şükela:  tümü | bugün
  • tom waits ile düet yapsa bir daha kendi sesimi duymamak için konuşmam, öyle bir adam.
  • bu adamın sanki çok büyük bir üzüntüsü derdi varmış da, eften püften dertlerini anlatarak onu bize maskeliyormuş gibi geliyor. arayıp derdini sormak istiyorum durmadan dinlerken. "mark, nasılsın abi, anlatmak istediğin bir şey var mı?"
  • adamı durduk yere dert sahibi yapan yüce şahsiyet. baba yorgun isimli albümünü merakla bekliyorum.
  • bu adamı dinlerken nerdeyse insanları bile sevecek hale geliyorum... nasıl bir ses varsa artık...

    (neredeyse dedim... )
  • queens of the stone age'in adını çok duyardım ve zamanında kullandığım last.fm ismindeki sosyal mecrada hep tavsiye edilen sanatçılardan biri olurdu. bundan bir, belki beş yazı sonrasında üzerinde uzun uzun yazacağım kyuss'ı sık dinliyor olmam sebebiyle queens of the stone age karşıma çıkıyordu her yerde.
    bir gün dayanamadım, dinledim. kyuss'la uzaktan yakından alakası yoktu. kyuss'a göre fazlasıyla mtv grubuydu. ama güzeldi. josh homme efsanevi bir adamdı, en pop parçaları no one knows'du ve çok severdim... bir gün, aynı albümde bambaşka bir parça keşfettim. hangin' tree... linç edilen, oğluyla aynı ağaca aynı gün asılan siyahi bir adamın öyküsüydü. o gün mark lanegan ismiyle tanıştığım gündü.
    genellikle, birbiriyle uzaktan yakından; müzikal olarak değil de, ortak grup elemanları olarak ilişkiye sahip adamların tüm diskografisini dinlemeye özen gösteririm. zaten, muhtemelen rock müzik camiası da bu temel üzerine kuruludur. herkesin birbirini pohpohlaması...
    screaming trees'i keşfetmem uzun sürmedi.buğulu bir sesi vardı. hani derler ya lemmy(motörhead) için, viski ve sigara dumanıyla geliştirdiği gırtlağına övgü yaparlar... lemmy bir içiyorsa, bu adam beş içiyordu. fena bir herifti. sesi pesti, buğuluydu. belki de sadece kendi ses tonum da onunki kadar pes olduğu için onunla kendimi aynı kefeye koymaya, onu ağabeyim gibi görmeye başlamıştım.
    daha önce "x ve yaptıkları" şeklinde (nirvana ve götürdükleri, chris cornell ve getirdikleri) karaladıklarımdan farklı olarak, bu çirkin adam üzerine en sevdiğim parçalarını yorumlayarak anlatamayacağım. çünkü, hakikaten kutsanmış bir herif bu. bebeler belki hatırlamaz, fakat layne staley(alice ın chains), kurt cobain (nirvana), chris cornell (soundgarden) doksanları sarsan, grunge müzisyenleriydi. lanegan, kimine göre onların gölgesinde kaldı, kimine göreyse bu adamların aksine uzak durmak istedi. yanlış bilmiyorsam, cobain ve staley ile yakın dost olduğu bir gerçek. ama farklı bir adamdı. karanlık. mutlu biri olmamıştı belki de. bu adam grunge müzisyenleri arasında; veya grunge "yıldızları" arasında en çirkini olarak sayılabilirdi. bu yüzden mtv'de videoları çok dönmemiştir, kim bilir. onlar kadar pespaye giyinir, "depresyon hırkası" ve "yırtık kot"tan nasibini en az onlar kadar alırdı. fakat müzisyen olarak hep bir adım ileri atmaya çalıştı. grubu oldu, solo projesi oldu, ısobel campbell ile ayrı bir projeye girişti, mark lanegan band'i kurdu, gutter twins'de the afghan whigs solistiyle birlikte çaldı... her geçen gün olgunlaşıyordu belki de. son 10 senedir takım elbiseyle çıkmıştır konserlerinin yarısından fazlasına. grunge çıkışlı olmasına rağmen temiz müzik yaptığı da bir gerçek, ancak ben seyirciye saygıdan ötürü bu imajla sahne aldığına inanıyorum hala.
    parça parça anlatmayacağım dedim, evet kararımın arkasındayım. bundan ziyade sözlerinden kupleler paylaşmak daha doğru.

    "and ı'm happy murderin' my mind.
    yeah ı remember your voice,
    turn it around and around and around in my head,
    now it's just like you said.
    everything inside is dead."

