şükela:  tümü | bugün
  • hitler iktidarına karşı olan alman fizikçi. hayatı acılarla dolu* adam. iki oğlu ve iki kızı vardır. ilk karısı 1909 yılında öldü, büyük oğlu 1916 yılında hayata gözlerini yumdu, iki kızı da doğum yaparken öldü (1917, 1919). en acısı da hayatta kalan tek evladı hitler’e yapılan başarısız bir suikast girişimine dahil olduğu gerekçesiyle yakalandı*. planck’tan oğlunun idam edilmemesi karşılığında hitler’i desteklediğini dair bir belge imzalaması istendi, kabul etmedi ve küçük oğlu erwin 1945 yılında gestapo tarafından idam edildi.
  • kuantum konseptini ortaya atan insandır. teoriyi doğrulayan sonuçlara rağmen kabul edilmesi o kadar uzun sürdü ki şöyle bir şeyler söylemiş bilimsel otobiyografi'de:

    "yeni bir bilimsel gerçeklik ona karşı çıkanları ikna ederek ve onların ışığı görmelerini sağlayarak değil, ona karşı çıkanlar en sonunda öldükleri ve ona aşina yeni bir nesil büyüdüğü için galip gelir. "
  • "... [hitler taraftarlarınca] üniversiteye yapılan sataşmalar gittikçe ürkütücü olmaya başlamıştı. birinci dünya savaşında pek çok savaş madalyası aldığı için yasaya göre dokunulmazlığı olan matematikçi levy aniden görevinden alındı. genç akademisyenlerin isyanı - özellikle friedrich hand, carl friedrich bonhoeffer ve matematikçi van der waerden gibi- o kadar büyüktü ki, üniversiteden aynı adımı atmalarını sağlamayı uzun uzadıya düşündük. ama önce bir kez daha bizden daha yaşlı olmakla birlikte güvendiğimiz akademisyenlerle bu olasılık hakkında konuşmak istiyordum. bundan ötürü max planck'tan görüşme isteğinde bulundum ve onu berlin'de wangheim caddesindeki evinde ziyaret ettim. planck beni çok aydınlık olmayan eski moda döşenmiş, oturma odasında kabul etti. planck son buluşmamızdan bu yana birkaç yıl daha yaşlanmış görünüyordu. ince dar yüzünde derin karışıklıklar vardı. sonsuz denilebilecek ölçüde yorgun görünüyordu."[1]

    werner heisenberg böyle başlıyor anlatmaya. heisenberg, 1933'te almanya'daki egemenliğini hissettiren yenilikçi hitler taraftarlarının akademisyenler üzerindeki olumsuz etkisine binaen, kendisi de dahil olmak üzere söz konusu akademisyenlerin ülkeyi terk edip etmemeleri gerektiğiyle ilgili planck'tan görüşünü sorması ve aldığı yanıt, bugünün "akp bir seçim daha kazanırsa ülkeyi terk edicem"cilere bir fikir verebilir kanaatindeyim. muhakkak, şartlar bire-bir değil. nasıl olsun ki, 1933'te almanya'da durumdan rahatsız olup ülkeyi terk etmek isteyen akademisyenlerin önemli bir bölümü yahudi olduğu için yeni siyasî hegemonya tarafından yaşamlarının tehlike altında olduğunu düşünüyor, bizzat hitler bu yahudilerin ülkeyi terk etmesi gerektiğiyle ilgili çalışmalarını sürdürüyordu, yani ortada çok açık bir "sürgün ya da ölüm" fikri dolaşıyordu, bugün türkiye'de böyle bir durum söz konusu değil.

    ancak o dönemin almanya'sının geçmiş siyasî yönelimlerinden ve yönetiminden rahatsız olan avamdan hitler taraftarlarıyla, günümüzün türkiye'sinde kalabalığı meydana getiren akp taraftarlarının söylemlerinde benzerlik olduğunu #20263860 no'lu entiride ortaya koymuştum, nitekim buna göre, her iki ortamda da egemen olan siyasî söylem <hitler ve akp> taraftarlarınca, elitlere hizmet eden köhnemiş yargı sistemiyle varlığını sürdürmeye çalışan eski düzenin yıkıcısı olarak görülmüştür. kullanılan "elitizm ve yargının tahakkümü" dili her iki durumda da ortak, hatta ilgili entiride verdiğim "halk sanattan anlamaz" örneği bile bugünün fazıl say / elitizm - arabesk / halk çatışmasının temelini andırıyor. netice itibariyle her iki durumda da geniş halk kitlesi belki on yılların, belki de yüz yılların biriktirdiği haksızlık tomarının bedelini sistemin tümüne yorup, halkın dilinden anlayan bir başbuğla kurtuluşa ereceğini, yoksulluktan kurtulacağını ve elitlerin tahakkümünü kıracağını düşünmektedir, hitler'de de, recep tayyip erdoğan'da da bu düşünce ortaktır.

