şükela:  tümü | bugün
  • kendim için kullandığım bir terim.

    özellikle evlendikten sonra dönüştüğüm format.
  • bugün bir genç arkadaşımızın daha kendini kurtardığı oluşum. şöyle bir mesaj atmış...

    ***
    solucanlık günlerimi zirvede bırakıyorum. geçenlerde bahsettiğim tripli kezbandan ayrıldık. aslında ben söyledim bunu önce ama sonradan o solucanlığımın azması yüzünden taksiye atlayıp yanına gidip yalvardım. ablamız suratıma bakmadı. yalvardım yakardım, en son arkasını dönüp gitti. bunları neden yaptın diyeceksin. bunları yaparken aklımdan o an geçenler "iğrenç, ezik, köpek oldun lan şu an. hala niye eziliyorsun. siktirip gitsene". neyse yani iyice maymunun götündeki solucan oldum. pişman olduğum tek bir şey var, o an bunları yapmadan bitti dediğimde bitirmekti.

    bu arada gün içinde gayet iyi hissediyorum. fakat ara sıra akıl kayıyor solucanlığa. hay sikeyim kendimi diyorum bu anlarda. "gerekirse sıkıntıdan öl ama yine de gidip solucan olmaya devam etme. bak bir kere ezdirdin ayağına gidip kendini affettirmeye çalışarak daha da ezdirme. senin kendine saygın yok mu puşt" diyorum kendime. nasıl işlemişse artık psikolojiye bu siktiğimin hastalıklı düşüncesi bilmiyorum. işin güzel yanı ne diyeceksen çoğu zaman "bir kezbandan kurtuldun daha ne istiyorsun. düğün yok, kına yok, gelinlik yok, sokuk ritüeller yok, aptalca tripler yok ki bu trip ve saygısızlık yüzünden ayrılıyorum, bunalttın diye çıkıştın".

    bakıyorum en güzel anlarımda, onu düşündüğüm, keyifli günlerimin gecesi bana sikilmişim duyguları yaşatıyordu. bu arada bu kadın hayatıma girene kadar kendimi alfa hissederdim ki zaten piç olduğum için beğenmişti beni. hayatına piç girdim, solucan ve ezik olarak çıktım.

    "bu seferki iyi çıktı lan. kendini korumuş, yaşı benden 4 yaş ufak, mesleği elinde, hayatıma karışmıyor ve köpek gibi sevip beni göremediği için ağlıyor. gerçekten bu kadını sevip hayatıma alabilirim. çünkü benim sevgim ciddidir ve o değeri vermekten kendimi alıkoyamam. böyle bir istisna kadının varlığı için ömrümü verebilirim." demeye başlamıştım. hahhaha "tükürsünler mi sizin aşk acınıza, tükürsünler" entryin aklıma geliyor.

    şimdi mgtow'un kutsamasıyla daha özgür, kendini seven, kadınların prenseslik hayalleri için kendi hayatını mahvetmeyen, acı çekmeyen bir birey olarak hayatıma devam ediyorum. hayatımda illaki kadınlar olacak ama bu sadece cinsellikten ileri olmayacak şekilde.

    not: mesajı ibret-i alem olarak yayınlayabilirsin.

    06.04.2018 18:05
  • herkes bana bu sıralar, bu lafın nereden çıktığını soruyor. kısaca anlatmaya çalışayım.

    şimdi biliyorsunuz, terk etmek çok acımasızca bir eyleme dönüşüyor.

    özellikle de kadınların terk ederken tam bir canavara dönüşmesi bana, elimde keyif çayım, üzerimde beyaz don ve askılı atletle balkona çıkmışım da, komşuların sokağa taşan kavgasını seyrediyormuşum hissi veriyor.

    terk edildim diye ağlayan oğlancıklara bakıyorum, kızın biri gelmiş bunun yüreğini burmuş, burmuş, eliyle çimdikler atmış, böyle kanata kanata oğlandan hırsını çıkarmış. artık nasıl bir düşmanlık besliyorsa kız, oğlanı terk etmemiş, ağzına sıçmış.

    geçenlerde e-mail kutumu temizliyorum, bi baktım, 20'li yaşlarıma kadar giden uzuuuun bir arşiv oluşmuş. ooov, kimler yok ki.

