlardır.

    üstelik, özgürlük, adalet vb. gibi toplumun bütün durumlarında geçerli
    olan sonsuz gerçekler vardır. ama komünizm, sonsuz gerçekleri ortadan
    kaldırmaktadır, yeni bir temel üstünde onları yeniden kurmak yerine, her
    türlü dini, her türlü ahlakı ortadan kaldırmaktadır; ve böylelikle, tüm
    geçmiş tarihsel deneyimle çelişmeye düşmektedir.

    bu suçlama, ne anlama gelmektedir? tüm geçmiş toplum tarihi, sınıf
    karşıtlıklarının, ayrı ayrı çağlarda başka başka biçimler almış
    karşıtlıkların gelişiminden başka bir şey değildir.

    ama bu karşıtlıkların aldıkları biçim nasıl olursa olsun, toplumun bir
    bölümünün bir başka bölümü tarafından sömürülmesi, bütün geçmiş çağların
    ortak bir olgusudur. onun için, bütün geçmiş çağların toplumsal bilincinin,
    bütün çeşitliliğine ve farklılığına karşın, sınıf karşıtlıkları tümüyle yok
    olmadıkça tamamıyla ortadan kalkmaları olanaksız olan belirli ortak biçimlere
    ya da genel düşünlere bürünmesinin şaşılacak bir yanı yoktur.

    komünist devrim, geleneksel mülkiyet ilişkileriyle en
    kökten bir bağ koparıştır; onun içindir ki, gelişmesinin geleneksel
    düşünlerle en kökten bir bağ koparışı içermesine şaşmamak gerekir.

    ama, komünizme yöneltilen burjuva itirazlarını artık bırakalım.

    yukarıda gördük ki, işçi sınıfının devrimdeki ilk adımı, proletaryayı
    egemen sınıf durumuna yükseltmek ve demokrasi savaşımını kazanmaktır.

    proletarya, politik üstünlüğünü, tüm sermayeyi burjuvaziden dilim dilim
    koparıp almak, bütün üretim araçlarını devletin, yani egemen sınıf olarak
    örgütlenmiş proletaryanın elinde toplamak ve olabildiğince hızla üretici
    güçlerin miktarını artırmak için kullanacaktır.

    hiç kuşkusuz, başlangıçta, mülkiyet haklarına ve burjuva üretim koşullarına
    karşı despotça saldırılara girişmeden; dolayısıyla, ekonomik bakımdan
    yetersiz ve savunulamaz gibi görünen, ama hareketin ilerleyişi içinde
    kendilerini üstün duruma geçiren, eski toplum düzenine daha
    fazla saldırıları zorunlu kılan ve üretim biçimini tamamıyla
    devrimcileştirmenin bir aracı olarak kaçınılmaz olan önlemler alınmadan, bu
    amaç sağlanamaz.
  • bu önlemler kuşkusuz ayrı ayrı ülkelerde başka başka olacaktır.

    bununla birlikte, en ileri ülkeler için aşağıdakiler genel olarak oldukça
    uygundur.

    1. toprak mülkiyetinin ortadan kaldırılması ve bütün
    toprak rantlarının kamu yararına kullanılması.

    2. ağır bir müterakki ya da kademen gelir vergisi.

    3. her türlü miras hakkının kaldırılması.

    4. bütün göç edenlerin ve isyancıların (yeni düzenden kaçanların ve ona
    karşı gelenlerin) mülklerine el konulması.

    5. devlet sermayesiyle işletilen ve mutlak bir tekel uygulayan
    ulusal bir banka aracılığıyla kredilerin devletin
    elinde merkezileştirilmesi.

    6. haberleşme ve ulaşım araçlarının devletin elinde
    merkezileştirilmesi.

    7. devletin sahip olduğu fabrikaların ve üretim araçlarının çoğaltılması;
    işlenmemiş toprakların tarıma açılması ve toprağın ülke kapsamında ortak bir
    plan gereğince iyileştirilmesi.

    8. herkes için eşit çalışma yükümlülüğü. özellikle tarımda sanayi
    ordularının kurulması.

    9. tarımın imalat sanayileriyle bağlantılı duruma getirilmesi; tüm ülke
    nüfusunun daha dengeli bir dağılımıyla kent-köy ayrımının yavaş yavaş
    ortadan kaldırılması.

