şükela:  tümü | bugün soru sor
  • evde yalnızken evinize sipariş vermemeniz gereken fastfood zamazingosu.
    öyle bi hata yaparsanız paket servis elemanı kredi kartınızı uzatırken ellerinizi avuçlayabilir, şifre girerken sizi baştan aşağı süzebilir, sonra zili tekrar çalıp kapıyı açtığınızda içeri zorla girmeye çalışabilir.
    hem de bahanesi 'pakette eksik var mı ona bakıcaktım' gibi süper salak bi şey olabilir.
    ha siz şanslıysanız, adamı zorla kapı dışına itip üstünden kapıyı kilitleyebilirsiniz. değilseniz ne olacağını allah bilir. ha bi de, mağaza müdürüne size söylediğinden daha kendince makul bi bahanr sıkabilir ve mağaza müdürü de o yapmaz öyle şey diye sizi azarlayıp başından savabilir.
    size de o zorla kapattığınız kapının önünde yere yığılıp sinir krizi geçirmek kalır...
    ben şanslıydım, ama siz olmayabilirsiniz. lütfen canınızı seviyorsanız evde yalnızken sipariş vermeyin. hatta hiç vermeyin.

    not: gg gerekçesiyle silenin götüne girsin.

    edit: taşak geçenlerin kız arkadaşlarının ve bilhassa kızkardeşlerinin başına gelmesi dileklerimle.

    edit: şube adını bilmediğimden yazmamıştım.
    14:15te göztepe şubesinden verdiğim sipariş atatürk caddesine aktarılmış. siparişim atatürk caddesindeki şubeden 15 sularında geldi.
    paket servis elemanının adını da biliyorum.
    son olarak başıma gelir gelmez 'ay dur sözlüğe yazıp popi oliyim' maksatlı bi yaklaşımım olmadı, yapmam gerekenlerin bi kısmını yaptıktan sonra, başkasının da başına gelmesin diye uyarma maksatlı yazdım bu entry yi.
    amacım farklı olsa 15:01de buraya yardırırdım zaten.
    ama siz yine de vurun, hala ölmedim bakın daha sert vurun. ki sizin yüzünüzden haklılığımıza rağmen boyun eğelim bizimle taşak geçilmesin diye. aferin böyle devam.
  • zaman zaman tuhaf çalışan monologlarına tanık olduğum hazır yemekçi.

    geçenlerde bir şubesinde sipariş ettiğimiz hamburgerler 15 dakika geçmesine rağmen hala gelmemişti. kasadaki kız en sonunda "siz gidin; ben masanıza getiririm" diye bizi gönderdi.

    elinde hamburgerlerle geldiğinde gecikmenin sebebini sorduk. kız aynen şöyle dedi:
    "valla ben de bilmiyorum ki... dalacam bigün hepsine zaten!"
  • küçükken çok mutlu olduğum yerlerden sadece biriydi.

    o zamanlar ülkede daha zincirleşmediğinden oldukça pahalıydı. iki ayda bir, ailece giderdik. çocuk menüsünde verilen oyuncaklar o zaman çok daha güzeldi. belki de biraz büyüdüğüm için güzel gelmiyordur artık.

    annemle babamı oyuncak sergilenen kutunun oraya çekerdim hemen. susar ve onların can alıcı sorusunu beklerdim: "hangisinin çıkmasını isterdin oğlum?". genelde arabalı-tekerlekli olanlardan birini gösterip masaya gönderilirdim.
    bilirsiniz; bir çocuğun en önemli görevi, koşup ailesi için yer tutmaktır.

    annemler geldiğinde heyecanla kutuyu açardım. hamburger önemli değildi benim için. ıçinden ne çıkacağıydı önemli olan. şans bu ya (!), her defasında da, istediğim oyuncak kutunun içinden bana bakıyor olurdu. ve her defasında da gözlerimi kocaman açıp aynı tepkiyi verirdim: "anneeğ babaaağ bakın istediğim çıktıığ!"
    nasıl yaptı bilmiyorum ama benim yetenekli babam açtığım oyuncak kutusunu katlayıp taç yapmıştı bir keresinde.
    kral ilan etmişti beni.

    ve ben büyüdüm. hatta o kadar çok büyüdüm ki, bir tane daha oldu benim gibi. abi olmuştum.

    ılkokul karnesi için hediye olarak mcdonalds'a götürdüm onu. oyuncakların yanına götürüp "hangisi çıksın istersin abim?" diye sordum. prensesli olanı gösterdi. "hadi sen koş masaya, yerimizi kapmasınlar."
    elimde tepsiyle masaya ilerlerken gözleri kutudaydı. masaya koyar koymaz kutuya saldırdı."ıstediğin çıkmazsa üzülmek yok ama tamam mı?"

