şükela:  tümü | bugün
  • attila ilhan in nefret ettigi topluluk. antik cagin ege den tum dunyaya bah$ettigi kulturel zenginligin mirascisi olma istegini yureginde barindiran zihniyettir ayrica.

    peki ba$a donelim; buyuk $air niye nefret etmektedir bu anlayi$tan?

    mustafa kemal ataturk le birlikte, turk milli egitim anlayi$i, bu akimin ve yokolmami$ tanzimatcilarin gaziyla latin-e. yunan pinarina donu$ a$amasini gercekle$tirmeye kalki$mi$tir.

    peki nedir bunun zarari?

    egitimin yine ve yine baticilik kapsamina alinmasi, anadolu 'nun ege ve marmara dan ibaret sanilmasi, ne kadar masumane du$unursek du$unelim, bu topraklar icin pek hayirsiz bir davrani$ degil midir?
  • bu akımın öncülerinin ege ve akdeniz kıyıları boyunca yaptıkları geziler daha sonra turizmcilere esin kaynağı olmuş; turizmciler düzenledikleri turlara mavi tur adını vermişlerdir.
  • birikim dergisi'nde ekim 2006 tarihli 210. sayısında murat belge tarafından halikarnas balıkçısı kapsamına ele alınmış bir akımdır mavi anadoluculuk. ben de bu entirimde, o yazıdan hareketle mavi anadoluculuk ve halikarnas balıkçısı'nın düşünce dünyasının genel bir resmini ortaya koymak istiyorum.

    genel olarak baktığımızda, murat belge ‘nin “mavi anadolu tezi ve halikarnas balıkçısı” başlıklı araştırması iki parçaya ayrılıyor: birincisi; 34. sayfadaki “halikarnas balıkçısı” başlıklı bölüme kadar süren, balıkçı’nın ve belge’ye göre; yandaşlarının tezlerine çok ama çok genel bir bakış, ikincisinde ise 34. sayfadaki ilgili başlıktan sonra sırasıyla; -balıkçı ‘nın konusu denizde geçen romanlarında- “‘türklük’ ve ‘köken’ meselesi” (sf: 35), “tarih felsefesi” (sf: 36), “kadınlar” (sf: 38), “kanlı sahneler” (sf: 41), “tarihi olgular” (sf: 42), “cervantes” (sf: 44) başlıkları altında bir değerlendirme yaparak ve en nihayetinde “birkaç sonuç” (sf: 45) başlığıyla son sözünü söylüyor.

    murat belge’ye göre; balıkçı’da birbiriyle çelişen iki yön vardır. bunlardan biri deneme ve inceleme eserlerindeki kültürel miras teorileri diğeri de romanlarındaki “ırkçı” (!) –hatta belki daha çok “xenophobic”- söylemler.1 ben bu çalışmamda ilk yönü inceleyeceğim.

    “türk edebiyatında "genesis" temasının işlenmesi gibi bir konuyu ele alan bir kitapta, "mavi anadolucular" diye adlandırılmış grubun da incelenmesi gerekir, çünkü onların da bu "genesis" konusuna ilginç ve özgün bir yaklaşımı vardır.” murat belge incelemesine2 böyle başlıyor. evvela murat belge ‘nin, “türk edebiyatında genesis teması” ndan kastının ne olduğunu iyi anlamak gerek. zira genesis kelimesinin içerdiği anlamlar bizi farklı yönlere çekebilir, ulaşmak istediğimiz sonuçlar yerine kaş yaparken göz çıkartabiliriz. evvela isterseniz; genesis terimini bir anlayalım önce; hint-avrupa dil ailesinde gen- kökünden türetilen ifadeler genelde doğum ve soyla alakalı manaları içermekte. örneğin; latincede genesis ‘in (genesis, -is) kendisi; doğum, doğma, zayiçe, yıldız falı manasındayken, aynı kökten türemiş tüm kelimeler yine bu ifadenin ve soy, ulus manasının etrafında kümelenmişlerdir. (generare: doğurmak, generalis: türlere ait, gentilis: ailevi, ulusal, genus: doğum, soy, doğuştan oyluluk vb.)3 yani bu ilk bölümde, belge tarafından balıkçı ‘nın ve mavi anadoluculuk akımının türk edebiyatında ‘türklüğün’ veya ‘türk’ün’ kökenleri üzerine çalışmalara katkıları inceleniyor. murat belge içinse “genesis” bulma çabaları boşunadır.4 bu arada ufak bir ex cursus gerçekleştirmek istiyorum; murat belge, “türk edebiyatında genesis” bahsinde radikal gazetesinde 7 mart 2006 tarihli yazısında şöyle diyor: “bir süredir hazırladığım ve artık sonuna yaklaştığım bir kitap var, örneğin. buna muhtemelen genesis romanları gibi bir ad vereceğim. milli ve milliyetçi edebiyatlarda 'biz nereden geliyoruz? kökümüz nedir? ilk nerede ve nasıl ortaya çıktık?' sorusu çok önemli bir sorudur. türk edebiyatında da böyle olmuştur. 'türk' kimliğinin ne olduğu çerçevesinde öteden beri dönen tartışmalar nedeniyle, bu sorulara verilen cevaplar da değişir. nihal atsız'ın bozkurtlar'ın ölümü gibi bir roman yazıp, bu 'köken' anlatısını ötüken'e taşıması bundandır. öte yandan, 'mavi anadoluculuk' gibi bir akım, bu doğumu, anadolu medeniyetleri kapsamında araştırır.”5 kanımca çok yerinde bir tespit. zira latin edebiyatı’nda da benzer amaçlarla augustus ‘un kültür reformları çerçevesinde vergilius ‘un aeneis destanıyla, roma’nın ve imparator augustus’un köklerinin troya ve asia minor ‘e (anadolu) bağlandığını, zaten o zamana kadar anlatılagelen hikayeleri bu suni destanla bir bütün haline dönüştüren vergilius ‘un özellikle bu eseriyle birlikte latin edebiyatı’nda ve kendisinden sonra gelen tüm edebiyatlarda, edebiyatçılar ve eserlerinde (örneğin; dante ve ilahi komedya’sında) ne kadar büyük etkilerinin olduğu başka bir çalışmamızın konusu olabilir. son olarak şunu belirtmeliyim ki; her millet, her kültür reformu, hatta devriminden sonra kökenlerinin peşine düşebilir. latin edebiyatı’nda olduğu gibi türk edebiyatı’nda da benzer çalışmalar ve iddialar ortaya konabilir, çeşitli bilim dallarından uzman kişilerden oluşan konsensus tarafından her çalışma incelenip, belli yargılara ulaşılabilir.

    benim genel olarak gördüğüm kadarıyla; ilk bölümde murat belge, balıkçı’nın ve mavi anadolucular’ın tezleriyle ilgili bilgi verirken bir kere bile kaynak vermiyor. balıkçı ve diğer yazar çizerlerin hangi eserlerde, hangi tezleri savunduklarını biz okuyucular öğrenemiyoruz. zira bahsedilen tezleri, her ne kadar belge “halikarnas balıkçısı' nın (cevat şakir) işlediği kadarıyla bu tez büyük ölçüde batı anadolu'yla, ionia ile sınırlıdır. cevat şakir, ionia ile bugünkü yunanistan arasında büyük kültürel-entellektüel farklar olduğuna inanmıştır.” diyerek özetlediğini düşünse de, aslında bu akımın savunduğu fikirler o kadar dallı budaklıdır ve o kadar ayrıntıyla ortaya konur ki bir yerden sonra ionya ve yunanistan karşıtlığı konusundan bambaşka yerlere, bir bütünlük oluşturacak şekilde gelinmiş olur. işte mavi anadolucuların tezlerinin can damarları daha iyi anlaşılmış olunur. buna etraflıca değineceğim, ama önce belge’nin açıklamalarına biraz daha yer vermek istiyorum; “..ona (balıkçı) göre, tales'ten demokritos'a maddeci yunan felsefesi ionia'nın ürünüdür, anadolu'da yaşayan filozoflar tarafından geliştirilmiştir. ama bu demokratik felsefe, yunan karasında sokrates ve platon'un elinde idealist ve totaliter bir felsefeye dönüştürülmüştür.”6 belge, soyadıyla pek muvazi olmayan bir şekilde söz konusu teorilerin hangi eserlerde geçmiş olduğuna dair bize bir not düşmüyor. araştırmasının ikinci bölümünde, balıkçı’nın romanlarını incelerken titiz –hatta çok doğru- bir şekilde her yaptığı alıntıya ya da bilgi verdiği her yerde kaynak göstermiş olduğu halde, burada kaynaksız, belgesiz bir özete girişmesi, araştırmasının ilk bölümündeki ifadelerin, oldukça baştan savma bir şekilde dile getirildiğinin izlenimini veriyor. ayrıca “..tales'ten demokritos'a” derken miletos ‘lu filozof thales’in adının bile doğru yazılmadığını görmek, murat belge ‘nin hakim olmadığı bir terminolojiye sırtını dayayarak bir araştırmaya giriştiğini düşündürtüp, 2600 senelik thales’i “tales” e dönüştüren kafa yapısının bu konuda söyleyeceklerine maalesef önyargıyla yaklaşmamıza sebep oluyor. zaten az önce de değindiğim gibi, balıkçı ‘nın tezleri üzerine bir eleştiri getirirken kaynak göstermemiş olması okuyucunun konuyla ilgili yeterli ve sağlam bir bilgiye ulaşmasını engelliyor. balıkçı gibi bir teorisyenin, mavi anadoluculuk gibi türkiye’de –belge’nin kendisinin de kabul ettiği gibi- kökenler ve kültürler bahislerinde pek orijinal bir düşün sistemine sahip bir akımı bir çırpıda yüceltmek veya belge’nin yaptığı gibi bir çırpıda yerin dibine sokmak kesinlikle mümkün değildir. keşke belge, balıkçı’nın “anadolu tanrıları” adlı eserine ya da azra erhat ‘ın yayına hazırladığı “düşün yazıları”na ya da “merhaba anadolu” ‘ya , “hey koca yurt”’a bakmış olsaydı ve eleştirdiği fikirlerin nerede geçmiş olduğunu okuyucuya aktarabilseydi. belki o zaman onun bu özetini “baştan savma” bulmayabilirdik. evet metot ve terminoloji konusunda bazı eksikliklerin altını çizdikten sonra, belge’nin “ona göre, tales'ten demokritos'a maddeci yunan felsefesi ionia'nın ürünüdür, anadolu'da yaşayan filozoflar tarafından geliştirilmiştir. ama bu demokratik felsefe, yunan karasında sokrates ve platon'un elinde idealist ve totaliter bir felsefeye dönüştürülmüştür.” diyerek özetlemeye çalıştığı düşüncesiyle ilgili -kaynak vererek- açıklama yapmaya girişeyim. zira balıkçı, ion’ların kökenlerini çeşitli açılardan bakarak inceler ve kendince bazı kaynaklara sırtını dayayarak, çıkarımlar da bulunur.

    balıkçı’ya göre ionya ve kültürü

    peki ya balıkçı bu tezlerine niye sarılmıştı? o hangi söylemlerden rahatsızdı? sözü balıkçı’nın kendisine bırakmakta fayda var, zira gerek anadolu tanrıları ‘nda, gerekse düşün yazıları’nda balıkçı, tezlerinin kaynakları ve aslında nasıl davranmamız gerektiği üzerine uzun uzun yazmıştır.

    murat belge, balıkçı’ya getirdiği eleştirilerden birinde; “..ionya kültürünü beğenip kendimize mal etmemizden ötürü, ege’nin öteki kıyısındaki helen kültürünü aşağılamanın gerekçesini anlamak kolay değildir. bu herhalde insanlara bir ‘öteki’ ve bir ‘düşman’ ın gerekli olmasının sonucu.” diyerek, balıkçı’nın ‘öteki’ ye, ‘düşman’ a ihtiyaç duyduğunu anlatmaya çalışsa da, aslında balıkçı’nın öte yakadakilerle yani helen kültürüyle bir sorununun olmadığı aşikardır. elbette ki tezler tartışılır, ancak balıkçı’nın düşün dünyasındaki ion-hellen karşıtlığının kaynaklarına değindiğimiz zaman göreceğiz ki; mesele düşman yaratmaktan veya düşmana ihtiyaç duymaktan çok ötede.