    sabahlara kadar minik kukişkosunu parçalayarak pompişlediğim küçük müberracık, "ne biçim sktin beni hayavaaaan, bu zavallı kukişkonun hesabını kim verecek şimdi, götümün üzerine oturamıyorum, götümün üzerine!" diye mail atmış. yazık tabi. şimdi olsa, biraz daha insan gibi pompalardım. bir saat aralıksız penetrasyon mu olur hayvan? kızlara biraz anlayış göster, ara ver, memiktoları em, dudakları ısır, karnını, sırtını okşa, bırak kukişko biraz nefes alsın, sonra yine pompikle. kız haklı bence. gençken insan çok düşüncesiz oluyor. sonuçta kukişko dediğin şey 15 dakikadan sonra tahriş olan bir mekanizma.

    sonra bi de, nurgül'ün mailini buldum. çok dokunaklı yazmış kız. pis herif diye konu başlığı atmış. seninle ikinci buluşmamızda, hesabı ben ödemiştim, tam 20 lira verdim ben o hesaba. ilişkimizin biteceğini, evlenmeyeceğimi bilseydim, ne ikinci buluşmaya gelirdim ne de hesabı öderdim. bana tam 25 lira borçlusun. 5 lira ne diye soracak olursan, 2 lirası buluşmaya gidiş geliş otobüs biletim, 3 lirası da yaptığım harcamanın faizi. zaten sen erkek olsan, gelip sevgilini evden arabayla alırdın ama sende araba alacak para ne gezer, zavallı ezik köpek, fakir keko, amale sümüğü ferit. paramı gönder benim orozbu çocuğu.

    yalnız işte, bence en etkileyici olan elif ablanın ayrılık mektubuydu. bence bir erkek ancak bu kadar güzel terk edilebilir.

    25 yaşımdayken, yani 15 sene kadar önce, biz bu ablaylan çok güzel bir aşk yaşıyorduk. ama öyle böyle değil. benden 5 yaş küçük bir ablamızdı. abla yorgun argın gelip kollarımın arasına kıvrılır, o şekilde sabaha kadar uyurduk. bazen gece yarısı azarak uyanırdık ve küçük öpüşmelerimiz alev alev bir yangına dönüşür, birbirimizin bedenine akana kadar sönmezdir, güzel boynunu, süt gibi yanaklarını, pembe dudaklarını koklaya koklaya bedenine iner, memiktolarını, karnını, kalçalarını, bellini, ayak bileklerini, bacaklarını, kukişkosunu ısırıklar içinde bırakır ve sonra da damarlı kocaman malafin... ya neyse, işte anladınız olayı.

    bu ablayla çok güzel bir aşk yaşıyorduk. bana her sabah kalkıp günaydın maili atardı. mail'de o gün yapacaklarını, okuldaki derslerini, beni nasıl özlediğini, akşamki planlarını, benimle buluşup buluşamayacağını detaylıca anlatırdı. her sabah aşk mektubuyla uyanırdım, ben de ona güzel bir cevap yazardım. gün içinde birbirimizle çoğunlukla yazışarak çok tatlı bir iletişim kurar ve buluştuğumuzda da yıllarca başka ülkelerde yaşayıp birbirine mektuplar atan romantik aşıklar gibi hasretle buluşurduk. halbuki kızın okulu,benim iş yerimden yürüyerek 10 dakika yani. bazen öğle yemeklerine buluşuyorduk. gerçi bende para olmadığı için hep okulun büfesinden ucuz büfe sosili yiyorduk.

    neyse hacılar, bu abla birgün, hiç anlam veremedim, bana bir mail yazmış, aşağıya kopyalıyorum, siz de okuyun görün, bir kadın bir adamı ne kadar güzel terk edebilirmiş:

    "ferit bey, ben sürekli huzuru aradım henüz kimsede bulamamıştım, en huzurlu zaman geçirdiğim insan sizdiniz. sizin aradığım insan olduğunuzu sandım ama fark ettim ki o siz de değilsiniz.

    bundan sonra arar mıyım bilmiyorum ama artık tüm ümidim bitti sizle de olmadığı için.

    kendimi daha fazla mutsuz etmek istemiyorum. ben sizde bile mutluluk ve huzuru bulamadım.

    aşamadığım bir iç hesaplaşmam var. sizle artık olmuyor. sizin bana oyunlarınız, benim size tuzaklarım bitmiyor. karşılıklı mutlu değiliz. ben kendime kurduğum yalnızlık ve mutsuzlukta daha huzurluyum. savaşmak bana göre değil.

