şükela:  tümü | bugün
  • fazla sigaradan sesi cırtlamış bir fahişe yırtıklığında ;
    ballı ıhlamurla beslenen , hasta bir kız çocuğu kırılganlığında bir ses ve yoruma sahip kadın
  • bu kadın sarhoşken dinlensin..
    bir apartmanın 6. katından caddeye bakan ve ilk ulaşılan penceriyi açıp yarı sallanır halde, ayakların çıplak, göğüs kafesin dar, soğuğu seyretmek de dahil olsun ve o an da mümkünse birbirine sarılan hiç kimse olmasın.
    ve siz tüm bunları yaparken cennet kapanır ve dışarda kalırsınız umarım.
  • 70 yaşına merdiven dayamış rock n' roll tanrıçasıyla ergen bir metalciyken metallica'nın the memory remains şarkısı sayesinde tanıştım. kendisi 1960'larda rolling stones'un vokalisti mick jagger'in küçük ve dünyalar güzeli sevgilisi olarak müzik piyasasına girdi. sesi ve güzelliği ile dikkat çeken faithfull o dönem bazı rolling stones şarkılarına da ilham veren kadın olmuştu. fakat the who ile beraber o dönem dünyanın en arıza grubuyla takılmak kendisine çok pahalıya mal olacak ve jagger'dan ayrıldıktan sonra başarısız bir intihar deneyimi ile beraber 1970'leri tamamen sokaklarda eroinman bir evsiz olarak geçirecekti. müzikten ve hayattan bu uzun süreli kopuş sonrası toparlanan m. faithfull herkesin kendisinden umudu kestiği bir dönemde 1979 yılında kariyerini yeniden parlatmayı başardı ve broken english gibi başyapıt bir albümle tekrar müzik piyasasına dönüş yaptı. ama albümü dinleyen ve kendisini hatırlayan hayranları için büyük bir fark vardı; sesi! uzun bir süre alkol ve uyuşturucu yüzünden ses rengi değişmiş ve farklı bir karaktere bürünmüştü. fakat bu farklı ses rengi onu çok farklı bir çizgide yol almasına ön ayak oldu. kendisini canlı izlediğim için çok şanslı hissediyorum.
  • godard'ın 1966'da çektiği absürd suç filmi made in usa'de kısa bir rolde kendisini oynayan muhteşem yaratık.

    barda, baudrillard'ın ilgileneceği türden sorunlar üstüne ayaküstü çene çalan garson, bir müşteri ve daimi godard dişisi anna karina bir aralık marianne faithfull'ün güzel sesiyle mola verirler. biz de kafamıza gene dünyanın binbir türlü meselesini sokuşturma gayreti içindeki bir anarşistin, sözüm ona godard'ın salvolarından bir süreliğine uzaklaşıp kendimizi buğulu sesin ahengine, faithfull'ün güzelliğine kaptırırız. godard'ın kamerası onu tıpkı karina'yı incelediği gibi plonje çekimlerle kayda geçirir. uzamın içinde bir şarkıcı şarkı söylememekte, adeta kendine has aurasıyla varolmaya çalışmaktadır.

    bu karmaşık mizansen barda tartışılan büyük meselelelere de uyum gösterir: gördüklerimizin ne kadarı hakikidir ve dünyanın içindeki göstergelere bakarak hakiki olana ne kadar nüfuz edebiliriz? baktığımız kişi ya da nesne daha biz bakarken değişmeye, başka bir şey olmaya başlamayacak mıdır? hakikat nerededir?

    godard, marianne faithfull'ün portesinden hareketle hep yaptığı gibi hakikati sorgular, sanat yapıtının gerçeklik gücünü gözden geçirir, dünyaya kendi özgün penceresinden bakar.