    10. bütün çocuklar için kamu okullarında parasız eğitim. şimdiki biçimiyle
    çocukların fabrikalarda çalışmalarına son verilmesi. eğitimin sanayi
    üretimiyle bağlantılı duruma getirilmesi, vb., vb..

    gelişmenin akışı içinde sınıf ayrımları ortadan kalkınca
    ve üretim ulusun tümünü içine alan geniş bir kuruluşun
    elinde toplanınca, kamu gücü politik niteliğini yitirecektir. adı üstünde,
    politik iktidar bir sınıfın bir başka sınıfı ezmek için örgütlenmiş
    gücünden başka bir şey değildir.

    proletarya, burjuvaziye karşı savaşımında, koşulların zorlamasıyla,
    kendisini bir sınıf olarak örgütler de bir devrim yoluyla kendisi egemen
    sınıf durumuna gelir ve egemen sınıf olarak eski üretim koşullarını zorla
    süpürüp atarsa, o zaman bu koşullarla birlikte sınıf karşıtlıklarının ve
    genellikle sınıfların varlık koşullarını da süpürüp atmış olacak, ve
    böylelikle, bir sınıf olarak kendi üstünlüğünü de ortadan kaldırmış
    olacaktır.

    sınıfların ve sınıf karşıtlıklarıyla eski burjuva toplumunun yerini, her
    bireyin özgür gelişimi herkesin özgür gelişiminin koşulu olduğu bir birlik
    alacaktır.

    -3-

    sosyalist ve komünist yazin

    1. gerici sosyalizm

    a. feodal sosyalizm

    tarihsel durumlarından ötürü, fransa ve ingiltere'nin
    aristokrasileri, modern burjuva toplumuna karşı risaleler
    kaleme almayı kendilerine iş edinmişlerdi. temmuz 1830
    fransız devriminde ve ingiltere'de reform hareketinde, bu
    aristokrasiler menfur türedilere yine yenildiler. o zamandan
    buyana, kendileri için ciddi bir politik savaşım tamamıyla sözkonusu
    olmaktan çıktı. geriye yalnızca yazın alanında bir savaşım olanağı kaldı.
    ama yazın alanında bile, restorasyon döneminin eski çığlıklarını atmak
    artık olanaksız duruma geldi.

    aristokrasi, sempati uyandırabilmek için, görünüşte
    kendi çıkarlarından vazgeçmek ve burjuvaziye karşı yaptığı
    suçlamayı yalnızca sömürülen işçi sınıfının yararına
    olarak formülleştirmek zorunda kalmıştı. böylece, aristokrasi,
    yeni efendisinden, ona hicivler düzerek, kulağına da yaklaşan felakete dair
    kehanetler fısıldayarak öcünü aldı.

    işte feodal sosyalizm böyle doğdu: yarı yakınma, yarı
    hiciv; yarı geçmişin yankısı, yarı geleceğin tehdidi; zaman
    zaman burjuvaziyi canevinden vuran, acımasız, alaylı ve
    keskin eleştirisiyle; ama modern tarihin akışını hiç kavrayamaması
    yüzünden, etkisi bakımından hep gülünç düşerek.

    aristokrasi, halkı kendi arkasına toplayabilmek için,
    proleter dilenci-çanağını önde bir bayrak gibi salladı. ama
    halk, ne zaman peşlerine takılmışsa, onların kıçlarında eski
    feodal hanedan dövmelerini gördü ve onları gürültülü ve
    aşağılayıcı kahkahalarla terketti.

    fransız legitimistleri'nin ve genç ingiltere'cilerin bir bölümünün
    görünümü işte böyleydi.

    feodaller kendi sömürü biçimlerinin burjuvazininkine benzemediğini
    anlatırlarken, kendilerinin pek başka ve artık eskimiş durum ve koşullarda
    sömürdüklerini unutuyorlar. kendi egemenlikleri sırasında modern proletaryanın
    hiçbir zaman var olmadığını gösterirken, modern
    burjuvazinin de kendi toplum biçimlerinin zorunlu bir sonucu olduğunu
    unutuyorlar.

    zaten eleştirilerinin gerici niteliğini o kadar az saklıyorlar ki,
    burjuvaziye karşı yönelttikleri başlıca suçlama, toplumun eski düzenini
    yıkması kaçınılmaz olan bir sınıfın burjuva rejim altında gelişmekte olduğu
    suçlamasıdır.

    burjuvaziye yüklenmeleri, daha çok, bir proletarya yarattığı için değil,
    bir devrimci proletarya yaratmış olması yüzündendir.

    bunun için onlar politik uygulamada işçi sınıfına karşı alınan bütün baskı
    önlemlerine katılıyorlar; günlük yaşamda da, yüksekten atmalarına karşın,
    sanayi ağacından düşen altın elmaları toplamak, doğruluğu, sevgiyi ve onuru,
    yün, pancar şekeri ve patates ispirtosu ticaretiyle trampa etmek için diz
    çöküyorlar. (bu, özellikle, malikanelerinin geniş bölümlerini kahyalar
    aracılığıyla kendi hesaplarına ektirip biçtiren, üstelik pancar şekeri ve
    inbikten geçmiş patates ispirtosu imalatçılığı yapan almanya'nın toprak
    aristokrasisi ve efendileri için doğrudur. daha zengin
    olan britanya aristokrasisi, şimdilik bu düzeye inmemiş olmakla birlikte,
    onlar da, azalan rantların yarattığı açığı kapatabilmek için
    ünvanlarını bir hayli karanlık anonim şirketlerin kurucularına ödünç
    vermek zorunda kalıyorlar. (engels'in 1888 tarihli ingilizce baskıya notu.))

