şükela:  tümü | bugün
  • bildiğiniz benim bu.

    10 yıl kadar önce, 30'larımın başındayken, bir kızlan tanışmıştım. abla güzel, abla çekici, abla zeki, abla taş, abla muhteşem. çevresinde erkekler fır dönüyor, zengin oğlanlar her gün başka bir arabayla kızın kapısının önünde bekleyip şov yapıyor, kızın da keyfi yerinde, gördüğü talebin farkında, sonuna kadar tadını çıkarıyor, egosu zirvede.

    kız henüz 24 yaşında. oğlanları çatır çatır harcıyor, yavrücekleri kendine aşık edip sonra it gibi ortada bırakıyor. hiçbir oğlanı belli bir mesafeden öteye geçirmiyor, kimse buna sevgilim diyemiyor, hepsi aşık olmuş şapşal oğlanlar olarak kızın çevresinde dönüyor. ben de uzaktan uzaktan bunu seyrediyorum. neyin peşinde bu abla diye bakıyorum. kalbi kırılan oğlanlar facebook'ta ablaya tavır yapıyor, sonra bakıyorum oğlanı engellemiş. götümle gülüyorum. aslında uzaktan baktığınız zaman kalsik ukala ergen kız tavırları ama işte ablayla diyaloğumuz var, kızı tanıyorum, ukala kız çocuğu değil, kafa zehir gibi, üzerinde tanımı zor bir olgunluk var, 24 yaşında değil, 44 yaşında kadın olgunluğu ile yaşıyor. fakat sosyal medyaya girince, 14 yaşındaki kıza dönüşüyor.

    ben de bununla aynı kursa gidiyorum. yelken yapmayı öğreniyoruz. ama benim amacım yelkeni öğrenip okyanuslarda kaybolmak, dünyadan kaçmak... ablanın derdi, sosyetenin gözde sportif eğlencesi olan yelken sayesinde sosyetedeki yerini sağlamlaştırmak. yani olay tamamen gösteriş.

    bir gün bizim ekip güçlü rüzgar eğitimindeyiz, bir nevi fırtınada yelken nasıl yapılır eğitimi. çünkü bunlar da lazım. güçlü rüzgarda tekneyi alabora etmeden, yüksek dalgalardan kaçınarak nasıl güvenli seyir yapılır falan...

    nispeten güçlü rüzgarın olduğu bir havada seyir yapıyoruz ama tabi tekne hızlı, çünkü rüzgar alıp götürüyor tekneyi. yelkeni biraz açınca zaten, ooovvv, süratın keyfini çıkarıyoruz. fakat bu ortamda, tekne hızla açıklara ulaştı ve dalgaların da boyu birden büyüdü. tabi teknedeki acemiler bir anda panik yapmaya başladılar. bu sırada bir de güçlü dalga tekneye yandan çarpınca yelkenli bi titredi, bi sallandı, ben de bu bizim güzel ablanın yanında duruyordum, bi baktım abla dengesini kaybetti, yelkenliden hop cumburlop suya düştü.

    şimdi, motorlu bir teknede olsanız, biri suya düşünce motoru durdurursunuz, düşen arkadaşı sudan çeker alırsınız sonra eğlenceye devam. no problema amigos.

    ama işte yelkenli ile seyrederken birinin suya düşmesi, neredeyse kesin ölüm anlamına gelebiliyor. çünkü yelkenliyi bir anda durduramazsınız. hızı kesip durmak için yelkenleri indirmeniz gerekir ki bu da on dakikanızı alabilir. on dakikada, denizde düşen adamdan kilometrelerce uzağa gidersiniz ve geri dönüp o adamı denizde bulmak, imkansızdır. ancak açık havada, dalgasız denizde, görüşün süper olduğu bir ortamda belki şansınız olur. ama dalgalı denizde, rüzgarlı havada... imkansız. haliyle açık denizde yelkenliden düşen adam, büyük ihtimalle ölür.

    baktım bizim elif abla da suya düştü... ben de denize adam düştü diye bağırıp hemen arkasından suya atladım. evet, yaptım bunu. çünkü geri zekalıyım.

    hepimizin göğsünde can yelekleri var. suya girince şişiyorlar ama yeleğin hava kaçırma ihtimali, sönme ihtimali var. zamanla etkisini kaybetme riski yüksek. üstelik teknenin geri dönüp sizi bulamama ihtimalinde, karaya kadar yüzmek zorundasınız. neyse ki, biz de karadan çok uzak değiliz, doğru yöne 1 saat yüzsek, karaya ulaşırız.

    tüm bu analizler kafamda dönerken ablayı kurtarma ihtimalimizin yüksek olduğunu hesapladım ve suya atladım. yeter ki kız kaybolmasın. en büyük risk o. ben erkek olarak yön duygusu daha kuvvetli bir adamım, onun ne yöne yüzeceğini bilmediği yerde ben ikimizi de karaya yönlendiririm diye düşünüyorum.

    neyse dostlar ben de suya atlayıp kızı yakaladım. elif abla, panik halinde tabi. çığlık atıyor, tekneye el sallıyor, buradayız, durun, gitmeyin diyor. ah be ablam, nasıl dursunlar?