    a/ homeros ‘u yorumlayış

    balıkçı ‘ya göre; batılılar hiçbir zaman ilias ve odysseia ‘yı yazan homeros’un hellenlerden yana mı yok sa troyalılardan mı olduğunu anlamak amacıyla okumamışlardır. ilyada’nın en insansal parçaları troyalılara aitse de (örneğin; troya’nın başına bunca bela getiren hellen’e priamos bir baba gibi konuşması veyahut hektor’un andromakhe’ye yürek burkan vedası) onu her zaman bir hellen savunması saymışlardır.7 bu noktada belirtmeliyim ki; balıkçı çok ilginç bir şekilde kendisiyle çelişiyor gibidir, zira batılıların homeros ‘un destanlarını yanlış algılayarak hellen savunması olarak gördüklerinden dem vurup, birkaç cümle sonra troyalı hektor’un yine batıda ne denli sevgi topladığına, achilles’in ise gülünç duruma düşürüldüğüne dair örnekler vermektedir: “ingiliz krallarının iskoçya üzerinde haklarını ispat etmek için yazılmış bir vesikada, ingiliz krallarının hektor soyundan olduğu ileri sürülür. kralların hektor soyluluğu iddiası on yedinci yüzyıla dek sürer. avrupa şövalyeliğinin örneği akhilleus değil, hektor oldu. 1100 yılında geoffroy of monmouth'un yazdığına göre, aeneas'ın torununun torunu brutus, troya soyundan kalanları toplamış, ingiltere'ye gelip yerleşmiş ve orada "troynovant'ı (yani günümüzün londra'sını) kurmuş. bu efsane, 1629 yılında holinshed'e kadar tartışma konusu olmuştur ve dryden ile spencer'in şiirlerine geçmiştir. shakespeare, "troilus and cresida" oyununda (sabahattin eyuboğlu'nun güzel bir çevirisi vardır) hektor'un öldürülmesi sahnesinde akhilleus'u çok boş, çok cartçurtçu ve çok kibirli gösterir. shakespeare'in akhilleus'u horgörülecek bir gülünçlüktedir.”8 yine balıkçı son dört beş yüzyıldan beri, günümüzün hellenistanlılarını (yunanları) dinsel ve ulusal bir şovenlik ve ırkçılıkla, nerdeyse homeros’u i.ö. bin yıl önce ortodoks kilisesine ait bir hiristiyan ve hellen sayacak olmakla itham eder. homeros’un troyalılara yakıştırdığı insansallığın yine batılılarca hellenik bir meziyet olarak lanse edildiğini belirtir.9

    homeros, olympos tanrılarını ciddiye almaz, tümüyle alay eder. zira anadolu’da bu tanrıların modası çoktan geçmişti. ozan tanrılar içerisinde ancak iyonyalı apollon’a saygı duyuyordu.balıkçı , hey koca yurt'da da homeros 'un yarattığı olympos tanrıları arasında, kendisinin en sevdiği tanrının apollon olduğunu söyler. homeros'un apollon'u sevmesinin iki nedeni vardır. birinci neden; apollon dokuz sanat perisinin başı, sanat tanrısıydı. homeros da sanatkar olduğundan, gönlü bu tanrıya kaymıştır. ikinci neden; apollon'un aynı zamanda phoibos yani gün, güneş ve aydınlık tanrısı olmasıdır. homeros da akdeniz'in en aşrı akdeniz olan yerinin, yani en güneş bahçesi olan yerinin baş bahçıvanıydı. ayrıca; apollon “likeos” yani lykia'lı olduğu için, anadolulu ve iyonyalıların özel tanrısıydı. apollon'un doğduğu delos adası da ionyalıların kutsal bir merkeziydi. -homeros bunu delos apollon'u ilahisinde belirtir.-10 belki de iyonların homeros’tan çok önce inanıp da, sonra insanın uydurduğu, yalan olduklarını anladıkları bu tanrıları hellenistan ciddiye almıştı. öyle ki; bu tanrılara inanmıyor diye batının gözbebeği sokrates ‘i ve ayla güneşi tanrı değil , madde kütlesi sayan anadolulu , iyonlu anaksagoras’ı ölüme mahkum etti. balıkçı’ya göre; hellenistan’ın en parlak devri olan perikles zamanında homeros atina’ya gitseydi, hiç kaçarı yok, tanrılarla alay ediyor diye öldürülürdü. bu da hellenistan ile anadolulu iyon uygarlıkları arasındaki ayrılığı göstermektedir. 11

    b/ anadolu efsanelerinde hellenistan parmağı

    balıkçı’ya göre; 1) midas’ın eşek kulakları masalında (bu masal balıkçı'ya göre; hellenizmin bir hınç alışıdır) 2) marsyas’ın derisinin yüzülmesi (apollon'un marsyas'a kızıp onun derisini yüzmesi, ionyalı homeros'un ilyada'da, odisseia'da ve özellikle homeros'un apollon'a verdiği yüksek ve hoşgörücü ve bağışlayıcı karaktere hiç uymamaktadır.) 3) arakhne’nin örümceğe çevrilmesi 4) ganymedes ‘in zeus’un oğlanı olması efsanelerinde, hellenistan’ın anadolu’lu ionya’yı ne kadar kıskandığı belli olur.12

    balıkçı’ya göre; homeros şiirlerini anadolu’dan atina’ya götüren pisistratus bir komisyon oluşturmuş, o komisyon da şiirlerdeki atina’ya karşı olan tümceleri çıkarıp yerine atina’dan yana tümceler sokuşturmuştur. balıkçı, sonradan eklenen bu tümcelerden birinin ilias’da 13, 685 ‘dizesi olduğunu söyler. o dizede “uzun elbiseli iyonlar oradaydı” denmektedir. balıkçı bunu şöyle yorumlar: “..ilyada’daki uzun elbiseli iyonların, delos apollon'una yazılan ilahiden -hem de anlatışa homeros'umsu bir eda verilmesi öngörülerek- aktarıldığı besbellidir. iyonlar karıları ve çocuklarıyla delos'a tapınmak için giderken tepelerine miğfer koyacak, üst başlarını zırhlara bürüyecek değildiler ya, entarilerle gitmişlerdir. ama savaşa aynı kılıkla giremezlerdi.”13 yani tapınmaya giden iyonlular sanki savaşa gitmişler gibi gösterilmek istenmiştir.

    balıkçı'ya göre; “..anadolu efsanelerini kimin yazdığı belli değildir. ama onlarını adları unutulmuş olsa da anadolulu ozanların ya da düz yazarların yazdığı eserler olduğu kesindir. herhalde bu efsanelerin yazılması homeros'dan biraz sonra, ta klasik çağa dek sürmüştür... anadolu masallarının hepsinde de örneğin ilyada'da hektor'la eşi andromakhe'nin konuşmalarının ve andromakhe'nin elleriyle topladığı yoncaları, her gün, hektor'un beygirine yedirmesinin insancıl duygululuğu var. troya kazılarında andromakhe'nin su çektiği kuyu meydana çıkmıştır. homeros'un sözlerinin öylesine tatlı bir etkisi vardır ki; insan kuyuya baktıkça, gönül kulağıyla, andromakhe'nin kuyudan su çekerken çıkrığın —çıkır çıkır— öttüğünü, çektiği suyla hektor'un atını sularken titreyen dudaklarla su içen ata ıslık çaldığını işitir gibi olur. insancıllık bu kadar olur. bu insancıllık havası llyada, odisseia ve iki apollon ilâhilerinde —iç açıcı olarak— hep sağnak sağnak eser durur.”14 balıkçı'nın hislenerek dile getirdiği bu insancıllığa karşı, hellenistan masalları kabadır. örneğin; theseus, perseus, herkules ve oedipus masalları kaba sabadır, kahramanlar akıl değil kas ve gövde üstünlükleriyle habire doğa dışı devleri ve haydutları alt ederler.15 balıkçı, theseus hikayesiyle hellen düşüncesinin girit tanrıçasını horlayarak rezil etme amacını güttüğünü düşünür. oysa ona göre; eski girit uygarlığı dünyanın belki de en insancıl deniz uygarlığıydı. uygarlık yolunda hellenistan'ın gerçekleştirdiği aşamaların hemen hepsinin de kaynağı eski girit uygarlığıdır.16

    c/ batı'nın yunan'a bakışı ve kabul edişlerimiz üzerine

    balıkçı 'nın yunanistan'ın topyekün yüceltilip, bütün masalların oraya aitmiş gibi gösterilmiş olmasından ve araştırmacıların söz konusu kabullere kuşkuyla yaklaşmamış olmasından rahatsız olduğu açıktır. “bu uygarlıkları inceleyenlerin çoğu batılı olduğu için, bunlar insanoğlu tarihini insansal değil, hiristiyansal ve indo-avrupasal bir açıdan incelemişler ve tarihi hep kendilerine doğru yontagelmişlerdir.”17 diyen balıkçı duruma isyan eder: “.. anadolu efsanelerini kimin yazdığı ya da düşündüğü belli değildir. hepsi de hellenistan mitleri (efsaneleri) diye, cümbür cemaat hellenistan çuvalına boca edilmiştir. hiç kimse çıkıp da bağımsız insan kafasıyla, 'yahu, bunlarda theseus, herkules ve perseus'un kaba saba kahramanlıklarını anlatan hellenistan havası, kokusu yok. bunlarda bambaşka insansal hava seziliyor...' dememiştir. çünkü gözler, çıplak —bağımsız— gözlerle değil, batılı gözlükleriyle bakmaya alışmış. o gözlükleri çıkarmak bir kültürsüzlük sayılmış. binbir gece masallarında, sultan, halkın önünde çırılçıplak gezerken, halkın, onu ipeklilere, canfeslere ve kadifelere giyinmiş görmeye alıştığı gibi...”18

    balıkçı'nın karşı çıktığı bir husus da batının üç farklı kültürü bir gören hellenizm algısıdır: “..atina, sparta, lyonya gibi taban tabana zıt kültürlerin biricik ortak vasıfları olan, bir dile sarıp sarmalayıp, hepsine hellenizm deyip bir tek uygarlık saymak bir batı göreneğidir. batının keyfince yapılan böyle değerlendirmeler 'bilgi' diye, sorgusuz sualsiz, yani kafa işletilmeden hep kabullenilmiş ve kuşaktan kuşağa tekrarlana tekrarlana, hikmetinden sual olunmaz 'kutsal gerçek' diye beton gibi dondurularak insanoğlunun tepesine kondurulmuştur.”19

    ancak bu toprağın insanlarının da hataları vardır. balıkçı’nın üzüntüsü, ionya kültürünün yadırganması ve kültür servetinin çarçur edilmesiyle ilgilidir: “biz bu diyarın gerçek vârisleriyiz, dedik. fakat, bu mirasımızı, şimdiye kadar dört bucağa pek mirasyedicesine saçtık. osmanlı devleti sırasında, dünyanın yedi hârikasının, yedisi de osmanlı toprakları içinde idi. o mirasın, elle tutulur sanat kalıntıları, babalarının mallarıymış gibi, şimdi, batının çeşitli müzelerindedir. o «ne olacak? gâvur putu! yabancı şeyler.» dedik. o eski mimarlık ve heykeltraşlık anıtlarından çok daha önemli olarak, onlardan kalma bir de kültür serveti vardır. onu da, bizim başımıza kondurmadan «adam sen de! vazgeç! asklepios, aftospiyos, kıtıpiyoz yunan kültürü» diye, batılıların başlarına savurmuş bulunuyoruz. şimdi biz, şapka diye, onların külahlarını taklide çalışıyoruz.!”20

