şükela:  tümü | bugün
  • "marlon öldüğünde, herkes bir basamak yükseldi."

    -jack nicholson
  • o kadar büyük bir aktördü ki, robert de niro sadece onun taklidini yaparak oscar kazanmıştır.
  • metot oyunculuğunu nasıl bu kadar sağlam ve gerçekçi bir şekilde yaptığını düşünüp dururken nedeninin çocukluk yıllarından kalma travmalar olduğunu öğrendiğimde içim burkuldu.

    marlon brando, her iki ebeveyni de alkolik olan, işlevsiz bir ailede çok sıkıntı içinde büyüdü. bir ebeveyn olmaktan çok uzakta olan annesi, sıklıkla bir barda sarhoş bulunur ve babası onu eve getirirdi. annesinin bu durumu yetmezmiş gibi, sürekli küçümseyen yorumları ve hem kendisine hem de annesine fiziksel tacizinden dolayı babasından da ayrıca nefret ediyordu.

    broadway'deki oyunculuk kariyerinin zirvesinde, bir sahnede kızması gerektiği rolü o kadar gerçekçi yapıyordu ki bunun nedeni sorulduğunda, "o esnada babasının ona vurduğu anları düşündüğünü" söyleyecek kadar şeffaf bir insandı. yaşadığı istismar dolu çocukluk yılları onu asi bir karaktere dönüştürdü. bu karakterini ekmeğini kazandığı sinema sektöründe dahi en uç noktalarda yaşaması ( oscar ödül törenine katılmaması, sürekli hollywood üzerinden sistem eleştirisi yapması) gerçek bir başkaldırıdır bana göre.

    the godfather filminde oğlun sonny öldüğünde yaşadığın üzüntüde ve bu yüzden diğer mafya babalarına duyduğun nefret dolu bakışların altında, annene ve babana duyduğun nefretle karışık hüzünlü duyguların yattığını biliyoruz artık brando. ışıklar içinde uyu.
  • yönetmen sidney lumet kitabında demiş ki:

    "...hala yapıyor mu bilmiyorum ama, brando çekimler başladığında önce bir yönetmeni test eder. aynı sahneyi, birbirine tıpatıp benzeyen iki şekilde oynar - fark şudur ki, bir tanesinde hakikaten içinden, hissederek oynamış, diğerinde ise olması gereken duyguyu ucundan göstermiştir. sonra yönetmenin iki performanstan hangisini filme seçtiğine bakar, eğer yanlış olanı seçtiyse, brando kazanmıştır. o andan sonra yönetmeni kaale almaz, hatta işi kabusa çevirir. kimsenin bunu yapmaya hakkı yok ama neden yaptığını anlayabiliyorum. ne yaptığını anlamayan insanlara iç dünyasını açmak istemiyor..."
  • ''benim hayatımdaki en büyük sefalet, ünlü ve servet sahibi olmaktır.eğer hollywood'daysam bunun sebebi parayı geri çevirecek ahlaki cesaretimin olmamasıdır'' diyebilmiştir.
  • gelmiş geçmiş en büyük sinema oyuncularından marlon brando yaşamını yitirdi. bana da tanımayanlara onu tanıtacak ama kendisine de ancak "elveda" anlamına gelecek bir yazı yazmak düştü. yaşadığı 80 yılda sinema tarihine mal olmuş onlarca filmde rol alan, hırçın, asi, devrimci brando artık yok. oturup magazin basınını karıştırıyorum, karşıma hep aynı şeyler çıkıyor. brando'nun sahip olduğu adalar, intihar eden çocuklar, aşırı kilolar… hayır bunları yazmamalıyım.

    sinema tekniğini yazmalı onun, devrimci duruşunu yazmalı. sinemada kendinden sonra gelen oyuncuları belki de en çok etkileyen oyuncu olduğunu yazmalı. hani şimdinin gözde oyuncuları, beğenerek izlediğimiz al pacino, robert de niro, johnny depp gibi oyuncuları nasıl etkilediğini. bir de adıyla birlikte anılan "metod oyunculuğu" var ki bizi brando'nun başarısının sırlarına götürür.