    "ıstediğiiim!"
    ışaretli yerlerden katladım kutuyu.
    ve onu prenses ilan ettim.
  • gecenin dördünde veya çıkmaz ayın son perşembesi'nde de sipariş alsa, gündüz servis ettiği gibi servis etmek zorunda olan fast food'çu. mal mal konuşmanın gereği yok.
  • eşeğin şeyine su kaçıran fastfoodçu. nasıl mı? geçen gün her zamanki verdiğim siparişten yani double köfterburger menü istedim. ve siparişin altına aynen şu notu iliştirdim: "lütfen maksimum sayıda sadece mayonez istiyorum ve köfteburger'de soğan olmasın." sipariş geldi vesselam yedim afiyetle ama kafam takıldı gönderdikleri 1 adet mayoneze 1 adet ketçapa özellikle de yazmıştım sadece mayonez istiyorum diye. biliyorum ki sadece iki tane sos koyuyorlar. sinirim bozuldu tabi. menümü bitirir bitirmez hemen bir eleştirsel yorum yazdım. o da aynen şöyle;

    "verdiğim siparişe sadık kalınmamış. sadece mayonez istiyorum ve biliyorum ki 2 tane sos getiriliyor. ketçap yerine sadece mayonez istediğimi söylememe rağmen 1 tane ketçap 1 tane de mayonez geliyor. anlamak mümkün değil."

    her neyse şu fastfood olayına çok ısınamamış -aslında ısınmışım da bir kaç menü harici bir şey yiyemiyorum- biri olarak sadece köfteburger keyfim var ve onun içine de bir güzel ediyorlar. sevmiyorum yani ketçap sadece mayonez kullanıyorum bunu da karşıya hissettirecek şekilde her siparişimin altına o notu yazıyorum.

    az evvel bir sipariş daha istedim ve aynı notu tekrar yazdım;

    "lütfen maksimum sayıda sadece mayonez istiyorum ve köfteburger'de soğan olmasın."

    işte tam bu noktada beni şoka soktu mcdonald's... abi bir mayonez getirdi adam 25 tane lksjglasglsajg yuh ya. al da sok götüne der gibi getirmişler.

    not: olay yemeksepeti.com üzerinde yaşanmıştır.

    edit: dün gece verdiğim siparişin yanına 33 adet mayonez ilave etmişler. mcdonald's çıldırmış olmalı.
  • gayet ciddi bir durumu alaya alıp akıl veren tiplerden cidden korkmama sebep olmuş bir olayın aktörlerinden birisi. anlayamıyorum, "sen de evde yalnız olduğunu belli etmeseydin" diyen kişiler, evde yalnız olan bir kadının yemek sipariş etmemesi gerektiğini nereden çıkarıyorlar? ya da kadınların herhangi birinin ilgisinden rahatsız olmasını nasıl garip buluyorlar? gerçekten korkunç.
  • mcdonalds anonim şirketinin resmi tarihçesine inanacak olursak (ki inanmamamız gerektiğini birazdan göreceğiz), mcdonalds efsanesinin, bu dev dünya markasının (işinden bıkmış, klişelere sığınan bir reklam metni yazarı gibi hissettim kendimi birden) yegane yaratıcısı, şirketin tek kurucusu ray kroc isimli bir zat-ı muhteremdir. sayın kroc, hayatını multimikser pazarlamacısı olarak idame ettiren, (bu arada "multi", multiple'ın kısaltması, "mikser"'i de biliyorsunuz zaten, "bir sürü mikser" anlamında bir aletten bahsettiğimizi tahmin etmişsinizdir), günlerini amerika'nın güneybatı*** eyaletlerindeki lokanta, cafe/bar ve büfeleri gezip fast food esnafını multimikser teknolojisindeki en son gelişmelerden haberdar ederek ve isterlerse onlara cazip fiyatlarla ve 36 aya varan taksitlerle multimikser satarak geçiren kendi halinde bir adammış. mr. kroc günlerden bir gün (mesela perşembe) evinin yakınlarındaki bir parkta, bir elma ağacının gölgesinde oturmuş dinlenirken kafasına bir elma düşmüş. bunun üzerine bay kroc "ohoo, isaac newton yerçekimini keşfedeli üçyüz yıl oluyor, hikayeler birbirine karıştı sanırım." diyerek uyuklamaya devam etmiş.

    neyse efendim, günlerden başka bir gün (varsayalım salı), ray kroc san bernardino, california yakınlarındaki bir çöl kasabasındaki küçük bir hamburgerciden sekiz multimikserlik bir sipariş alınca kendi kendine "kızılkayalar boyutunda bir hamburgercinin niçin bir seferde 40 milkshake yapabilecek sayıda multimiksere ihtiyacı olsun ki?" diye meraklanmış, ve de boş bir vaktinde gidip bu hamburgerciyi görmeye karar vermiş. san bernardino'ya ulaştığında karşılaştığı manzara hayli ilginçmiş: maurice ve richard mcdonald adında iki kardeş tarafından işletilen, ufacık (taş çatlasa 50-60 metrekare), leziz burgerler, gevrek patates kızartmaları, yoğun ve enfes milkshakeleri olan müthiş kalabalık bir burger joint. 52 yaşında olan ve de yavaş yavaş emekliliğe hazırlanan kroc bey, inanılmaz bir fırsatla karşı karşıya olduğunu anlamış(mış), ve de emeklilikten vazgeçip "mcdonalds" ismini satın almış, ve de tez vakitte mcdonalds imparatorluğu'nu kurmaya koyulmuş(muş).