    papaz nasıl her zaman toprak sahibiyle el ele olmuşsa, kilise sosyalizmi
    de feodal sosyalizmle hep el ele olmuştur.

    hıristiyan zahitliğine sosyalist bir renk vermekten daha kolay bir şey
    yoktur. hıristiyanlık da özel mülkiyete karşı, evliliğe karşı, devlete karşı
    sesini yükseltmemiş midir? bunların yerine sadakayı ve yoksulluğu, bekareti
    ve bedensel istekleri bastırmayı, manastır yaşamını ve ana kilise'yi savunan
    vaazlar vermemiş midir? hıristiyan sosyalizmi, aristokratların yanan
    yüreklerine papazın serptiği kutsal sudan başka bir şey değildir.

    b. küçük burjuva sosyalizmi

    burjuvazinin yıktığı tek sınıf, varlık koşulları modern
    burjuva toplumu ortamında gücünü yitiren ve yok olan
    tek sınıf feodal aristokrasi değildi. ortaçağ kentlileri ve
    küçük mülk sahibi köylüler, modern burjuvazinin habercileriydiler. bu iki
    sınıf, sanayi ve ticaretin ancak pek az gelişmiş olduğu ülkelerde,
    yükselen burjuvazinin yanısıra hala bitkisel bir yaşayışı sürdürmektedirler.

    modern uygarlığın tam olarak geliştiği ülkelerde, proletarya ile burjuvazi
    arasında yalpalayan ve kendini burjuva toplumun ek bir parçası olarak
    durmadan yenileyen yeni bir küçük burjuva sınıfı oluşmuştur. bununla birlikte,
    bu sınıfın tek tek üyeleri, rekabet yoluyla sürekli olarak proletaryanın
    içine itilmekte ve modern sanayi geliştikçe, modern toplumun bağımsız bir
    bölümü olmaktan büsbütün çıkacakları, imalatta, tarımda ve ticarette yerlerini
    denetçilere, kahyalara ve tezgahtarlara bırakacakları anın yaklaştığını da
    görmektedirler.

    nüfusun yarısından çok daha fazlasını köylülerin oluşturduğu fransa gibi
    ülkelerde, burjuvaziye karşı proletaryadan yana çıkan yazarların, burjuva
    rejimini eleştirirken, köylünün ve küçük burjuvanın ölçütlerini kullanmaları
    ve işçi sınıfını bu ara sınıfların görüş açısından savunmaları
    doğaldı. küçük burjuva sosyalizmi böyle doğdu. sismondi, yalnız fransa'da
    değil, ingiltere'de de bu okulun başıydı.

    bu sosyalizm okulu, modern üretim koşullarındaki
    çelişmeleri büyük bir görüş keskinliğiyle ortaya koydu.
    iktisatçıların ikiyüzlü savunularının iç yüzünü açığa çıkardı.
    makinelerin ve işbölümünün felaketli etkilerini,
    sermayeyle toprağın birkaç elde toplanmasını, aşırı üretimi ve buhranları
    tartışma götürmez bir biçimde kanıtladı; küçük burjuvanın ve köylünün
    kaçınılmaz çöküşünü, proletaryanın yoksulluğunu, üretimdeki anarşiyi, servet
    dağılımındaki korkunç eşitsizlikleri, uluslar arasındaki sınai yoketme
    savaşını, eski ahlak bağlarını, eski aile ilişkilerinin ve eski
    milliyetlerin çözülüşünü gözler önüne serdi.

    bununla birlikte, sosyalizmin bu biçimi, asıl yöneldiği
    hedefler bakımından, ya eski üretim ve mübadele araçlarını, onlarla
    birlikte de eski mülkiyet ilişkilerini ve eski toplumu geri getirmeye
    özenmiş, ya da modern üretim ve mübadele araçlarını, bu araçlar tarafından
    havaya uçurulan ve havaya uçurulması kaçınılmaz olan eski mülkiyet ilişkilerinin
    çerçevesi içine sıkıştırmak istemiştir. bu sosyalizm, her iki durumda da,
    hem gerici, hem ütopyacıdır.

    onun son sözleri şudur: imalatta loncalar, tarımda ataerkil ilişkiler.