    brando, 1924 yılında dünyaya geldi. annesi, henry fonda'yı keşfetmesiyle ünlü bir oyuncudur. mutsuz bir aile ortamında büyüdü ve bu yüzden gençlik yılları isyan doluydu. okul koridorlarında motosikletle gezdi, liseden kovuldu. askeri okula kaydedildi; disiplinsizlik ve asilik nedeniyle, oradan da kovuldu. oyuncu olmak isteyen kız kardeşi jocelyn'in yaşadığı new york'a gitti. 19 yaşındaydı ve dönemin en meşhur oyunculuk hocası stella adler'in sınıfına kaydoldu. doğal bir yetenekti. dönem, stanislavski'nin metod oyunculuğunun new york oyunculuk ekolünde revaçta olduğu dönemdi. stella adler, onun büyük başarıya ulaşacağını ancak, oyunculara özgü o sonsuz hırsa sahip olmadığını, kendi yeteneğine karşı ilgisizliğini ilk gözlemleyenlerdendi. profesyonelliğe ilk adımı, 1944’te "remember mama/anneyi hatırla" adlı broadway yapımındaki rolüyle attı. onu bir gecede "efsane" mertebesine yükselten ise tennessee williams'ın "ihtiras tramvayı" oyununun, 1947 broadway yapımındaki stanley kowalski rolü oldu. onun bu kaba, kurnaz ve cahil halk adamı portresine verdiği ham, işlenmemiş, doğaçlama yön, canlı performansları izleyebilmiş olan bir avuç şanslının o günü hâlâ bir devrim olarak hatırlamasının sebebidir. brando, iki yıl kapalı gişe oynayan ve herkesin aklına kazınan bu olağanüstü performanstan sonra bir daha hiç tiyatroda oynamadı. sinema onu bekliyordu.

    1950 yılında fred zinneman'nın "the men/onlar insandı" adlı filminde felçli, acılı bir savaş gazisi rolüyle sinemaya "merhaba" diyen brando bu rolüne hazırlanmak için bir ay bir gazi hastanesinde yatmıştı. 1951'de, elia kazan'ın, "ihtiras tramvayı"nın beyazperde versiyonundaki kowalski rolüyle, arka arkaya gelecek dört oscar adaylığının ilkine layık görüldü.

    "ihtiras tramwayı"ndan sonra ikinci kazan/brando ortaklığı brando'nun meksikalı bir devrimciyi canlandırdığı ve ikinci oscar adaylığını aldığı "viva zapata"ydı (1952). sonra farklı bir yol deneyerek, klasik kökenli aktörler james mason ve john gielgud’la "julius caesar"ı çekti (1953). kimsenin aklındaki marcus anthonyus olmamakla birlikte, bu kendi doğasına aykırı rolle bile, bir oscar adaylığı aldı. kendi kazanamasa da yaratıcı varlığıyla, "ihtiras tramvayı"yla, vivien leigh'in, "viva zapata"yla anthony queen'in ve "julius caesar"la john gielgud'un oscar kazanmasına aracı olan brando, oscar'ı nihayet kazan'la üçüncü işbirliği "rıhtımlar üzerinde"deki yozlaşmış sendikacıları ihbar eden rıhtım işçisi/eski boksör terry malloy rolüyle aldı. "rıhtımlar üzerinde"deki başarısını, 50'li yıllar boyunca birbirinden çok farklı filmler ve roller izledi. "guys and dolls/gönül yolu"yla (1955) ilk (ve son) kez bir müzikal denedi, "the teahouse of the august moon/çayhane" de (1956) eşcinsel bir japon'u, oscar'a bir kez daha aday olduğu "sayanora"da (1958) 2. paylaşım savaşı'nda bir subayı canlandırdı. "mutiny on the bounty/gemide isyan" (1962), "bedtime story/yatak öyküsü" (1964), chaplin'le çektiği "the countess from hong kong/hong kong'lu kadın" (1967) filmlerinde oynadı. 60'larda kendini o kadar unutturdu ki, 1972'de coppola'nın "baba" filmindeki mafya babası vito corleone rolü için seçmelere katılmak zorunda kaldı. bu rolle yine mükemmelliğini kanıtladı ve ikinci oscar'ını aldı. 1973'te bertollucci'yle çektiği "paris'te son tango" ile bir oscar adaylığı daha geldi. 1979'da yine coppola'nın "apocalypse now"unda görkemli bir oyun çıkardı. 1998'de ırkçılık üzerine çok iyi bir mesaj/film olan "a dry white season/sıcak kuru bir yaz" ile bir oscar adaylığı daha aldı. 1990'da "baba"daki rolüyle dalga geçen "the freshman/akıl hocası"nda, 1995'te "don juan de marco"da oynadı. son filmi 1999'da robert de niro ile oynadığı "the score" oldu.