    max planck, ülkeyi terk etmeyle etmeme fikri arasında kalan ve kendisine bu konudaki fikrini soran heisenberg'e şöyle diyor:

    "benden siyasal konular hakkında öğüt almaya geldiniz. ama korkarım size öğüt veremeyeceğim. gerek almanya'nın gerekse alman üniversitelerinin başına gelen bu yıkımın duracağını artış hiç umut etmiyorum... hitler bana göre dış dünyayla olan ilişkisini yitirmiş. başkalarının uyarılarını usandırıcı bir sıkıntı olarak görüyor, hemen sesini yükselterek düşünsel yaşamın son 16. yy.'daki çürümüşlüğüne ilişkin hep aynı nutukları atıyor. bu çürümüşlüğe son dakikada engel olmanın gerekliliğini vurguluyor. işin kötüsü bu saçmalıklara kendisi de inanıyor. dışarıdan gelen bütün etkileri şiddet kullanıp devredışı bırakarak inancını gerçekleştirme olanağı elde ediyor; çünkü o artık kendi saçmasapan düşüncelerinin tutsağı olmuş. mantıklı bir itirazı kabul edecek durumda değil. almanya korkunç yıkıma sürüklenecek."

    heisenberg planck'ın bu sözleri üzerine, profesörlerin hitler'i ve olayları protesto amacıyla istifa etmeyi planladığını söyler, planck ise bu planın işe yaramayacağını ve ülkenin durumuyla ilgili umutsuzluğunu dile getirir. beni burada asıl ilgilendiren ise, planck'ın bu umutsuzluğunun kökeninde avamın ve ona hizmet eden medyanın tümüyle hitler hegemonyasının ve perdelemesinin etki alanına girmesinden kaynaklanıyor oluşudur. aksi halde akademisyenler ve aydınlar sanki kötü gidişatı durdurabilirmiş de, avamla avamlaşan medyanın hitler hegemonyasıyla durumu aydınlar için daha da içinden çıkılamaz bir boyuta sürüklemiş, bu yüzden planck aydınlar diktatoryayı protesto da etse, kamuya duyuramayacağını düşünmüştür. sözün özü, planck'a göre ülkede hitler'in ve taraftarlarının elit gördüğü kesim gücünü tümüyle yitirmiş olmakla birlikte, güç dengesi hitler'in lehine bozulmuştur. planck şöyle der:

    "genç bir insan olarak hala üzerimize çöken uğursuzluğa engel olabileceğinize inanmanıza seviniyorum. ama ne yazık ki, üniversitelerin ve aydınların etkisini abartıyorsunuz. kamuoyu gerçekte girişiminizden haberdar olmayacaktır. gazeteler ya bundan hiç söz etmeyecek ya da görevinizden ayrılmanız konusunda o kadar alaycı bir tavır takınacaktır ki, kimse bunun ciddi sonuçlara yol açabileceğini düşünecek kadar umutlu olmayacaktır <türkiye'deki durum da buna benzer, kanaatidneyim>. bir kez yuvarlanmaya başlayan çığ, artık durdurulamaz. kaç kişiye zarar vereceği, kaç insanın yaşamına mal olacağı henüz bilinmese de, doğa yasaları çoktan karar vermiştir. hitler de olayların gidişini belirleyemez, çünkü büyük ölçüde tutkularını yönlendiren biri değil, tutkularının yönlendirdiği biridir. zincirlerini çözdüğü güçlerin onu omuzlara kaldırıp kaldırmayacağını ya da acınacak bir biçimde yok edip etmeyeceğini bilemiyor. girişiminiz yıkımın sonuna dek sadece tepki çekmenize neden olacak - belki buna katlanmaya hazırsınız- ama ülkemizdeki yaşam için yaptığınız her şey en iyi biçimde felaketin ortadan kalkmasından sonra etkili olacak. o halde gözümüzü buna dikmeliyiz. istifa ederseniz, size en elverişli koşullarda dış ülkelerde iş aramak düşecektir. sakıncalı durumlarda neler olabileceğini düşünmek bile istemiyorum. yabancı bir ülkede, o ülkeye göç etmiş ve bir iş arayan diğer insanlara katılacaksınız ve belki de sizden daha zor bir durumda olan başkasının işini dolaylı da olsa elinden alacaksınız. orada herhalde kafanız rahat olarak çalışabilir, tehlikeden uzak kalabilirsiniz ve yıkımdan sonra da, isterseniz, almanya'nın yıkımına yol açanlarla uzlaşmış olmamanın verdiği gönül rahatlığıyla almanya'ya dönebilirsiniz. ama o zamana kadar belki yıllar geçecek. alman halkı değişmiş olacak. bu denli değişmiş bir dünyada ne kadar etkili olabileceğiniz de kuşkuludur.