    beni affedin, kendinize iyi bakın. tatmin olamayacağım ömür boyu hiç kimseyle hiçbir zaman. yalnız olmaya devam etmek istiyorum izninizle. hayatta başarılar."

    mektubu okudum, içimde hem paramparça oluyorum, hem mutluyum, çünkü bu kadar güzel bir kadını sevmiş olmak hayatta bir kazançtır, bunu tatmış olmak unutulmaz bir deneyimdir. içimden diyorum ki, öyle müthiş bir ablaylan aşk yaşadım ki, aşkta nirvana'ya ulaştım artık, bundan sonra başka bir abla benim yüreğimi alamaz. ben de bu elif abla'yı ömür boyu yüreğimde taşırım.

    neyse, tabi ben ablayı geri aramadım, cevap da yazmadım. ablanın ayrılık isteğine saygı duydum. çünkü gerçekten de yazdığı gibi, sakin, kendi halinde, yalnızlığın huzurunu seven bir abla. belli ki inzivaya çekilmek istiyor. kızı arayıp sorsam, yapma etme elif desem, umurunda olamz. bitirmişse bitirmiştir, yalnızlığına gömülüp, o sıcak huzuru tatmak istiyor belli ki...

    neysecime, ben bu süper terk edilişin ardından yarı üzgün, yarı mutlu hayata devam ederken, birkaç gün sonra benim zengin çocuğu piç arkadaşlarım aradı. abi neredesin, konum at, gelip seni alıyrouz, çılgın eğlence var. ulan tipini siktğimin maymunları, benim sizinlen gezecek tozacak param mı var, ben varoşlarda yaşam mücadelesi veren, sonraki ayın kirasını ödeyebilecek miyim diye endişe eden, götünde donu olmayan bir amele sümüğüyüm. sizin pis zengin eğlencelerinize benim param mı yeter? yok abi öyle deme, bizim üniversitenin müzik şenliği var, girişler ücretsiz, içkiler miçkiler de bizden, sen hiiiç tek kuruş ödemicen, sadece gel, çimlerin üzerinde bize felsefe anlat, öyküler anlat, kızlar çevremizde kümelensin, ortamdan kızlara akalım, sen de nasiplern bizim özel vakıf üniversitesinin cıvılarından... vay piçlere bak ya. tamam lan dedim, zaten hayatımın aşkı bana tekmeyi koymuş. biraz piliç götü ısıralım gece gece.

    neyse hacılar biz bunların kampüse gittik. ooooovvv, ortam yıkılıyor, kızlar cıvl cıvıl, tişörtler ıslanmış, memiktolar dans ediyor, kızlar çılgın, kızlar alev alev, hemen bi yavrucağı çektim kenara, hayatın anlamını dansta aramaya başlamadan önce gözlerindeki anlamla buluşmanın hazzını yaşamak istiyorum bebeğim deyip dudağını ısırmak üzere eğilmiştim ki, kız çaaaaaat tokadı koydu. ay pis fakir amele, gelmiş burada şiirsel şiirsel laflar ediyor, üstün başın fakirlik kokuyor senin. hiç zengin bir havan yok, ya sen kimsin ki gelmiş beni öpeceksin diye bana postayı koydu. dersimi aldım. zengin kızlardan uzak durma prensibim işte bu ve bunun gibi başka olaylardan sonra ortaya çıkmıştır. zengin kızlar, fakir erkeğin kokusunu çok kolay alır. o yüzden zengin kızlarla ilişki zordur.

    neyse, biz gittik çimenlerin üzerine oturduk, içkilerimizi içiyoruz, 5-6 arkadaş sohbet ediyoruz, gülüyoruz falan, eğlenceyi gören geliyor, sohbete katılıyor, kızlar da güzel falan derken ben bi baktım, 10 metre ileride benim eski manita, hani bana şu elvefa mektubu yazan ablişko... bi oğlanın kollrında dans ediyor, kahkaha atıyor, çok mutlu. e bu kız daha 3 gün önce bana yok ben yalnızlığıma teslim olucam falan diye ayrılık mektubu yazmıştı.

    bizim çocuklardan zübeyir'e döndüm, şşşş zübo deidm, şuradaki oğlanla kızı tanıyor musun, dedim.

