şükela:  tümü | bugün soru sor
  • gündüzü mezarlık, gecesi gerdanlık, taş diyarlar şehri; mardin ...
  • dunyadaki iki sehirden biridir. venedik ile birlikte tum sehrin sit alani secilmistir.
  • bir zamanları(mı)n kaçıp gitme isteğinin mekanı.

    kaçıp gidecektim. nasıl becerektim bilmiyorum. ama yapacaktım. küçüktüm. "sen de benlen gelcen mi" dediklerim vardı. en sevdiklerim. bi umuttu mardin. umudumun bi adı vardı: mardin. haritada yerini bulmuştum. istanbuldan nasıl gidilir onu bulmuştum. istanbuldan nasıl gidilir? bunu sonradan öğrenmiş, dizimi kırıp oturmuştum. gidilmiyormuş, anladım. şimdilerde güzel bir anı, adı: mardin.

    (bkz: sevgili sözlük)
  • akp bayrağı yok lan bu memlekette.

    hdp var, chp var, ve hatta mhp var çoğu yerde ama akp yok. ne güzel.
  • uzun zamandır gezdiğim yerleri yazmıyordum ama bu yazıyı mardin'in güzelliğine ve misafirperverliğine borçluyum. özellikle de orada keyfi olarak gün boyu süren internet kesintileri ile insanların dış dünya ile bağlantıları koparılmışken.

    gerçekten çok mutlu 3 gün geçirdim, kan mı çekti nedir, tek başına bir kadın olarak gittiğim mardin'de rahatsız edilmedim aksine sürekli el üstünde tutuldum.

    öncelikle kalacağınız yerden başlayayım; eski mardin merkezinde, mükemmel bir şekilde restore edilmiş, pamukçu ailesine ait, izala butik hotel kesinlikle önerimdir. bu vesile ile numan pamukçu bey'i de mardin misafirperverliğini böylesine güzel yansıttığı için tebrik ederim. otel için booking.com yerine doğrudan arayarak engin bey'den fiyat alabilirsiniz. engin bey'i arayacağınız zaman bana mesaj atarsanız ismimi de iletirim size. ankaralı mühendis derseniz de hatırlarlar muhtemelen. :)

    kalacak yeri ayarladığımıza göre, oraları size kimin anlatacağına gelelim, bu konuda da önerim lokman açıl(instagram kullanıcı adı lokman_mardin), sizi normalde kapısının önünden geçeceğiniz, asla haberiniz olmayacak yerel hayatlara misafir ediyor ve fiyatları oldukça iyi emsallerine göre. yine isteyenlere ismimi ve telefon numarasını iletirim.

    bu konuyu da çözdüğümüze göre, gezi dışındaki vakitlerimizi nasıl değerlendireceğimizle ilgili önerilerime geçiyorum. bu konuda, gün içinde bile istediğiniz saatte gidip şarabınızı tadabileceğiniz, mardin'li bir süryani olan sahibi edip bey ile sohbet edebileceğiniz dzafaran'ı öneriyorum, yemekler için zaten duymuş olacağınız üzere cercis murat konağı olmazsa olmaz, soner bey'in tatlılığıyla sizi oradan mutsuz çıkarmayacağına eminim, benim için de mıkliyi anlattırın.

    uygun fiyatlı önerime gelince, kesinlikle, hiç şüphesiz yusuf usta diyorum, kebapçı rıdo kötü değildi ama mardin'de yaşayanların neden israrla yusuf usta dediklerini o kebabı yemeden anlayamamıştım.

    kahve için önerim yok, hiçbir yerde kötüsünü içmedim ama ortam olarak en çok izla art cafe ve leylan cafe'yi beğendim, sinek'i de önermişlerdi fakat benim vaktim olmadı. kahvelerde genellikle aromalar mevcut fakat benim algıladığım genelde mahlep'ti.

    meşhur kakuleli mırra'yı ilk denemem de maalesef tesadüfen kırklar kilisesi'nde mardin'in tanınan süryanilerinden hanna çilli için düzenlenmiş taziyeye denk gelmemle oldu. o sartlarda bile sohbetlerini eksik etmediler sağolsunlar. kırklar kilisesi'nin hemen arkasında da bir süryani evi var gezebileceğiniz, evlerini görmeniz için size açmaktan çekinmiyor burada insanlar, ben de çekinmedim, çok güzel insanlar tanıdım, çok hoş sohbetler ettim.