    elifçiğim, dedim ablaya. bi sakin ol. tamam gördüler bizi, dönüp alacaklar. burda ölücez ferit diye ağlamaya başladı bu. işte kızlar hep böyle panik.

    suyun içinde sarıldım buna, dalgalar bizi birbirimizden uzaklaştırıyordu çünkü. panik yapmazsan kurtuluruz dedim ama beni yalancı çıkarmak istercesine kocaman bir dalga gelip çotank diye ikimizi de bi vurdu, 15 metre öteye uçtuk. ben alışkınım gerçi, hayat hep kocaman tokatlar vurur insana. bir iki dalgayla yıkılmam.

    neyse, ben hiçbir şekilde ablayı elimden bırakmıyorum. bi bıraksam sürüklenecek gidecek. suyun içine giriyoruz, çıkıyoruz falan ama can yelekleri bizi suyun üzerinde tutuyor genel olarak. avantaj hala bizde yani.

    birbirimize tutunarak bi 15-20 dakika teknenin geri dönmesini bekledik ama baktım durum vahim. bir ara yüksek dalgaların inip çıktığı bir sekansta yelkenliyi bir saniyeliğine gördüm ama elif'e söyleyemedim çünkü bizi iki üç kilometre uzakta arıyorlardı. o rüzgarda, o gürültüde, o dalgaların arasında bizi görmeleri mümkün değil.

    yapacak bişi yok, sahile kadar yüzeceğiz. güneş, bulutların arasından zor görülüyordu, akşam saatlerine yaklaşıyorduk, batıyı tespit etmek kolaydı. güneşin konumundan ve bulutların hareket yönünden kuzey'in ne taraf olduğunu tahmin edebiliyordum, kara da kuzey'de kalmıştı. kuzeye doğru ufak ufak yüzmeye başladık.

    bir saat sonra dalgalar biraz daha duruldu. aslında rüzgarsız havada yüzsek çoktan karaya ulaşmıştık ama dalgalar ve rüzgar sürekli ayarımızı bozuyordu.

    dalgalar hafiflemişken biraz mola verelim dedik. suyun üzerine kendimizi bıraktık.

    sussuzluk çok fena dedi, elif abla. bu kadar suyun içindeyiz ama bir damla su içemiyoruz, çok ironik gerçekten diye mırıldandı.

    dayanacağız dedim. az kaldı, bir saat sonra karadayız.

    gerçekten kurtulacak mıyız, yoksa iki gün sonra bütün televizyonlarda, arama çalışmaları sonunda bulunan iki kurban mı olacağız, diye sordu?

    bence çaba gösterirsek kurtuluruz ama vazgeçersek, iki kurbanız güzel kadın dedim.

    beni güzel mi buluyorsun diye sordu bu kez.

    valla ne yalan söyliim elif dedim, ukalasın, şımarıksın, tehlikeli bir kadınsın, güzelliğinin farkındasın ve erkekleri yeme gelen kurbanlar gibi görüyorsun. zekanla tuzakla kuruyorsun, kendince bir oyun oynuyorsun, adamları tuzağa düşürüp düşürüp eğleniyorsun.

    evet, dedi kız... bunları yapıyorum. ama sen nereden biliyorsun?

    kör değilim dedim. güzel kadınsın, benim de ilgimi çekiyorsun. sende evrenin sırlarını arayan kaşiflerin, filozofların tutkusunu ve mutsuzluğunu görüyorum. hiç bulamayacaklarını bile bile ararlar, bu arayış sırasında başka insanların bir ömür boyu göremeyecekleri, bilemeyecekleri sırlara ulaşırlar ama asıl hedefe ulaşamadıkları için hep mutsuz kalırlar. sende de bunu hissediyorum. akıllı kadınsın, çekicisin, sosyal medyadan da takip ediyorum seni, merak ediyorum, inceledim, yediğin haltları biliyorum.

    ne haltlar yiyorum ferit, diye sordu. oralı olmadım. konuşmama devam ettim.

    hayat bir gün sana da dur diyecek elif, sevdiğin bir adama rastlayacaksın, o da seni sevecek, birbirinizi anlayacaksınız, birbirinizin gönlüne ve zihnine köprüler kuracaksınız. birbirinizi yargılamayacaksınız, birbirinizi zorlamayacaksınız, birbirinize baskılar kurmayacaksınız, sevginin en temiz halini hissedeceksin... zarar vermeden, kırmadan, burkmadan sevmenin tadını alacaksın. bu sıcak aşk tutkularınızı da harlayacak, bedenleriniz de birbirini arzulayacak. ama o gün geldiğinde, bu adamı daha önce oyunlar yapıp cezalandırdığın, alay ettiğin, küçük gördüğün adamlardan ayırabilecek misin elif ablam? alışmış kudurmuştan beterdir, derler ya... yüreğin durmak istese de tehlikeli zihnin duramayacak. sevdiğin doğru adamı da harcayacaksın.