    metod oyunculuğu, "oyuncunun, duyguların ve durumların gerçekliğine inmesindeki ısrarıyla, içe dönük olmasına ve canlandırdığı karaktere kendi deneyimlerini katmasına dayanır". amacı, karakterin artık oyuncunun bir parçası haline gelmesidir. oyuncu yazarın ya da senaristin kurgusundan sıyrılmalı, kendi yaratısına varabilmelidir. kuşkusuz, brando bu metodu en iyi uygulayan sanatçıların başında geliyordu.

    bir gün, brando eğitim almak için geldiği, metod oyunculuğunun okulu olan actor studio'nun sınavlarına katılmış; sınavda jüri, kendisinden, tek hareketle kendilerinden nefret ettiğini göstermesini istemişti. kısa bir bekleyişin ardından oyununa başlayan brando, jürinin karşısında öylece durmuş, sonra da çıkışa yönelip kapının önünde dikilmiş. jüri'ye bir kez bakmış ve ayaklarını paspasa silerek odadan çıkmıştı.

    metod oyunculuğunun daha iyi anlaşılması için aynı okuldaki başka bir örneğe daha yer verelim. bir ders sırasında robert de niro, bir doğaçlama uygulaması için, hepsi daha önceden oyunculuk eğitimi almış olan katılımcılarından birini sahneye çağırmış. de niro, öğrencisine "birazdan bu telefon çalacak, telefonu açacaksın ve telefondaki kişi sana çok kötü bir haber verecek, konuşma istemiyorum, hadi bunu bize anlat. kısa bir süren var…" deyip, telefonu öğrencinin eline vererek, kenara çekilmiş. öğrenci telefon çaldıktan sonra açıp, bir iki saniye sonra yüzünü ekşitmiş ve kötü bir haber almış gibi mimikler yapmış. de niro "bitti mi?" diye sorup araya girdikten sonra, salona dönüp "sanırım pek az kişi bu kadar kötü oynardı" demiş. öğrencisi de kötü olduğunu kabul edip, anında; bahsettiği duygunun doğru tepkisine ermenin zor olduğundan yakınmış. de niro bu kez aynı oyuncunun kulağına eğilip bir şeyler fısıldamış. öğrenci, ikinci kez çalan telefonu almış ve bir dakika konuşmadan oynamış. bu kez salondakiler performansın, yüz ifadesinin ve bedenin daha etkileyici olduğu konusunda hem fikir olduklarını belirtirmişler. de niro "ona sadece 'telefonu aç ve 348 ile 45'i çarp' dedim" diye açıklamış durumu.

