şükela:  tümü | bugün soru sor
  • (bkz: ismail tunali)
  • macar kuramcı gyorgy lukacsın yazdıkları okunmadan yeteri kadar anlaşılamayacak olan estetik anlayıştır.

    (bkz: çağdaş gerçekçiliğin anlamı)
    (bkz: avrupa gerçekçiliği)
  • george thompson, terry eagleton, raymond williams gibi isimler de marksist estetik konusunda eserler vermişler.
    türkiyeli isimlere gelecek olursak ismail tunalı'nın "marksist estetik" isimli kitabı kitapevlerinde bulunabilirken, murat belge'nin iletişim yayınlarından çıkan incelemesini baskısı ise ancak sahaflarda ve internette bulunabiliyor.
  • (bkz: #24029168)
  • toplumsal gerçekçilikle karıştırıyor olabilirim ama cumhuriyetin ilk yıllarına ait sanatçıların eserlerinde etkisini görebiliriz. atatürk'ün ricasıyla bir süre sovyetlerde eğitim alan(türkiye'nin kalbi ankara'nın yönetmeni sergey yutkeviç'in yanında) abidin dino sanıyorum en güzide örneği.

    bu estetik algısına mimariyi dahil edeceksek ankara için de marksist estetiğin türkiye'deki sembol şehri diyebiliriz. detaylı fikrim olmadığı için iddia edemiyorum ama faşist estetikle birbirine benzer ögeler barındırdığını(elleri büyük, güçlü heroic insan figürleri, destan, hikaye ve savaşları anlatan eserler, minimalist, sade ama devletin gücünü gösteren devasa taş yapılar) sanıyorum söyleyebiliriz.

    ayrıca faideli bir link: http://www.marxists.org/subject/art/index.htm
  • christopher caudwell'in yanılsama ve gerçeklik kitabı da bu bağlamda* okunabilir
  • ankara'nin erken dönem mimari özellikleri esas olarak 1920'lerin ortaları ve 30'larin ilk yarisindaki heusser ve jansen planlari etrafinda şekillenmiştir. bu plancilar da esas olarak orta avrupa ekolü, alman ve avusturya ekolü mimari alişkanliklara, neo klasik binalara meyleden bir tutum sergilerler. özellikle ankara merkez şehir kurgusu, bulvarlar ve kamu binalari bu tutuma göre şekillenir. nazi almanyasi binalariyla benzerlikler de bu tutumdan kaynaklanir. ankara mimarisini sosyalist gerçekçilikle, marksist estetikle vs. benzeştirmek genellikle artniyetin ve cehaletin ürünüdür, cumhuriyetin ilk dönemini sosyalist vs. olarak nitelemeyi seven şaşkin liberallerin ve islamcilarin sevdiği bir uğraş olduğunu da ekleyeyim. ama bunun kasitli bir cehaletin ürünü olduğunu söylemeye gerek yok.
    sonuçta her gördüğü büyük taş yapiyi ve heykelleri sosyalist gerçekçilik ürünü zanneden şaşkinlardan olmayin, hitit güneşinin sosyalist bir sembol olduğunu düşünmeyin. melih gökçek'in seymen donu giydirdiği korkunç ankara kedilerine benzemeyin. açık havaya çıkın, vitamin alın, bol su için, karpuz yiyin. böyle bu konular..
  • bir süredir üzerinde kafa yorduğum estetik biçimidir, nuri bilge ceylan'ın altın palmiye almasından sonra gördüğüm bazı reflekslere cevaben fikirlerimi beyan etme zorunluluğu hissettim.