    ensonu, inatçı tarihsel gerçekler, kendi kendini kandırmanın bütün
    uyuşturucu etkilerini dağıtınca, bu sosyalizm biçimi de azaplı bir kıvranışla
    son buldu.

    c. alman sosyalizmi ya da gerçek sosyalizm

    fransa'nın iktidardaki bir burjuvazinin baskısı altında doğan ve bu
    iktidara karşı girişilmiş savaşımın bir yansıması olan sosyalist ve komünist
    yazını, almanya'ya, bu ülkedeki burjuvazi henüz feodal mutlakiyete karşı
    savaşımına yeni başladığı bir sırada getirildi.

    alman filozofları, filozof bozuntuları ve modaya uyan
    yazar takımı bu yazına hevesle sarıldılar, ancak bu yapıtlar almanya'ya göç
    ederken fransa'nın toplumsal koşullarının da onlarla birlikte göç etmediğini
    unutarak. bu fransız yazını, almanya'nın toplumsal koşullarıyla karşılaşınca,
    doğrudan pratik anlamını tümden yitirdi ve sırf edebi bir havaya büründü.
    böylece, onsekizinci yüzyıl alman filozofları için, birinci fransız
    devriminin istemleri, genel olarak pratik akıl'ın istemlerinden daha fazla bir
    şey değillerdi, devrimci fransız burjuvazisinin iradesinin
    dile getirilişi de onların gözüne sırf irade'nin, olmak zorunda olduğu gibi
    irade'nin, genel olarak gerçek insan iradesi'nin yasaları gibi göründü.

    alman yazarlarının yaptığı, yeni fransız düşünlerini
    kendi eski felsefi bilinçleriyle uyumlu duruma getirmekten, ya da daha
    doğrusu, fransız düşünlerini, kendi felsefi bakış açılarını terketmeksizin,
    kendilerine maletmekten başka bir şey değildi.

    eski putatapıcılık döneminin klasik yapıtlarının elyazmaları üzerine
    keşişlerin nasıl katolik azizlerinin saçmasapan yaşam öykülerini yazdıkları
    pek iyi bilinir. alman yazarları küfür niteliğindeki fransız yazınına bu
    işlemin tam tersini yaptılar. fransızca asıllarının altına kendi felsefi
    saçmalıklarını yazdılar. örneğin, paranın ekonomik
    işlevleri konusundaki fransız eleştirilerinin altına insan
    doğasının yabancılaşması diye yazdılar, ve burjuva devlet
    konusundaki fransız eleştirisinin altına soyut evrenselliğin
    egemenliğine son verilmesi diye yazdılar, vb..

    fransız tarih eleştirilerinin arkasına karaladıkları bu
    felsefi lafazanlıkları da eylem felsefesi, gerçek sosyalizm,
    alman sosyalizm bilimi, sosyalizmin felsefi temeli vb. diye kutsayarak
    sundular.

    fransız sosyalist ve komünist yazını böylelikle tamamıyla iğdiş edilmiş
    oldu. ve, bu yazın alman'ın elinde, bir sınıfın bir başka sınıfla
    savaşımını anlatır olmaktan çıktığı için, alman fransız tek
    yanlılığı'nı aştığını, ve gerçek gereksinimleri değil, gerçeğin
    gereksinimlerini, proletaryanın çıkarlarını değil, hiçbir sınıfa ait olmayan,
    gerçekliği olmayan, yalnızca felsefi fantazinin sisli dünyasında
    varolan insan doğası'nın, genel olarak insanın çıkarlarını temsil ettiğini sandı.

    ögrencilik ödevini böylesine gösterişle ve ciddiyetle sunan, kötü malını
    böylesine şarlatanca göklere çıkaran bu alman sosyalizmi, bu arada, yavaş
    yavaş o bilgiççe saflığını da yitirdi.

    feodal aristokrasiye ve mutlak monarşiye karşı alman'ın, ve özellikle,
    prusya burjuvazisinin savaşı, bir başka deyişle, liberal hareket, daha
    ciddileşti.

    böylece, gerçek sosyalizme, politik hareketin karşısına sosyalist
    istemlerle çıkmak, liberalizme karşı, temsili hükümete karşı, burjuva
    rekabetine karşı, burjuva basın özgürlüğüne, burjuva hukukuna, burjuva
    özgürlük ve eşitliğine karşı geleneksel lanetleri savurmak ve yığınlara
    bu burjuva akımıyla kazanacak hiçbir şeyleri bulunmadığı, her şeylerini
    kaybedecekleri yolunda nutuklar çekmek için çoktandır beklediği fırsat
    verilmiş oldu. alman sosyalizmi, ahmakça bir yankısı olduğu fransız
    eleştirisinin, karşılık düştüğü ekonomik varlık koşulları ve buna uyarlanmış
    politik yapısıyla modern burjuva toplumunun varlığına, yani almanya'da
    henüz sonuçlanmamış savaşımın esas hedefi olan şeylere dayandığını
    tam da gerekli olduğu anda unuttu.

