şükela:  tümü | bugün
  • böyle bir zulüm mü var demeyin var hem de hayatı sorgulatır insana.zalimin zulmünden daha da acı ve trajiktir.
  • (bkz: #61015558)
  • al işte.. bir de böyle yarrak kafalıların zulmü var ki o da ayrı bir entry konusu..

    el-cevap:"yok kardeş sağol götünde daha güzel duruyor!"
  • kendilerine "iyiler" diyenlerin en zehirli sinekler olduklarını bilen zerdüşt "tüm masumiyetleriyle sokar, tüm masumiyetleriyle yalan söylerler" derken bu hakikate işaret ediyordu; yani hasan ali toptaş'ın korkusuna: insanların büyük kötülüklere yol açan iyilik anlayışlarına.

    mazlumun zulmü hakkında: ahdad, i: misophaes

    izleyen okumalar;
    (bkz: agora)
    (bkz: kötülüğün sıradanlığı)
    (bkz: tahakküm)
    (bkz: muhatap)
    (bkz: inisiyasyon)
  • kötünün içindeki iyilik birçok edebi eserde ya da filmde bahsi geçen bir kavramken iyinin içindeki kötülük çoğu kez filmlere kitaplara konu olmaz.

    iyinin içerisindeki kötülük ile iyinin aslında kötü olduğu gibi düz bir anlam ifade edilmeye çalışılmıyor elbette. daha çok psikolojideki 'gölge' benlik ile aynı anlama geldiğini sanıyorum.

    kötü bir muameleye maruz bırakılmak kişide pasif ya da aktif bir davranışa neden olabiliyor.

    kişi kimliğini seçtiği bu iki yönden birine göre inşa ediyor (persona). ama etkili olan sadece bu seçtiği kimlik olmuyor. aslında arka tarafta gizliden gizliye onu yöneten seçmediği diğer tarafı hep görmezden geliyor.

    hiç farkına varmadığımız, reddettiğimiz, yadırgadığımız...

    bize yapma, olma, yaparsan şöyle olur diye öğretilenler.

    tabii her kişide sonsuz olasılıklara sahip olarak birbirinden farklı özellikler gösteriyorlar.

    kötü bir olay karşısında zaman içerisinde aktif, saldırgan ( şiddete maruz kalmış birinin şiddet göstermesi olayı) bir kimlik inşa eden kişi geçmişte şiddete maruz kalmış kimliğini bastırmayı ve reddetmeyi tercih ediyor: 'eğer sen de şiddet uygularsan ezik olmazsın, güçlü olursun'

    çünkü hayat ona pasif kalmanın nelere mal olduğunu gösterdi. bir daha öyle olmaması için yapması gerekenleri öğretti. bütün bunları yaparkenki güdüsü eski mağdur benliğini yok etmek.

    şiddet karşısında pasif bir kimliği benimsemiş kişi ise şiddet eylemini şiddetle yadırgıyor. asla öyle olmamalı, asla şiddeti seçmemeli. ve şiddeti seçmemek için sinmiş bir tavır sergiliyor. işte bu sinmiş tavrın ardında aslında kendisinin ne olursa olsun haksız ve şiddet uygulayanın ise aslında haklı olduğuna dair bir inanç gelişmiş olması yatıyor: 'eğer hakkımı savunacak olursam başıma yine kötü şeyler gelir o zaman susmalıyım'

    çünkü eğer başına kötü bir şey geliyorsa suç kendisindedir. kendi özsaygısının gelişmemesi de yine bununla alakalı bir durum.

    işte iyinin kendi içindeki kötüyle karşılaşması tam olarak da bu. kendisini suçlayan, sindiren, düzelmek için adım attırmayan, ses ederse kötü olacağına dair bir endişe.

    bu endişe haklı olmanın şiddet göstermek vari bir şey olduğuna dair bir inançtan kaynaklandığından kişiyi hakkını aramaktan da men eden şey. haklı olmak= şiddet göstermekse o zaman ben hakkımı aramaktan vazgeçip suçlu benliğime döneyim.
    yani geçmişte kendine yapılanı reva görüyor. kendini hem suçlu hem de mağdur görüyor.

