şükela:  tümü | bugün sorunsallar (2)
  • an itibari ile ilk bölümü başlayan konu ve kadrosu ile ilgi çekici dizi. bir psikiyatristin vakalarından derlenmiş kitabının uyarlaması imiş. fakat bu ara yandaş bilinen kanallarda ardarda psikolojik vakaları konu alan dizilerin artması; ekonomik kriz, pandemi gibi dertlerle boğuşan ve tükenmeye başlayan halkın " ne hayatlar ne dertler var yine halimize şükredelim" diyerek avunması gibi niyet barındırıyor olabilir mi?
  • 11 yaşımdayken ergenliğe ilk adımımı attığımda yaşadığım şeyin tam olarak ne olduğunu bile bilmiyordum. ağlayarak ablama bunun ne olduğunu sormuştum. anlatmadı bana ne olduğunu, annemin haberi de olmadı. bir gün çamaşırları yıkarken pantolonumda kan gördü. gelip bana ne olduğunu sormadı. dövmeye başladı. o dayağın kaç saat sürdüğünü bilmiyorum. biri mi dokundu sana, eğer biri dokunduysa baban seni denize atar, dedi. birinin dokunmasının ne demek olduğunu o zaman bilmiyordum. hatta, biri dokundu dersem belki dövmeyi bırakır, diye de düşündüm. ama söylemedim. daha sonra dövmekten yoruldu da mı bıraktı, bayıldım mı yoksa uyuya mı kaldım orayı asla hatırlayamadım. bu ve başka benzeri anılar, ne zaman bu diziyi izlesem aklıma geliyor. safiye'nin okuldan alınması, fiziksel ve duygusal şiddeti bana pek uzak gelmiyor. hatta, böyle bir anne gerçekte yoktur, diyen arkadaşlarıma böyle düşünebildikleri için şanslı gözüyle bakıyorum. bazı travmalar geçmiyor. ne kadar mutlu olursanız olun, kaç tane naci tanırsanız tanıyın yine de arada o eski anılar gün yüzüne çıkabiliyor. size, asla sevilmeye layık olmadığınızı söylüyor o duygular.
  • yıkarken kaçta kaldığını unutup tekrar 1’den başlıyor. gerizekalı bari 2’den başla, yıkarken unuttuğuna göre en az 1 kere yıkadın zaten.

    edit: imla
  • farklı açılardan ele alınabilecek, özenle kurgulanmış bir dizi.

    psikolojik açıdan başlayalım ki dizinin asıl temeli burada. biraz uzun olacak. bu işlere ilgi duyanlar keyifle okuyacaktır.

    anne'den başlayalım. anneye dair 2 bölüm itibariyle elimizde şunlar var

    - muhtemelen yine kendi aile öyküsünü (baskıcı bir anne baba vs) evliliğine taşımış bir kadın

    - kocasını evde tutmaya çalışmış ama başaramamış ve bunun farkında olan bir kadın.

    - ortaya çıkan agresyonu da "aynalama" ile ilk elden en zayıf kişiye yani genç kızı safiyeye yansıtmış. sürekli suçlayıcı ifadeler ile safiyeye bağırmaları kendinden kaçıp kızına aynalama yapmasından kaynaklanıyor. hep bir "senin yüzünden" suçlaması. çok temel bir kaçış mekanizmasıdır bu. hepimiz yaparız bunu biraz.

    safiye ile devam edelim;
    hikayenin en mağdur, en acıklı karakteri.