    papazlardan, profesörlerden, taşra beylerinden ve memurlardan
    izleyicileriyle birlikte mutlakiyetçi hükümetler
    için, kendilerini tehdit eden burjuvaziye karşı, bu sosyalizm sevinçle
    karşılanan bir korkuluk hizmetini gördü.

    bu aynı hükümetlerin tam o sıra alman işçi sınıfının
    ayaklanmalarına karşı kullandıkları kırbaç ve kurşun biçimindeki
    acı haplardan sonra, bu sosyalizm bir mutlu son olmuştu.

    bu gerçek sosyalizm, böylelikle, alman burjuvazisine karşı, hükümetler
    için bir savaş silahı hizmeti görürken, bir yandan da doğrudan doğruya
    gerici bir çıkarı, darkafalı alman küçük burjuvanın çıkarını temsil ediyordu.
    almanya'da bir onaltıncı yüzyıl kalıntısı olan ve o zamandan buyana çeşitli
    biçimler altında sürekli olarak tekrar tekrar ortaya çıkan küçük burjuva
    sınıfı, bugünkü durumun gerçek toplumsal temelidir.

    bu sınıfı korumak, almanya'daki şimdiki durumu korumak demektir.
    burjuvazinin sınai ve politik üstünlüğü onu, bir yandan sermaye birikimi,
    öte yandan devrimci bir proletaryanın ortaya çıkması sonucu kesin bir yıkımla
    tehdit etmektedir. gerçek sosyalizm, işte bu iki kuşu bir taşla vuracak
    şeymiş gibi karşılandı. bir salgın gibi yayıldı.

    tumturaklı söz çiçekleriyle süslenmiş, mariz duygusallığın çiğiyle
    sırılsıklam, kafalardaki örümcek ağlarından oluşmuş kisve, alman
    sosyalistleri'nin o acınası sonsuz gerçeklerinin iskeletine bürüdükleri
    bu üstün kisve, böyle bir ortamda mallarının satışını alabildiğine artırmaya
    yaradı.

    ve, alman sosyalizmi, küçük burjuva darkafalının
    tumturaklı temsilcisi olarak görevini gittikçe daha fazla benimsedi.

    alman ulusunun örnek ulus, darkafalı alman küçük
    burjuvasının da tipik insan olduğunu ilan etti. bu örnek
    insanın tüm alçakça bayağılığına, gerçek niteliğinin tam
    tersine, gizli, yüce, sosyalistçe bir anlam verdi. komünizmin gaddarca
    yıkıcı eğilimine doğrudan karşı çıkacak ve her türlü sınıf savaşımını
    tepeden ve tarafsız bir küçümseyişle karşıladığını ilan edecek kadar ileri
    gitti. birkaçı dışında, şu anda (1847) almanya'da piyasaya sürülen
    bütün sözde sosyalist ve komünist yayınlar, bu bayağı, sinir bozucu yazına
    girerler.

    2. tutucu sosyalizm ya da burjuva sosyalizmi

    burjuvazinin bir bölümü, burjuva toplumun varlığını
    sürdürmesini güven altına alabilmek için toplumsal dertleri onarmaya
    isteklidir.

    iktisatçılar, iyilikseverler, insaniyetçiler, işçi sınıfının
    durumunu düzeltmek için çalışanlar, yoksullara yardım
    işlerini örgütleyenler, hayvanlara eziyet edilmesini önleme
    derneklerinin üyeleri, ılımlılık bağnazları, kıyıda bucakta
    saklı daha akla gelebilecek her türlü reformcular bu bölüme
    girerler. üstelik bu sosyalizm biçimi, işlenmiş,
    eksiksiz sistemlere sahiptir.

    bu biçime bir örnek olarak proudhon'un philosophie
    de la misdre (sefaletin felsefesi)ni anabiliriz.

    sosyalizan burjuva, modern toplum koşullarının sağladığı bütün
    üstünlüklerden, bunlardan zorunlu olarak doğan savaşım ve tehlikeler
    olmaksızın yararlanmak ister.

    onlar, devrimci ve parçalayıcı öğeleri dışında, bugünkü
    toplumun sürmesinden yanadırlar. proletaryasız bir burjuvazinin
    özlemini çekerler. burjuvazi doğal olarak, kendisinin
    en üstün durumda bulunduğu dünyayı en iyi dünya
    sayar; ve burjuva sosyalizmi de, bu rahatlatıcı anlayışı
    geliştirerek oldukça eksiksiz çeşitli sistemlere ulaştırır. proletaryanın
    bu gibi bir sistemi uygulamasını ve böylelikle
    doğruca toplumsal yeni kudüs'e yürümesini isterken, gerçekte o yalnızca,
    proletaryanın mevcut toplumun sınırları içinde kalmasını, ama
    burjuvaziyle ilgili bütün nefret dolu düşünlerini kafasından atmasını
    istemektedir.