    zübo baktı, aaa o bizim doruk'la sevgilisi elif demesin mi?

    ulan sizin doruk'la elif ne zaman sevgili oldular da böyle siz tanıdınız. bu kız 3 gün önceye kadar bana aşk mektupları yazıyordu. kim lan bu doruk dedim.

    abi onun babası çok zengin, öyle böyle değil. üstü açık kabrio mersoyla okula gelip giden bir yavrumuz o. elif'le de 5-6 aydır çıkıyorlar. kız buna çok aşık. evlilik planları yapıyorlar.

    vay arkadaş ya.... vay, vay, vay, vay, vaaaaaay! ulan biz neyin içine düştük. olum ferit, sen nasıl bi maymunsun, sen nasıl bi şempanzesin, sen nasıl bir bağırsa kurdusun, sen nasıl bir aptalsın. lan oğlum, sen bu kıza hayatımın kadını diyordun, sen bu kız için ölürüm diyordun, sen bu kız için geçen gün oturduğunuz kafede 150 liralık hesap ödedin, pis aptal fakir ferit ya. arkadaş ben 150 lirayla, bir ay tavuk döner yiyip bütün mutfak masrafımı kapatıyorum.

    neyse ben dayanamadım, kalktım, konseri dinliyormuş gibi bunların yanına gittim. sahnede de zeki müren var, herkese eller havaya yaptırıyor, şarkının nakaratlarını falan söyletiyor, çok coşkulu bir ortam.hiç ses etmiyorum, böyle vücudumla ritm tutuyorum, gözüm konserde. tam arkalarında duruyorum, bu abla beni bir an fark etti, gözlerine inanamadı, sonra sevgilisine döndü, aşkım ben burada patlamış lağım kokusu alıyorum, sanki maymunun biri gelmiş de ishal olmuş götündeki solucanlarla her yere sıçmış gibi, başka bir yere geçelim, dedi ve ikisi beraber konserin ön sıralarına geçtiler.

    evet, patlamış lağım... yeni sıçmış maymun götü kadar boka sıvalı varlığıma en yakışan benzetme bu olmuştu. işte o günden beri kendimi maymunun götündeki solucanlara benzetirim dostlarım.

    o zaman, elif ablamıza gelsin, umarım mutlusundur şimdi dorukcan'ın kollarında. ah be elif.

    https://www.youtube.com/watch?v=pff4bgar-4e
  • bildiğiniz benim bu.

    10 yıl kadar önce, 30'larımın başındayken, bir kızlan tanışmıştım. abla güzel, abla çekici, abla zeki, abla taş, abla muhteşem. çevresinde erkekler fır dönüyor, zengin oğlanlar her gün başka bir arabayla kızın kapısının önünde bekleyip şov yapıyor, kızın da keyfi yerinde, gördüğü talebin farkında, sonuna kadar tadını çıkarıyor, egosu zirvede.

    kız henüz 24 yaşında. oğlanları çatır çatır harcıyor, yavrücekleri kendine aşık edip sonra it gibi ortada bırakıyor. hiçbir oğlanı belli bir mesafeden öteye geçirmiyor, kimse buna sevgilim diyemiyor, hepsi aşık olmuş şapşal oğlanlar olarak kızın çevresinde dönüyor. ben de uzaktan uzaktan bunu seyrediyorum. neyin peşinde bu abla diye bakıyorum. kalbi kırılan oğlanlar facebook'ta ablaya tavır yapıyor, sonra bakıyorum oğlanı engellemiş. götümle gülüyorum. aslında uzaktan baktığınız zaman kalsik ukala ergen kız tavırları ama işte ablayla diyaloğumuz var, kızı tanıyorum, ukala kız çocuğu değil, kafa zehir gibi, üzerinde tanımı zor bir olgunluk var, 24 yaşında değil, 44 yaşında kadın olgunluğu ile yaşıyor. fakat sosyal medyaya girince, 14 yaşındaki kıza dönüşüyor.

    ben de bununla aynı kursa gidiyorum. yelken yapmayı öğreniyoruz. ama benim amacım yelkeni öğrenip okyanuslarda kaybolmak, dünyadan kaçmak... ablanın derdi, sosyetenin gözde sportif eğlencesi olan yelken sayesinde sosyetedeki yerini sağlamlaştırmak. yani olay tamamen gösteriş.