    brando metod oyunculuğunun bir numaralı ismiydi. oynadığı bütün filmlerde bu yanını görmek mümkündür. baba filminde oğlunun ölüm haberini aldığında yüz kaslarının aldığı durumu, damarlarının şişmesini kaç oyuncu başarabilir ki?

    brando'yu bir de bizden biri yapan bir yanı var. bu, onun politik dünya görüşü ve yaşamı boyunca faşizme ve amerikan imparatorluğu'na karşı aldığı tavır diye özetlenebilir. brando, özellikle hollywood'un sahteliğinden nefret ediyordu. aykırıydı, onların kurallarına göre oynamıyordu.

    brando, 1950’lerin ünlü mc carthy "cadı kazanı" komünist avı sırasında soruşturmaya uğramış ve kara listeye alınmıştı. bu olayın geri planına kısaca bir bakalım: ikinci paylaşım savaşı'nın ardından, mc carthy başkanlığındaki, amerika'ya karşı çalışmaları araştırma komitesi; üniversiteler, sendikalar, sinema-tiyatro sektöründeki komünistleri bulmak için geniş bir soruşturmaya girişmişti. gary cooper, john garfield, marlon brando, kim hunter, bertolt brecht, arthur miller, elia kazan gibi ünlü sanatçılar sorgulanmıştı. tiyatro ve film yönetmeni, istanbul doğumlu elia kazan, 14 ocak 1952'de gizli bir oturumda ilk kez komiteye konuşmuş ve çeşitli ihbarlarda bulunmuştu. sinema sektöründen onlarca oyuncu, senarist, kameraman emekçinin ismini polise veren kazan, verdiği ifadelerin yeterli olmadığını düşünmüş olmalı ki bir süre sonra tekrar komiteye başvurmuş ve daha çok bilgi vermek istediğini belirtmişti. hainliği dünya çapında tescillenmiş kazan, kendisini şu şekilde savunmuştu: "komünist felsefeden ve yöntemlerden tiksiniyorum. ben, düşünce ve çalışma özgürlüğünden, birey haklarından yanayım. bu değerli kazanımlar için tüm gücümüzle çalışmalıyız. çalışmalarımda da başından beri daima bu amacı güttüm." o dönemde, onlarca sinema emekçisi işlerinden çıkartılmış, bir daha hiçbir yerde iş bulamamıştı. fakat holywood, kazan'a bonkör davranmıştı. istediği filmleri çekmesine izin verilmişti. hatta kendini koruması için bu filmlerde "aşırı"ya gitmesine izin verilmiş, önü açılmıştı. brando, kazan'ın arkadaşlarını ihbar etmesini haklı çıkarmak için çektiği bu filmlerde rol alıp kandırılanlar arasındaydı. brando yıllar sonra kazan tarafından kandırıldığını ifade etmekten çekinmemişti. kazan, yıllar sonra "ömür boyu sanat oscar'ı aldığında salonda bulunan davetlilerin büyük bir çoğunluğu ayağa kalkıp sırt çevirerek onu protesto edecekti.

    cadı kazanı, brando'nun politik çalışmalarında gerilemeye neden olmadı. o, 60'lar boyunca güney afrikalı politik tutsaklar, kızılderililer'in hakları gibi ayrımcılık ve insan hakları konularında ciddi mücadelelere katılmıştı.

    1972 yılında coppola'nın the godfather/baba'daki vito corleone rolüyle ikinci oscar'ını almıştı. ancak hollywood'un kızılderililer'e yaklaşımını ve amerika'nın kızıldereliler üzerindeki soykırımını protesto etmek amacıyla ödülünü almaya gitmemiş, yerine sacheen cruz littlefeather adlı bir kızılderili oyuncu göndermişti. sahneye kızıldereli kıyafetleriyle çıkan littlefeather, brando'nun ödülü reddettiğini açıklamıştı.