    işinizden ayrılmaz, burada kalırsanız, bambaşka bir göreviniz olacak. yıkıma engel olamazsınız ve yaşamanızı sürdürebilmek için de engel olmamak zorundasınız. hatta belki de bunun için ödünler vereceksiniz. ama başkalarıyla beraber varlığınızı hissedebileceğiniz adalar oluşturmayı deneyebilirsiniz. çevrenize genç insanları toplayarak onlara iyi bir bilimin nasıl yapılacağını ve böylelikle de eski ama doğru değer ölçülerinin bilinçte nasıl korunacağını gösterebilirsiniz. elbette bu adalardan kaçının yıkımın tamamlanmasından sonra varlığını sürdürebileceğini kimse bilemez ama ben dehşet dolu bir dönemi atlatabilen bu kafa yapısındaki genç ve yetenekli insanların oluşturacağı küçük grupların felaketten sonra almanya'nın yeniden kurulmasında büyük önem taşıyacaklarından eminim. çünkü böyle gruplar, yeni yaşam biçimlerinin billurlaşmasına yarayan özü içlerinde taşırlar. bu önce almanya'da bilimsel araştırmanın yeniden yapılaşmasında geçerli olacak. ama gelecekte bilim ve tekniğin oynayacağı rolün ne olacağını kimse bilmediğinden, bu, diğer alanlar için de önemli olacaktır. yani bir şeyler yapabilenlerle yapamayanların örneğin ırkı nedeniyle göç etmeye zorlanan herkesin burada kalıp, uzak geleceği hazırlamaları gerektiğini söylemek istiyorum... şimdi almanya'da olduğu gibi böyle dehşet verici bir durumda dürüst davranılamaz. verilen her kararda haksızlığın herhangi bir türüne katılmış olunur. bundan ötürü sonunda herkes yalnız kalır, kimseden yardım göremez. artık öğütler vermenin ya da almanın hiçbir anlamı yoktur. bunun içindir ki, size yıkımın sonuna kadar pek çok faciayı önleyebileceğiniz konusunda umuda kapılmamanızı söylemek isterim. ama karar verirken geleceği de düşününüz." [2]