    hatta balıkçı’ya göre; batıdan alınması gereken bir değer vardır, o da; “araştırma gücü”dür: “hindistan'da bir ingiliz, eski pantolonunu ve yeni pantolonu için kumaşı, tutup bir hint'li terziye götürerek, ona eski pantolonunun aynisini yapmasını tembih etmiş. terzi, yeni pantolonu dikince, eskisiyle beraber ingiliz'e götürmüş. ingiliz, iki pantolonu birbirinden ayırdedememiş. çünkü birindeki leke ve yırtıklar, ötekinde de aynen ve aynı yerde varmış. işte taklit böyle olmamalı! biz batıdan elektrik lambasını, buz dolabını, şehir plânını alınca, artık batılı ve modern olduk sanıyoruz. halbuki batılı zihniyet, o ampulden daha iyisini ve daha ilerisini yapmıya savaşan zihniyettir. bu ilerleyiş dolayısiyle batıdan harfiyen aldıklarımızda pek geç kalıyoruz. meselâ, şimendifer yapmıya kalkıştık; biz onu yapıncaya kadar, şimendiferin modası geçmiş bulundu; ve batı şose, kamyon ve otobüsü icat etti; yâni biz bir pantolonu taklit ederken, batılı yeni bir pantolon yaptı. yıllarca sonra ikmal edilecek şehir plânları da, bittabi aynı akıbete uğrayacak. daha iyisini ve ilerisini yapma isteğinin, yâni yaratıcı atılışın kökünde tecessüs ve merak duygusu vardır. bu duygu, hiçbir pratik neticeyi gaye edinmez. yalnız öğrenmek ister ve araştırır. pratik netice keşiften çok sonra gelir. taklit etmemiz lâzım gelen bir şey varsa, o da, bu araştırma gücüdür, ve bu araştırma gücüdür ki - bittabi her sahada— bilhassa bu bizim anadolu'muzun eski kültürünün gerçeğini meydana çıkarma işini başararak, ilerleyişi köstekleyen birçok kompleksleri ortadan kaldırır.”21

    batıya bakış açımız hususunda balıkçı’nın “araştırma gücü” diye tanımladığı o takip ve taklit edilmesi gereken değer necdet sümer tarafından da dile getirilmiştir, ona göre, temel yanılgılardan biri “avrupalıların klasik kültür üzerine, kendi özgül toplumsal-kültürel koşullarından doğan öznel yorumlarının iredelemeksizin benimsenmesi, araştırılmaksızın kopya edilmesidir.” zira, “eski çağın klasik kültürü ile günümüz avrupa toplumları arasında,bilindiği gibi,orta çağ boyunca etkinliğini korumuş olan güçlü hristiyan kültürü yer almıştır. fakat hristiyanlık,yine de,klasik kültürle uzlaşmadan edememiştir. klasik çağ ile çağdaş batı arasındaki köprü bu uzlaşma ile kurulabilmiştir. avrupalıların, klasik kültür üzerine yorumlarını öznel kılan da işte bu uzlaşmadır. bu nedenle günümüz avrupa toplumlarını batı kültürüne katan öğe hristiyanlık değil,tersine,klasik kültür ve bu kültürdeki insancı (humanist) temelin, hristiyanlığa karşın,benimsenmesi olmuştur. öyleyse batı kültürüne açılmak,gerçekte,bu kültüre bütünlük sağlayan insancı öze açılmaktır. bu açıdan, ne yazık, gerekli tarihsel ve kültürel bilinç toplumumuzda yaygınlaşmamıştır.”22 bu eksiklik kendini çeviri alanında da göstermiştir. çiğdem dürüşken'e göre; dünyadaki diğer örnekleriyle kıyaslandığında, ülkemizde yunan-latin edebiyat yapıtlarının belli bir yöntem ve program çerçevesinde, bir seri halinde ve iki dilli metinler olarak dilimize kazandırılmamış olması siyasal, sosyal ve ekonomik anlamda çok boyutlu incelenmesi gereken bir sorundur. buna karşın, çıplak gözle eğilip kuyunun dibine bakıldığında, ana nedenlerin suyun üstünde yüzdüğü görülür: birincisi, ülkemizde bu iki kültür dilinin öğretildiği klasik filoloji’ye gönül veren kişilerin sayısı her zaman çok az olmuştur, ama daha önemlisi bu az kişi arasında değişik nedenlerden dolayı hiçbir zaman bir ekip ruhu oluşturulamamıştır; ikincisi, yayımlanan klasikler, birkaç ana örnek dışında, kendisindeki içkin değeri etrafına hissettiremediğinden, çevirmeni, okuyucusu ve yayımcısı arasında samimi bir bağ oluşturamamış ve dolayısıyla sürekliliğini koruyamamıştır.23 böyle olunca da klasik çağ ile çağdaş batı arasındakine benzer bir köprüyü kurabilmemiz için en temel gereksinimimiz olan metinlere birinci elden ulaşamamamız, ya da sistemli yorumlarla eldeki metinleri değerlendiremeyişimiz, batının her yazdığını kabul etmemiz konusunda başlıca sebeplerden biridir. aslında yüzyıllar boyunca o metinlerle birlikte yaşlanan, yaşamakta olan batının karşısındaki durumumuz, henüz 100-150 senedir ağır aksak süregelen klasik filoloji araştırmalarımız (ayrıntılı bibliyografya taraması için: “tanzimat'tan günümüze eski yunan - latin dil ve edebiyatlarına ilişkin türkçe yayınlar bibliyografyası, ege yayınları 6 ' bibliyografya dizisi 1, istanbul, 1996, 160 s.” ) açısından tabi ki çok vahim olacaktı. bir de buna latince ve yunancayı öğrenme gereği duymadan, yunan ve roma kültürleri ve tarihleri üzerine kafa yormadan batılı olabileceklerini sanan kimi yeni tanzimat aydınlarını katın, alın size rengarenk, karmakarışık kavramlarla dolu değerlendirmeler, tam manasıyla araştırılmadan yapılmış yoğurdun kaymağı niteliğindeki eleştiriler...

    yine başka bir eserinde balıkçı’ya göre anadolu’da yaşayan bizler, anadolu’da doğup gelişmiş klasik medeniyetin varisleriyizdir. “..biz, o medeniyetin, yani klâsik medeniyetin gerçekten vârisleriyiz. çünkü o kültür anadolu'da doğup gelişmiştir, anadolu'dan yunanistan'a geçmiştir. bu gerçeğin anlaşılması —bilhassa duygu alanına geçirilmesi —, zihniyet ve ruhî halet itibariyle, birçok hayırlı ve güzel neticelere ve değişikliklere sebep olabilir.”24

    batıda küçük çocuklara anlatılan hikayelerdeki yunan öğeleri, aslında anadolu’ya aittir, bu kültürün varisi olduklarını düşünen batılılar bu konuda bu yüzden baştan yanılgı içindedirler. “batı'da küçük çocuklara, yunan efsaneleri diye, anadolu efsanelerini okutup anlatırlar. işte bunlar, bizim elde etmek istediğimiz batı'lı kültürün kökünü ve temelini teşkil ederler. daha sonra, gençlik çağındaki çocuklar, klâsiklerle beslenip büyütülürler. bu suretle batı alemi, tamamiyle yabancısı bulunduğu bir kültürün vârisleri yerine getirilir. bir taraftan da, hemen her fırsatta, grek'lerle aynı kökten —yani hint-avrupai— oldukları ilân edilir. bu surette de, grek'lerle kendilerinin arasında bir kan bağı, hâsılı bir soy sopluk ve hısım akrabalık kurulmuş bulunur.”25

    batıda ilk başta pek de aklı başında olmayan kimi köken iddialarının merkezinde yer alan efsanelerin zamanla ilmileştirildiği ve kimi hellenik noksanların, aksaklıklar ve hoyratlıkların hasır altı edildiğinden söz eder. (“ingiltere'de onuncu yüzyıldan onyedinci yüzyıla kadar, ingiliz'lerin troyalılar ahfadından oldukları tartışılırdı. 1200 yılında geoffrey of monmouth, eneas'ın torunu brutus'un, troya ırkının kalıntılarıyle ingiltere'ye geldiğini ve troynovant yani yeni troya'yı kurduğunu (bu şehir, yazarın iddiasına göre, bugünkü londra şehridir) ve troya'lılardan önce ingiltere adasında ancak devler yaşamış olduğunu, ciddiyetle yazar. bu efsane, onsekizinci yüzyılın başına kadar, birçok aklı başında ve başı yerinde âlimler tarafından —meselâ stow tarafından 1605'de, speed tarafından da 1629'da— münakaşa ve kabul ediliyordu. hollingshead gibi bir adam bile, bu kanaatte idi. ilk ingiliz şairlerinden spencer ile dryton, bu efsaneyi şiir olarak anlattılar. onsekizinci yüzyıla kadar, bütün avrupa'da kabul edilen bu gibi efsaneler, daha sonra, mahiyeti değiştirilerek ilmîleştirildi. bu arada, tarihçilere yakışmayan bir taraf tutma ile, bütün hellenik noksanlar, aksaklıklar ve hoyratlıklar hasır altı edildi. pek güzel bir misâl değil, fakat yunan heykellerinin yanakları kırmızı, gözbebekleri kara ve mabetlerle sütunların kahverengi, lâcivert ve başka renklerle boyandıkları bilindiği halde, «ak mermerden yapılma aphrodite, hermes heykellerinde», «joconde» un gülümsemesinden bin kere daha manalı ve kur'anın her ayetinde ham sofularca farz edilen yedi bin yedi yüz yetmiş yedi hikmetten daha hikmetli neler de neler bulunmadı! hele o mavi gökleri musiki notaları gibi, ding! dang! dong! diye dilim dilim eden kar beyaz hellenik sütunlarından, heyecan saraları ile sarsılarak bahsedildi. bir taraftan hellenik ne varsa böylece pöh pöhlenirken, öte taraftan da hellen'lere muarız sayılanlara istihfafla asyatik denildi. ve bu asyatik denilenlerin, hellen'lerden daha hâs «hint - avrupai» oldukları meydana çıkınca da, bu sefer yeni bir sıfat icat edilerek, muarızlara asyanik denildi.”26)

    mavi anadoluculuk grubu, murat belge tarafından “atatürk’ün tamamen akıl dışı, bilim dışı olan güneş dil teorisi, uygarlıklar, oklar, orta asya gibi teorilerini sanki olabilecek rasyonel bir temele oturtmak gibi bir iş yapıyorlar. yani kemalizm’i rasyonalize etmek gibi bir iş yapıyorlar.”27 şeklinde suçlanmaktadır. ancak aynı yerde bir cümle sonra belge’nin itiraf ettiği gibi; “bununla belki en az ilgisi olan cevat şakir, bu genel alanda ilk konuşan olduğu için işin içinde”dir. anadolu tanrıları ‘nın önsözündeki şu sözleri balıkçı’nın aşırı türkçülerin tezlerine nasıl karşı çıktığına dair bizlere bir fikir vermektedir:

    “avrupa'lıların isa'dan iki bin yıl önce bir medeniyet veya kültür yaratmış olmaları imkânsızdı. çünkü onlar, ancak rönesans devrinde uyanabildiler; ve bu uyanışları da kuzeyden değil, güneyden geldi. oraya da doğudan geçmişti. akhilleus'un hamburg'dan, artemis'in de paris'ten geldiğini iddia etmek, apollon'un alpoğlan'dan, artemis'in de erdoğmuş'tan gelme olduklarını ileri süren bâzı aşırı türkçüleri bile yaya bırakır. birleşmiş milletler, insanoğlunun tarafsız bir tarihini yazdıracakmış — pek güç ya— bu işi başarabilirse, ne mutlu ona!”28 balıkçı’nın aslında; ırkçı veya türkçü iddialardan ziyade bizim sadece batılılaşma bahsinin sadece dilimizde kalmasını, batıyı batının bize layık gördüğü kimlik üzerinden taklit etmemizi ve eskiden kazanmış olduğumuz zaferlerle övünmemizi eleştirdiğini, ve bu çarpık yapılaşmaya bir alternatif sunduğunu görmemek imkansızdır: “biz bir yandan batı kültürünü benimsemiye kalkışırız. batı ise klâsik kültürünü benimser ve kendisini o asıldan bilir. fakat biz, vaktiyle anadolu'da yaşamış olan ecdadımızın yarattığı o kültürü yadırgar ve yabancısarız. dudaktan olarak batılılaşmaktan söz ederiz. ne var ki, anadolu'daki eski kültürün sözü geçtikçe. «adam sen de! yunan kültürü!» diye omuz silker ve konuyu baştan savarız. buna sebep, batının kendisini sütbesüt klâsik aslından, bizi ise barbar aslından asyatik sayması, bizim de batının bu kanaatına içten içe katılmamızdır. evet, bu noktayı ağzımızla ikrar etmiyor, fakat kalbimizle tasdik ediyoruz. zaten, böyle olmasa, batıyı taklit etmemize lüzum kalmazdı. bu duyguya bir tepki ve bu hale bir protesto olarak, her şeyin türk olduğunu isbata, teselli kabilinden de, kazanmış olduğumuz eski muzaffetiyetlerle övünmiye kalkışıyoruz.”29 ayrıca balıkçı’nın aşırılara, “..her şeyin türk olduğunu isbata” yönelik, bir eleştirisi de mevcut: “..bittabi truvalılar türk değildiler. fakat truva gibi teuker gibi adlardaki ötüşler anadolu'da çok rastlanan seslerdir... prof. bittel'in bizim türkçülerden farklı kalmaz, onlar da ceffelkalem bu yukardakilerin topunu 'türk' deyip çıkıyorlar a, fazla incelemeden”30