    bir dev daha gitti. yerine yetişenler onun yerini doldurabilecek mi bilinmez. güle güle zapata, güle güle vito corleone, güle güle…
  • baba filmiyle en iyi oyuncu oscar'ını kazanan brando törene gelmemiş, ödülü neden reddettiğini belirten, kızılderililerin karşılaştığı kötü muameleler ve genel olarak ırkçılık hakkında hazırladığı metni okuması için oyuncu arkadaşı littlefeather'den törene gitmesini istemiştir. sahneye, liv ullman ve roger moore'un yanına gelen littlefeather'ın konuşmasını gösterinin sorumlusu howard koch engellemeye çalışmış, buna rağmen genç kızılderili (sacheen littlefeather) söylemeyi başardığı bir iki sözle istenen ilgiyi çekmeyi başarıp, oscar tarihine geçmiştir. (kaynak: wiki)

    http://www.youtube.com/watch?v=2quacu0i4yu

    konuşmanın çevirisi;

    "marlon brando... benden zaman darlığı ile şu anda sizinle paylaşamayacağım uzun bir konuşma yapmamı istedi ancak basınla paylaşmaktan memnuniyet duyacağım şey şu ki o... çok üzülerek bu cömert ödülü kabul edemiyor. ve bunun sebebi de... günümüz film endüstrisinin... beni affedin... ve televizyonlardaki filmlerdeki yeniden çevrimlerde amerikan yerlilerine yaptıkları ve wounded knee'deki son olaylardır. bu akşam aranızda bulunamadığım için beni affedin. gelecekte kalplerimiz ve anlayışlarımızda sevgi ve cömertlikle bir araya geleceğiz. marlon brando adına sizlere teşekkür ederim."

    okutulmayan metnin çevirisi;

    "200 yıl boyunca toprağı, yaşamı, ailesi ve özgür olma hakkı için savaşan yerli halka şöyle dedik: "indir silahını arkadaş, gel beraber oturalım. indirirsen eğer silahını arkadaş, barıştan söz ederiz senle, anlaşırız senin hayrına."

    silahlarını indirdiklerinde ise onları katlettik biz. onlara yalan söyledik. onları topraklarından koparmak için kandırdık. onları açlığa mahkûm ettik, ki hiçbir zaman sadık kalmadığımız ve adına antlaşma dediğimiz o kağıtları zorla imzalasınlar. onları, yalnızca yaşamın anımsayabileceği kadar uzun bir süredir yaşam vermiş bu kıtada dilencilere döndürdük. ve tarihi nasıl yorumlarsanız yorumlayın, ne kadar çarpıtırsanız çarpıtın: biz doğru davranmadık. ne adil davrandık ne de dürüst. onlara ne haklarını iade etmek zorundaydık ne de antlaşmalarımıza sadık kalmak.. çünkü gücümüzün üstünlüğü bize diğerlerinin haklarına saldırma, mallarını gaspetme, yalnızca yaşamlarını ve özgürlüklerini savunmaya çalışırken yaşamlarını ellerinden alma hakkını sağlıyordu. onların erdemleri suça dönüşürken bizim ahlâksızlıklarımız erdem oluyordu.

    fakat bu sapkınlığın ulaşamayacağı bir şey var, o da tarihin büyük hükmü. emin olun tarih bizi yargılayacaktır. ama umurumuzda mı? bu nasıl bir ahlâki şizofrenidir ki, tüm dünyanın işitmesi için ulusumuzun en tepesindeki sesle ciğerlerimiz patlayana kadar taahhütlerimizi yerine getirdiğimizi haykırırız da, tarihin tüm sayfaları ve amerikan yerlilerinin son 100 yıl boyunca geçirdiği tüm o aç, susuz günler ve geceler bu sesin dediklerinin tam tersini söyler.