    ilave: faithfull'ün filmdeki görüntüleri:
    1
    2
    3
  • covid-19 ve zatürre sebebiyle hastaneye yatmış. bir süredir sosyal izolasyon uygulasa da bakıcılarından birinden bulaştığı düşünülüyor. eski eşi john dunbar'ın dediğine göre konuşmakta zorlanıyor ve ziyaretçi almıyormuş. diğer yandan durumu stabil ve tedaviye yanıt veriyormuş.
  • marianne faithfull hiçbir zaman takip ettiğim şarkıcılardan olmadı. yine de the memory remains sonrasında hakkında yazılanları denk geldikçe okudum, müziğine kulak kabarttım. eroin'den paçayı sıyırması, meme kanserini yenmesi ve son olarak covid 19'u dövmesi ile gözümdeki "düz bir çizgide dengede durmaya çalışarak yalpalaya yalpalaya ilerleyen, düştü düşecek bir kadın" imajını günden güne pekiştirdi.

    kimseyi umursamaksızın istediği hayatı yaşayan bu huysuz kadınla yapılan ve radikal iki'de 31.03.2002 tarihinde yayınlanan eralp baydar röportajını aşağıya bırakıyorum. daha aşağıda ise milliyet'in internet sitesinde bulduğum, 12.04.2002 tarihli, röportajın hikayesini içeren yazı var. her ikisini de çok severek okumuştum. siz de tadını çıkarın.

    * * *

    oturup eski hit'lerinin yeni versiyonlarını kaydedebilir, nostalji turlarına çıkabilir, pişmanlık açıklamaları yapacağı chatshow'lar arasında mekik dokuyabilirdi. oysa seks, uyuşturucular ve rock'n'roll diyarının 60'lardaki kraliçesi marianne faithfull geçmişten çok gelecekle ilgili. nicedir ne tövbekâr bir junkie, ne de mick jagger'ın efsanevi fıstığı olarak anılmak istiyor. jarvis cocker, beck, damon albarn ve billy corgan gibi ünlü dostlarıyla kaydettiği "kissin time" başlıklı yeni albümüyle sağlam bir çıkış yapan sanatçı, albümünün avrupa çapında piyasaya sürüldüğü mart ayında kalbini radikal iki'ye açtı. yer ingiltere’nin sussex dükalığındaki çiftlikten bozma bir stüdyoydu.

    - ne kadar genç gözüktüğünüzü söylememe izin verir misiniz?

    izin ver, ben de sana ne kadar palavracı olduğunu söyleyeyim. görmüyor musun, aynen 55 yaşında bir kadının gözükmesi gerektiği gibi gözüküyorum. neyse, esas nasıl hissettiğim önemli. kendimi aynen sekiz yaşımdayken hissettim gibi hissediyorum. yani harika!

    - marianne faithfull'u nasıl tanımlarsınız?

    tanımlayamam. kafayı da yormam. ne olmadığımı gayet iyi biliyorum ama, ne olduğumdan hiç emin değilim. yine de seni tatmin edecekse "çalışan müzisyen" deyip çıkalım işin içinden.

    - marianne faithfull için "kötü kız" diyebilir miyiz?

    umarım denemezsin! tanrım, bak şimdi bana neyi hatırlattın: çocukken manastır okuluna gidiyordum. rahibelerden teki bir gün kötülük hakkında vaaz verirken ansızın gözlerini üzerime dikti, "sen! sen çok dikkatli olmalısın!" diye bağırdı. o günden sonra yıllarca, hatta yakın zamana dek kötü bir kız olma korkusuyla yaşadım. ne saçmalık! düşünüyorum da, şıllık, herhalde güzelliğimi kıskanmıştı.

    - 60'lardan sağ çıkmanıza karşın "survivor" (ayakta/hayatta kalan) olarak anılmayı reddediyorsunuz.

    çünkü beni tam anlatmıyor. hayatta kalmak marifet değil, onu herkes başarır. ayrıca kazanmamışsan, savaştan sağ çıkmanın ne anlamı var? ben "kazanan" olarak anılmalıyım. öyle ya, herkes geberip gideceğimi düşünmüştü. en azından enkaza dönüşmem bekleniyordu. onlara bu zevki tattıramazdım. öte yandan, hayatım sanıldığı kadar boktan da değildi. zorlu dönemlere rağmen, gerçekten güzel ve ilginç bir hayat yaşadım, yaşamaya devam ediyorum. ama nedense insanlar bana bir yunan trajedisinde başrol oynatmaya bayılıyor.