    bir gün bizim ekip güçlü rüzgar eğitimindeyiz, bir nevi fırtınada yelken nasıl yapılır eğitimi. çünkü bunlar da lazım. güçlü rüzgarda tekneyi alabora etmeden, yüksek dalgalardan kaçınarak nasıl güvenli seyir yapılır falan...

    nispeten güçlü rüzgarın olduğu bir havada seyir yapıyoruz ama tabi tekne hızlı, çünkü rüzgar alıp götürüyor tekneyi. yelkeni biraz açınca zaten, ooovvv, süratın keyfini çıkarıyoruz. fakat bu ortamda, tekne hızla açıklara ulaştı ve dalgaların da boyu birden büyüdü. tabi teknedeki acemiler bir anda panik yapmaya başladılar. bu sırada bir de güçlü dalga tekneye yandan çarpınca yelkenli bi titredi, bi sallandı, ben de bu bizim güzel ablanın yanında duruyordum, bi baktım abla dengesini kaybetti, yelkenliden hop cumburlop suya düştü.

    şimdi, motorlu bir teknede olsanız, biri suya düşünce motoru durdurursunuz, düşen arkadaşı sudan çeker alırsınız sonra eğlenceye devam. no problema amigos.

    ama işte yelkenli ile seyrederken birinin suya düşmesi, neredeyse kesin ölüm anlamına gelebiliyor. çünkü yelkenliyi bir anda durduramazsınız. hızı kesip durmak için yelkenleri indirmeniz gerekir ki bu da on dakikanızı alabilir. on dakikada, denizde düşen adamdan kilometrelerce uzağa gidersiniz ve geri dönüp o adamı denizde bulmak, imkansızdır. ancak açık havada, dalgasız denizde, görüşün süper olduğu bir ortamda belki şansınız olur. ama dalgalı denizde, rüzgarlı havada... imkansız. haliyle açık denizde yelkenliden düşen adam, büyük ihtimalle ölür.

    baktım bizim elif abla da suya düştü... ben de denize adam düştü diye bağırıp hemen arkasından suya atladım. evet, yaptım bunu. çünkü geri zekalıyım.

    hepimizin göğsünde can yelekleri var. suya girince şişiyorlar ama yeleğin hava kaçırma ihtimali, sönme ihtimali var. zamanla etkisini kaybetme riski yüksek. üstelik teknenin geri dönüp sizi bulamama ihtimalinde, karaya kadar yüzmek zorundasınız. neyse ki, biz de karadan çok uzak değiliz, doğru yöne 1 saat yüzsek, karaya ulaşırız.

    tüm bu analizler kafamda dönerken ablayı kurtarma ihtimalimizin yüksek olduğunu hesapladım ve suya atladım. yeter ki kız kaybolmasın. en büyük risk o. ben erkek olarak yön duygusu daha kuvvetli bir adamım, onun ne yöne yüzeceğini bilmediği yerde ben ikimizi de karaya yönlendiririm diye düşünüyorum.

    neyse dostlar ben de suya atlayıp kızı yakaladım. elif abla, panik halinde tabi. çığlık atıyor, tekneye el sallıyor, buradayız, durun, gitmeyin diyor. ah be ablam, nasıl dursunlar?

    elifçiğim, dedim ablaya. bi sakin ol. tamam gördüler bizi, dönüp alacaklar. burda ölücez ferit diye ağlamaya başladı bu. işte kızlar hep böyle panik.

    suyun içinde sarıldım buna, dalgalar bizi birbirimizden uzaklaştırıyordu çünkü. panik yapmazsan kurtuluruz dedim ama beni yalancı çıkarmak istercesine kocaman bir dalga gelip çotank diye ikimizi de bi vurdu, 15 metre öteye uçtuk. ben alışkınım gerçi, hayat hep kocaman tokatlar vurur insana. bir iki dalgayla yıkılmam.

    neyse, ben hiçbir şekilde ablayı elimden bırakmıyorum. bi bıraksam sürüklenecek gidecek. suyun içine giriyoruz, çıkıyoruz falan ama can yelekleri bizi suyun üzerinde tutuyor genel olarak. avantaj hala bizde yani.

