şükela:  tümü | bugün
  • portekizli yazar fernando pessoa'nın yakın dostu şair mario de sa-carneiro'ya yazarak ruhsal durumunu tasvir ettiği etkileyici bir mektuptur. yazarın ünlü eseri huzursuzluğun kitabı bu mektupla başlar.

    aynen şöyledir:

    "bugün size bu satırları duygusal bir ihtiyaçtan ötürü, sizinle karşılıklı konuşabilmek için
    yanıp tutuştuğum için yazıyorum. kolayca tahmin edebileceğiniz gibi, söyleyecek hiçbir
    şeyim yok. dipsiz bir bunalımdayım bugün – hepsi bu. sözlerimin saçmalığı halime
    tercüman olsun.
    asla bir geleceğe sahip olmamış olduğum günlerden birindeyim. karşımda yalnızca, bir
    sıkıntı duvarıyla kuşatılmış, taş kesilmiş bir şimdi var. ırmağın karşı kıyısı, karşıda
    bulunduğuna göre, asla bu taraftaki kıyı değil; çektiğim acıların tek nedeni de bu. nice
    limanlara yanaşacak gemiler var elbette, ama hiçbiri hayatın ıstırap vermez olduğu limana
    varmayacak, her şeyi unutabileceğimiz bir rıhtım da yok. üstünden çok zaman geçti
    bunların, ama benim hüznüm hepsinden eski.
    ruhum bu haldeyken, hayatın hırpaladığı dertli bir çocuk olduğumu bedenimin tüm
    bilinciyle hissediyorum. bir köşeye atılmışım, oyunlar oynayan başka çocukların seslerini
    duyuyorum. dalga geçer gibi verdikleri kırık, teneke oyuncağı sımsıkı kavrıyorum. bugün,
    14 mayıs, saat akşam dokuzu on geçe, hayatımın bütün tadı, bütün değeri işte bundan
    ibaret.
    tutsaklığımın sessiz pencerelerinden gördüğüm bahçede bütün salıncaklar dalların
    üzerinden aşırtılmış, şimdi öylece sarkıyor; en tepeye dolanmışlar; yani, firar ettiğimi
    düşleyecek olsam, zamanı aşmak için güvenebileceğim salıncaklarım bile yok.
    şu an, edebiyatı bir kenara bırakacak olursak, ruh halim aşağı yukarı böyle işte.
    denizci’deki2 karakterlerden biri gibiyim, gözlerim ağlamayı düşünmekten yanıyor. hayat
    fısır fısır, yudum yudum, dura dura canımı yakıyor. tüm bunlar, cildi şimdiden dağılmaya
    yüz tutmuş bir kitaba küçücük harflerle basılmış.
    bu satırları size değil de bir başkasına yazıyor olsaydım, dostum, mektubumun
    samimiyetine, aralarında isterikçe bir bağ olan bunca şeyin, hayatım olarak hissettiğim
    şeyden bir anda, kendiliğinden fışkırıverdiğine yemin etsem zor inanırlardı. ama siz, bu
    sahnelenmesi imkânsız trajedinin burası ve şimdi ile ağzına kadar dolu, elle tutulur bir
    gerçeklik olduğunu, yapraklar nasıl yeşerirse, bunun da benim ruhumda öyle cereyan ettiğini
    anlayabilirsiniz.
    prens, işte bu yüzden hiç saltanat süremedi. saçma sapan bir cümle bu. ne var ki saçma
    cümleler, insanda hüngür hüngür ağlama isteği uyandırabilirmiş meğer.
    mektubu yarın postaya vermezsem muhtemelen bir daha okurum ve içinden bazı yerleri
    ve bazı ifadeleri benim huzursuzluğun kitabı’na almak için daktiloya çekerek oyalanırım.
    ama bunu düşünmek, şu an mektubu yazarkenki samimiyetimi de, samimiyeti acı verici,
    kaçınılmaz bir duygu olarak hissetmemi de zedelemiyor.
    son havadisler bunlar. almanya ile savaş çıkabilir bir de, ama acı denen illet, zaten
    çoktan musallat olmuştu insanlara. hayatın öbür yakasında, bir karikatürün altyazısı gibi
    kalır herhalde savaş.
    tam olarak delilik sayılmaz bu halim, ama delirenler herhalde kendilerine acı veren şeye
    teslim oluyordur, ruhundaki sarsıntılardan yavaş yavaş zevk almayı öğreniyordur –
    hissettiklerim de buna pek uzak sayılmaz doğrusu.
    hissetmek – ne renktir acaba?
    sizi binlerce kez kucaklıyorum, kalbim sizinle, daima sizinle."