    - kazandığınız en büyük şey ne oldu?

    bir değil iki şey ve hâlâ kazanmaya çalışıyorum onları. saygı ve onay. iyi bir sanatçı, iyi besteler yapıp iyi bir sesle iyi bir şekilde yorumlayan iyi bir sanatçı. artık bu onaylanmalı. oysa insanlar ne kabul, ne de itiraf edebiliyor. mazideki magazinel saçmalıklar, eroin, seks vesaire yüzünden, bana saygı duyup iyi bir sanatçı olduğumu onaylamaları çok zor. sinir bozucu!

    - ya para?

    asla çok para kazanamadım, para tutma yeteneğinden de yoksunum. kalıtımsal herhalde. ailemdeki herkes böyle. hâlâ maddi kaygılarla yaşıyorum. en büyük korkum yine 70'lerdeki gibi meteliksiz kalmak. albümler para getirmiyor, para konserlerde. yani sahnede kalmaya mecburum. fazlasında gözüm yok, kendimi güvende hissedeceğim kadar param olsun, yeter. nihayet bahçeli, bahçesiyle bizzat uğraşacağım ufak bir ev alayım istiyorum. bu arada, yeni albümüm hakkında konuşmaya ne zaman başlayacağız?

    - onu söyleşimizin sonuna bırakmamda sakınca var mı?

    var tabii! seninle konuşmamın tek sebebi yeni albümüm. bırak maziyi deşmeyi, çünkü s....in marianne faithfull efsanesi çooook sıkıcı! bana baygınlık veriyor. üstelik, her şey 1994'te yayınlanan otobiyografimde yazılı. insanlar bir daha bana geçmişi sormasın diye her detayı, her aşağılayıcı, acı veren detayı hatırladım, yazdım. ekleyecek tek kelimem yok! benimle yeni albümüm "kissin time"ı konuşmak zorundasın. yoksa tek kelime konuşmuyorum!

    - pekala, nedir bu albümün öyküsü?

    dinle beni! 20. yüzyıl bitmişti. dünyada bir şeyler değişti, dünyada genel anlamda bir şeylerin gerçekten değiştiği hissedildi. bunu ben de kişisel olarak hissettim. tüm yüklerden nihayet kurtulmuştum. geçmişim beni tamamen terk etmişti. değişmiştim, uzantısında değişik bir albüm yapmak istedim. menajerim "tamam," dedi "bir liste yap, kimlerle çalışmak istersin?". hemen kriterlerimi belirledim. yaptıkları işleri iyi bilmeli ve sevmeliydim. konser performanslarını biliyor, seviyor olmalıydım. insan olarak da tanımalı, samimi olmalıydım. bunları aynen onlar da bana karşı hissetmeliydi. ve hepsi çok şirin olmalıydı.

    - ve böylece beck, jarvis cocker, damon albarn, billy corgan ve dave stewart'ı teker teker stüdyoya sürüklediniz.

    yok, önce oturup güzel güzel besteler yaptılar. övünebilirim ki, listemdeki hiçbir isim hayır demedi. diyemezlerdi de. hepsi arkadaşım.

    - "kissin time" aynı kulvarda gözüken tom jones'un "reload"ına pek benzemiyor.

    neden benzesin, plak şirketi pazarlama müdürün odasında yaratılmadı ki! dediğim gibi, hepsi arkadaşım. bu albümü çok satsın diye değil, çok dinlensin diye yaptık.

    - "kissin time" için 1979 tarihli "broken english"den bu yana en en iddialı albümünüz diyebilir miyiz?

    weill* ve brecht*'in "yedi ölümcül günah"ını * viyana opera binası'nda 187 kişilik bir orkestra eşliğinde kaydetmek bence çok daha iddialıydı. "kissin time", "broken english"den bu yana en iyi ve en gurur duyduğum albümüm.

