şükela:  tümü | bugün
  • insanın iyi bir insan olup olmadığını belirleyen birinci niteliktir. şayet insan eğer kendi görüşünden olmasa dahi haksızlığa uğrayanın hakkını savunabiliyorsa o insan iyi bir insandır benim görüşüme göre. insani niteliklerin en kıymetlisi budur benim için. dinlerin temelde emrettiği en önemli şeylerden biri de bu duyguyu eylemselleştirmektir. ama dine inanmayan insanların da edinebileceği bir duygu ve davranıştır mazlumdan yana olmak. dolayısıyla bu eylem için "ortak iyi" demek mümkündür.

    bu konuda yapılan toplumsal eylemler daha kıymetli olmakla birlikte, bireysel duygular da kişinin nasıl bir insan olduğunu tanımlaması açısından önemlidir. bu duyguya sahip biri tamamen zıt görüşlerde farklı insanları aynı hararetle savunabilir ve en nihayetinde bunu yaparken aslında savunduğu iki zıt görüşten olan mazlumlardan apayrı bir görüşe inanıyor da olabilir. örneğin kürt halkının maruz kaldığı faşizme karşı çıkarken aynı anda müslüman birinin dini üzerinden hor görülmesine, bir ermeninin maruz kaldığı baskıya, suriyeli mültecilerin maruz kaldığı faşizme de karşı çıkabilir. aslında tutarlı olan ve normal olan davranış şekli de budur zaten. temelde bu durum haksızlığa karşı olmaktır. fakat türkiye'de enteresan bir biçimde bu saydıklarımdan bazılarında belli bir kesim mazlumdan yanayken diğerinde zalimden yana, bir başka kesim de diğer saydıklarımda mazlumdan yanayken kalanlarda zalimden yana olabiliyor. bu tutarsızlığa anlam veremediğimi daha önce de farklı bir biçimde yazdım. (bkz: iki kutup arasında kutupsuz kalmak)

    bunun yanı sıra bu bahsettiğim duygu veya eylem illa siyasi bir mesele olmak zorunda da değil. mesela bu duyguya sahip insanlar, çoğunlukla toplumun alt sınıflarından olan kişileri diğer kişilere göre savunma eğilimi içerisindedirler. birinin bir başkasını hor görmesi bu duyguya sahip kişiler için en rahatsız edici şeylerden biridir.

    mazlumdan yana olmak üzerine söylenmiş en güzel sözü subcomandante marcossöylemiştir;

    “marcos, san fransisco’da bir eşcinsel, güney afrika’da bir zenci, san ysidro’da bir chicano, ispanya’da bir anarşist, israil’de bir filistinli, san cristobal sokaklarında bir maya yerlisi, mexico city’nin teneke mahallesi neza’da bir çete mensubu, folk müziğinin kalesi ulusal üniversite’de bir rocker, almanya’da bir yahudi, savunma bakanlığı’nda bir uzlaştırıcı, soğuk savaş sonrası çağda bir komünist, ne galerisi, ne müşterisi olan bir sanatçı…bosna’da bir barışçı, meksika’nın herhangi bir kentinde bir ev kadını, grev yapmaya asla yeltenmeyen sendika ctm’de grevci, başkaları için kitap yazan bir gazeteci, gece saat 10’da metroda yalnız başına bir kadın, topraksız bir köylü, işsiz bir işçi, mutsuz bir öğrenci, serbest piyasacılar arasında bir muhalif, ne kitabı, ne okuyucusu olan bir yazar ve tabii güneydoğu meksika dağlarında bir zapatacı… marcos, sömürülmüş, dışlanmış, ezilmiş ama karşı koyan ve ‘yeter’ diyen tüm azınlıklardır. o, artık sesini çıkarmaya hazırlanan ve tüm çoğunlukların susup dinleyeceği her azınlıktır. o, kendini anlatmanın bir yolunu arayan müsamaha gösterilmemiş her topluluktur. o, güçlülerin vicdanını ve gücünü rahatsız eden herşeydir.”

    son olarak yazdığım entrydeki ağır hava dağılsın biraz da gülelim diye konuyla alakalı kişisel küçük bir örnek vermek istiyorum. ben bir fenerbahçe taraftarıyım ve futbol takımımızda en sevdiğim oyuncu hasan ali kaldırım ve böyle olmasının tek sebebi kendisinin her maç elinden geleni yapmasına, tüm gayretiyle uğraşmasına rağmen kısıtlı yeteneği nedeniyle asla taraftardan takdir görmemesi ve hatta sürekli haksız tepkilere maruz kalması. sırf bu yüzden azılı bir hasan ali kaldırım fanı oldum diyebilirim. hasan ali kaldırımı savunmanın devrimci bir yanı olduğunu düşünmeye başladım yavaş yavaş. endüstriyel futbolun vefasızlığına karşı sonuna kadar hasan ali kaldırımın yanındayım diyorum ve entryimi sonlandırıyorum:)