    yine burada “.. teselli kabilinden de, kazanmış olduğumuz eski muzaffetiyetlerle övünmiye kalkışıyoruz.” ifadesini ilerleyen sayfalarda daha kapsamlı dile getiriyor. ona göre bir milletin, zaferlerle övünmesi çok doğaldır. ancak “bütün bakışlar ve bilhassa gayretler, tamamiyle arkaya dönmüşse”31 bu sakıncalıdır. “..yepyeni günü, geçmiş günün bir olayına tamamiyle kurban etmekle, güzelim yepyeni güne yazık edilmiş olur!”32, yine balıkçı’nın ifadesine göre; “günlük edebiyatta, sürüm sağlamak amaciyle geçmiş tarihi olayların kahramanlarına- gerçekte hiç de böyle olmadıkları halde- bir kabadayılık, hatta bir hoyratlık ve hunharlık atfedilir.”33 çözüm olarak; “buradaki konuda – sırf türk diye bilinen tarih ve kültürü ihmal etmemekle beraber- batı kültürünün ilk ve daha önceki çağ anadolu’suna dönmek, ..iyi neticeleri verir.”34

    d/ balıkçı'da bakkhos – zeybek meselesi

    belge ‘nin cevat şakir’e bir eleştirisi de şöyledir: “..cevat şakir halk dilinde geçen çeşitli ad ve kelimelerin ionya kökenlerinden geldiğini kanıtlamaya çalışır: örneğin “zeybek” adı bakkhos’tan gelmedir (oysa bu, yunanca adı dionyssos olan tanrının latince adı) ve zeybek oyununda yapılan hareketler, atılan ağır adımlar veya yere diz vurmalar, şarap üretmek üzere üzüm ezilirken yapılan hareketlerdir.”35 murat belge ‘nin yer yer terminolojiye hakim olmadığına dair karşılaştığımız örneklerden biri de bu ifadesinde yer almakta. zira balıkçı’yı, zeybek adının bakkhos’tan gelmekte olduğunu söyleyerek yanlış bilgi verdiğini söyleyen murat belge ‘nin söz konusu ifadenin yani “bakkhos”un latince olduğunu iddia etmesi vahim bir hatadır. latincede dionysos ‘un karşılığı bacchus’tur, bakkhos değil!36 oxford latin dictionary ‘de de 37 223 . sayfadaki “bacchus” maddesinde ismin lidya kökenli olabileceği belirtilmiştir. ismin, batı anadolu’da gediz ve küçük menderes yörelerinde kendini gösteren lidya uygarlığı’yla (m.ö. 700-300) ilişkilendirilmesi ironik bir şekilde murat belge ‘nin yanlış aktarmış olduğu (zira latincede pek çoğunlukla masculinum yani erillerden oluşan 3. çekimde sonu –us’la biten isimleri düşündüğümüzde bile, sonu –os’la biten “yunancada yer alan” bir ismi latince olarak nitelemenin yanlış olacağı aşikardır. ancak murat belge’nin bundan haberinin olup olmadığı ya da başka deyişle, onun, okuyucuların bu ayrıntıyı araştırıp araştırmayacağına dair bir şüphesinin bulunup bulunmadığı da başka net bir husustur!) bu parantez içi bilginin kendisi bile aslında birazdan sıklıkla üzerinde duracağım bakkhos-zeybek konusunda lidya üzerinden balıkçı’nın tezlerini haklı çıkartmaktadır.

    gelelim balıkçı ‘da, bakkhos ifadesine. balıkçı’ya göre; bakkhos sözü grekçe olmayıp, hint-avrupai bir dilden de alınma değildir. kelimenin yapısı hint-avrupa dillerinin hiçbirine uymaz, hiçbir köküne bağlanamaz. son yıllarda (balıkçı’nın yazıyı kaleme aldığı yıllarda) iki dilde yazılmış bir kitabede, yani hem lidya hem de iyon dilinde taşa oyulmuş olarak bulunmuş. lidyacası: bakkıfalis, iyoncası da dionysikles. böylece şarap tanrısının adının iyoncasıyla lidyacası anlaşıldı. bakkhos şarap tanrısının lidyacasıdır. bundan başka ana tanrıçanın anadolu’daki papazlarına da bakelos deniyormuş.38 balıkçı şöyle demeyi de ihmal etmez: “ «ibakki» sözünden zeybek çıkması ve bu kelimedeki z harfi ve ötüşü akla kılçık kaçırır. ama bu z'lerin birçok örnekleri konuyu aydınlatır. «stin»e eskiden harfi tarif derlerdi, şimdi ne dediklerini bilmiyorum. «stinpoli» = şehre istanbul olmuş, «stin koo» istanköy olmuş. ama kimi yol «stin» yalnız «s» ya da «z» olarak ötülür. örneğin: izmit, iznik, izmir. ilyada'da homeros amazon kraliçesi myrina'dan söz eder. myrina grekçe değildir. anadolu'nun unutulmuş bir dilindendir. (hititler anadolu'ya geldiklerinde anadolu'da yirmi kadar dil konuşuluyordu). anadolu'da üç myrina kenti vardı: biri izmir'in elli kilometre kuzeyinde, ikincisi imros adasında, üçüncüsü de izmir'in kentlisi. stin mirina smirina, sonra da smirna, izmir olmuştur. stin nikea iznik, stin nikomediya —kısaltılarak— izmit diye söylendi. ne var ki türkçede s ya z'den sonra sesli bir harf gelirse, s ile z'nin önüne i konmaz, safranbolu, zifos, zigana, zerde ve zeybek gibi. bakkhos'un grekçe adı dionysos'tur. ama bu sözün de ne anlama geldiği bilinmiyor, iki kez doğmuş anlamına gelebilir, çünkü grek mitolojisinde bakkhos anası semele'nin rahminden alınarak zeus'un baldırına aşılanıyor, o baldırdan doğuyor. hem anasından, hem de zeus'un baldırından doğmuş olduğuna göre iki kez doğmuş sayılıyor. dionysos adı nisa dağının ışık tanrısı anlamına da gelir. anadolu'da üç nyssas, trakya'da da üç nisias, musul'da bir nysa ve arabistan'da da bir nisia kenti vardı.

    bakkhos şarap tanrısı olarak tanınır. yabani üzüm asmasının yalnız güney anadolu'yla kuzey suriye'de bitmiş olduğu anlaşılmıştır. anadolu göçmenleri asmayı buradan italya, yunanistan, güney fransa ve ispanya'ya taşıdılar. ama bakkhos yalnız üzüm tanrısı değildir. ivriz'deki hitit kabartmasında bakkhos bir elinde üzüm salkımı, öteki elinde de. bir demet arpa ya da buğday tutmaktadır, çünkü insanoğlu şaraptan önce bira yapmasının sırrını bulmuştu. ivriz kabartmasında bakkhos başında boynuzlar taşır; gerçi boynuz erkek tanrıların şanındandı, ama bakkhos'a boğa gibi gürler anlamında olan bromios da denirdi. bakkhos boğa, arslan ve yılan kılıklarına da girer. bakkhos hayatta sevincin çıldırtıcı tanrısıdır. bu dinde kadınlı erkekli alaylar dansla, çalgıyla, tanrının adını çağıra çağıra, tanrısal bir çılgınlık içinde kendilerinden geçerek tanrıyla birleşirler. bakkhalar böylece birer bakkhos olurlar. dervişlerin «hu! hu!» çekerek, mistik bir «fena fillah» («tanrıya kavuşarak onda yok olma») katına varmalarına çok benzerse de, bakkhos dinindeki törenlerde «mutu kable entemutu» yani ölmeden önce ölmek, bir de «katli şehevat» yani nefsini kesmek hiç yoktur. bu tarikatta "dünya ve mafihâ" dan, ruhun gövdeden ayrılması yoktur. ruh da gövde de bir ve bu tek nesne de doğanın bir parçası sayılagelinir. her kişi evrensel yaşama sevincinin ve coşkusunun bir kısmıdır bakkhos dininde.”39

    balıkçı, eserinin yukarıda da bir kısmını alıntıladığım gibi 59-83. sayfalarını “bakkhos zeybek” ilişkisine ayırmıştır. bu çalışmamda balıkçı’nın üzerinde özenle durduğu hususa değinmem mümkün görünmüyor. ancak şöyle bir özet bile, murat belge ‘nin “..örneğin “zeybek” adı bakkhos’tan gelmedir (oysa bu, yunanca adı dionyssos olan tanrının latince adı) ve zeybek oyununda yapılan hareketler, atılan ağır adımlar veya yere diz vurmalar, şarap üretmek üzere üzüm ezilirken yapılan hareketlerdir.” diyerek kısanın da kısası bir şekilde sarfettiği, yanlış anlaşılmaya müsait –sanki balıkçı’nın bu konuda elindeki tek verisi zeybek oyununda yapılan hareketler, atılan ağır adımlar veya yere diz vurmalar, şarap üretmek üzere üzüm ezilirken yapılan hareketlermiş gibi- ifadeden, okuyucunun doğruya yönelmesine yardımcı olacak gibi görünüyor: “..bakkhos alayları geceleri dağlarda harıl harıl yanan meşaleler ve nartheks bitkilerini başlarında fırıl fırıl döndürerek kadın erkek oynarlar, bir sevinç fırtınası koparırlar; bu cümbüşe davullar (davuldan çok kuddumlar), zurnalar tempo tutar. bu tarikatlar, ya da birlikler anadolu'da gelişmişti. zeybeklerde, bektaşîlerde de etkisi görülür. «ayini cem»ler eski «orgia»lardır. daha hafif olmakla beraber bakkhos eğilimi mevlevilerde de görülür.” (sf. 62) “herodot da bakkhos'u anar: iki iskit'in bakkhos tarikatından olduklarını anlatır. bunlar kendi eski göreneklerine ve atalarından kalma dinlere pek bağlı olan iskit'ler tarafından öldürülür. herodot skyles denilen başka bir iskit'ten de söz eder: bu adam anadolu'da milletlerden almış olduğu giysileri gizlice giyer ve bakkhos tarikatına girer. iskitler ise insanı kendinden geçirterek deli eden bir tanrıdan hoşlanmadıkları için, anadolulu iyonları hor görüyorlarmış, herodot'un anlattığına göre de skyles'in bakkhos'a taptığını duyunca, onun da canına kıyarlar.” (sf. 65) “hüseyin kasım kadri türk lûgatında zeybeği şöyle anlatıyor: «aydın ve bursa vilâyetlerinde verilen unvanı; bazen kardeş ve arkadaş olarak hitap yerinde kullanılır; hafif tüfekçi asker. devleti selçukiye zamanında teke ve aydın tarafında bulunurlardı.» yunanlılar da zeybeği yunanca sayıyorlar, zeus sözüne, ekmek anlamındaki «bekos» sözünün eklenmesidir diyorlar. son zamanlarda türkçülük çabasıyla zeybeklerin menşei türkistan'dan i.ö. üç bin yıl önce anadolu'ya göç etmiş türklere bağlamaya çalışılıyor. zeybekleri uç beyleri (bek’leri) sayanlar da var. gerçeğe en yakın tefsiri gene hüseyin kasım kadri yapmaktadır. çünkü «o bekos» ya da «io bakkhoi» derneği batı anadolu'ya yayılmış bir kardeşler birliği idi. roma imparatorluğu çağında bile batı anadolu'da «io bakkhoi» cemiyetinden söz edilmektedir.” (sf. 71) ” zeybek kıyafeti isa'dan az önce yaşamış latin şairi propertius obekkhos'ların dans ederken tyr (suriye'de sur kenti) külahıyla tutulan uzun saçlarını havaya savurduklarından söz eder. ilkçağda sur kenti kırmızı boyasıyle ün salmıştı. bu kırmızı külah olsa olsa fesdir.” (sf. 71) “anadolu zeybekleri fes giymiyorsa da, uzun keçe külah giyerlerdi. bu külah ahi'lerin «börk» dedikleridir. mevlevî külahları ve çok daha uzun olan yeniçeri külahları bu ahi börkleridir. yeniçerilerindi aşırı uzunlukta olduğu için, arkaya sarkar. herkeste de upuzun saç bulunmaz a! belki de püsküller uzun takma saçtı başlangıçta. lâtin şairi, oi bakkhoi'lere, «üzümü çiğneyen ayaklarınız (yani dans ederken) üzümün kırmızı suyuyla boyanmaktan yoksun kalmasın.» diyor.” (sf. 71) “çok eskiden ibakki kurulu anadolu'dan balkanlara sıçradı ve orada adamakıllı kökleşti, özellikle yanya (yani epir bölgesinde) belki bu nedenden arnavut'ların çoğu bektaşi'dir, hatta büyük iskender'in, filip'in oğlu değil de, bakkhos'un oğlu olduğu kanısı yayılmıştı. çünkü fiiip bir gece iskender'in anası olimpiyas'ın yatakta koca bir yılanla çiftleşmekte olduğunu görmüş. yılan mitolojik ofyon yılanıdır. anatanrıçaya dünya yumurtasını doğurur; havva'ya elmayı veren de bu yılandır. demek ki olimpiyas bir bakkha, bir mainad idi; kıralıçenin gece başını aldı mıydı, dağa kaçıp oynadığı tarihi bir gerçektir. iskender'in de tanrılığı «zül karheyn» yani iki boynuzlu oluşundan belliymiş. bakkhos'un bir unvanı da bromios'tur: ulu ürüyücüdür, gök gibi gürler. öküz, okus, ingilizce «oks» aynı köktendir ve boğa demektir. onun için iskender'i iki boynuzlu yaptılar. orta asya'da, yani insanın, insana istihale ettiği yerde, bir yaban boğası ekspres lokomotifi gibi bir yaratıktır. bir insana arslandır denince, dört ayağı bir de kuyruğu var demek değildir, cesaretli demektir. bu sebepten tanrılara bu arada da bakkhos'a boynuz taktırıldı. büyük krallar miğferlerinde boynuzlar takındılar. michel angeto da erkeklik şanını belirtmek için musa heykeline iki boynuz taktı.” (sf. 72) “zeybeklerin çiçekli ve yapraklı baş çemberler şüphesiz bakkhossel sembollerdir. bu kesindir hem de bu çemberler asıl aydın zeybeklerince takılıdır. muğla, balıkesir, bursa zeybekleri başka şeyler takınırlar. aydın'la hemen dolayları ise euripides'e göre asıl bakkhos tarikatının doğduğu yerdir. zeybeklerin ana yurdu! yazın asma dal ve yapraklarından, kışın üç köşeli yapraklı kayakapan sarma şıklarından, yaz kış ise dağ çiçeklerinden yaptıkları çelenkleri ibakkiler başlarına çember diye takarlardı. bu çelenkler mutlaka takınılırdı, çembersiz bakkha olmazdı. ona çiçek tacı deniliyordu. asıl zeybek böl gesinin sardis çevresi olduğunu bakkhos sözünün de lidya dilinden olduğunu söylemiştik.” (sf. 73) “