    birbirimize tutunarak bi 15-20 dakika teknenin geri dönmesini bekledik ama baktım durum vahim. bir ara yüksek dalgaların inip çıktığı bir sekansta yelkenliyi bir saniyeliğine gördüm ama elif'e söyleyemedim çünkü bizi iki üç kilometre uzakta arıyorlardı. o rüzgarda, o gürültüde, o dalgaların arasında bizi görmeleri mümkün değil.

    yapacak bişi yok, sahile kadar yüzeceğiz. güneş, bulutların arasından zor görülüyordu, akşam saatlerine yaklaşıyorduk, batıyı tespit etmek kolaydı. güneşin konumundan ve bulutların hareket yönünden kuzey'in ne taraf olduğunu tahmin edebiliyordum, kara da kuzey'de kalmıştı. kuzeye doğru ufak ufak yüzmeye başladık.

    bir saat sonra dalgalar biraz daha duruldu. aslında rüzgarsız havada yüzsek çoktan karaya ulaşmıştık ama dalgalar ve rüzgar sürekli ayarımızı bozuyordu.

    dalgalar hafiflemişken biraz mola verelim dedik. suyun üzerine kendimizi bıraktık.

    sussuzluk çok fena dedi, elif abla. bu kadar suyun içindeyiz ama bir damla su içemiyoruz, çok ironik gerçekten diye mırıldandı.

    dayanacağız dedim. az kaldı, bir saat sonra karadayız.

    gerçekten kurtulacak mıyız, yoksa iki gün sonra bütün televizyonlarda, arama çalışmaları sonunda bulunan iki kurban mı olacağız, diye sordu?

    bence çaba gösterirsek kurtuluruz ama vazgeçersek, iki kurbanız güzel kadın dedim.

    beni güzel mi buluyorsun diye sordu bu kez.

    valla ne yalan söyliim elif dedim, ukalasın, şımarıksın, tehlikeli bir kadınsın, güzelliğinin farkındasın ve erkekleri yeme gelen kurbanlar gibi görüyorsun. zekanla tuzakla kuruyorsun, kendince bir oyun oynuyorsun, adamları tuzağa düşürüp düşürüp eğleniyorsun.

    evet, dedi kız... bunları yapıyorum. ama sen nereden biliyorsun?

    kör değilim dedim. güzel kadınsın, benim de ilgimi çekiyorsun. sende evrenin sırlarını arayan kaşiflerin, filozofların tutkusunu ve mutsuzluğunu görüyorum. hiç bulamayacaklarını bile bile ararlar, bu arayış sırasında başka insanların bir ömür boyu göremeyecekleri, bilemeyecekleri sırlara ulaşırlar ama asıl hedefe ulaşamadıkları için hep mutsuz kalırlar. sende de bunu hissediyorum. akıllı kadınsın, çekicisin, sosyal medyadan da takip ediyorum seni, merak ediyorum, inceledim, yediğin haltları biliyorum.

    ne haltlar yiyorum ferit, diye sordu. oralı olmadım. konuşmama devam ettim.

    hayat bir gün sana da dur diyecek elif, sevdiğin bir adama rastlayacaksın, o da seni sevecek, birbirinizi anlayacaksınız, birbirinizin gönlüne ve zihnine köprüler kuracaksınız. birbirinizi yargılamayacaksınız, birbirinizi zorlamayacaksınız, birbirinize baskılar kurmayacaksınız, sevginin en temiz halini hissedeceksin... zarar vermeden, kırmadan, burkmadan sevmenin tadını alacaksın. bu sıcak aşk tutkularınızı da harlayacak, bedenleriniz de birbirini arzulayacak. ama o gün geldiğinde, bu adamı daha önce oyunlar yapıp cezalandırdığın, alay ettiğin, küçük gördüğün adamlardan ayırabilecek misin elif ablam? alışmış kudurmuştan beterdir, derler ya... yüreğin durmak istese de tehlikeli zihnin duramayacak. sevdiğin doğru adamı da harcayacaksın.

    beni sikmek istiyorsun di mi diye sordu abla. bence sen beni sikmek istiyorsun, dedim. sonra da bunu can yeleğinden tutup kednime çektim, kendime yasladım, ıslak yanaklarını okşaya okşaya dudaklarını ısırmaya başladım. elleri saçlarımın arasına girdi, boynuma sarıldı, o dalgaların arasında döne döne, suya bata çıka, öpüşmeye başladık. durup nefes alıyor, sonra yine öpüşüyorduk. yanaklarını kokluyor, boynunu ısırıyor sonra yine dudaklarını dişlemin arasına alıp eme eme çekiyordum. ardından bir dalga gelip ikimize de çarpıyor, yumruk yemiş gibi dağılıyor, iki metre öteye fırlıyorduk.

    bu manyakça ve tutkulu öpücüklerimiz bittiğinde suyun üzerinde birbirimize sarılmış halde birbirimizin gözlerine bakar halde kaldık.