    - yeri gelmişken; "broken english"in sırrı neydi?

    sorunlu yılların tüm acı ve öfkesini barındırması. "broken english"i tamamladıktan hemen sonra öleceğimi düşünüyordum. olmadı tabii. tekrar asla o kadar acılı ve öfkeli olmayacağıma göre, o ayarda ikinci bir albüm yaratmam imkansız.

    - "kissin time"daki iki parça özellikle dikkat çekici. ilki dave stewart ortak bestesi "song for nico". böyle bir parça yapmak nereden aklınıza esti?

    4-5 yıldır bu konuda kendimi rahatsız hissediyordum. adeta nico'nun * ruhu gelip beni dürtüyordu. şüphesiz john cale'in nico'yu anlatan nefis parçaları var. oysa nico hakkında değil nico için bir parça yapmak istedim. neticede birinin kalkıp artık kendini savunamayan nico'nun avukatlığını üstlenmesi lazımdı. tanışıyor muyduk? hayır. ama ona hep sempati duydum, hakkının yendiğine ve asla yeterince takdir edilmediğine inandım. bence çok yetenekliydi. şansız olmasaydı ve ciddiye alınsaydı, nico için her şey bambaşka olabilirdi. biliyorum, herkes hikâyelerimiz arasında paralellik kurmaya çalışacak. yok da değil. ama bir yere kadar. nico'nun öyküsünü biliyorsanız, benim neden ve hangi noktada eroini bıraktığımı gayet iyi anlarsınız.

    - "sliding through life on charm" için neler diyeceksiniz?

    bugüne dek yorumladığım en biyografik parça. ilginç yanı, benim tarafından yazılmamış olması. ben sadece adını yazdım. "sliding through life on charm" harika bir parça adıydı. ve 20 yıldır o parçayı yazmaya çabalıyordum. iş tam bir işkenceye dönüşmüştü, "şu kahrolası parçayı benim yerime yazacak biri olmalı!" diye kıvranırken aklıma jarvis geldi. pulp'tan jarvis cocker. bu işin adamı jarvis'ti. şansa bakın, ertesi gün bir stüdyoda karşılaştık. yapıştım koluna, jarvis dedim, sana bir isim versem bana o parçayı yazar mısın? şöyle bir suratıma baktı, bütün cool ve seksiliğiyle, "hmmm, belki. neymiş bakalım şu isim?" dedi. aynı cool ve seksiliği takınmayı deneyerek tane tane "sliding... through... life... on... charm" dedim. ansızın gözlerinde bir pırıltı belirdi, "peki" dercesine kafa salladı. üç yıl sonra dublin'de posta kutumdan parçanın demosu çıktı. sözlerini de zarfın arkasına yazmıştı. ona hariçten hiçbir bilgi vermemiştim. jarvis karşısındakinin ruhunu görebilen insanlardan. çok da iyi bir herif.

    - kimleri dinliyorsunuz?

    gerçek müziği, gerçek müzisyenleri. listelerden bihaberim. bu listelerde olmak istemediğim anlamına gelmesin, yalnızca listedekilerle ilgilendiğim yok. "kissin time"a katkıda bulunanlara ilaveten, will oldham, pj harvey, sinead o'connor gibi gençleri dinliyorum. bob dylan'dan aretha franklin'e, eskileri. özellikle billie holiday'i. cazda ayrıca john coltrane, miles davis ve thelonious monk gibiler. bolca da klasik müzik. ve nico.

    - mick jagger'ın yeni solo albümü "goddess in the doorway" dinlediniz mi?

    favorim "she's the boss" ayarında olmasa bile, gayet güzel, emek verilmiş bir albüm. yanlış bir şey yok. ingiltere'de eleştirmenler neden yerden yere vuruyor, neden fazla satmadı, anlamıyorum. hâlâ albüm yaptığı için mick'le dalga geçiyorlar. başka ne yapacaktı? o bir müzisyen ve elbette müzik üretmeye devam edecek. ona saygımız sonsuz.