    pazubent'lere gelince, ne zeybekler, ne de onların göreneklerini bilenler pazubent'lerin ne olduğunu bilmiyorlar. kimi zeybekler bu pazubentler için kurşun geçmezliği sağlayan bir muska yada bir tılsımdır diyorlar. ama kurşun geçmeyen ayrı bir muskaları var. pazubent'ten başka gümüşten bir «en'am» kutuları da vardır. bu kutu da herodot'un anlattığı «sureler» takımından olsa gerek. bunlardan başka bir de maşa dedikten iki halkalı bir demir çubukları var. onun neye yaradığı belli değil. ne var ki onsuz zeybek olmazmış. kimi yazarlarımız da pazubentlerin üzerinde ne oldukları anlaşılmayan işaretlerin orhon yazılarına benzediğini savunuyorlar.” (sf. 75) “bakkhos'la apollon hemen aynı zamanda anadolu'dan yunanistan'a geçtiler, yada taşındılar. ikisi de insanoğlunun iki ayrı huyunun tanrılaştırılmışıydı. biri semele'nin, öteki lat'ın oğluydu, ki bu adlar ana tanrıçanın iki ayrı adıdır. böylece iki tanrı arasında kardeşlik kadar bir yakınlık sezilirdi, ikisi de güzel sanatların temsilcisi sayılırdı, yalnız bakkhos sanatın atak ve anarşik akımını temsil ederdi.” (sf. 79) “bakkhos'un apollon'a özdeki yakınlığı dolayısıyla, en çal oynasın, vur patlasın danslar asıl delfide oynanırdı. oraya atina meclisi yalnız üçyüz «thiyad»ın gitmesine izin verirdi. apollon üç kış ayı süresince parnassois dağına çekilir, meydanı bakkhos'a bırakırdı. orada delfili maenad'lar atina'dan gelen üçyüz thiyad'a kavuşurdu. törenler başlayınca, ipi koparan kadınlar meşalelerle soluğu dağda alır, herşeyi ver yansın ederler. bunu sofokles antigone tragedyasında anlatır. plutarkhos da «delfi apollon'un olduğu kadar da bakkhos'undur» der.” (sf. 79)

    e/ anadolu / ionya – yunanistan meselesi

    balıkçı “incil”’in, “tevrat” ‘ın tekevvün kitabının onuncu bölümünü kaynak göstererek, yafes’in her biri bir ulusun atası yedi oğlunun birinin de, iyonların eski adı olan “yavan” ya da “yavones” olduğunu söyler.40 ona göre; iranlılar, iyonlulara “yauna” diyorlarmış. iyon lehçesinin yunanistan’a aktarılması , anadolulu apollon ‘un delphoi’ye taşınması sırasında olmuştur. balıkçı’nın ifadelerine bakarsak; “yunanistan” sözcüğünün pers dilinde kendine bir köken bulduğunu söyleyemeyiz. zira persler yunanistan’a saldırırken önce “yauna” dedikleri iyonlara rasgeldiklerine, bu yüzden de “yauna” sözcüğünün zamanla yaunistan ya da yunanistan sözcüğüne dönüştüğüne dair veriyi balıkçı kabul etmez.41 . ona göre; fenikelilerin icat ettikleri sanılan alfabeyi hellenistan’dan42 çok önce anadolu kullanmıştır. fenike alfabesinde sadece sessiz harfler vardır, seslilerle “psi” ve “ksi” gibi ötüşleri iyonlar uydurmuştur. konuyla ilgili bu gerçekler göz önünde tutulmadığından, tam bir inceleme yapılamamış olup, anadolu’da gelişmiş lehçelerin tümü hellenistan’a mal edilmiştir. yine balıkçı’ya göre; hellenistan’ın okuma yazmayı heksametron43 vezniyle beraber anadolu’dan öğrendiği hep göz ardı edilmiştir.örneğin; eolyalı hesiodos ve atinalı solon, homeros’un ilyada (ilias) ve odissea (odysseia) destanlarının iyon lehçesini ve heksametron veznini kullanmak zorunda kalmışlardır.44 heksametron vezninin ne hellen ne de hint – avrupai bir vezin olduğunu düşünen balıkçı, bunun anadolu’da ana tanrıçayı kutlamak için oynanan bir dansın adımları olarak açıklar.45 batıda heksametron vezni üzerine kütüphaneler dolusu kitaplar yazılmışken , diziler okunmuşken, neresinde soluk alınıp verileceği hesap edilirken, veznin kaynağı hakkında hiç inceleme yapmamıştır. çünkü heksametron dizisinin hindo-avrupasal olmadığı bilinmektedir. onun için incelenmesine gerek duyulmamıştır.46 murat belge, balıkçı’nın görüşlerini bir çırpıda özetlediğini sanarak yanılmaktadır. zira balıkçı’da ionya-yunanistan karşıtlığının en temel noktası olan ion şuurunun anadolu’da geliştikten 3 yy. sonra yunanistan’a geçmesi bahsinden hiç söz etmeden, mavi anadoluculuk tezini “..tezi bizzat yaratanların çeşitli kitaplarında başka konularda konuşma tarzlarına bakınca, pratikte burada da milliyetçiliğin ve dogmatizmin başka yerlerdekinden daha az olmadığını görüyoruz.”47 diyerek yargılamak bana pek haksızlıkmış gibi görünüyor. kaldı ki, bu yazıda belge’nin, bu tezin savunucularının başka hangi konularda konuşma tarzlarına baktığını ve yukarıdaki çıkarıma nasıl vardığına dair herhangi bir ispatın ibaresine rastlamıyoruz. belge’nin bu sözleri tıpkı bir iki cümle üstte sarf ettikleri gibi havada kalıyor. belge, geleneklerin uzun zaman süreklilik gösteremeyeceğini gördüğünü ve tarih boyunca bozulmaksızın ileri çağlara atlayan ‘öz’lerin ancak hayal gücünde var olacağını bildiğini söylemektedir.48 “peki, gelenekler, insanlar farkında olmaksızın yaşayamaz mı?” sorusuyla49 birlikte gündeme aldığı soruna yaklaşımı ve tutumu mavi anadoluculuk akımının ve balıkçı’nın tezleriyle ilgili somut kanıtlar ve bilgiler vermekten çok uzaktır. osmanlıların, bizans’tan, bizans’ın da kendisinden öncekilerden aldıkları, “morris dansı”, yuşa’nın mezarı, jessie weston ‘ın from ritual to romance’ından “kılıç dansı” bölümünden verdiği gibi örnekler, belge’nin bir şekilde, büyük dönemeçlerin yüzyıllar öncesindeki geleneklerin anlamları üzerinden süngerle geçtiği üzerine çıkarımını tetikler, destekler. ancak birikim dergisinin okuyucuları belge’nin balıkçı’nın anadolu üzerine tezleriyle ilgili hiçbir satırında somut ve sağlam bilgiye ulaşamıyor. bu eksikliklerden ötürü belge’nin bu yazısını latince kullanrak ifade etmek istersek currente calamo denilen yani hızlı kalemle, alelacele yazılmış, eksiklik dolu bir yazı olarak değerlendirmek mümkün, ancak murat belge evvelki bir yazısında yine mavi anadoluculuk ve humanizma anlayışları bahsine girmiş bulunuyor. gergedan dergisi’nin 7. sayısında bakın belge mavi anadolucuları nasıl değerlendiriyor: “..sonuç olarak, mavi mavi anadolucuların 'kültür köken' konusunda yaklaşımları, milli ve dini şovenizme karşı yeni bir boyut getirdiği, türkiye'nin kültürel tarihinde türklük ve islâmlık dışında öğelerin de bulunduğunu vurgulaması bakımından yararlı olmuştur. işaret ettikleri alan önemlidir. ama yöntemleri sağlam değildir, çünkü nesnel ve bilimsel değildir. bu nedenle grup olarak türkiye'nin kültür kökeninde eğitimine kadar birçok ciddi sorununa eğilmekle birlikte, bütün bu alanlarda ciddi cevaplar verememişlerdir."50 yani anlaşılıyor ki; belge’nin 1987’de ve 2006’da değişik ifadelerle de olsa aynı düşünceyi dile getirdiği ortada. oysa topyekün kabul ediş veya reddedişten ziyade, balıkçı ‘nın ve öncülük ettiği akımın ortaya attıkları fikirlerin bilimselliğinin tartışılabilirliği bir kenara, belli bir genesis peşinde koşmalarından ziyade bir isyanı, bugüne kadar sürdürülen kimi düşün politikalarına karşı çıkışı dile getirdiklerini söylemek kanımca mümkün. o halde halikarnas balıkçısı’nın hangi sebeplerle bu teze sarılmış olduğunun ve ne gibi tepkiler doğurduğunun iyice ortaya konulması gerek. işte ben şimdi bu konudan biraz bahsetmek istiyorum. tansu açık’a göre; halikarnas balıkçısında batılılaşmak, cumhuriyet devrimleri izleklerine rastlanmaz, aradaki çağları atlayarak batı anadolu halkında eskiçağı bulur; yalnızca soy gerekçesinden olacak “biz klasik çağın gerçek varisiyizdir” (der) bütün çabası yunan uygarlığının temeli ionlar akalar yunanlı değildir, büyük kültür başarılarının dinlerinin ardında anadolu “köken”ler vardır önermelerini kanıtlamaya çalışmak olacaktır. balıkçının sıraladığı “anadolulu”lar klasik çağ öncesi yaşamış kişilerdir, zaten platon, sokrates , tragedya şairleri, aristoteles ilgisini çekmez, ilk ikisi için ayrıca ağır laflar eder 51 o halde tansu açık’a göre; tanıl bora, balıkçı’da “tarih tezi”nin milli evrenselciliğinin naif bir esintisini sezmekte haklıdır.52 zaten balıkçı ‘nın yazarlık yaşamında eskiçağ çok sonra gelir, kendi ağzından altmışından sonra mitologyayla uğraşmaya başlamıştır.53 ya da semih gümüş’e göre; ‘batı kültürünü oluşturan bütün özün anadolu’dan çıktığını savunmak epeyce köktenci bir görüştü. bunun başlangıçta pek çoklarına çekici geldiği de belli. ama kafalar aydınlanıp gelişince, mavi anadoluculuğun, ucu anadolu şovenizmine uzanan bir düşünce olduğu anlaşıldı. bütün uygarlığın kaynağı anadolu’ya aitse, mavi anadoluculuk kolayca batı kültürüne sırtını dönebilirdi. üstelik onlara göre anadolu’daki bütün uygarlıklar sonunda bugünün anadolu’suna aitti ve bir bütündü. böylece anadolu’ya gözünü diken batı da kolayca ebedi bir hasma dönüşecekti.’ hatta gümüş daha da ileri giderek; ‘hümanizmin kaynağı olarak anadolu’yu görmek, hiç kuşku yok ki sapkın bir düşünce sayılabilir.’54 a. ömer türkeş’e göreyse; ‘ileri sürdükleri düşünceler hem kemalizm'le hem o dönemin sol zihniyetiyle çatışmaz. mavici söylemde burası anadolu'dur; dillerin, dinlerin, etnik kimliklerin harman olduğu, halkların uyum içerisinde yaşadığı, tarihin en büyük uygarlıklarının beşiğidir. ve burası "bizim"dir.55