    tekrar etmekte ya da vurgulamakta fayda var elitizm nefreti hitlerci ve recep tayyip erdoğancı kitlenin ortak söylemidir. benim arada böyle bir bağ kuruyor olmamın temel sebebi bu ve özellikle de <her iki söylemde de elitizmin hizmetinde görülen> yargıda değişikliği öngören referandumun hükümet lehine sonuçlanmasıyla ülkeyi terk etmeyi düşünen kişilerin kolaycılığına dikkat çekmek. yukarıdaki yaklaşımından planck'ın ülkenin gidişatıyla ilgili ne kadar umutsuz olduğu anlaşılıyor, buna ve hitler rejiminin recep tayyip erdoğan'dan çok daha büyük bir yıkım getirme olasılığı bulunmasına rağmen, planck'ın akademisyenlere <sürülmesi düşünülen yahudiler de dahil> ülkede kalıp kendi mikro örgütlenmelerini <ada şeklinde dile gelen> meydana getirmelerini ve yıkım sonrası geleceği yeniden kurmalarını öğütlemesi örnek olmalı, kanaatindeyim. her işte olduğu gibi, devleti şekillendirme ya da idealleri gerçekleştirmede kolaycılığa kaçmamak gerekiyor, tayyip erdoğan'dan rahatsız mısın? kalıp yanlışlarını göstermek zorundasın, yok, "ben giderim, rahatıma bakarım" diyorsan, zaten tayyip erdoğan'dan rahatsız olmana gerek yok, zira gidip de rahatına bakma opsiyonunun bulunduğu bir yol çatallanmasında seni rahatsız ettiği görülen şey, sadece görüldüğü kadarıyla öyle demektir. bir insanın, bir şeyi <mesela "ümidi"> kaybettiğine yakınması için, ona ilkin sahip olması gerekir, ona sahip olan da sonsuza değin onu kaybetmez, oysa ideallerinden çabucak vazgeçebilenler, her şeyden önce onlara ne kadar sahip olduklarını düşünmek zorundadır, gerçekten onlara sahiplerse, onları kafalarında yitirmezler, yok değillerse, bu sefer de onları kaybettiklerini düşünerek üzülmelerine gerek yok.

    ayrıca planck şahsında şu da gözden kaçırılmamalı, burada "ödün" şeklinde karşımıza çıkan kimi geri adımlar, dışarıdan bakıldığında tarihe kötü birer anı olarak geçebiliyor. örneğin planck hitler diktatoryasından bu kadar şikayet ederken hitler selamı (hitler-salute) verdiğini, kaiser-wilhelm-society bürolarına hitler büstleri koydurduğunu, onun ulusal diriliş (national resurrection) hamlesini öven telgraflar yolladığını [3] unutuyor. 17 temmuz 1933'te lotte warburg günlüğüne, bayan schrodinger'in şu kaydını düşüyor: "hitler planck'a, insanların kendisini etiketlediği gibi anti-semitist olmadığını söyledi; o sadece komünizme karşıydı, keza yahudiler de hep komünistti. yani hitler'in onlara karşı savaşmasının nedeni buydu..." planck da buna inanmıştı! hatta j. l. heilbron'un deyişiyle toplumdaki dokunulmazlık sözü uğruna planck kendisini hitler'e satmıştı adeta.[4] "ödün" dediği böyle bir şey olsa gerek, olsun o geleceği planlamayı düşünüyordu belki de, olamaz mı?

    buna şu yüzden vurgu yapıyorum, bazen "tehlike" ya da "kurtuluş" dediğimiz hamleler, söylemler bizi yanıltır; bugün uğruna ülkenizi terk etmeyi kafanıza koyduğunuz değerler, yarın size çok manasız gelebilir. dahası bu gün verdiğiniz evet'ler, yarın hayır'lara dönüşebilir ya da kelimenin ikinci anlamıyla kullanırsak, dönüşmez de, hayırsızlaşabilir. insanın bulunduğu statü ne olursa olsun, dönüp de kendisine boethiusçu "benim benden gayrı neyim var? bana benden daha yakın hiçbir şey yok" decretum'unu hatırlatması gerekiyor, keza ideallerimiz de bizi oluşturan kimliğin temel parçasıysa, o vakit, ideallerimizden yani geleceği ideallerimize göre planlamaktan vazgeçtiğimizde, kendimizden vazgeçmiş olmaz mıyız?

    yine ideallerinden vazgeçmeye yeltenenler, hitler ya da recep tayyip erdoğan gibi halk önderlerinin bir şekilde kendilerini mevcut kılan değerlerin peşinde koşmuş adamlar olduklarını unutuyor. önemli olan neye inandığınız değil, inandığınız şeyin arkasında durup durmadığınız, değişip değişmediğiniz ya da değişmekten korkup korkmadığınız. ötesi, gerçekten önemsiz, zira madem avam önündeki nietzsche'yi hatırlamaya meraklısınız, onunla kapayalım, pos bıyıklı "bir evet, bir de hayırda gizli mutluluğum" diyordu "çelişkisi olanın en bilge olduğunu ispatlamaya çalışırken", bu her değişken yapı için geçerli. insan bugün hayırsa, yarın muhakkak bir noktada evettir.

    notlar:

    1. w. heisenberg, parça ve bütün, çev. ayşe atalay, düzlem yay., 1990, s.175.
    2. a.e., s.174-177.
    3. p. l. rose, heisenberg and the nazi atomic bomb project: a study in german culture, university of california press, 2002, s.255.
    4. j. l. heilbron, the dilemmas of an upright man: max planck and the fortunes of german science, harvard university press, 2000, s.213.
  • --- spoiler ---
    en keskin bilimsel araştırmalar bile hayal gücümüzün özgür yaratıcısı yeteneği olmaksızın bir adım ileriye gidemez. bir insan nedensellik yasasına aykırı şeyler üzerine, bir kez olsun kafa yormamış ise onun uğraştığı bilimden bir zerrecik olsun yeni bir düşünce beklemek boşuna olur.
    --- spoiler ---

    --- spoiler ---
    düşünceler, atomlardan, elektronlardan da ince bir niteliktedir. düşüncemizde bir atom çekirdeğini kolayca parçalar, milyonlarca ışık yılı uzaklığı bir solukta alırız. bazen insanın hayal gücüyle ulaşabileceğinden çok daha geniş alanlara yayıldığı savunulur doğanın, oysa aslında tam tersi doğrudur, bunun. doğa insanın uçsuz bucaksız düşünce dünyasında ancak pek dar alanı kapsamaktadır. gerçi bu dünyayı harekete geçirmek için dışarıdan bir dürtüye, doğadaki bir yaşantıya ihtiyaç vardır, ama bu dürtüyü bir kez almaya görsün hayal gücümüz örmeye başladığı ipliğin sonunu öre öre kendi getirir, hatta doğadaki olayların ötesine karışmaya kadar.
    --- spoiler ---

    max planck/modern doğa anlayışı ve kuantum teorisine giriş
  • kuantum mekaniginin dogmasina sebep olmustur. planck aslinda muhafazakar yapiya sahip bir almandir. 1900 yilinda newtonian fizikcilerin cevaplandirmakta zorlandigi sorulardan birini incelerken ortaya cikardigi bulgular ve sordugu soru ile kuantum mekanigine giden kapiyi aralamistir. planck'in buldugu sey doganin newtoncularin farz ettigi gibi surekli degil sonlu bir yapiya sahip oldugudur.
  • kuantum kavramını geliştiren alman fizikçi
  • 1908 ile 1946 arasında verdiği dokuz konferansını, modern doğa anlayışı ve kuantum teorisine giriş adlı kitapta toplamış, ki bu konferanslar nobel ödülü almışlardır, etki kuantumu ile deneysel ve teorik fizikte devrim yapan bilim adamı.
  • alman bilim adamı ve kuantum kuramı'nın kurucusudur. berlin’de kirchoff ve hemholtz’un yanında öğrenime başladı, 1879’da münih üniversitesi’nden mezun oldu. burada beş yıl öğretim görevliliğinden sonra, kiel üniversitesi’nde matematik profesörü oldu.

    1889’da kirchoff’tan boşalan kürsüye çağrıldı ve 1928’de emekliye ayrılana dek bu görevinden ayrılmadı. planck, hitler rejimine karşı çıktığı için, savaşın bitimine kadar çeşitli güçlüklere uğradı. ikinci oğlu, hitler’e düzenlenen suikastta yeraldığı için idam edildi.
  • "bir fizikçi, hayatını tümüyle sadece bilime adayan ve atomu incelemiş biri olarak size şunu söylüyorum:
    'aslında böyle bir madde yok!'

    tüm madde, atomun parçalarını titreştiren, onları gezegen sistemlerinin en küçüğü olan atomda bir arada tutan bir "güç"ten kaynaklanır ve varlığını buna borçludur. bu gücün arkasında bilinçli ve akıllı bir "zihin" olduğunu var saymamız gerekir.

    bu zihin ise bütün maddelerin kökenidir."

    demiş büyük bilim adamıdır.
  • 1934 yılında stuttgart'da kaiser wilhlem metal enstitüsü'nün açılışında kürsüye çıktığında başkanı olduğu kaiser wilhelm gesellshaft'ı korumak için elini önce yavaşça yukarı kaldırıp indiren,bunu bir kez daha tekrarladıktan sonra elini tamamen kaldırıp 'heil hitler' diyen fizikçi.3.reich* boyunca almanyadaki genç fizikçileri pozisyonunu ve nüfuzunu kullanarak korumaya çalışmıştır.