    - yine de aranızda gizli bir rekabet olduğu söylenebilir mi?

    daha neler! siz medyadakilerin olsun diye dua ettiğinizi biliyorum, ama yok. ben marianne faithfull'um. benim gibi bir tane daha yok. aynısını mick için de söylerim. o da mick jagger. insanlar ne zannederse zannetsin, mick'e hala çok bağlıyım, çok düşkünüm. ara sıra görüşürüz de. eskiden sevgiliydik, şimdi arkadaşız. ondan asla kurtulamayacağım. bu da benim kaderim. yine de mick'e laf söyletmem. ben söylerim, kimseye söyletmem!

    - mick'le aranızdaki en büyük fark ne?

    onun çok parası var, benim yok. kim bilir, belki de insanlar bu yüzden bana mick'ten daha fazla sempati duyuyor.

    - otobiyografinizde mick'le ayrılmanızın suçunu o dönem, yani 60'ların sonu, atlantic records'un yöneticisi olan ahmet ertegün'e atmıştınız. sonra bir yerde bu konuda fikrinizi değiştirdiğinizi okumuştum. doğru mu?

    evet, itiraf edeyim, muhtemelen yanlış anlamaydı. ertegün'ü mick'e "o kızı başından at, onun gibi kontrolden çıkmış birine ihtiyacımız yok" derken duydum. daha doğrusu, öyle duyduğumu sandım. neyse, artık kimin umurunda?

    - mutlu musunuz?

    olabildiğince. işimi seviyorum. ailem, dostlarım hep çevremde. torunlarıma bayılıyorum. sekiz yıldır beraber olduğum harika bir sevgilim var. ciddi, çok özel, gözlerden uzak tutmayı yeğlediğim bir ilişki bu. keyifle yaşlanıyorum.

    - beraber olduğunuz kişi... erkek mi?

    hah ha! neyin peşinde olduğunuzu anladım. vakti zamanında bir ara lezbiyen takıldığım için gurur duyuyorum. denedim, hoş ve seksiydi. asla o seçeneği kitaptan silmesem de, artık zayıf ihtimal. yani, evet, erkek.

    - "marianne faithfull's cigarette" adında, size adanmış bir lezbiyen şiir kitabı olduğunu biliyorsunuz, değil mi?

    biliyorum. habire "dram kraliçesi" * olarak yansıtıldığımdan olsa gerek, geniş bir eşcinsel hayran kitlesine sahibim. bu da çok hoş. eşcinsel hayran kitlesi yani, dram kraliçeliği değil. yeni albümün açılışındaki beck bestesi "sex with strangers" onlara armağanım. elbette, iyi bir kız olarak, ben hiç öyle kötü bir şey yapmadım. yabancılarla düşüp kalkmadım. ama gay arkadaşlarımdan biliyorum, bu onlara gayet cazip ve seksi geliyor. prezervatif takmayı unutmadıkları müddetçe, bence hiçbir mahsuru yok.

    - türkiye'ye gitme niyetiniz var mı?

    yeter ki davet edileyim. "kissin time" gurur duyduğum bir albüm oldu. hak ettiği ilgiyi görsün istiyorum. o kadar uğraş boşa giderse, gerçekten üzüleceğim. o yüzden eylül'de başlayacağım dünya turu benim için çok önemli. bu nedenle gelecek dururken geçmişten konuşmayı reddediyorum. s..r et mick'i filan, sen albüm hakkında güzel bir şeyler yaz, türkiye'de de satsın. tura çıkınca gelip türkiye'de de konser vereyim. tamam mı?

    - tamam

    öyleyse ben seni tutmayayım artık.