    - küçük yaşta genç kız değil anne olmak zorunda kalmış bir kız. abla da olamamış. gülben'e annelik yaptığını net olarak gördük. kişilik ve kimliğini yalnızca annelik üzerinden geliştirebilmiş. başka türlü olmasına fırsat vermemiş annesi. sürekli aşağılanmış, hakarete uğramış, beceriksizlik ve sorun çıkaran kişi olarak baskılanmış.

    nitekim bu yapı kendisini aynı şekilde baskılayan, suçu sürekli aynayalama ile başkasına atan bu vesileyle sorunlarından kaçan bir kişi haline getirmiş. yüzleşemeyen bir davranış kalıbı geliştirmiş.

    dizinin en masum ve en mağdur karakteri safiye ne yazık ki.

    ne evlat olabilmiş, ne çocuk olabilmiş, ne genç kız olabilmiş, ne abla olabilmiş. anne olmak zorunda kalmış. bunu kendi tercih etmemiş. zorunda kalmış. işte bu gerçekten çok acı.

    anneliğe dair elindeki tek bilgi ise annesi. ilk defa adet gördüğünü annesine söyleyince annesinden gördüğü muameleyi hatırlayın. pislik ve iğrençlik ile hakarete maruz kaldı. e tabi ki bu kadın ıspanağı 40 kere yıkar.

    - anne kimliğini anne elbiseleri giyerek ve annesi gibi davranarak oluşturabilmiş. başka bir kimliği yok. zaten "ben size ablalık değil annelik ettim" demesi de öz kimliğini ortaya koyuyor. yazık. çok yazık.

    - gülben'e sürekli "senin yüzünden" "kafasız" gibi hakaretleri annesinin kendisine yaptığı şey. gülben safiye için aslında kendisi. tıpkı annesi gibi davranıyor kardeşine. ama kendince haklı. gülben onun kardeşi değil ki. kızı. e anneler kızlarına nasıl davranırdı onu kendi annesinden gördü zaten.

    tedavisi çok zor. anne ile olan bağların onarılması gerekiyor. ama yetmez. kimliksiz bu kadın. kimlik inşası ise o yaştan sonra çok zor. dokunmasan belki de daha iyi.

    gülben;

    - gülben'in annesi safiye. gülben için onu doğuran anne yok. anne olarak sadece ablasını tanımış. 2.bölümde gördük ki annesi gülben'i emzirmemiş bile, aç bırakmış. ablası yedirmiş büyütmüş. 2.bölümde dedi zaten annesine şey pardon ablasına "sen olmasan yaşayamazdık, bizi sen yaşattın"

    - gülben safiyeye göre şanslı. en azından anne olmak zorunda kalmış biri değil. evlat olabilmiş. ama ablasının evladı. kardeşi neriman'a olan tavırlarında annelik değil ablalık görüyoruz. abla olarak da ortalama bir abla seviyesinde. ama gülben'in sorunu ise annesinin, pardon ablasının kızı olmak. bu nedenle onun obsesyonları kendisinde olmasa bile olmak zorundaymış gibi bir baskıya maruz kalıyor. neticede evlatlar anne babalarını rol model alırlar.

    tedavisi: basit. evlenip mutlu mesut bir yuvaya karıştı mı sorun hallolur. kapıya gelen esat ile kurduğu ilişki şekli ve esat'ın tuvalete gitmesi hadisesinde durduğu yer net olarak gösteriyor ki bu kız hasta değil. normali görme şansı olmamış. anormali yaşamak zorunda.

    neriman;

    hakkında çok az bilgi var. muhtemelen öz anneyi görmedi bile. yaşını 17 tahmin ediyorum. anne 15 yıl önce ölmüş. muhtemelen öz anneyi hiç bilmiyor. ama evde anne var aslında. fakat bu anneyi kabul etmemiş. abla olarak konumlandırmak istiyor. ama abla abla değil ki mübarek.

    baskı kendisinde basitçe kendine zarar verme olarak yüzeye çıkmış.

    tedavisi basit.

    han;

    - öz anne ile olan ilişkisini bilmiyoruz. bildiğimiz tek şey çok sevdiği ve sakladığı oyuncağını annesinin zorbalıkla çöpe atması. bu da geceleri çöp karıştırmasını ve bir şeyleri saklamasını tertemiz açıklıyor. çöpü karıştırıyor ki içindeki çocuğu arıyor, annesinin çöpe attığı oyuncak onun çocukluğunun simgesi çünkü.