    murat belge ‘nin aslında neyi eleştirdiğini okuyucuların anlayabilmesi için; balıkçı’nın söz konusu fikirlerini en öz bir şekilde sunmalıyım. balıkçı’ya göre; "ion'lu şuur, anadolu'da geliştikten ancak üç yüzyıl sonra yunanistan'a geçebilmiştir. herodotos «homeros ile hesiodos, grek tanrılar hanedanını kurdular, onlara adlarını taktılar, vazifelerini ve sanatlarını tâyin ettiler.» diye yazar ve bu işin, kendi gününden (m. ö. 430) dört yüz yıl önce olduğunu ilâve eder (homeros ile hesiodos, bu tanrıları tutup yoktan var etmediler. anadolu tanrıları adını verdiğimiz bu kitap, tanrıların menşelerini araştırmıya çalışır) fakat anadolu yunanistan'a dilini, dinini, klâsik şuuru ile hellenik denilen medeniyetin esaslarını vermekle kalmadı, isa'dan önce 490 yılına doğru, yunanistan'ın pers'ler tarafından istilâsı, klâsik kültürün ve yunan medeniyetinin geçirdiği en büyük tehlike sayılırdı. son zamanlardaki bazı avrupa tarihçileri, bu kanaatta değildirler. çünkü pers'ler ionya'yı, o devrin en ileri şehri olan milet'i, başkenti ile beraber bütün karya'yı zaptettikleri halde, oralardaki sosyal kurullara dokunmadılar. bu kurullar, bu ionya ile güney anadolu'daki klâsik kültür hareketi devam etti, gelişti. asıl, pers istilâsından öncedir ki, anadolu'dan yunanistan'a gelen klâsik kültür ve hellenik denilen medeniyetin varlığının en büyük tehlikesiyle karşılaştı. orfik'lerin mistik tarikatı veya dini, isa'dan önce yedinci yüzyılda yunanistan'a yayılmıya başladı. yakın doğudaki bu yeni din, şayet yunanistan'da bütün hurafeleri, sırları ve sihirleriyle kökleşseydi, muhakkak, akliliği, felsefeyi ve ruh hürriyetini boğar, hayatı akla ve güzelliğe dayanan bir eser yaratmak arzusunu tamamiyle söndürürdü. hayat artık geleneklere, hurafelere ve papaz güruhuna alt olurdu. solon devrinde, dünyanm yaratılışı hakkında homeros ve hesiodos'un tanrılar nesebine, teogoni'sine dair yazdıklarına karşı, entelektüel bir isyan baş göstermişti. bu naklî teogoni'ye anadolu'da milet'li thales ve gene milet'li anaksimandros ve onları takip edenler, tamamiyle aklî, tabiî felsefelerle mukabele ettiler. zaten bu adamlara filozof değil, fakat «physiologos» yani fizikçi denirdi, isa'dan önce dokuzuncu yüzyılda homeros'un teogoni'si, her ne kadar ileri bir adım sayılabilirse de yüzyıllarca sonra bu teogoni'nin insan aklı üzerine abana kalması, dünkü hakikatin bugünkü yalan olarak temadisini sağlayabilirdi. yalanın temadisinin de pek öldürücü tesiri olabilirdi. bisiklet yürürse durur, durursa düşer." açıkçası, balıkçı’nın tezlerini tam anlamadan, okuyucunun murat belge’nin eleştirilerini tümüyle sindirebilmesi mümkün görünmüyor. zira bir eleştirmen olarak; belge’nin mavi anadoluculuk ve balıkçı hususunda bazı yargılarda bulunurken, özellikle de ionya-yunanistan karşıtlığına değinirken, bu edebi akımın en mühim temsilcilerinden olan azra erhat ‘ın homeros ve hesiodos karşılaştırmasına değinmemesi çok büyük eksikliktir. çünkü hesiodos boiotia’lı, homeros ise smyrna’lı olarak kabul edilir.56 ve azra erhat önce her iki ozan ve daha sonra da ozanların eserleri üzerinden her iki bölge arasında bir karşılaştırma yapmadan edemez. zaten bu karşılaştırma mavi anadoluculuk akımının temel kaynaklarından birini oluşturur: “hesiodos, homeros’tan sonra yunan ilkçağının en büyük ozanıdır. tanrı soylarını sayan, tanrılar arasında yetki ve şeref alanlarını saptayan ve tanrıların kişiliklerini belirten bu iki ozandır, der yurttaşımız halikarnassos’lu herodotos. bunu söylerken de, her iki ozanın kendinden 400 yıl kadar önce yaşamış olduklarını ekler. oysa birçok yerlerde olduğu gibi, burada da yanılmış ola gerek tarihçimiz. çünkü homeros ile hesiodos arasında yalnız çağdaşlıkta değil, yaratıcılıkta da önemli bir ayrım vardır. besbelli ki, hesiodos bir iki yüzyıl arayla izlemektedir homeros’u, ama onu izlediği de su götürmez bir gerçek: hesiodos, homeros’un silik bir kopyası, esini doğadan gürül gürül fışkıran büyük şairin yürüyen bir çömezidir. ”57

    belge ‘nin yine aynı dergide ortaya attığı “..ionya kültürünü beğenip kendimize mal etmemizden ötürü, ege’nin öteki kıyısındaki helen kültürünü aşağılamanın gerekçesini anlamak da kolay değildir. bu herhalde insanlara bir ‘öteki’ ve bir ‘düşman’ ın gerekli olmasının bir sonucu.”58 iddiası azra erhat ‘ın -yukarıda ve aşağıda- alıntıladığım sözlerinden ötürü manasızlaşmaktadır. zira yukarıda yapmış olduğum alıntıda ve devamında, tümüyle edebi ve kültürel bir temele dayanan karşılaştırmanın varlığı dikkat çekicidir. belge’nin belirtmiş olduğu “helen kültürünü aşağılamanın gerekçesini anlamak da kolay değildir” ifadesindeki kolay olmayan “anlama” durumunun sadece kendisi için geçerli olduğunu anlamaksa gayet kolaydır! işte temellendirmelerin altında yatan sebepleri azra erhat çok açık bir şekilde ortaya koyuyor: “..ne var ki, ustamla (sabahattin eyuboğlu) birlikte hesiodos’u türkçeleştirirken, onu durmadan homeros ile karşılaştırmaktan alamamıştık kendimizi: her an her dizede ionyalı ozanın üstünlüğü gözümüze çarpan bu karşılaştırmada homeros’tan yana bir değerlendirme yapmamak olanaksızdı. çıkardığımız sonuç, yalnız homeros’un ozan olarak hesiodos’tan üstünlüğünü saptamakla kalmıyor, homeros’un yurdu ionya’nın hesiodos’un yurdu boiotia’ya, özetle anadolu’nun yunanistan’a kıyasla uygarlık, düşün ve sanat alanlarındaki ileriliğine de kanıt oluyordu. yontulmamış bir öykünmeydi hesiodos’unki, bir köylü yapıtı, taşra yazısına bir örnek. ozanların ozanı homeros’tan aldığı biçimleri hesiodos başka özler, içeriklerle doldurulmuştu gerçi, destan dili ve ölçüleri ile destandan ayrı bir tür yaratmış, öğretici denilecek yeni bir türe çığır açmıştı, ama ışığı doudan alan bu şiir bugüne dek geçerli sanıların, kanıların tam tersine yunanistan’ın üstünlüğünü değil, geriliğini yansıtıyor, açığa vuruyordu.”59

    buradaki karşılaştırmayla birlikte elbette ki bir sonuca varılabilir, fakat murat belge, bu akımın özellikle üzerinde durduğu hususları, çıkış noktalarını belirtmeden salt karşı kıyıyı “ötekileştirmek” ve “helen kültürünü aşağılamak” olarak değerlendirdiği için söyledikleri havada kalmıştır. bir “düşman”ın gerekliliği durumundan ziyade, iki ayrı çağın iki ayrı ozanının iki ayrı dünyası karşılaştırılmış ve homeros’ tan hesiodos’a değin bir gerileme olduğunun altı çizilmiş: “..ionya’ya kıyasla yunanistan bir çağdaş aydınlık dönemi karşısında bir ortaçağ karanlığını simgelemekteydi. diniyle , yaşayışıyla, töreleri, ürünleri ile de kanıtlanabilir bu gerçek, hele i.ö. beşinci yüzyılda atina kentsel uygarlık ve kültür aşamasına varmazdan önceki süre için. balıkçı’nın deyimiyle hellenistan , asya’nın – o zamanları kısaca asya diye adlandırılan küçük asya’nın , yani anadolu’nun- silik, buğulu bir aynası gibi görünüyordu. bu gerçeğe homeros ile hesiodos arasındaki ilişkiden daha iyi örnek bulunabilir miydi? biri şairlerin şahı, öbürü hantal, soluğu kıt, becerisi az bir köylü ozanı .”60

    semih günver, cumhuriyet gazetesi’nde “anılar ve portreler” başlıklı yazı dizisinin 10 nisan 1983 ‘tarihli bölümünde balıkçı ‘nın kendisine yollamış olduğu mektuptan bahsediyor. “..‘-bunları’, diyor, ‘bir çuvala sokmanın anlamı yoktur?’ ” balıkçı’ya göre; anadolu ionya’sında “insanlık tarihinde siftah olarak mitolojik etkiden tamamen arınmış modern fennin” temelleri atılmıştır. “thales, anaximen, anaximander, leuciprus, heraclit, anaxagore ve democrite” bu temelleri atmışlardır.61 balıkçı ‘nın, sokrates, aristo ve platon’u atina uygarlığının simgeleri olarak görüp, anadolu’yu onlardan ayırması, bir nevi onları fennin dışında tutarak azımsaması ilhan selçuk’a göre62; bertrand russell’ ın da altını çizdiği bir husustur: “..modern zamanların öteki yenilikçileri gibi darwin de aristoteles’in otoritesi ile savaşıma girmek zorunda kalmıştır. aristoteles’in insanlığa musallat püsküllü belalardan biri olduğunu söylemek gerek. bugün üniversitelerin çoğunda mantık öğretimi hezeyanla doludur; bundan sorumlu olan da aristoteles’dir.”63

    ilhan selçuk ‘un, yine “düşünüyorum öyleyse vurun” adlı yapıtında belirttiği gibi; anadolu eski uygarlığının ege’nin öteki yakasından değişik bir özü olduğunu ilk savunan cevat şakir olup, azra erhat da bu görüşü paylaşmıştır. ancak başka bir dergideki röportajında64 “.. (balıkçı ’nın arkasından gidenler) hani bu kelimelerle olmasa da ona (balıkçı’ ya) ‘aramızda ilk öten horoz sensin’ der gibi bir saygı gösteriyorlar.” diyen murat belge’ nin azra erhat ‘ın, düşün yazıları ‘nda balıkçı’ya getirdiği eleştirilerden haberi yok gibidir. zira bu konuda yani ionya-yunanistan karşıtlığı hususunda balıkçı’nın john bagnell bury ‘den65 yaptığı alıntıyı erhat şöyle eleştirir: “halikarnas balıkçısı’nın burada alıntı yaptığı ‘a history of greece’ adlı ünlü kitabı ilk kez 1900’da basılmıştır. elime geçen ve herhalde h. b.’nın da başvurduğu yayın amerika’da yapılmış talihsiz bir baskıdır, yüzyılımızın başında yazılmış özgün metni olduğu gibi verir. h. b.’nın ‘son zamanlarda’ deyip batılı tarihçilerin kimi gerçekleri ancak yeni anladıklarını ileri sürmesi tutarlı değildir, kaldı ki kendisi de yunanistan’daki karanlık, ionya’daki akılcı felsefe görüşünü de bury’den almaktadır.”66

    nokta dergisinin söz konusu sayısında murat belge ‘nin (hümanizmi savunan arkadaşlarının halikarnas balıkçısı’nı eleştirmeme nedenleriyle ilgili olarak) “bu yazarlar adeta bir tapınma içindeler. e, bir şeye tapınıyorsan o tapındığın şeyin nebileri vardır. işte o nebinin de cevat şakir olduğu anlaşılıyor.”67 ifadesinin fazla abartı olduğu yine azra erhat ‘ın, düşün yazıları’nda, balıkçı’nın yanlışlarını ortaya koymasıyla daha net anlaşılabilir. şimdi azra erhat’ın, düşün yazıları’ndaki bu ifadelerine yer vermek istiyorum:

    "
    aslında h.b, kaynaklarına çok saygılı bir kimsedir, kimden ne aldığını titizlikle belirtmek isteğini taşır, ama düşüncesinin hızlı akışında bir kaynağını, bir alıntısını bilimsel yöntemlerin ve kuralların gerektirdiği biçimde bildirse de, koşaradım ilerlediği yol boyunca bir başka alıntısını belirtmeyi unutur. (sf. 34)

    iolkos tesalya’da bir liman şehridir. söylenceye göre, karadeniz'e altın postu aramaya çıkan argonautlar, bu limandan açılmışlardır. h.b. resmini çizdiği bu artemis'in imgesini nerden aldığını bildirmemektedir. ben de şimdiye dek yaptığım araştırmalarla bu resmin aslını bulamadım. (sf. 35)

    dişi dionysos tapıcılarına 'bakkha' ya da 'mainad' denilir: erkeklere h.b. savına göre; 'iobakkhi' denmiştir anadolu'da. h.b. bu savında herodot'un kit. iv. 46. 73. ve 76. paragraflarına dayanır, ne var ki buralarda bir kez olsun 'iobakkhi' gibi bir deyime rastlanmaz. (sf. 47)

    böyle bir şehrin adı ilyada'da geçmez, yalnız bir kez il. l. 39'da apollon smintheus'tan söz edilir.(sf. 143)

    prolegomena denilen eserin kimden olduğu burada belirtilmiyor. (sf. 156)

    bu tanrıçanın adına r. graves, 21.4 'te değinilir, ama h.b. , brizo hakkında söylediklerini yalnız graves'ten almış değildir.(sf. 159)

    h.b., ingilizce olarak verilen bu metnin kimden olduğunu belirtmemiştir. bu metni r. graves'de bulamadım.(sf. 162)

    halikarnas balıkçısı'nın bu «iktibasını» aydınlatmak benim için bir sorun olmuştur. balıkçı bu metni nerden aldığını bildirmez. metni ingilizce olarak verdiğine göre bir çevirisinden almıştır, ama bu çeviri kimindir, hangi kitapta yayınlanmıştır? elimde bulunan almanca nietzsche kitaplarını karıştırdım, bu çevirinin aslını bulamadım. kaldı ki çevirinin aslına bakılırsa, kısaltılmış bir metne, bir özete benziyor. çünkü nietzsche bu fikirleri birçok eserlerinde dile getirmiş, ama hiçbir yerde bu kadar kısa biçimde değil, işin içinden çıkamayınca, hacettepe üniversitesi, felsefe profesörü dr. ioanna kuçuradi'ye baş vurdum. sayın kuçuradi bu metnin nietzsche'nin «götzendammerung» (putların alacakaranlığı) adlı eserinden alınmış olabileceğini bildirdi. bu kitabın «was ich den alten verdanke» (eskilere neler borçluyum) bölümünde balıkçı'nın naklettiği parçalar, tümceler bulunmaktadır, ama arka arkaya değil. demek ki bu alıntı ingilizceye özetlenerek çevrilmiştir. h.b.'nın bunu tam kaynağından bildirmemesi bir kusurdur. (sf. 166)

    burada da alıntının nerden yapıldığı belirtilmemiş. r. graves 'in kitabında arayıp bulamadım. (sf. 172)

    balıkçı'nın burada kuşak sözcüğüne daha alışılmamış gibi takılması şaşılacak şeydir,.. (sf. 173)

    h.b. bir gazetede palamedes olayının ilyada'da geçtiğini yazmıştı da ben doğru olmadığını belirtmiştim.(sf. 192)

    burada h. b., bir yanlışlık yapmış olsa gerek, , stesikhoros diyor, oysa homeros ile stesikhoros'un meleagros'tan dem vurduklarını söyleyen simonides' tir, bu lirik şair kendinden yüz yıl kadar önce yaşamış ve destansal ilahiler ve övgüler yazmış olan stesikhoros ile homeros'tan söz edebilir; elinde bir ilyada'nın bulunması olası olan da elbette ki simonides'tir. h. b., iki adı yazarken karıştırmış olacak.(sf. 194)

    h.b. sının herhalde gene gilbert murray 'den aldığı bu tümcek "he mentions" diye başlamakta, ne var ki bu "he " nin kim olduğu anlaşılmamaktadır.(sf. 195)

    h.b. 'sının burada, tantalos'a neden izmirli dediği anlaşılmaz, tantalos sipylos, yani manisa dağının ve eteğindeki magnesia'nın kralı olarak bilinir, ionya'lı değil, lydia'lıdır. izmirli demesi genelleme olsa gerek, çünkü başka yazılarında tantalos ve pelops 'un asıl kaynağını kesinlikle belirtir.(sf. 200)

    h.b. bundan sonra yaptıgı ingilizce alıntıların nereden, kimin hangi eserinden olduğunu belirtmiyor.(sf. 203)

    akhilleus'un klasik sonrası zamanlarda yapılan etimolojisine göre bu ad akeilos'tan gelmedir ve dudaksız anlamına gelir. oysa bu açıklama uydurmadır, sözlüklerin hepsinde akhilleus'un etimolojisinin bilinmediği kaydedilir. h.b., kendisinin de uydurma dediği bu efsaneyi nerden naklediyor? g. murray'den olmasa gerek.

    böyle bir olgu ilyada'da kesinlikle yoktur, akhilleus myrmidon ordusunun başındadır ve bu ordu öbür akha komutanlarından epey ayrılmaktadır, hatta troya önündeki akha'lar kampında uzak bir yerde yer almış bulunmaktadır. tabii ilyada'ya göre, ne var ki h.b., burada söylediklerini llyada'dan başka kaynaklara dayanarak söylüyor. bu kaynakları ne yazık ki yeterince bildirmiyor.(sf. 204)

    bu kez h.b. fransızca bir metin kopya etmektedir. acaba nerden alınmış bir metindir bu?(sf. 205)

    bunun artık kesinlikle ileri sürülemediği blegen kazılarında ortaya çıkmıştır. bkz ilyada önsözü(sf. 212)

    önce r. graves'in, sonra da h.b.'sının homeros'tan bunca yüzyıl sonra yaşamış bir bizanslı sözüm ona bilginin savlarına dayanarak bu çirkin, troilos öyküsünü ilyada'dan bilmeleri şaşılacak şeydir. ingiliz yazarı bu troilos işinde herhalde shakespeare'in etkisinde kalıyor, ama h.b., akhilleus'un ilyada'da canlandırılan kişiliği ile bu çeşit sapıklıkların bağdaşmadığını nasıl görmemiştir?(sf. 213)

    görüldüğü gibi r. graves 'in savını kanıtlamak için baş vurduğu kaynakların hepsi, klasik çağlardan çok sonralarıyla ilintili pek güvenilmez görülen kaynaklardır.(sf. 214)

    troilus and cressida 'nın kaynakları besbelli ki ortaçağ şövalye romanlarından gelmedir. h.b., bunu belirttiği halde, nasıl oluyor da ilyada'da hiç sözü geçmeyen , daha dogrusu ilyada'da briseis olarak geçen bir kızı kalkhas'ın uydurma bir ihaneti öyküsüne bağlayıp homeros ile ilintili gösteriyor; buna da şaşılır.

    .. keçi değil, geyiktir.
    .. burada h.b. ne demek istiyor, belli değil, olduğu gibi aktarıyorum.(sf. 216)

    bu çeşit savlar ne yazık ki bilimsel olabilecek hiçbir esasa dayanmamaktadır. h.b. mythoslara tarihsel oluşum ve gelişim içinde eklenen kimi motifleri bir tüm olarak almakta, çeşitli söylence anlatımları arasında hiçbir ayırım yapmamaktadır.(sf. 217)

    bundan sonraki alıntının kimden oldugunu belirtmiyor h.b., gene guthrie'den oldugu kanısını verir.(sf. 220)

    h.b.'sının homeros'tan sonra uydurulmuş oldukları besbelli olan bu çeşit söylenceleri ilyada'da araması, bunlar ilk anlatımda vardı da sonra atıldı gibi savlardan yana çıkması bir çelişkidir. h.b., bu konularda hem batılı bilginlere karşı çıkmak ister, hem de onların kullandıgı belge ve savları işlemekten kendini alıkoyamaz.(sf. 224)

    h.b., bu parçayı robert graves, 39.8'den almıştır, kaynak göstermemiş.(sf. 225)
    "

    görüldüğü gibi; azra erhat ‘ın , düşün yazıları’nda balıkçı ‘nın eksiklikleri ve yanlışları üzerine düştüğü notlar, murat belge’nin belirttiği gibi adeta bir peygambere hürmet edasındadır!!

    balıkçı’nın bazı yerlerde kaynak verme gereği duymadığı aşikar. azra erhat ‘ın da dediği gibi; balıkçı bir hazinedir, ama ne yazık ki epey dağınık bulunan düşün ürünlerini toplamak68 oldukça güçtür. bazen koşaradım sententia’ların ardına düşmüş olması, bir fikrin peşindeyken, birden anayoldan patikaya sapıp bambaşka köylere uğrayıp, oralarda soluklandıktan sonra, yeniden anayola döndüğünde haliyle hem kafası biraz karışmış, hem de bol ex cursus’larla okuyucunun algısını allak bullak etmiş olması söz konusudur. balıkçı’nın dramatik ve yer yer ise didaktik bir öğretmen edasıyla, öğrencilerini/okuyucularını oradan oraya götürüp, bol ve kapsamlı bilgiye doyurması, elbette ki arada hem akademik hem de bilimsel bazı yöntemlerden sapmasına sebep olabiliyor. bazı yerlerde yüzyıllar ötesiyle sonrası arasında kurduğu bağlantıların kaynaklarını vermiyor oluşu, örneğin; anadolu kadınlarının, sapho’nun, miletli aspasiya’nın eğitimli ve hayata katılan kadınlar olduğundan bahsettikten sonra (sf. 64), frenk dillerinde “person” sözünün kişi demek olduğuna değinip (sf. 65), etrüskler’in anadolu’dan, italya’ya göçmüş olduklarına dair (sf. 65) hiçbir kaynak belirtmeden bahsetmesi, azra erhat’ın yukarıda sözünü ettiğim şikayetlerine ilginç bir örnektir. balıkçı gözümde hep tiyatral bir dinginlikle ve bir romalı gibi otium’a çekilmişlikle canlanıyor, belki bilgi yayınevi’nden basılan düşün yazıları ‘nın 2. basımındaki kapaktaki suretidir bunun sebebi, belki de sürekli elinde sigarasıyla, ege’nin kıyılarında binlerce yıl öncesini ve şimdiyi kucaklar vaziyette insana ve insanlığa ait birikimleri içine çekiyorcasına kalemini konuşturmuş olmasıdır, bilgiye açlığı veya ufkunda doğan yazdıkça yazası gelmesinin bir sonucu olarak yeni bilgilere duyduğu heyecanla karışık sevdasıdır. çok doğaldır ki; tezlerine sevdalı bir düşün adamının samimiyeti ve konu karşısında duyduğu heyecan söylediklerinin her zaman bilimsel ve akademik bir değer taşımasına yeterli olmuyor. yukarıda da yer yer belirttiğim sebeplerden ötürü bu durum balıkçı ile ilgili yapılabilecek belki de en genel tespitlerden biridir. ancak üzerine konuştuğumuz bu eksikliklerden yola çıkarak balıkçı’nın veya mavi anadoluculuk akımının düşün dünyalarını, hiç hak etmedikleri ifadelerle nitelendirmek de bana pek acımasızlıkmış gibi görünüyor. örneğin; “irkçı”, “kemalist tarih yazımına göre daha az gülünç”, “dünya tarihini türklüğe indirgeyen milliyetçi yaklaşımın daha yumuşak ama bir o kadar da seçkinci, kendini öteki karşısında yüceltici”, “çevirilerde tahrifat yapıyorlar”, “-sabahattin eyuboğlu’nda- militarizm övgüsü” 69 vs.

