şükela:  tümü | bugün
  • (bkz: yeşim buber)
  • "insan benliğinin en içteki gelişimi, pek çoklarının zannettiği gibi, kendimizle kurduğumuz ilişkiyle olmaz. öteki tarafından mevcut kılınmakla ve onun tarafından mevcut kılındığımızı bilmekle olur" diyen bilgin.
  • (bkz: justin bieber)
  • "ben sende oluyorum" diyor martin buber..

    yani diyor ki;
    yeni dunya duzeni tarafından onca yalnızlaşmamıza, kendimize bile yabancılaşmamıza, dahası "mutlu olma"nın yolu "sahip olmak" olarak yeniden tanımlanmış olmasına rağmen; kişi ancak sevgiyle/sevgiliyle olur! yani "olmak" mühim mesele..!
  • ben-sen ile ben-o ilişkisine ayrım getirerek "eğer dünyada iki kişi olsaydık bir sorun kalmazdı, her şeyi verirdim" diyen levinas'a ilham kaynağı olmuştur.
    levinas alıntısı için: (bkz: baskalik deneyimi)
  • "kişisel sorumluluğun olduğu yerde o sorumluluğun yerine getirilememesinden doğan bir suçluluk vardır. varoluşsal suç, insan dünyaya meşru bir cevap üretemediğinde ortaya çıkar" diyen filozof. kendisi din üzerinden varoluşçuluk kuramlarına katkı yaptığı için olsa gerek tarzını mevlanaya benzetiyorum.
  • "...buber’in yazdığına göre, ben-o etkileşiminde bir taraf ötekinin öznel gerçekliğine ayak uyduramaz, ona karşı gerçek bir empatisi yoktur; alıcının bakış açısından bu, apaçık bir bağlantısızlık olabilir.... buber, ‘ben-o’ terimini sadece kayıtsız, mesafeli olandan, tamamen istismarcıya kadar uzanan ilişkiler yelpazesini tanımlamak için icat etmiştir. bu yelpaze içinde, ötekiler nesnelere dönüşür: birisine bir kişiden çok, bir eşya gibi davranırız..."**
  • büber. martin büber.

    kendisi kadimci diyebileceğimiz gelenekten bir yahudi düşünür. kadimci derken, kadim bilgelikleri günümüze uygulama veya günümüz bağlamında anlama çabasından bahsediyorum. benzer bir sürü kişi var özellikle yahudiler arasından çıkmış. en meşhurlarından birisi de haham twersky. bu adamlar, "ilk günah" veya "cennetten kovulma" vs gibi temaları, aslında insanlığın deneyiminin merkezindeki bir takım olguların metaforu olarak alıyorlar ve dinlerin kavramsal zeminlerindeki bazı kısımların bugün bile ilk günkü kadar geçerli olduğunu -bir anlamda- iddia ediyorlar.

    aslında "düşünür, filozof, teolog" gibi lafları pek sevmiyor büber. ona göre yaptığı şey, bir takım kavramların analizi değil, deneyimlerin analizidir. bu yönüyle, bir önceki asrın amerikalı düşünürlerinden etkilendiği söylenebilir. dikkatli okur hatırlayacaktır ki, henry david de "duyuların nasıl işlediğini veya bildiğim şeyleri nasıl bildiğimi merak etmiyoru; etrafımdaki nesneleri merak ediyorum" demiştir. deneyimin belirleyiciliği, ekseriyetle varoluşsalcılığın imzası olarak tasvirlenmiştir fakat "deneyim" diye soyutlanabilecek şey ilk olarak her iki bacon'ın felsefelerinde, sonrasındaysa 18. yüzyıl ingiliz (iskoç, irlanda) geleneğinde ortaya çıkmıştır. bu fikirlerin, ekseriyetle, kıta felsefecilerine mâl edilmesi, iki temel felsefi tartışmayla ilgili ana akım kusurlu anlatıların sonucudur. bu tartışmaların ilki, rasyonalizm-empirisizm diye adlandırılabilir. diğeri ise eski dostumuz nominalizm-reelizm tartışmasıdır.

