şükela:  tümü | bugün soru sor
  • efendim, tasavvufun mühim kavramlarından biridir mâsivâ, her şeyiyle arapçadır, yani etimolojik merakı olanlar içün söylüyorum. mâ: şey, sivâ: başka. "başka şey". yani mâsivâ, bir şeyin dışında kalan diğer şeyleri imler; hani "ben ve diğerleri"ndeki diğerlerini gibi. dünya ve içindekiler mâsivâdır. beşer ve içindekiler de... bu görüngüler dünyasını terk etmek gerekir, peki ne için?

    anlatmaya çalışalım. bir kişi görüngüler dünyasının ardına geçmek istiyorsa, onun yolculuğuna seyr-i ilallah (allah'a yolculuk) denir. bu yolculukta fena olabilmek (allah'ta yok oluş) ancak "terk-i mâsivâ" ile olur. şehir hatlarına bağlı tüm kabloları kesmeyen köy nasıl kendi elektriğini üretsin, değil mi? hülasa bu terk, el kaynaklarını bırakıp öz kaynaklara dönmek içindir. (hakikatte başka, el, ayrı, gayrı yoktur; bu tür kavramlar hakikate giden yolda vardır, yolu aldıkça aşılır.)

    mâsivâyı terk etmek, seyr ü sülûkun (manevi terbiye: kişinin bir rehbere bağlanıp allah'a giden kervana katılması) başat şartıdır. sufiler, mâsivâdan bir türlü ayrılamayanlara; dünya nimetlerine, oturak âlemlerine hasta olanlara ve dahi leyla uğruna mevlâ'dan geçenlere "mâsivâ ehli" diyerek dudak bükmüşlerdir; düşündüm ki imdi efendim, aslında yok bükmemişlerdir. zira dudak bükmek, burun kıvırmak gibi nahoş huy ve davranışlar mâsivâya ait özelliklerdendir.

    [zaman aşımına uğramış bu entry'yi düzeltirken çocuksu mizahi unsurları korumak istedim amma bu kadar oldu.]
  • âlem, tabîat, mahluklar.
  • tasavvufta yaradandan başka bütün varlıklara verilen ad.
  • gereksiz gibi gorunen fakat var olmasinda ki hikmet'i hala bilinemeyen varliklarin tumu
  • bir şey dışındaki her şey..
  • "totoloji falan değil bu.. baştan vermiyor ve koymuyor ki kendisini öylece ve olduğunca.. sadece işaret edip bırakıveriyor, gayrısını önemsemezcesine.. hem de kendisinden zerre gıdam malumat vermeksizin ve kafaları karıştırırcasına.. değil mi ki 'serdekiler ve beri ve geridekiler önemsizcesine aslolan “bir”dir' deyip 'öyleyse başkacasına yüz sürmeye ve vermeye ne gam' diyor da bırakıyor öylece.. hani verilesi-bulunası bir cevabı da umursamazcasına söyleyeceğini söyleyip köşesine çekiliveriyor sessizce.. ve kalakalıyor insan kendi acziyet ve tümden zaafıyla, aklı karışmış ve sığındığı-sığınacağı limanlar tümden yıkılmış ve yakılmışçasına.. olur da bulsa bu bir’e ve barınmaya-sığınmaya yeltense alacağı cevap yegane “bu değil kuzum”ken ve biganece arayışa mahkumken nasıl olacak da bu hak etmediği bir’e ve bu’na kavuşacak da rahat edecek? hele ki anlam ve mana ve hakikat kendi verdiğinin ve biçtiğinin ötesinde yokken ve olmayacak ve olamayacakken hangi şartlar altında ve nasılın da bulacak rahat ve huzuru; hem de geçicisine ve öylesine ve lanettayinine ve eskazasına bulaşmadan-bulanmadan..
    imdi “masiva” hala ve hala demede-buyurmada “bundan başkaca her şey”i, ama işte hem de kerameti kendinden menkullüğe girmeksizin ve bir o kadar da “bu”nun ne olduğunu buyurmaksızın.. ama ben kendi insaniyet ve safiyetimle nasıl da bilebileceğim ki “bu”nun ne olduğunu da gayrısına hürmet etmeyeceğim? bir de üstüne “bu, bu olamaz” çığlığı kerameti kendince menkul ve yılmazcasına yedekte ve serde dururken.. "
  • (bkz: nerdesin)
  • (krş: tonal*)