    * * *

    marianne faithfull 40 yıldır müziğin içinde. rock'tan bertolt brecht'e mick jagger'dan alain delon'a geniş bir ilgi alanı var. kırık sesli efsanenin son albümü "kissin time" türkiye'de de çıktı.

    asla sönmeyen sigarasının dumanları arasından "koca memeli bir melek" beliriyor. tıpkı dönemin the rolling stones menajeri andrew loog oldham'ın 1964 yılında londra'daki bir seks, uyuşturucular ve rock'n'roll partisinde onu görür görmez aklından geçirdiği gibi. ilk bakışta aradaki en az üçte biri kâbustan beter 38 yılın yüzüne kazıması gereken çizgileri arıyorum. aklımca, kurnazca, boşuna. gözlerinin derin maviliklerine dalmaya niyetlendiğim sırada tanıştırılıyoruz. tercümesi ancak "ayağını denk al!" olabilecek garip bir tebessümle elimi sıkıyor, tek kelime etmeksizin dumanlara duman katarak mikrofonuna geri dönüyor. ardında bıraktığı, guerlain'in tütün kokusunu bile bastıran habit rouge erkek kolonyası. kafa karıştıran bir elektro - funk melodisi eşliğinde zamanın yabancılarla seks zamanı *olduğunu ilan ederken, ne kadar da ufak tefek ve ne kadar da gerçek sarışın olduğunu düşünüyorum. çoktan marianne faithfull'un avuçlarına düştüğümün farkına varmamsa biraz daha zaman alıyor.

    ingiltere'nin sussex dükalığından geçen a23 karayolu kenarındaki stanbridge çiftliği'nin kayıt stüdyosuna dönüştürülmüş bölümünde, yeni albümü "kissin time"ın avrupa çapında yayınlandığı 4 mart gününün yağmurlu ögleden sonrası, faithfull'un 10 mart akşamı vereceği londra barbican konserinin provalarını izlemeye davetliyim. ayrıca bir fırsat yarattığında radikal iki için söyleşeceğiz. doğrusu bu ya, o fırsatı olabildiğince geç yaratmasını diliyorum. nihayetinde, buyur edilip içine gömüldüğüm geniş deri koltukta, elimde kanyak katkılı koca kahve kupamla çok özel bir marianne faithfull konserinin yegane dinleyeniyim!

    nicedir keyfini süre süre yaşladığı bariz, 55'lik orijinal rock pilici, ekibindeki dört müzisyenle "kissin time"dan parçaları okuyor önce. oğlu yaşındaki beck, eski the smashing pumpkins lideri billy corgan, pulp'dan jarvis cocker ve blur'den damon albarn ile ortaklaşa besteleyip kaydettiği "sex with strangers", "wherever i go", "like being born", "sliding through life on charm", "nobody’s fault", "kissin time" ve diğerlerini. ardından "vagabond ways" ve "wilder shores of love"a, daha da eskilerden "the ballad of lucy jordan", "why d ya do it", "times square", "strange weather" ve lennon'ın "working class hero"suna uzanıyor. sabırla "as tears go by" ve "broken english"i, hiç değilse o ustaca, diva kıvamında yorumladığı weimar cumhuriyeti marşlarından birini, "ballad of the soldier's wife" ya da "pirate jenny"i bahşetmesini bekliyorum. şüphesiz, bir de artık beni adam yerine koyup iki kelime etmesini. nedense kariyerinin en büyük iki hitini es geçiyor. anlaşılan, konserde weill*, gershwin*, coward* ve porter* klasikleri de duyulmayacak. "falling from grace"i bitirdiğinde, nihayet dönüp "hey, şirin türk!" diye sesleniyor, "sana aldırmazlık ettiğimi zannetme. burada sadece işimi yapmaya çalışıyorum. bir şarkı sonra seninleyim". kastettiği, "guilt". ertesinde, ilkine kıyaslanmayacak derecede sıcak bir tebessümle, gecikmiş "merhaba"mı alıyorum. bana daima öpülmeye doymaz, ama bir o kadar da çok öpülmekten yorgun izlenimi vermiş dudaklarından dökülecek sözcükler için sabırsızlanmamak elde değil.