    bu sosyalizmin ikinci ve daha pratik, ama daha az sistemli bir biçimi,
    işçi sınıfına, salt politik reformun değil, ancak maddi varlık
    koşullarındaki, ekonomik ilişkilerdeki bir değişikliğin bir yararı
    olabileceğini göstererek, her türlü devrimci hareketi işçi sınıfının
    gözünden düşürmeye çalışmıştır. bununla birlikte, sosyalizmin bu biçimi,
    maddi varlık koşullarındaki değişikliklerden, hiçbir biçimde burjuva
    üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılmasını, ancak bir devrimle
    gerçekleştirilebilecek bir ortadan kaldırmayı değil, bu ilişkilerin
    sürekli varlığına dayanan idari reformları, yani sermaye ile emek
    arasındaki ilişkilere hiçbir bakımdan ilişmeyecek, ama olsa olsa burjuva
    hükümetinin masraflarını azaltacak ve idari işleri basitleştirecek
    reformları anlar.

    burjuva sosyalizmi, ancak bir laf cambazlığına büründüğü zaman ve ancak o
    zaman uygun anlatımını bulur.

    özgür ticaret: işçi sınıfının yararına. himayeci gümrük resimleri: işçi
    sınıfının yararına. hapishane reformu: işçi sınıfının yararına. burjuva
    sosyalizminin son sözü ve söylemek istediği tek ciddi söz işte budur.

    hepsi şu tümceyle özetlenebilir: burjuva -işçi sınıfının yararına- burjuvadır.

    3. eleştirel-ütopyaci sosyalizm ve komünizm

    burada, her büyük modern devrimde, babeuf ve ötekilerin yazılarında
    olduğu gibi, proletaryanın istemlerini her zaman dile getirmiş olan
    yazının sözünü etmiyoruz.

    proletaryanın, kendi hedeflerine ulaşmak için, feodal
    toplumun yıkılmakta olduğu evrensel coşku anlarındaki
    ilk doğrudan girişimleri, proletaryanın o zamanki gelişmemiş
    durumundan ötürü ve aynı zamanda kurtuluşu için
    ekonomik koşulların, henüz yaratılmamış ve ancak yaklaşan
    burjuva çağında yaratılabilecek olan koşulların yokluğundan
    ötürü, zorunlu olarak başarısızlığa uğradı. proletaryanın bu ilk
    hareketlerine eşlik eden devrimci yazın,
    zorunlu olarak gerici bir nitelik taşıyordu. bu yazın, evrensel
    zahitliği (bir lokma bir hırka zihniyetini -ç.) ve en
    kaba biçimiyle toplumsal eşitliği telkin ediyordu.

    st. simon, fourier, owen ve ötekilerin haklı olarak
    sosyalist ve komünist sistemler olarak adlandırılan sistemleri,
    proletarya ile burjuvazi arasındaki savaşımın, yukarıda anlatılan,
    ilk, gelişmemiş döneminde ortaya çıktılar (bkz: bölüm 1., burjuvalar
    ve proleterler).

    bu sistemlerin kurucuları, gerçekten, sınıf karşıtlıklarını olduğu
    kadar, hüküm süren toplum biçimindeki parçalayıcı öğelerin etkisini de
    görebilmişlerdir. ama, daha çocukluk çağında olan proletarya, onlara
    herhangi bir tarihsel girişimi ya da herhangi bir bağımsız politik hareketi
    olmayan bir sınıf gibi görünmüştür.

    sınıf karşıtlıklarının gelişmesi sanayinin gelişmesine
    ayak uydurduğundan, içinde yaşadıkları ekonomik durum
    henüz onlara proletaryanın kurtuluşunun maddi koşullarını sunmuyordu.
    bundan ötürü onlar, bu koşulları yaratacak yeni bir toplumsal bilim,
    yeni toplumsal yasalar aramaya koyulmuşlardır.

    tarihsel eylem onların yaratıcı kişisel eylemine, tarihin yarattığı
    kurtuluş koşulları gerçek dışı tasarımlara ve proletaryanın adım adım,
    kendiliğinden sınıf örgütlenmesi de bu mucitler tarafından özel olarak
    icat edilmiş bir toplum örgütlenmesine boyun eğecektir. onların gözünde,
    geleceğin tarihi kendi toplumsal planlarının propagandasına ve pratiğe
    geçirilmesine dönüşecektir.