    ölüm korkusuyla birbirimize böylesine tutkuyla sarıldık, farkındasın değil mi diye sordu. şu anda bedenlerimizin adrenaline, canlanmaya, hayatta kalmaya ihtiyacı var ve libidomuzu harekete geçirerek hayatta kalmak için son çırpınışlarımızı yaşıyoruz.

    tabi canım, dedim. ama korkma... kurtulacağız.

    ablayı itekleye sürükleye, bir saat kadar da yüzdükten sonra karaya ulaştık.

    sonraki haftalar boyunca ablaylan manyak bir ilişki yaşamaya başladık. geceleri birbirimizin kollarından çıkmıyor, sabahlara kadar sevişiyor, şehvetten yorgun düşüp uyuyor, uyanıp yine sevişiyorduk.

    abla kollarımdayken, dünya ile bağını kesiyor, her erkeği kullanıp atan o şeytan kız gidiyor, yüreğiyle dokunan güzel bir kadına dönüşüyordu. tanıdığı erkeklere yaptıklarını, peşine düşen adamları nasıl kullanıp attığını anlatıyor, kollarımda günah çıkarıyordu. saçlarını okşadığım sırada uykuya dalmak üzereyken, yarı bilincini kaybetmiş halde sayıkladığı seni seviyorum itirafları da benim için dünyanın en dürüst itiraflarıydı.

    sonra, ablayla 3-5 gün iletişimimiz kesildi, ferit benim biraz işim var, ben seni sonra aricam bebeyim dedi, ben de ertesi gün muğla'ya gitmek üzere arabayla yola çıktım. marmara'yı geçmek için arabayı feribotun altına bırakmış, üst katta tost, çay, kuki muki, sabah kahvaltısı yapmaya çalışırken bir yandan da tabletimden gazeteleri okuyorum. bi baktım, sosyetenin büyük düğünü diye bir haber... gelinliğin içindeki de bizim elif abla. maşallah, çok da yakışmış, tam bir peri prensesi. düğün zaten masal gibi bir düğün. herkes, büyük bir hayranlık ve mutlulukla gelini ve damadı izliyor. bende ampüller yandı yine.

    ablanın dalgaların arasında hissettiği yoğun tutkunun peşinden gidip de bulduğu mutluluk ve aşk, sosyetenin en prestijli ailesinin bekar oğlunun yaptığı evlilik teklifinin karşısında duramamıştı tabi. onca yelken kursu, onca eğitim, onca hazırlık, hep premses olmak içindi ve şimdi maymunun götündeki solucan tıynetli bir herif gelip kalbine dokunduğu için bütün o müthiş hayattan vazgeçer mi bir kadın?

    kıza hak verdim dostlarım. ama kendimi de fark ettim. ben tabi ki, maymunun götündeki solucandım.

    o zaman, eğer buraları okuyorsa, buradan elif ablamıza bir selam edelim, şimdi kimbilir hangi dalgaların arasında oradan oraya savrulup hayatta kalmaya çalışıyordur, nabıcaksın be elif ablam, insanın yüreği huzur bulmadıkça bu su hiç durmaz.

    feribottan indim, güzel bir şarkı açtım araçta, yolumuz uzun be niyazi abi.

    https://www.youtube.com/watch?v=ed3aekhgx94

    niyazi abi, bas yelkenleri abi, gitme vaktimiz gelmiş buralardan.
  • başlığı değiştirilirse, harlequin beyaz dizi serisinde basılabilecek ortalama altı romantik deneme.
  • (bkz: o neydi gız)
  • hepsini okumadım tabii ki. (bkz: skimming) denen bir okuma tekniği uyguladım. öncelikle (bkz: serin hikaye kardeşim). bu bir. ikincisi edebiyat hocan okusa helalinden bir 80 alırdın bence. yazının adı var bikere götteki solucan falan.
  • iyi başladı kötü sonlandı. biraz daha çaba gerekiyor.