    dünden bu yana birçok kişi nuri bilge ceylan’ın aldığı ödüle seviniyor birçok arkadaşım da dahil buna sosyal medya mecrasında. bana da gün doğdu bir şeyler yazayım dedim. yönetmeni seviyorlardır, beğeniyorlardır ve bu başarıya seviniyorlardır. gayet normal. fakat ben nbc’nin özellikle politik tercihi sol-sosyalist çerçevede (sınıf siyaseti-ezilen siyasetini dert etmiş) olan insanların nbc sevgisini, beğenisini politik olarak sorunlu buluyorum. elbette ki neyi beğendiğiniz, sevdiğiniz meselesi politika gibi bir bilgi üretme süreci değildir, daha duygusal (affective) bir süreçtir. fakat bu tarz duygu-beğeniye dayalı estetik tercihlerin oluşum sürecinde tarihsel meseleler dolayısıyla politik mücadeleler rol oynuyor bilindiği üzere. özetle estetik tercih ve beğeni de politik olarak oluşur. sorunlu kısım da o halde şudur, sol-sosyalist estetik (tarihsel olarak oluşan) ile nbc’nin temsil ettiği estetik politik olarak birbirine zıttır. mesele bu, bunun neden böyle olduğunu anlatacağım. fakat bu anlattıklarım sizleri ikna etse dahi, nbc’yi sevmeye devam eden bir sol-sosyalist fikriyata sahip olabilirsiniz. bu sadece politik mücadelenin kapsamının çok geniş olduğunun bir örneğini verir bizlere ve bunun bir süreç olduğunu anlatır.

    fakat burada çok önemli bir nokta var. sol-sosyalist politik yaklaşım derken elbette belli bir ön-kabulüm var. burada kasttettiğim politik yaklaşım “kitlelerin aydınlatılması metodolojisi” olarak özet geçeceğim sol-sosyalist politik aklı dışarıda tutuyor. daha gramscist bir noktadan yaklaşıyorum. kısaca; kitleler kendi aydınlarını tarihsel süreç içinde yaratır, aydınlar kitlesel değerler üzerinde yükselir, toplumsal dönüşüm aydınların kitleselleştiği, kitlelerin aydınlaştığı bir süreçtir. dolayısıyla ben sol-sosyalist estetik algılayışı da bunun üzerine kuruyorum.

    bunun sinema alanındaki karşılığına geleceğim. ama bir örnekle işimi kolaylaştırayım. türkiye özelinde “estetik” ile “politik” arasında kurulan en “sorunsuz” ilişki (tabii ki benim çerçevelediğim bağlamda sorunsuz) müzik alanında kurulmuş durumda. sol-sosyalist politik, kitlelerle ilişkisini müzik alanında “halk müziği”, “arabesk müzik”, “rock müzik”, “hafif batı müziği” gibi kitlesel alanlarda giriştiği mevzi savaşıyla kurduğunu iddia edebiliriz. kitlelerle organik bağların kurulmadığı diğer müzik türlerinde ise “politik” bir varoluştan bahsetmek ise zor görünmektedir. bu noktada başta altını çizdiğim meseleye geri dönecek olursak, bu oluşum bir bilişsel sürecin ürünü değildir. kitleler nerede çoksa oraya gidelim süreci ile “akli” olarak karar verilmez, tarihsel olarak kitleler kendi estetik beğenilerini ve politiklarını oluştururlar, ve estetik ile politik arasında bir kesişim kümesi oluşur. o kesişim kümesinden de temsilci sanatçılar çıkar: ahmet kaya, mahsun-i şerif, kazım koyuncu.