    - 2 yıldır istanbul da, ve kendi tabiriyle tımarhanede yaşıyor. evini tımarhane olarak tanımlaması o eve koruyucu kollayıcı duygular ile zarureten bağlı olduğu, gerçekte bir evsiz olduğunu anlatıyor. bu nedenle çok ama çok hızlı bir şekilde inci'ye bağlanıp olayı neredeyse nikah salonuna götürüyor. evi yok ki adamın, ev arıyor kendine. inci ye "seni saklamak istiyorum" demesi de adamın ev arayışı. ev olacak ki saklayacak.

    - düzen takıntısı rahatsız edici boyutta değil. hepimizde olan sağlıklı sınırlarda bir obsesyon. ama çöpten çocukluğunu çıkarmaya çalışmak, arabanın kiriyle hem hal olmak vs bunlar net çocukluğa dönüş tutkusu.

    baba;

    bilmiyoruz. evinden ve karısından kopmuş. kaçmış. bari bugün erken gel diyen karısına işim var demiş. bildiklerimiz bunlar. yorum yapmak için yeterli veri yok.

    inci;

    bu abla tehlikeli bir abla. onarıcı kahraman tiplerden. babasıyla ilişkisini onaramamış bu nedenle babasının yerine simgesel olarak başkalarını onaracak ki babayı aşabilsin. babası gibi ayyaş bir sevgili ile flört edip, onu onarmaya çalışması tam olarak babası ile yarım kalan meselesi.

    han'ı ve safiyeyi onarmayı mutlaka ama mutlaka deneyecek. başka türlüsü mümkün değil. uğraşacak bununla.

    dede;

    en sağlıklı adam. evlat kaybetmiş, kızını koruyamamış, böyle ağır bir travmaya rağmen geliştirdiği tek tepkisel davranış "erkeklere kızgınlık ve kontrolcülük" son derece olağan. üstelik dozu da makul. çocukları büyütmüş ama anne veya baba rolüne girerek değil, dede olarak büyütmüş. kimliğini korumuş. çocuklar da dedeleriyle bir torunun bir dedeyle kuracağı ilişkiyi kurabiliyor. bu önemli. ayrıca da sağlıklı.

    bu adamdan zarar gelmez.

    oyunculuk açısından ele alırsak

    safiye: ezgi mola öyle muazzam oynuyor ki içimden bir ses bu kadın rol yapmıyor "kendisini oynuyor" diyor. ancak kendisi olursa bu kadar iyi yansıtabilir diye düşünüyorum. belki de günahına giriyoruz. her ne olursa olsun harika bir performans.

    gülben: başarılı. rolü ve anlatmak istediği arada kalmışlığı, denge sorununu güzel yansıtıyor merve dizdar. karakteri doğru anlamış.

    han: adam karizma ama bir uyumsuzluk var. birkan sokullu pek hakkını verememiş karakterin. zamanla daha iyi olabilir. zengin, kibar genç olarak iyi, ama karakter bu değil ki.

    inci: karakteri oldukça iyi yansıtmış. sanki aynı safiye de olduğu gibi farah zeynep de kendisini oynuyor gibi. bi ezgi mola değil ama çok iyi.

    çekim ve sanat açısından;

    çekimin montajında renk paleti olarak sıcak renk basmışlar. retro hava için başarılı olmuş. sıcak renk hikayenin içine çekiyor izleyiciyi.

    sanatsal açıdan mekan ve figürler gayet iyi. apartman, merdivenler, merdiven korkuluğu rengi, kapı rengi, daire içi nesneler ve tasarım son derece doğru geliyor göze.

    safiyenin odasındaki eşyalar vs başlı başına psikolojik tahlile müsait.

    senaryo da psikolog/psikiyatr katkısı çok net belli. bazı cümleler, ifadeler tam olarak psikoloji temelli. bu da hikayeye ayrı bir doku katmış. mesela "sen olmasan yaşayamazdık" ifadesi bilinçli seçilmiş bir ifade. hakeza safiyenin sürekli "senin yüzünden" kalıplı hakaretleri. bunları psikologlar kasten koymuşlar önümüze.