    marianne faithfull'un sanatından ziyade macerası bol yaşamı odak seçilen öyküsü çokça yazılıp çizildi. üç stones üyesinin (brian jones, keith richards ve esas oğlan mick jagger) üçünün de yatağını ziyaret edişi. 1967'de polis tarafından richards'ın redlands'daki malikanesine düzenlenen baskında çıplak bedenini saran koyun postuyla manşetlere geçişi. hâlâ şiddetle yalanladığı ünlü mars bar söylentisi. 1970'de fırtınalı aşklarını noktalayıp jagger'ı terki, akabinde full - time eroin bağımlılığına terfi edişi. 80'lerin ortasına dek vurduğu dibi habire derinleştirmesi, hatta iki yılı soho sokaklarında yatıp kalkarak geçirişi. derken detoks denemeleri... 1987'de tamamen temizlenişi... ve saire. 1994'te "faithfull" başlıklı nefis otobiyografisi yayınlandığından beri öyküsü daha fazla yazılıp çizilsin istemiyor. niyesini sorduğumda, "çünkü s..tiğiminin marianne faithfull efsanesi artık çooooook sıkıcı!" diye kestirip atıyor, günde en az 40 marlboro'ya borçlu olduğu, aristokratik tonlamalarla zenginleşen yaralı, çatlak, ama çelik kadar da güçlü sesiyle. aynı zamanda mazinin ağırlığını üzerinden atıp tüy kadar hafiflemiş bir ruhun sesi bu. "her şey otobiyografimde. her detayı, aşağılayıcı, acı ve utanç veren her detayı hatırladım, yazdım. merak eden gitsin okusun. ekleyecek tek kelimem yok!" derken, başka bir şeyi de kesinleştiriyor: onunla yeni albümünü konuşmak zorundayım. aksi taktirde, inatçı küçük bir kız edasıyla omuz silkerek belirttiği üzere, o da benimle konuşmayacak. öyle mi, elbette, elbette yeni albümünü konuşacağız!

    konuşuyoruz. ama bence biraz boşa konuşuyoruz. en has "oğlu" jarvis cocker'a sipariş verdiği "sliding through life on charm'da nasıl "ilham perisiyim; metres ya da orospu değil!" diye haykırdığını burada okumaktansa, kulaklarınızla duymalısınız. aynı şey, asla adil davranılmadığını düşündüğü the velvet underground bebeği nico'ya eurythmics'ten dave stewart ile birlikte hazırladığı savunma ("song for nico") için de geçerli. beck'in "sex with strangers"ıyla "like being born"u arasındaki garip uçurumu, billy corgan'ın the smashing pumpkins formülüyle bestelediği "i'm on fire"ın faithfull'un sesine nasıl cuk oturduğunu, bırakalım dinleyen keşfetsin istiyorum. allahtan, bütün küçük kızlar gibi, onun da inadı uzun sürmüyor. maksadımı bal gibi anlamasına karşın, "bu ara kimleri dinliyorsunuz?" sorusu üzerinden önce "mick'in yeni albümünü nasıl buldunuz?"a, sonra da "mick'le aranızda gizli bir rekabet var mı?"ya zıplamama sesini çıkarmıyor.

    cevapları risksiz. "she's the boss" kadar olmasa da, "goddess in the doorway"i elbette beğenmiş. dahası, gizli rekabeti düşünmek bile delilikmiş. hissettiğim o ki, ne kadar çabalarsa çabalasın ömrünün sonuna dek adının mick jagger ile anılmasını engelleyemeyeceğini gayet iyi biliyor. belki yeterince çabalamıyor da... neyse, sonunda bilinçli bir abartıyla "yalnız mick değil, kimseyle rekabet etmem. ben marianne faithfull'um! benim gibi bir tane daha yok!" diye kükrüyor, arada koca bir kahkaha patlatmayı da unutmuyor. onaylıyor, başka bir soruya geçmek istiyorum, bırakmıyor. "bak, aynısını mick için de söylerim. o da mick jagger! onun gibi bir tane daha yok!". devam ediyor: "mick'e gerçekten çok bağlıyım, çok saygı duyarım. bazen görüşürüz. iyi arkadaşız. asla mick'e laf söyletmem! ben söylerim, kimseye söyletmem! işte o kadar! teşekkürler. diğer soru lütfen!"