    planlarını biçimlendirirlerken, en çok acı çeken sınıf
    olarak en çok işçi sınıfının çıkarlarını gözetmenin bilincindedirler.
    proletarya onlar için ancak en çok acı çeken sınıf olması bakımından
    vardır.

    sınıf savaşımının gelişmemiş durumu kadar içinde bulundukları ortam da,
    bu tür sosyalistlerin kendilerini bütün sınıf karşıtlıklarının çok
    üstünde görmelerine neden olmuştur. onlar toplumun her üyesinin, hatta
    en iyi durumda olanının da, koşullarının iyileştirilmesini isterler.
    bundan ötürü onlar hep, sınıf ayrımı yapmadan, hayır,
    egemen sınıfı el üstünde tutarak, toplumun tümüne çağrıda
    bulunurlar. çünkü, insanlar bir kez sistemlerini anladıktan
    sonra, olanaklı en iyi toplum için bunun olanaklı en
    iyi plan olduğunu nasıl görmezlik ederler?

    böylece, onlar her türlü politik eylemi ve özellikle her
    türlü devrimci eylemi reddederler; amaçlarına barışçı yollarla
    ulaşmak isterler, ve zorunlu olarak başarısızlığa uğramaya
    mahkum küçük deneylerle ve örnek gösterme yoluyla, yeni
    toplumsal tanrı buyruğu'nun yolunu döşemeye çabalarlar.

    proletaryanın henüz pek az gelişmiş olduğu ve kendi
    durumunun henüz ütopik bir kavrayışına sahip bulunduğu
    bir zamanda çizilen, geleceğin toplumuna ilişkin bu gerçek
    dışı resimler, bu sınıfın toplumun genel bir yeniden kuruluşuna
    duyduğu ilk sezgisel özlemini yansıtıyordu.

    ama bu sosyalist ve komünist yayınlar, aynı zamanda
    bir eleştiri öğesi içerirler. mevcut toplumun bütün ilkelerine
    saldırırlar. onun için bunlar, işçi sınıfının aydınlanması için çok
    değerli malzemeyle doludurlar. bu yayınlarda önerilmiş olan, kentle
    köy arasındaki ayrımın ortadan kaldırılması, ailenin ortadan kaldırılması,
    sanayilerin özel kişiler hesabına işletilmesine ve ücret sistemine
    son verilmesi, toplumsal uyumun ilan edilmesi, devletin
    işlevlerinin yalnızca üretimi denetlemekle sınırlanması gibi
    pratik önlemler-bütün bu öneriler, o sıralar daha henüz
    belirmeye başlamış olan ve bu yayınlarda ancak ilk belli-belirsiz
    biçimleriyle ayırdına varılan sınıf karşıtlıklarının
    ortadan kaldırılması gereğine işaret etmekten öte geçmezler.
    onun içindir ki, bu öneriler katıksız ütopyacı bir nitelik taşırlar.

    eleştirel-ütopyacı sosyalizm ve komünizm tarihsel gelişmeye ters orantılı
    bir anlam taşır. modern sınıf savaşımı ne kadar gelişir ve belirli
    bir biçim alırsa, hayale bağlanarak
    bu savaşımın dışında kalış ve ona karşı yöneltilen
    hayali saldırılar da o oranda tüm pratik değerini ve
    tüm teorik nedenini yitirir. bu yüzdendir ki, bu sistemlerin
    kurucuları birçok bakımlardan devrimci olmalarına
    karşın, onların tilmizleri her durumda gerici tarikatlar kurmaktan
    öte gitmemişlerdir. onlar, proletaryanın ileriye
    doğru tarihsel gelişimi karşısında ustalarının eski görüşlerine
    sıkıca sarılırlar. bu yüzden, onlar kararlılıkla sınıf
    savaşımını küllendirme ve sınıf karşıtlıklarını uzlaştırma
    yolunda çaba gösterirler. toplumsal ütopyalarının
    deneylerle gerçekleştirilmesini, dünyadan yalıtılmış phalanstere'ler oluşturulmasını,
    yurt içi kolonileri kurulmasını, -yeni kudüs'ün formaları sekize katlı
    cep kitabı boyunda baskısı olan- yeni bir küçük icariayı düşlerler ve
    bütün bu havadaki şatoları gerçekleştirmek
    için de burjuvanın merhametine, burjuva yardım severlerin
    keselerine seslenmek zorunda kalırlar. ve derece derece, yukarıda
    betimlenen gerici tutucu sosyalistlerin kategorisine batarlar; onlardan
    tek farkları, daha sistemli bilgiçlikleri ve kendi toplum bilimlerinin
    mucizevi etkilerine besledikleri bağnazca ve batıl inançlarıdır.

    bu yüzden onlar, işçi sınfının girişeceği her tür politik
    eyleme şiddetle karşı çıkarlar; onlara göre, bu tür eylem
    yeni tanrı buyruğu'na ancak kör bir inançsızlıktan ileri
    gelebilir.

    ingiltere'de owen'ciler chartist'lere, fransa'da da fourier'ciler
    reformistler'e karşıdırlar.