    çok başarılı buldum. emeği geçen herkese tebrikler.
  • tanıtımlarda obsesif safiye'yi görünce izlemem gerek dedim.
    çocukluk yıllarımı bana yeniden yaşatmayı başardı.

    dizideki safiye karakteri, neredeyse benim annem.

    hatta evet, annem kesinlikle.

    90'ların sonunda annemin normal davranışlar sergilemediğini fark etmiştim.
    babama sorduğumda: '' annen titizlik hastası manyamış ''demişti.

    titizlik hastası bir manyağın belirtileri babama göre şunlardı:

    ilkokula gidiyordum. geniş bahçesinin duvarları, taş örmeydi evimizin.
    ben, okuldan eve geldiğimde; bahçe kapısını açar içeri girer, evin kapısın önünde anneme seslenip umarsızca beklerdim.
    annem kapıda üzerimi değiştirir, ayağıma terlik verir, ondan sonra içeri sokardı. içeri derken; banyoya.
    direk banyoya. banyoda saatlerce liflenmekten derim kızarırdı. ( güneşte bile bronzlaşmayan şimdiki bembeyaz tenimi buna borçluyum* )

    babam, alışverişten eve döndüğünde ceketini çıkarırdı kapıda. koca adam sonuçta, annem benim gibi donuna kadar soyamıyordu sanırım adamı. ama onu da direk banyoya sokardı. elindeki poşetleri peçete ile tutardı. yere gazete serer, poşetleri gazetelerin üzerine yayardı. sonra bir eldiven ile, tüm ambalajlı ürünleri deterjanla(vim marka) köpürte köpürte yıkardı.

    ev dışında herhangi bir yerde tuvalete gitmemiz yasaktı mesela.

    kıyafetimizde küçük işaretler bırakırdı.
    okulda sıkışıp da tuvalete gittiğimde, eve giriş kontrolünde muhakkak anlardı.
    ''dışarıda tuvalet kullanmışsın libera, atletini eteğinin içine sağ taraftan sokmuştum ben, şimdi sağ tarafın ucu sola kaymış!'' diyerek, dünyanın kalayını basardı.

    saçlarım hep erkek traşı yapılırdı, biraz uzadığında da at kuyruğu toplanırdı. açık ve uzun saçlar, her türlü tozun ve mikrobun saçımla birlikte eve gelmesi demekti çünkü.
    çok kompleks şeylerdi anlayacağınız.
    lise bitene kadar hiç saçlarım açık halde okula gitmedim.
    armut gibi yüzüm pörtlerdi fotoğraflardan. mahallenin moglisi gibi hissederdim kendimi.

    ben de annem evde olmadığında, kapıdan dışarıya çıkar, saçlarımı salar, eşiğe ve kapı önüne çoraplarımla basar, koşarak o çoraplarla eve girer, halının üzerinde dans ederdim.
    yetmez, elimi toprağa sürüp saçlarımı ovuştururdum.
    tarifsiz bir haz duyardım bunu yapmaktan.
    annemin aşırı temizlik dürtüsüne karşı geliştirdiğim bir direnişti bu.

    o zamanlar keşke 8-10 yaşlarında değil de 18-20 yaşlarında olsaydım.

    annemin titizlik hastası değil, babamın uğrattığı travmalar sebebiyle geliştirdiği semptomların sonucu, obsesif bir birey olduğunu bilir; tedavi ettirir, şimdiki normal haline dönmesini 15 yıl önce sağlardım.

    annem şimdi ıspanakları sabunla yıkamıyor. en azından ıspanak poşetlerini yıkıyor:)

    ve ben kapı eşiğine ayakkabıyla basılmasından nefret ediyorum.

    edit: gelen sorular üzerine, evet maalesef benim de obsesif takıntılarım var annemden bana kalan. abimin de. kapı eşiğine birisi ayakkabı ile bastığında, çamaşır suyuyla temizlerken buldum kendimi kaç kere. lakin olayların bilincinde olduğum için kontrol altında tutmayı başarıyorum.
  • --- spoiler ---
    lan orospu çocuğu abi. madem kardeşini çağırıyorsun şirkete, beklesene. biliyorsun kardeşinin rahatsızlığı olduğunu. amına kodumun çocuğu! insan en azından sekreterine talimat verir 'kız kardeşim gelecek, onu karşıla, odamda ağırla!' diye. it herif! kendin karı peşinde koşmasını biliyorsun ama!
    yavşak.
    sinirden elim ayağım titriyor!