    biraz azra erhat üzerine de konuşmak istiyorum. zira murat belge ‘nin “kemalizm’i rasyonelleştirelim arkadaşlar kampanyası” şeklinde yorumladığı70 anadolu, ortadoğu, yakın doğu üzerine mitolojik ve kültürel tezler bakımından en çok eser vermiş isim azra erhat ‘tır. belge’nin “..eyuboğlu kardeşleri, azra erhat’ı falan bu grup içinde değerlendiriyorum.”71 yorumunu incelemek lazım. azra erhat’ın, belge’nin ifade ettiği gibi bir kampanya içinde bulunmuş olduğunu düşünemiyorum . ilhan selçuk’a göre; azra erhat politikadan uzak, eski ve yeni çağ uygarlıklarına vurgun bir kişiliktir. hatta 12 mart döneminde gizli komünist partisi üyesi olmak suçlamasıyla yargılanması ve ayrıca tutuklu kalması selçuk’a göre; türkiye’de uygarlığın kovuşturması ve suçlanması demektir.72 belge’ye sorulan mavi anadoluculuk akımının fertlerinin (doğal olarak azra erhat’ın da) “türklük” fikriyle hareket edip, edilmediğine dair soruya; “ediliyor tabii.” şeklinde cevap verdiğini düşünün ve bir de azra erhat ‘ın, 12 mart döneminde gizli komünist partisi üyesi olmak suçlamasıyla yargılanmasını. burada bir terslik var. murat belge, azra erhat ‘ın bu ülkede yaşadıkları, başına gelenler ve yazdıkları üzerine kafa yormamış, bunu nokta dergisi’nin ilgili sayısındaki ifadelerinin oldukça üstünkörü olmasından çok net anlıyoruz. aslına bakarsak azra erhat tragedyaları andıran yaşamında çoğu kez haksızlığa uğramıştır. arif karakoç'un 1969 'da yazmış olduğu bir şiirinde de dediği gibi, kendini kurban edendir azra erhat bir nevi. "...masal gibi yaşamak istemişiz; tragedya gibi bitirmişler bizi. / ...yüzü yaralı bir kadın gibi/ omuzları ayrık beyazı bir kadın gibi/ kendini kendine kurban etti/ azra'nın insanı."73 veya balıkçı'nın da dediği gibi çok yaşa bre azra! “..hiç de misanthrope değilim ha. issızlıkta duyduklarımı koşar gelir, pür sevinç, benim gibi tek burunlu, iki gözlü, yürekli, beyinli, insanlar yahut mahluklar vardır, onlara müjdelerim. hele o mahluklar arasında aşık olduklarım vardır, adlarıyla yüzlerinin hususiyetleriyle, o canım kusurlarıyla, ve hörmet ettiğim meziyetleriyle tanıdığım arkadaşlar vardır, bayılırım onlara ben. hele bunların arasında azra'ya; eh allah için doğrusunu söylemeli, büsbütün bayılırım. bugün onun dünyaya gelişinin yıldönümü imiş. yaşa bre azra! amma nasıl yaşa yüz sene , bin sene! yaşa! yaşa! ta ebediyete kadar yaşa!”74

    sonuç itibariyleher türlü eleştirilebilir yönleriyle; mavi anadoluculuk akımı ve genel manasıyla halikarnas balıkçısı 'nın başını çektiği anadolu üzerine kimi teorilerin türk edebiyatı çerçevesinde müstesna ve orjinal bir yere sahip olduğu kuşkusuz bir gerçektir.

    notlar:

    1 birikim dergisi, s. 210, ekim 2006, sf:36
    2 birikim, aynı sayı, sf:32
    3 http://dictionary.reference.com/browse/genus , 26 ocak 2007
    4 birikim, aynı sayı, sf: 34
    5 http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=180587 5 şubat 2007
    6 birikim, aynı sayı, sf: 32
    7 halikarnas balıkçısı, anadolu’nun sesi, sf: 54, bilgi yayınevi, dördüncü basım, kasım 1992
    8 h.b., a.g.e., sf: 55
    9 h.b., a.g.e, sf: 55-56
    10 halikarnas balıkçısı, hey koca yurt, sf: 258-259
    11 h.b., anadolu 'nun sesi, sf: 56
    12 halikarnas balıkçısı, hey koca yurt, sf: 258
    13 h.b., anadolu 'nun sesi, sf: 59
    14 h.b., hey koca yurt, sf: 260-261
    15 h.b., hey koca yurt, sf: 261
    16 h.b., hey koca yurt, sf: 262
    17 h.b., anadolu 'nun sesi, sf: 60
    18 h.b., hey koca yurt, sf: 278
    19 h.b., anadolu 'nun sesi, sf: 67
    20 h.b., anadolu tanrıları , sf: 13
    21 h.b., ag.e., sf: 12
    22 necdet sümer, yazko çeviri ocak-şubat 1982, 'juvenalis, hiciv iii, sf: 8
    23 çiğdem dürüşken, “http://www.kabalciyayinevi.com/data/humanitas.doc” , 18 şubat 2007 (kabalcı yayınevi, humanitas serisi için kaleme alınmış yazı)
    24 halikarnas balıkçısı, anadolu tanrıları, sf: 8, yeditepe yayınları, ikinci baskı, istanbul 1962
    25 h.b., a.g.e., sf: 8
    26 h.b., a.g.e., sf: 8-9
    27 nokta, aynı sayı, sf: 22
    28 h.b., a.g.e., sf: 11
    29 h.b., a.g.e., sf: 11-12
    30 (h.b. 'nin azra erhat 'a mektubundan..) azra erhat, “mektuplarıyla halikarnas balıkçısı”, adam yay., bu yayınevinde ilk basım: 1985, sf: 24-25
    31 h.b., anadolu tanrıları., sf: 13
    32 h.b., a.g.e., sf: 14
    33 h.b., a.g.e., sf: 14
    34 h.b., a.g.e., sf: 14
    35 birikim, aynı sayı, sf: 32
    36 latince türkçe sözlük, dr. sina kabaağaç, erdal alova, sosyal yayınlar, sf 56; dictionary of greek and roman biography and mythology, william smith (1867), p. 450; dictionary of classical antiquities by oskar seyffert (1894), p. 90
    yine internetin verdiği bilgileri tartışılabilir olan wikipedia ‘da “greek deities and their roman and etruscan counterparts” maddesinde “bakkhos” ifadesi yunanca haliyle verilmiştir: http://en.wikipedia.org/…,_and_etruscan_mythologies
    37 oxford latin dictionary, at the clarendon press, 1968
    38 h.b., düşün yazıları, sf: 60
    39 h.b., a.g.e., sf: 60-62
    40 halikarnas balıkçısı, anadolu’nun sesi, bilgi yayınevi, dördüncü basım, kasım 1992, sf: 49
    41 h.b., a.g.e., sf: 49
    42 h.b., “yunanistan” yerine “hellenistan” demeyi uygun görüyor; a.g.e, sf: 49, ancak balıkçı’nın diğer yazılarında aynı yere hellenistan yerine yunanistan demiş olduğunu da görüyoruz, örneğin; anadolu tanrıları, sf. 16: “..anadolu’dan yunanistan’a göç etmiş..” , sf. 17: “... yunanistan’a anadolu’dan geçmiştir.”, sf: “..zaten yunanistan’da zeytin azlığı yüzünden..”, düşün yazıları, sf: 125: “.. yunanistan’ın zeval devrinin..” daha birçok örnek gösteriyor ki; balıkçı, “hellenistan” isminin kullanılmasını istemiş ancak bu isteğine evvela kendisi yazılarında itibar etmemiş.
    43 heksametron: destan veznidir. homeros ilias ve odysseia ‘da bu vezni kullanmıştır. latincesi: “hexameter, -ri”
    44 h.b., a.g.e., sf: 50
    45 h.b., a.g.e., sf: 51
    46 h.b., anadolu'nun sesi, sf: 66
    47 birikim, aynı sayı, sf: 34
    48 birikim, aynı sayı, sf: 34
    49 birikim, aynı sayı, sf: 33
    50 gergedan dergisi, s.7, sf: 86-87, eylül 1987
    51 tansu açık, “ türkiye’de hümanizm tartişmalarina bir bakiş ”, toplum ve bilim, güz 2003, sayı: 98, sayfa 111-151
    52 tansu açık, a.g.e.; tanıl bora, “millî kimliğin kuruluş döneminde resmi metinlerde ‘yunan düşmanlığı’ neden eksikti, nereye gitmişti?” defter, 32, 35-42.
    53 tansu açık, a.g.e.; s. kocagöz, “balıkçıdan anılar”, varlık, 795, 3., 1973
    54 nokta, aynı sayı, sf: 23
    55 nokta, aynı sayı, sf: 23
    56 dictionary of greek and roman antiquities edited william smith (1870), sf: 439; the shade of homer: a study in modern greek poetry by d. ricks review author[s]: peter mackridge the journal of hellenic studies, vol. 112, 1992 (1992), pp. 225-226 doi:10.2307/632222 ; http://www.bartleby.com/65/ho/homer.html ; http://en.wikipedia.org/wiki/homer ; http://encyclopedia.farlex.com/boiotia ; http://oll.libertyfund.org/…voice.php?recordid=0606
    57 hesiodos eseri ve kaynakları, azra erhat, giriş (sf:1), ttk basımevi, ankara 1977
    58 birikim, aynı sayı, sf: 32
    59 azra erhat, a.g.e., sf: 1
    60 azra erhat, a.g.e., sf: 2
    61 ilhan selçuk, düşünüyorum öyleyse vurun, cumhuriyet kitapları / insan-toplum dizisi
    62 i. selçuk, a.g.e.
    63 i. selçuk, a.g.e.; bertrand russel, bilimden beklediklerimiz
    64 nokta dergisi, s. 7, (14-20 aralık 2006), sf: 22
    65 john bagnell bury, 1861 ile 1927 yılları arasında yaşamış irlandalı bir tarihçidir. (düşün yazıları, sf:42)
    66 düşün yazıları, sf: 42, bilgi yayınları 241, ikinci basım 1982
    67 nokta, aynı sayı, sf: 21
    68 h.b., a.g.e., önsöz, sf: 8
    69 nokta, aynı sayı, sf: 21
    70 nokta, aynı sayı, sf: 22
    71 nokta, aynı sayı, sf: 22
    72 ilhan selçuk, düşünüyorum öyleyse vurun, cumhuriyet kitapları / insan-toplum dizisi
    73 http://erhat.org/ (16 mart 2007)
    74 azra erhat, mektuplarıyla halikarnas balıkçısı, sf: 57
  • medeniyetlerin temelinde anadolunun olduğu görüşünü savunan düşünce akımı.

    azra erhat'ın şu sözü bu akımın düüncesini çok güzel açıklar;

    'zaten anadolu olmasaydı, hiçbir şey olmazdı.'
  • muhafazakar-milliyetçi aydınların muhafazakar anadoluculuğuna karşı daha çok laik, kemalist entelijansiyenin gönlünde kurduğu anadolu aşkı. halikarnas balıkçısı bu düşüncenin akla gelen en belirgin simalarındandır. kitaplarında anadoluyu putlaştıran, baküsçü felsefeyle anadolu ruhunu yanyana getiren, deniz-rakı-balık histerisinin körüklendiği bir tavır hep kendini hissettirir.