    bu iki eksene ayırdığımızda aslında dört konum ortaya çıkar. rasyonalist ve nominalist felsefeler, zaman içerisinde empirisist ve realist tarafa doğru kayma eğilimindedirler. bir başka deyişle, 20. yüzyılda rasyonalist ve nominalist olarak değerlendirebileceğimiz bir felsefe, 18. yüzyıldaki -belki de- en empirik ve realist felsefeden daha gerçekçi ve deneyimcidir. bunun asıl sebebi, tarihseldir. insanlık hızla dönüşmektedir. ve, özellikle de iletişim aletlerinin gelişmesiyle, yani bir sesi veya bir görüntüyü veya bir cümleyi muhafaza etme ve yayma yöntemlerimizin evrilmesiyle, önce "ortak" sonrasındaysa "mutlak" bilgi konumu kavramsallaşır. "ortak bilgi" diyebileceğimiz kısım, bugün bilimlerden anladığımız şeydir. bilimleri, genellikle, ortak bir bilgi havuzu veya sürekli gelişen bir külliyat olarak nitelendirme eğilimindeyizdir. (daha önceki yazılarda da tartıştığımız üzere, bu durum, bilimi nesneleştirmektedir.)

    "mutlak bilgi" dediğimiz kısım ise, eski mısır'da ortaya çıkmış, "her şeyi bilen" fikrinin ardılıdır. yani, semavi dinlerin resmettiği tanrı ile aynı yere çıkar.

    burada "bilgi" denen şeyden ne anladığımız, aslında tarih boyunca değişen kısımdır. hatta denilebilir ki, bilgi problemi, tüm felsefelerin tek problemi olmuştur. bilgi nedir? ne değildir? nasıl ortaya çıkar? neyin sonucudur? neyi önceler?

    felsefelerin deneyimci ve gerçekçi bir tona kayması derken aslında bahsettiğimiz şey soyut veya sembolik bir şey değil. bugün, ortalama vatandaş, beyniyle düşünceleri veya yedikleriyle duyguları arasında bir bağ olduğunu biliyor. şarap içince hüzünlenmenin, fizyolojik bir yönü olduğunu biliyor. bir tür tanrısal veya mistik postülattan öte, bir takım hormonsal veya sinirsel aktivitelerde arıyor cevapları. bu yönüyle, günümüzdeki ortalama vatandaşın düşünceler veya duygular ile ilgili fikirleri, belki de locke'tan daha fazla deneyimci.

    gerçekçilik de yine bu şekilde anlaşılmalı. 17-18. yüzyıla gittiğinizde, 3-5 tane element biliniyordu. onların da tam olarak ne oldukları bilinmiyordu. bugün elimizde kocaman bir tablo var. 17. yüzyıldaki bir düşünür "atom" dediği vakit, pek de iyi bilmediği ancak bir kavramsal postulat, bir düşünce pratiği olarak ortaya attığı bir takım şeylerden bahsediyordu. bizse, bugün, 120 yıldır kimya nobeli dağıtıyoruz doğrudan "atom" denen şeyin ayrıntı seviyesindeki çalışmalarına. yani, üç beş asır önce sadece bahsini edebildiğimiz birçok şey, bugün binlerce farklı gözlemle desteklenmiş durumda. yani, 19. yüzyıl ve sonrasındaki bilimsel anlayışımız, mecburen, önemli ölçüde gerçekçidir. bu durum, tüm felsefeleri de belirlemiştir.

    büber'in derdi, insan bilgisinin, insan kavramlarının ortaya çıkışını anlamaktır. bu anlamda, tüm deneyimci gelenekten farklı değildir. büber'in istisna olduğu kısım, birey dediğimiz şeyin inşasını, "diğer" veya "sosyal" dediğimiz üzerinden yapmasıdır. bu anlamda da istisnadır ancak tek değildir. ve, 1950 sonrasına baktığımızda, tüm felsefeler hızla bu yöne kaymaktadır. hatta, okur şaşırabilir bu kadar basit şeyleri neden konuşuyoruz diye. bunlar, günümüzde kamu bilgisi haline gelmiştir. fakat, iki üç asır önceye giderseniz, neredeyse kimsenin değinmediğini görürsünüz bunlara. 18. yüzyıldan reid vardır insan davranışlarını sosyal ve bireysel olarak ikiye ayıran ve sonra her türden yapıyı bunların etkileşimiyle açıklayan. daha geriden de bildiğim kimse yok açıkçası.

    büber, reid ile aynı şeyi yapmaya çalışıyor 150-200 yıl sonra. birey dediğimiz şey, yani tüm deneyimimiz, zaten ötekine atıfla mümkün. ve bu ötekini kavramsallaştırma şeklimiz, kendimizi nasıl kavramsallaştıracağımızı da belirliyor. ben neyim? sınırlarım neler? iyi nedir? kötü nedir? neler yapmalıyım? neler yapmamalıyım? bu soruları yanıtlayacak bir tanrınız yoksa, size varoluşçu veya varoluşsalcı diyorlar işte. fakat, burası teferruat açıkçası.