    -4-

    komünistlerin bugünkü çeşitli muhalefet
    partileri karşisindaki durumu

    komünistlerin ingiltere'deki chartist'ler, amerika'daki
    tarım reformcuları gibi mevcut işçi sınıfı partileriyle ilişkileri
    bölüm 2 de açıklanmıştır.

    komünistler işçi sınıfının en yakın hedeflerine erişilebilmesi
    ve güncel çıkarlarının korunması için savaşım yürütürler; ama onlar
    aynı zamanda, mevcut hareket içinde bu hareketin geleceğini temsil
    ederler ve onu gözden kaçırmazlar. komünistler fransa'da tutucu ve
    radikal burjuvaziye karşı sosyal demokratlarla bağlaşma kurarlar,
    ama büyük devrim'den devralınagelen geleneksel söz kalıplarına
    ve aldatmacalara karşı eleştirel bir durum alma
    hakkını hiçbir zaman elden bırakmazlar.

    isviçre'de radikalleri desteklerler, ama bu partinin birbirine karşıt
    öğelerden oluştuğu, bir bölümün fransa'daki anlamında demokratik
    sosyalistler, bir bölümünün de radikal burjuvalar olduğu gerçeğini gözden
    kaçırmazlar.

    polonya'da, ulusal kurtuluşun baş koşulu olarak bir
    tarım devriminde direten partiyi, 1846'daki krakov ayaklanmasını başlatan
    partiyi desteklerler.

    almanya'da mutlak monarşiye, feodal-senyör tahakkümüne ve küçük
    burjuvaziye karşı, devrimci bir yolda hareket ettiği sürece burjuvaziyle
    birlikte savaşım yürütürler.

    ama onlar, burjuvazinin kendi egemenliğiyle birlikte
    zorunlu olarak getireceği toplumsal ve politik koşulları,
    alman işçilerinin burjuvaziye karşı bir o kadar silah olarak
    anında kullanabilmeleri için, ve almanya'da gerici sınıfların yıkılışının
    ardından burjuvazinin kendisine karşı savaşa
    hemen girişebilmeleri için, burjuvaziyle proletarya arasındaki düşmanca
    karşıtlığın bilincini işçilerde olanaklı en açık biçimiyle uyandırmayı
    hiçbir zaman savsaklamazlar.

    komünistler dikkatlerini en çok almanya'ya çevirirler,
    çünkü bu ülke avrupa uygarlığının daha ileri koşulları altında
    ve onyedinci yüzyılda ingiltere'de, onsekizinci yüzyılda fransa'da
    olduğundan çok daha gelişmiş bir proletarya ile yapılmak durumundaki
    bir burjuva devriminin eşiğindedir, ve çünkü, almanya'daki burjuva
    devrimi, hemen ardından gelecek bir proleter devrimin başlangıcı olacaktır.

    kısacası, komünistler her yerde, mevcut toplumsal ve
    politik düzene karşı, her devrimci hareketi desteklerler.
    onlar, bütün bu hareketlerde, o sıradaki gelişme derecesi
    ne olursa olsun, mülkiyet sorununu hareketin temel sorunu olarak ön
    plana çıkarırlar.

    son olarak, onlar, her yerde bütün ülkelerin demokratik partilerinin
    birliği ve anlaşması için çalışırlar.

    komünistler, görüşlerini ve amaçlarını gizlemeyi küçüklük sayarlar. onlar,
    hedeflerine ancak, mevcut bütün toplumsal koşulların zorla devrilmesiyle
    ulaşabileceğini açıkça ilan ederler. varsın egemen sınıflar bir komünist
    devrimi korkusuyla titresinler. proleterlerin zincirlerinden
    başka kaybedecek bir şeyleri yoktur. kazanacakları koca
    bir dünya var.

    bütün ülkelerin işçileri, birleşiniz!

    son
  • necasetten (bkz: dogma 95 manifestosu)
  • türkçesi kesmez de ben illa ingilizce okumak isterim derseniz full text html döküman için link aşağıda:
    http://www.marx2mao.org//m&e/cm47.html
  • ayaktakimi anlamina gelen proletarya sinifina cagri baabinda yazilmis manifesto. hala etkinligini(buyuk olcude) koruyan fikirler olsa da yanlislar vardir, siyasal gelismeler, dogup gelisimleri acisindan falan yanlis irdelenmistir zannimca.