    beni sikmek istiyorsun di mi diye sordu abla. bence sen beni sikmek istiyorsun, dedim. sonra da bunu can yeleğinden tutup kednime çektim, kendime yasladım, ıslak yanaklarını okşaya okşaya dudaklarını ısırmaya başladım. elleri saçlarımın arasına girdi, boynuma sarıldı, o dalgaların arasında döne döne, suya bata çıka, öpüşmeye başladık. durup nefes alıyor, sonra yine öpüşüyorduk. yanaklarını kokluyor, boynunu ısırıyor sonra yine dudaklarını dişlemin arasına alıp eme eme çekiyordum. ardından bir dalga gelip ikimize de çarpıyor, yumruk yemiş gibi dağılıyor, iki metre öteye fırlıyorduk.

    bu manyakça ve tutkulu öpücüklerimiz bittiğinde suyun üzerinde birbirimize sarılmış halde birbirimizin gözlerine bakar halde kaldık.

    ölüm korkusuyla birbirimize böylesine tutkuyla sarıldık, farkındasın değil mi diye sordu. şu anda bedenlerimizin adrenaline, canlanmaya, hayatta kalmaya ihtiyacı var ve libidomuzu harekete geçirerek hayatta kalmak için son çırpınışlarımızı yaşıyoruz.

    tabi canım, dedim. ama korkma... kurtulacağız.

    ablayı itekleye sürükleye, bir saat kadar da yüzdükten sonra karaya ulaştık.

    sonraki haftalar boyunca ablaylan manyak bir ilişki yaşamaya başladık. geceleri birbirimizin kollarından çıkmıyor, sabahlara kadar sevişiyor, şehvetten yorgun düşüp uyuyor, uyanıp yine sevişiyorduk.

    abla kollarımdayken, dünya ile bağını kesiyor, her erkeği kullanıp atan o şeytan kız gidiyor, yüreğiyle dokunan güzel bir kadına dönüşüyordu. tanıdığı erkeklere yaptıklarını, peşine düşen adamları nasıl kullanıp attığını anlatıyor, kollarımda günah çıkarıyordu. saçlarını okşadığım sırada uykuya dalmak üzereyken, yarı bilincini kaybetmiş halde sayıkladığı seni seviyorum itirafları da benim için dünyanın en dürüst itiraflarıydı.

    sonra, ablayla 3-5 gün iletişimimiz kesildi, ferit benim biraz işim var, ben seni sonra aricam bebeyim dedi, ben de ertesi gün muğla'ya gitmek üzere arabayla yola çıktım. marmara'yı geçmek için arabayı feribotun altına bırakmış, üst katta tost, çay, kuki muki, sabah kahvaltısı yapmaya çalışırken bir yandan da tabletimden gazeteleri okuyorum. bi baktım, sosyetenin büyük düğünü diye bir haber... gelinliğin içindeki de bizim elif abla. maşallah, çok da yakışmış, tam bir peri prensesi. düğün zaten masal gibi bir düğün. herkes, büyük bir hayranlık ve mutlulukla gelini ve damadı izliyor. bende ampüller yandı yine.

    ablanın dalgaların arasında hissettiği yoğun tutkunun peşinden gidip de bulduğu mutluluk ve aşk, sosyetenin en prestijli ailesinin bekar oğlunun yaptığı evlilik teklifinin karşısında duramamıştı tabi. onca yelken kursu, onca eğitim, onca hazırlık, hep premses olmak içindi ve şimdi maymunun götündeki solucan tıynetli bir herif gelip kalbine dokunduğu için bütün o müthiş hayattan vazgeçer mi bir kadın?

    kıza hak verdim dostlarım. ama kendimi de fark ettim. ben tabi ki, maymunun götündeki solucandım.

    o zaman, eğer buraları okuyorsa, buradan elif ablamıza bir selam edelim, şimdi kimbilir hangi dalgaların arasında oradan oraya savrulup hayatta kalmaya çalışıyordur, nabıcaksın be elif ablam, insanın yüreği huzur bulmadıkça bu su hiç durmaz.

    feribottan indim, güzel bir şarkı açtım araçta, yolumuz uzun be niyazi abi.

    https://www.youtube.com/watch?v=ed3aekhgx94

    niyazi abi, bas yelkenleri abi, gitme vaktimiz gelmiş buralardan.
  • başlığı değiştirilirse, harlequin beyaz dizi serisinde basılabilecek ortalama altı romantik deneme.
  • (bkz: o neydi gız)
  • hepsini okumadım tabii ki. (bkz: skimming) denen bir okuma tekniği uyguladım. öncelikle (bkz: serin hikaye kardeşim). bu bir. ikincisi edebiyat hocan okusa helalinden bir 80 alırdın bence. yazının adı var bikere götteki solucan falan.
  • iyi başladı kötü sonlandı. biraz daha çaba gerekiyor.
  • on yil once kalbi kirilan erkekler instagram'da ablaya tavir yapiyormus.

    ben de bir animi anlatayim o zaman:

    oniki eylul darbesinin hemen sonrasi, darbe olunca bizim internet gitti tabii...

    neyse gerisini sonra anlatirim.