    ben-sen ve ben-o ilişkilerine dikkat çeker büber. ben-sen ilişkisi, gerçek aşk veya aşk dolu bir cinsel ilişki ideası olarak düşünülürse, ben-o ilişkisi hayat kadınıyla seks yapmaktır. aradaki fark budur özetle. büber, bu konuda ne demiştir açıkçası pek bilmiyorum, orijinal örnekleri nelerdir onları da pek bilmiyorum. beni ilgilendiren kısım, buradaki ben-o ilişkisinin, yani etrafımızdaki nesnelerle endüstriyel şekilde etkileşmenin, bir tür insanlık hastalığı olması. "medeniyet" dediğimiz şey aslında ben-sen ilişkilerinin, ben-o ilişkilerine dönüşmesi. bunu ne kadar fazla yapabiliyorsanız, o kadar medeni oluyorsunuz. bir babanın çocuğuyla vakit geçirmesi, birlikte bir şeyler öğrenmeleri halini alıyoruz ve bir öğretmen kırk öğrenci ilişkisine çeviriyoruz. ben-sen ilişkisi gidiyor, öğretmen-öğrenci yani nesne-nesne ilişkisi başlıyor. büber'in de dediği gibi, karşı tarafı inşa etme şeklimiz, kendimizi inşa etme şeklimize dönüşüyor. kendimize de bir tür nesne gibi davranmaya başlıyoruz. kısıtlar koyuyoruz. her eylemini belirlemeye, tayin etmeye uğraşıyoruz. sürekli o nesneyi, diğer nesnelerle kıyaslıyoruz. "anneni mi babanı mı daha çok seviyorsun" sorusu, "diğer kadınları da benim kadar sevdin mi" sorusuna dönüşüyor. halbuki, diğer kadınlar yok. tek tek ayrı ayrı "sen" hali onların hepsi. hiçbiri, diğeriyle kıyaslanacak kadar "nesne" değil ki. ama bize bunlar çok normal geliyor. etrafımızdaki her şeyi önce nesneleştiriyoruz, sonra diğer tüm nesnelerle kıyaslıyoruz. gökyüzüne bir kez "gökyüzü" demişiz ve onun her saniye değiştiğini unutuyoruz. önümüzden geçen şeye "kedi" diyoruz, bakmıyoruz bile. tüm deneyimimiz, matrix gibi olmuş. gördüğün şeylere bir isim ver yeter. bir bebekse dikkatle inceliyor bizim "ağaç" dediğimiz şeyi dakikalarca. zamanla ona da öğretiyoruz "ben-o" ilişkisi kurmayı çünkü onunla da sürekli "ben-o" ilişkisi kuruyoruz. onu da nesneleştiriyoruz. 9 aylık oldu şunu yapamadı, 10 aylık oldu bunu diyemiyor... diye diğer tüm "bebek"lerle kıyaslıyoruz. halbuki o "bebek" değil. "bebek", o canlının bilimsel analizi sadece. orada kanlı canlı, tamamen evrene yönelmiş, diğer hiçbir nesneyle tam anlamıyla kıyaslanamayacak bir şey var. ona isim verdikçe, onu küçültüyoruz. diğer şeyler cinsinden ifade etmeye çalıştıkça, onu indirgiyoruz.
  • “eğer ben yalnız kendim içinsem, neyim ben? ve eğer şimdi değilse, ne zaman?”

    diyalog, insan için var oluşun anahtarı olduğu gibi, çoğu kez zindanı da olabilir. var oluşun en zor tarzı olması, hep “you”larla karşı karşıya olmamızdandır.
  • avusturya-macaristan imparatorluğu doğumlu yahudi filozoftur. ben-sen ve ben-o ilişkileri arasındaki fark merkezli bir tür dinsel varoluşçuluk üzerine kurduğu diyalog felsefesi ile ünlüdür.

    çalışmaları iki varlık arasındaki gerçek etkileşimi inceler. diğerinin benliğini inkar edip onunla ilişki kuran ben-o etkileşiminin tersine, tümüyla orada olan, sevecenlik dolu ben-sen etkileşimidir.

    1965 yılıdna 87 yaşında vefat etmiştir.

hesabın var mı? giriş yap