    "aklımı öldürmekten mutluyum.
    sesini hatırlıyorum,
    kafamda defalarca döndürüyorum onu ve
    şimdi her şey söylediğin gibi,
    içeride kalan her şey ölü."
    (hotel)

    "had we ale, wine or beer,
    our spirits far to cheer.
    when we're in those woods so wild.
    where a glass of whiskey shone,
    when we're in the woods alone.
    far to pass away our long exile."

    "'ale'imiz, şarabımız veya biramız vardı.
    selamlamaktan uzak ruhlarımız...
    vahşi dünyada, ormanda olduğumuz zaman,
    bir bardak viskinin parladığı yerde,
    ormanda yalnız olduğumuz zaman,
    sürgünü atlatmak adına."
    (shanty man's life)

    "ı'd rather be drunk than dead,
    or go where jesus fled.
    so ı get drunk again.
    or may be not."

    "sarhoş olmayı, ölü olmaya tercih ederim.
    veya isa'nın uçtuğu yere gitmeyi.
    böylece tekrar sarhoş olabilirim.
    veya olmam."
    (woe)

    "when ı'm dressed in white,
    send roses to me.
    ı drink so much sour whiskey
    ı can hardly see.
    and everywhere i've been,
    there's a world that howls my name.
    from the one tiny sting,
    to that vacant fame."

    "beyazlara büründüğümde,
    bana güller gönder.
    o kadar çok acı viski içtim ki,
    görmekte zorluk çekiyorum.
    bulunduğum her yerde,
    benim ismimi uluyan bir dünya var.
    bir küçük dikenden,
    boş aleve kadar."
    (one way street)

    "cool water divine,
    now ı'm thirsty with nowhere to go.
    and what else do we find?
    but sorrow and misery untold."

    "serin, kutsal su,
    şimdi susadım ve gidecek bir yerim yok.
    başka ne buluruz,
    hüzün ve söylenmeyen zavallılıktan başka?"

    şimdiye kadar paylaştığım sözler mark lanegan ismiyle piyasaya çıkan parçaların sözleriydi. aslında gutter twins'e, ısobel'e de girilebilir ancak, lanegan'ı, aklıma ilk gelen sözlerle böyle özetleyebilirim sanırım. çok yaşa sen, 11 aralık'ta görüşelim paşam...

    http://bosmideyeikidubleviski.blogspot.com/…ar.html
  • 11 aralık 2012 mark lanegan konseri şerefine barış akpolat kendisiyle bir röportaj gerçekleştirmiş. her şey iyi güzel de nazım sevdiğini bilmezdik onu öğrendiğimiz iyi oldu. en sevdiği eserinin severmişim meğer olmasına kaç puan peki? yine yaktın bizi mark abi, bu sefer viski değil rakı bile kesmez bizi...

    http://www.hurriyet.com.tr/keyif/21952868.asp
  • sahnedeyken dünyayla ilişkisini koparan, gözlerini kapayıp sadece müzikle ilgilenen, seyirciye iki kelam etmeyen adam.
    öyle ki, geçenlerde paris'te isobel campbell'la verdikleri bir konserde sahnenin dibinde kavga çıkmasına, isobel campbell'ın şarkıyı söylerken sürekli kıkırdamasına rağmen gözlerini açmamış, istifini bozmamıştır. şarkı bittikten sonra "n'oluyo?" gibisinden isobel'e bakmış, olayı anladıktan sonra yüzünde vay anam vay neler dönmüş serhat ya ifadesiyle gülmüş, nadir gülümsemesiyle seyirciden alkış almıştır.
    ayrıca isobel campbell'la sahnede karı koca gibi durmaktalar. campbell, trans halinde şarkı söylerken kendisini huşu içinde dinliyor, lanegan da arada "hanım gir bakalım" der gibi kaş göz yapıyor.
  • bu adam bu sesle anama bacıma küfretse yine oturur mest ola ola dinlerim lan, nasıl bir transa geçirme gücü varsa artık.
    (bkz: ciğerine kurban)
  • eğer şarkı söyleseydim. sesimin bu adam gibi çıkmasını isterdim.
  • kime göre neye göre underrated bilemicem ama memlekette konserinin biletleri 3 gün önceden bitip, ne biletix ne de konser mekanının gişesinde* bulunamıyorsa ülke sınırları içinde pek de underrrated sayılmıyor sanırım. screaming trees dışında greg dulli ile ortak projesi the gutter twins* ve solo albümlerinden the winding sheet en iyi çalışmaları bana kalırsa.

    sesine diyebilecek bir şey yok zaten.

    (bkz: 18 mart 2015 mark lanegan band istanbul konseri)