    gidin mutlu zamanlar geçirin, onlar da sizin gidişinizle mutlu oluyorlar, belki sınırların, kavgaların anlamsızlığını algılar herkes böylelikle.

    bir de küçük uyarım var, uçaktan indiğinizde sizi karşılayan tüfekli askerler şov amaçlı biraz, şehir merkezinde tek bir asker veya polis görmediğim gibi, binalarını beton bloklarla çevirip tamamen dış dünyayla bağlantılarını kesmişlerdi.

    not: benim gezimin en güzel kısmı kasımiye medresesi'nde mezopotamya'ya karşı gün batımını izlemekti. special thanks. :)
  • bir garip şehir..
    sabah 5.30tu mardin' e vardığımda. tek bir kişi yok tanıdığım, ne de yol iz bilirim. ama uyanmış şehrin ahalisi, sora sora bir çay bahçesi buldum meydanda...... işte böyle başlar benim mardin filmim; alıştığım, benimsediğim hiçbir kalıba uymuyordu orası, o yüzden yaşamın kendisinden öte, dokuz günlük bir filmdir benim mardin seyahatim. aç olduğumu düşünerek bana kahvaltı hazırlayan çay bahçesi sahibine mahçup mahçup teşekkür ediyordum ilk başta, sonra gideceğim adrese varana kadar her biri beni bir sonrakine emanet eden mardinlilere. bir yandan da hayret ediyordum inip çıktığım daracık merdivenli yollara, arabaların geçtiği küçücük sokaklara. ama hayret etmek kabullenmemeyi barındırıyorsa içinde az da olsa, burada mümkün değil insanın kendini dışarıda bırakması. birdenbire öyle bir mardinli kesiliveriyor ki insan, güneşin en yakıcı saatinde taş evlerin içine çekilmeyi öğreniyor serinlemek için, daha ilk günden; her sevindiğinde yanındakilerle omuz omuza halaya başlıyor; postaneye mektup atmak için gidip merdivenlerine oturup soluklanıyor biraz; mırrayı bir dikişte içip başında bekleyen çırağa uzatıyor bardağı; düğün boyunca damadın arkadaşlarının omuzların üstünde göbek atıp kendilerini göstermelerini bekliyor; akşamüstü başını gökyüzüne kaldırdığında onlarca uçurtma görmeye şaşırmıyor.. hiçbir efsaneye inanmamazlık etmiyor insan; bu ilkokulu yapan mimar bin küsür yıl yaşamış diyorlar, o kadar kısa zamanda nasıl bitirmiş ki bütün bu işlemeleri diye şaşırıyor; mardin' in gerdanlığını gösteriyorlar, ne güzel duruyor ışıl ışıl omuzlarının üstünde diye bakıyor uzun uzun; burası da mardin' in denizi diyorlar, ne kadar az gemi var bu gece, diye izliyor uçsuz bucaksız görünen mezapotamyayı.
    bir kere gidip gördükten sonra, orayı anlatmak istiyor insan, hiç susmadan. ne kadar çok anlatsa da, eksik kalan birşeyler hep oluyor. cümleler yetmiyor anlatmaya, resimler imdada yetişiyor bu sefer; yine de dinleyen anlatan kadar heyecanlanmıyor. gidip görmek lazım anlamak için, ve geri döndüğünde, henüz görmemişlere anlatamamanın sıkıntısını yaşamak için..
    "burası gibi değil gideceğim memleket, denizi ayrı deniz, havası ayrı hava.." dedikleri, sanki buraya benzemeli..
  • abbaraları, cumbalayası, taş evleri, kozmopolit kültürü, 1000 yılı aşkın geçmişi, sıcak kanlı insanları, hayatımda gördüğüm en güzel baskılardan birini yapabilen "foto arzu" su, geceleri ortaya çıkan gerdanlığı, camileri, kiliseleri, süryani-ermeni-arap-kürt halkı, harabeleri, elli-horozlu-halkalı-aslanlı kapı tokmakları, çatomları, gençlik evi, mırra kahvesi, telkarisi, çeşmeleri.... saymakla bitmiyo..... güneydoğunun en görülesi şehri...
  • erol dora'yı meclise göndererek beni bi kez daha gururlandırmış memleketim. ne güzel lan mardinli olmak. valla bak.
  • ben şehirleri özleyen bi insan değilim normalde. hatta öyle pek şehir hastalığım da yoktur. izmir'i severdim bir tek. izmir' de yaşamaya başlayınca o da gözümdeki değerini yitirdi yavaş yavaş. sıradan gelmeye başladı.