    şimdi de eve gelmiş 'seninle gurur duyuyorum. çok büyük bir iş başardın.' diyor. yavşak!
    --- spoiler ---
  • inci aç davayı al tazminatını, nafakayı boşa amk holding patronunu ya.

    nafaka ve tazminatı hak eden güzel bir örnek. türk medeni kanununa göre erkek evlendiği eşine ailesinden ayrı yeni bir ev açmak durumundadır. hatta kadın başta erkeğin aile evine gelin gelmeyi kabul etse de sonradan fikir değiştirip dava açarsa boşanmada haklı sebep olarak kabul edilir. hele ki böyle bir durumda adam zengin, pek çok ev var , hatta aynı apartmanda bile ev dolu.

    bu durumu savunan adamlar ve kadınlar da hiç evlenmesin valla. kimse sizin ruh hastası akrabalarınızın yanında cehennem hayatı yaşamak zorunda değil. elalemin el bebek gül bebek büyütüp yetiştirdiği çocuklarını pisliğinize bulaştırmayın. hastaysalar hastaneye yatırın. manyaklarsa uzaklaşın.

    burada han'ı savunanları görünce şok oldum. bence en hasta karakter dizideki. bütün hastalıkları geçtim evde yemek bile yapılmıyor kardeşim. (dizinin en tutarsız yanlarından biri de yemek yapılmayan bu evde herkesin maşallah balık etli olması) bir çay bile yok. yemek yapılmayan evde ben 1 saat yaşayamam. isterse koç holding'in sahibi olsun adam. başlarım aşkınızın ızdırabına.
  • çöp şişcide efkar dağıtmaya giden iki genç kız ahdnagdhahs ulan nasıl bir ülke olduk ya meyhane dememek için evirdiler çevirdiler içki içmemek için şalgam suyu dediler. birisi ben içki içmiyorum dedi. rezillik! bu kadar özgür bir ülkeyiz işte. nereden nerelere geldik yazık çok yazık...
  • ülke çapında izlemeyen tek ben kaldığım için 1. bölümü açtım. apartmanın görüntüsü bile içime gam gasavet bastırdı. çişli çarşafları tıktıkları yerdeki çam ağacı şeklindeki sarkıtlar oto kokusu galiba. kapı açılınca çıkacak kokuyu hayal edince yere düşüp bayıldım. farah zeynep'e yapılan aşırı namuslu trt stylingi yüzünden kızcağız pazardan dönen 2 çocuklu arnavut göçmeni gelinlere benzemiş. yine de binnur kaya'nın sürekli antep'teki akrabalarından seri ölüm haberi alıyormuş gibi bi yüz ifadesiyle oturduğu diğer saykolojik diziden daha iyi gibi duruyor.

    birkan sokullu... yekpare carrara mermerinden tek seferde oyulmuş gibi, subhanallah.
  • inci'nin dedesi ve esra, evden çıkıp gidemiyor. ev kiralarındaki inanılmaz artışa gönderme olabilir: istanbul kiralarından dolayı beleşe bulduğu evden çıkamıyorlar mecbur delilerle oturmaya razı olmuşlar. dizinin en gerçekçi detayı budur işte. böyle detayların hastasıyım.

    debe editi: buradan moderatörlere ve kanzuk'a sesleniyorum: eski hesabımı geri verin! haksız yere kapattınız. yargılanacaksınız!

    tutuklanma editi: abicim bi' saniye ben öyle demek istemedim ya, ne yargılanması kuru iftira! ya bi sn, bi sn kafamı bırakır mısınız?!?!

hesabın var mı? giriş yap