    bu ikilem bu kişinin dengesiz tavırlar sergilemesine yol açıyor. bu işte bir terslik var diyip hakkını aramak gerektiğini anladığında gösterdiği tepki "haklı olmak=şiddet uygulamak" düzeyinde seyrediyor.

    yani haklı olmayı şiddet göstermek olarak gördüğünden ve şiddeti de reddetiğinden çekingen ve hakkını aramayan bir role bürünüyor. bunun yanlışlığını ve hakkını araması gerektiğini fark ettiğinde de tersi olarak şiddet göstermenin haklılık olduğuna dair bilinçaltına attığı inanç ortaya çıkıyor.

    yani pasif insanların aniden gösterdiği şiddetli tepkiler, kalp kırışlar, bir ortamda dışlanan ve açıkça olmasa da alay edilen bir kişinin birden diğerlerinden daha kırıcı ve alaycı bir dille saldırmaya başlaması. buna benzer örnekler kişinin bu ikileminden ve bunu dengeye oturtamamasından kaynaklı.
    yani gölge benliğinin devreye girmesinden.

    iyinin mutlak iyi olması, kötünün mutlak kötü olması ne kadar sığ bir görüşse kötünün içindeki iyiliğin ya da iyinin içindeki kötülüğün mutlak olduğunu sanmak da bir o kadar hatalı bir düşünce.

    iyinin mutlak iyi olduğuna dair inanca sahip insanlar kendilerinin başına kötü bir şey geldiğinde ya kötülük yapan kişiyi cezalandırma ve intikam alma düşüncesine ya da başıma bir şey geliyorsa çok kötü ve suçlu olduğumdan kaynaklı herhalde diyerek yanlış kararlar veriyor.

    eğer dikkatli incelenirse aynı düşüncelerin toplumsal düzeyde seyrettiğini görmek mümkün.

    bir suçluya verilecek cezaların (özellikle de kıssasa kıssas) sorunu çözebileceğini sanmak ya da kötüyü affetmek, kötüyü iyi görmek, özellikle dini çevrelerde razı olmak temelli düşüncelerin aslında kötüyü desteklemek anlamına geldiğini fark etmeyen toplum bu iki zıt düşünce arasında gidip geliyor. birbirlerini var ederek ve birbirlerine dönüşerek.

    bütün bu düşüncelerin sorunun çözümü olmayıp aksine ebediyen var etmek olduğunun anlaşılması "peki o zaman ne yapmak gerekli?" sorusunun cevabını merak ettiriyor.

    bu da iyinin ve kötünün gerçekte ne olduğunu sorgulamamızı gerektiriyor:

    acaba haklı olmak, haklı olduğun bir durumda sesini yükseltmek, kaba davranmak sorunun çözümü olabilir mi?
    karşı taraf 'a ne kadar da haksızmışım dur kendimi düzelteyim' der mi?

    ya da susmak erdem midir?

    cevap vermeyip çekip gittiğimizde bunu hangi nedenlerle yapıyoruz?
    gerçekten işe yarıyor ve gerekli olmasıyla aslında hakkımızı aramamız gereken yerde bizi pasif kalmaya zorlayan bir 'gölge' olabileceği arasındaki ayrımı yapabiliyor muyuz?

    hakkımızı aramamıza neden olan şey yani haksızlığa uğradığımız düşüncesi nereden, hangi olaydan kaynaklanıyor?
    neden biri gelip canımızı yaktı ve bize kötü davrandı?
    bu yüzden ben mi suçluyum?
    bütün bu olanlara nasıl bir tutum sergilemeliyim?

    gibi sorular ciddi anlamda kişisel ve toplumsal öz eleştiriler yapmaya neden olarak daha gerçekçi çözümler bulunmasına neden olabilir.