    görülen o ki, bu bizim ülkede 'komşunu sev' ilkesi ve bu ilkeye saygı artık işlemez hâle gelmiş ve tüm yaptığımız, gücümüzle yapmayı başarabildiğimiz ancak ve ancak, dost da olsa düşman da, yeni doğan ülkelerin umutlarını yok edecek şekilde onlara bizim insancıl, uygar olmadığımızı ve sözümüzü tutmadığımızı göstermek olmuştur.

    belki de şu anda kendi kendinize, "hay aksi şimdi bunun akademi ödülleri ile ne ilgisi var canım!" diyorsunuz. "bu kadın burada ne arıyor, hem akşamımızı berbat etti, hem de bizi ilgilendirmeyen konularla yaşamlarımıza girdi, üstelik umurumuzda bile değil. zamanımızı ve paramızı harcadığı gibi bir de evlerimize istemeden girdi."

    sanırım bu sorulmamış soruların cevabı, sinema dünyasının da en az diğerleri kadar yerlileri küçük düşürmekle, onları vahşi, düşmanca ve kötü göstererek karakterleriyle alay etmekle sorumlu olmasında yatıyor. bu dünya çocukların büyümesi için zaten yeteri kadar zor. yerli çocuğu televizyon izlerken film de izler ve soyunu filmlerde anlatıldığı gibi görünce o zihinlerin nasıl zedelendiğini bilmemiz mümkün değildir.

    geçenlerde bu durumu düzeltecek bir kaç sendeleyen adım atıldı, ancak çok az ve çok aksak.. öyle ki, bu mesleğin bir üyesi olarak, bir birleşik devletler yurttaşı olarak bu gece bu ödülü kabul etmek içimden gelsin. öyle düşünüyorum ki bu ülkede şu anda ödül almak ya da vermek, amerikan yerlilerinin durumları önemli oranda düzeltilmediği sürece uygun değildir. eğer kardeşimizden sorumlu olamıyorsak en azından celladı olmayalım. bu gece doğrudan sizinle konuşuyor olabilirdim ancak yaralı diz'e (wounded knee) gidip, ırmaklar aktıkça ve otlar büyüdükçe onursuz kalmaya devam edecek bir barışın kurulmasını engelleyebilmek için elimden gelen yardımı yapmakla daha yararlı olabileceğimi hissettim.

    ümit ederim ki şu anda dinleyenler bunu kabalık olarak addetmez de, yaşayan hafızanın ötesinden beri yaşamlarını destekleyen bu toprakların üzerinde tüm insanların özgür ve bağımsız kalma hakkı olduğuna inandığımızı söylemeye hakkımız olup olmadığı gibi önemli bir konuda dikkati çekmek için yapılmış samimi bir çaba olarak görürler.

    bayan littlefeather'a gösterdiğiniz incelik ve nezâket için teşekkür ederim. hepinize teşekkür ederim ve iyi geceler dilerim."
  • 50'li yılların yakışıklı aktörü. "rıhtımlar üzerinde" filmiyle ilk çıkışını yaptıktan sonra, "genç aslanlar", "viva zapata" ve "ihtiras tramvayı" gibi filmlerde rol alıp, asi gençliğin simgesi oldu. "baba", "paris'te son tango", "donjuan de marco" gibi filmlerde de rol almasına rağmen uzun süredir, şehre uzakta bir evde yalnız yaşayan marlon abi, "sevgililerimi ve çocuklarımı mutlu edemedim, iyi bir baba olamadım" gerekçesini öne sürerken, bence ortamlardan daraldı, lanet etti ve çekildi. kimseyle görüşmeyen abü; kaliteli bir anarşisttir aynı zamanda.
  • "hollywood yahudilerin elinde, kimse onların emrinden dışarı çıkamıyor." sözlerinin sahibi aktördür.
  • the godfather'da torunu ile oynarken ağzına portakal kabuğu koymak o an aklına gelmiş ve uygulamış.
    bunu yaparken de kendi çocukluğundaki oyunlarından esinlenmiş
    ne de olsa metod oyunculuğunun kralı.