    sonra mardin' le tanıştım 3 ay önce. diyarbakır hava alanından mardine gidene kadar bazı talihsizlikler yaşadım. yani mardine ilk adımımı attığımda sinirlerim bozuktu, yorgundum, şaşkındım.

    sonra mardin' de olma nedenimi gördüm, sarıldım, kokladım çekinerek de olsa. moralim düzeldi hemen.
    mardin beni çok şaşırttı. fotoğraflardan biliyordum mardin'i. o tarihi taş evlerini biliyordum, o daracık ara sokaklarını biliyordum. yenişehiri görünce şaşırdım, etkilendim.

    ama esas güzelliği görünce, vuruldum ben bu şehre. o mezopotamya manzarası. o sonunu göremediğin uzaklık. o özgürlük hissi. hele bir de o manzaranın yanında, sevdiğin, gözünden sakındığın sevgilin varsa... nasıl bir mutluluktur bu.

    3 haftadır görmüyorum bu şehri ve içindeki o güzel yüzü. özlüyorum, çok özlüyorum. gün geçtikçe, özlem artıyor.
    mardin sevgili demek benim için. içinde sadece o olsun yeter. sevdiğim kadın o güzel gözleriyle bana baksın yeter.

    memleketimden daha çok sevdim bu şehri. memleketimden daha çok özlüyorum.

    bir de şu hava alanındaki bakım sona erse de direkt uçuşlar başlasa rahat etsek.
  • orta anadolu'nun çoraklığına sırtını verip de daha da doğ(r)uya yolunu düşüren insanlar, az çok farkındadırlar medeniyetin merkezine doğru gittiklerinin.. çok zor değildir şehirleri geçtikçe saflaşan bir silüeti algılamak; önce antep, urfa, viranşehir ve mardin..

    bir ovadan görünen bir kale ve etrafında yeşeren bir yaşam, bir medeniyetin en kısa tanımı "mardin"e sıkıştırılabilir.. zira binlerce yıllık evsahipliği, binlerce yıllık sakinliği ile yüksek bir yerden karşılar sizi.. kayalar ile çevrili sert virajlardan sonra "yenişehir"i geçer ve eski, yani mardin'in kendisine ulaşılır.. şehirli insanların "müze", "ticari müesseseye dönüştürülmüş konaklar" diye tanıdıkları binalar halen sıradan insanların yaşadıkları evlerdir.. bu taş evleri saran taş işçilikleri, özellikle ulucami'nin kapısındaki ve minaresindeki işçilik, kelimenin bütün anlamları içinde "göz kamaştırıcı"..

    sokaklar ise hala eski havasında, daracık, üstü taklar ile saklanmış, arnavut kaldırımlı, yokuş yokuş ilerleyen bu sokaklarda yürümek oldukça keyifli.. büyük bir ihtimalle ölünce arkasında yaptığı işi devam ettirecek kimse kalmayacak ustaların işçiliklerini görme şansı hala var.. mesela pirinç üzerine kalem kullanmadan, sadece çekici şahmeran çizenler.. tellaklar çarşısındaki hemen hemen her dükkan bir antikacı, bu dükkanlarda şehrin geçmişine dair onlarca ayrıntıyı yakalayabiliyor insan..

    bir de geceden bahsetmek gerek.. şehrin yüksek bir yerde olması, bütün ovayı ayaklarınızın altına getirmesi gündüz ve gün batarken bir başka güzel ama gece indikten sonra bambaşka bir güzel.. şimdi ismi aklıma gelmez, şeyhmus abi kızmasın bana, ulucami'ye bakan bir yerde rakınızı söyleyip, bir yandan suriye'nin ışıklarına, denize benzeyen karanlığına, ovadaki kasabaların ışıklarına kadeh kaldırmak olası.. zaten bir defa kadeh kalktı mı, iflah olmuyor insan, sallana sallana evin yolunu tutuyor.. hele bir de kızıltepe'den, yani ovadan bakarsanız, bir kadın görürsünüz, uzanmış, başında tacı ve ona gülümseyen ay ile ((c) muglak)..

    yanisi şudur dediklerimin; bir şehirde kaybolmak, bir şehirde yaşlanmak varsa, bu şehrin ismi illa ki mardin'dir..

    (ya hayırsız, neden giderek cezmi ve tayfun arası bir şey oluyorsun, bir türlü anlamıyorum)