    hâlâ jagger'a aşık olduğunu düşünüyorum bir an için. aklımdan geçeni hissetti mi nedir, sekiz yıldır ciddi, çok özel ve gözlerden uzak tutmayı yeğlediği bir ilişki yaşadığından bahsediyor. tüm cesaretimi topluyor, otobiyografisini okumuş olanlara kesinlikle saçma gelmeyecek soruyu soruyorum: erkek mi? "ah!" diyor marianne, "vakti zamanında bir ara lezbiyen takıldığım için gurur duyuyorum! denedim, hoş ve seksiydi ama hepsi bu. asla o seçeneği kitaptan silmesem de, artık zayıf ihtimal. yani, evet, erkek!". sonradan öğreniyorum ki, söz konusu adam, aynı zamanda menajerliğini yapan françois*. tanıştığımız an woody allen'a benzetmiştim françois'yı, çok geçmeden mizah duygusundan yoksun bir woody allen taklitçisi olduğuna karar vermiştim. laf aramızda, faithfull'un yerinde olsaydım, ben de onu gözlerden uzak tutmayı yeğlerdim.

    bir saati aşan söyleşimiz boyunca, hiç sönmeyen sigarasının dumanları izin verdiğince incelemeye çalıştığım marianne faithfull'un iyi olmak isteyen kötü bir kız mı, yoksa kötü olmayı deneyen iyi bir kız mı olduğuna karar veremiyorum. kesin olan, "mick'in efsanevi fıstığı"ndan çok daha fazlası olduğu. vedalaşırken koluma yapışıyor, "farkındaysan," diyor, "‘broken english'den bu yanaki en sağlam albümümü yaptım. siktir et mick'i filan, albüm hakkında güzel birşeyler yaz, türkiye'de de satsın, eylül'de dünya turuna çıktığımda gelip orada da konser vereyim. tamam mı?"

    tekrar el sıkışıyor, öpüşüyoruz. uzanıp bir de hafifçe yanağımı okşuyor. son tebessümünün tercümesi ise, "aksi taktirde bir daha gözüme gözükme" olsa gerek. ve aynen belirdiği gibi dumanlar arasında kayboluyor.
  • rahmetli ahmet ertegun'un "bak mick ya marianne den koparsin ya da müzikten" diyerek saadetine engel oldugu bir kadindir marianne faithful. güzeller güzelidir de sesinin de ayri bir tonu vardir..

    buraya kadar tamam güzel süpper..

    fakat 2005 yilindaki gogus kanseri hadisesi ardindan 2007deki "hepatit c" hikayesi ikisi birlikte inanilmaz bir kilo almasina neden olmustur marianne faithfull un.. ama tüm dünya olarak bunu kabullenmek istemiyoruz biz. hala o bizim zihinlerimizde tig gibi, güzeller güzeli, bakinca icimizi ciz ettiren kadin.. kamburu cikan, halam a benzeyen kadina baktigim zaman bile nefesim kesiliyor benim.. öyle güzel ki..

    abi bi de buna cok ozeniyorum ben.. mesela ben neyim didimin didisi bir insanim.. marianne faithful un asla gormedigi sehirlerde yasadim, asla ogrenmedigi lisanda ona methiyeler düzüyorum. baska türlü bir güzellik var mi yahu.. tanri herkese nasip etsin diyerek duygu dozajini ertem egilmez seviyesine sokmak istiyorum.
  • müzisyen olan m. faithfull $öyle demi$tir:

    "kötü giden bir ili$kinin yan faydası, bir kaç iyi $arkı çıkarmak olabilir."
  • büyük bir hayranı olduğu bob dylan'dan şöyle bahseder (bkz: #13002620).