    sinema alanında karşılaştığımızı, müzik alanında kulandığımız metodoloji üzerinden anlayabiliriz. sinema alanında böyle bir estetik-politik kesişim noktasının olmayışı tarihsel olarak kaybedilmiş bir hegemonya mücadelesinin sonucudur. bunun üzerine kafa yoruldu türkiye sineması’nda filmler çekildi, kitlelerin kitlelerin estetik tercihi ile anlatma meselesinde buna yakınsayan atıf yılmaz, halit refiğ, ertem eğilmez, yılmaz güney gibi temel yönetmenleri bu mücadelenin bir parçası olarak görebiliriz. fakat aynı çizginin hem popüler, hem alternatif sinemada takip edilmediğini görüyoruz bugün. sol-sosyalist siyaset bu mücadeleyi bu alanda kaybetti. kısmen diriltmeye çalışan yönetmenler olsa bile bu kısmi bir çaba. iki kutuplu bir sinemadan bahsedebiliriz. bir tarafta endüstriyelleşmiş, hollywood ile paslaşma içinde bir ana-akım sinema, diğer tarafta kendi alternatif endüstrisini yaratmış “popüler kültüre” tepki üzerinden doğmuş, içeriksel olarak kendini geliştirmiş ama estetik tercih olarak popüler kültüre karşıtlığı üzerinden avrupa’daki “sanatsal” geleneğin takipçisi bir bireysel estetik temelli bağımsız sinema. (felsefi kökenlerinin bir özeti için adorno ve horkheimer’ın kültür endüstrisi eleştirisine bakılabilir.) dolayısıyla eleştiriyi geliştirmek biraz da “estetik” üzerinden mümkün olan bir şey. başta giriştiğim nbc eleştirisi buraya oturuyor.
    özünde kitlelerle ilişkisini kitlelerin estetik tercihleri üzerinden kuramayan bir sinemadan bahsediyoruz. nedir kitlelerin estetiği sorusu yeni bir soru değil. bakhtin-benjamin-gramsci-lukacs hattını damıtırsak şöyle bir sonuca varabiliyoruz:

    1) diyalojik anlatı
    2) öyküsel-içeriksel anlatı

    karşıtları ise monolojik anlatı ve durumsal anlatı olarak özetlenebilir. her sanat bunlara kendi biçimsel özellikleriyle yön veriyor ya da çoğaltıyor. benjamin bunu o müthiş dehasıyla şöyle özetlemişti: yüksek sanat nesnelere dışarıdan bakar, halk sanatı ise içeriden. bunun sinema alanındaki benjamin’ci cevabı “montaj-kesinti” idi. çok kaba hatlarıyla, ideal tip olarak şöyle bir sinemadan bahsediyoruz aslında:

    1) özneler arası diyalog üzerinden kurulan
    2) öyküsel bir anlatıya sahip olan, eylemi duruma tercih eden
    3) montaj tekniğini kullanan, sahneleri kesintiye uğratan
    bu teknik kısımları biraz çabuk geçiyorum. detayına inilir gerek olursa. ama tekrar müziğe dönerek bakarsak, kitlesel müzikteki “söz” ve “öykü” temelli müzik anlatısına dikkat çekmek isterim.

    sinema estetiğine geri dönecek olursak, nbc özelinde, bu estetik tercihin genellikle zıttını buluyoruz:

    1) susmanın, konuşmamanın hakim olduğu
    2) öykünün durumlara göre daha geri planda olduğu, eksiltili anlatı
    3) tek-az plan, mümkün olduğunca az kesme ile ifade edilen bir görsel dil

    özetle, bu anlatı kitlesel bir anlatı değildir. kitleleri bu dil ile anlatmak, anlatılanı kendi kendine yabancılaştırıan bir etki yapar. ekranda görülen sol-sosyalist politiğin temel ilkelerinden biri olan kitlelerle konuşmak, kitlelerin kendini tanıması, kendini ifade etmesi ilkesinin tam zıttına hizmet eder, kitleleri bir “uzman-sanatçı” bakışı altında sabitler. film üzerine izleme-konuşma meselesi uzmanlar arası bir bilgiye işaret eder.
    bütün bunlar ile yapmaya çalıştığım kısa izahta, sol-sosyalist politiğin (gramscist geleneğe yakınsayanların) nbc estetiğini benimsiyor olmalarının politik açıdan tutarsızlığını anlatabildiğimi düşünüyorum. eksik kalan noktalar tartışılır, derinleştirilir.

    edit: değinmeyi unuttuğum bir konu var. kitlesel sinema estetiğine günümüzde popüler kültür sinemasının yakınsaması tesadüf değildir. (diyalojik, öyküsel, montaja dayalı anlatı) çünkü popüler sinemanın işi "kitlelerledir", derdi onları metalaştırmaktır. sol-sosyalist politiğin derdi kitlelerleyse "estetik" açından bu sinemadan öğrenecekleri vardır. burada "içeriksel" bir tartışma da yapılması gerekiyor, ama bu bu tartışma bağlamında daha geri planda.