    bu kuruluş öyküsündeki ima, verilmeye çalışılan mesaj* şudur: "ray kroc keşfetmeden önce mcdonalds kıyıda köşede kalmış, kimsenin haberdar olmadığı, uyduruk bir büfeydi. mcdonalds'ı bugünlere getiren, verimlibir üretim ve hizmet sistemi kuran, altın kemerler* logosunu amerika'ya ve dünyaya yayan sadece ve sadece ulu liderimiz, ebedi önderimiz ray kroc'tur." lakin kazın ayağı öyle değil (bu arada uzakdoğu'da bazı mcdonalds'ların "mcgoose" isimli kaz ayağı içeren bir ürün sunduklarını biliyor muydunuz? veya ben şu anda uydurmuş da olabilirim.)

    kazın ayağı şöyle: 1954 yılında mr. kroc "mcdonalds kardeşler hamburger salonu"nu keşfettiği ve satın aldığı vakit, maurice ve richard 14 yıldır hamburgercilik mesleğini icra ediyorlar, halihazırda restoran işletmecileri arasında "yaşayan efsane" olarak biliniyorlardı, ve de - özellikle "american restaurant" dergisine kapak konusu oldukları 1952 yılından beri - ülke çapında da bir hayli meşhurdular. bu kadar küçük bir dükkandan nasıl bu kadar yüksek ciro (yıllık ş350,000) ve kar (yılık ş100,000) elde ettiklerini merak eden insanlar (ki bu meblağlar günümüzde yaklaşık ş2.3 milyon ve ş700,000 eder), sürekli olarak mcdonalds'a akın ediyor, ve de işin sırrını çözmeye çalışıyorlar, japon turistler tüm bu paranın geçtiği yegane kasanın resmini çekiyorlardı. üstelik, ray kroc'un otobiyografisindeki iddianın aksine, mcdonalds kardeşlere franchising fikrini öneren, franchising'i akıl eden de kendisi değildi. ray kroc mcdonalds kardeşleri ziyaret ettiğindekendileri zaten bir düzine franchise'a sahiptiler. dükkanın önüne "x sayıda hamburger sattık bugüne kadar" şeklinde kocaman bir afiş asma fikri de onlara aitti; hatta 1950 yılında san bernardino'daki ilk dükkanın ön kapısının üstünde "over 1 million sold" (1 milyondan fazla sattık) ibaresini taşıyan devasa bir afiş asmışlardı. eğik çatı, kırmızı ve beyaz fayanslar, ve de "altın kemerler" logosu da mcdonalds kardeşlerin phoenix*'de açtıkları ilk franchise için (yıl 1952) düşündükleri yeniliklerdi. her hamburger ekmeğinin üstüne eşit miktarda hardal/ketçap döken makinelerden aynı anda 24 hamburger ekmeğinin içine salata, domates, peynir gibi ıvır zıvır muhteviyat doldurabilen "lazy susan" aletlerine, ve en önemlisi de "uzmanlaşma" fikrine (herkesin tek bir görevi olması, çalışanlardan birisinin sadece etleri kızartması, birisinin sadece milkshakeleri yapması, vs.) kadar bugün fast food dünyasında yaygınlaşmış, endüstriyel standart haline gelmiş tüm iş yöntemlerinin mucidi mcdonalds kardeşlerdir.

    mcdonalds hakkında birkaç trivia vererek bitireyim bu entryi:

    - her yıl amerikan tüketicilerinin %96'sı en az bir kere mcdonalds'a uğruyorlar.

    - amerika'da yenen hamburgerlerin %32'si, patates kızartmalarının %26'sı, coca cola'nın
    %5'i mcdonalds tarafından satılıyor, dışarıda yenilen öğünlerin ise beşte biri (tamam, %20'si) mcdonalds'da yeniliyor.

    - mcdonalds dünyadaki tüm kurumlardan (amerikan ordusu dahil) daha fazla sığır eti ve patates satın alıyor ve daha fazla insan eğitiyor.

    - keza dünyada en fazla emlak sahibi olan şirket de mcdonalds.

    - 118 ülkede 30,000'den fazla mcdonalds var, ve de günde 50 milyondan fazla insan mcdonalds'a gidiyor (ve tahminen, hazır gelmişken bir şeyler de yiyor.)

    şunu da eklemeden geçemeyeceğim (dikkat, bu entry'nin geri kalanı tamamen kişisel bir anıdan ibarettir): ilk gençlik yıllarımın belki de en belirgin hatırası cumartesi günleri öğlen 12 civarlarında maçka'daki evimizden çıkıp, 11 yaşımda tek başıma sokağa çıkabilmenin getirdiği sorumluluk duygusunun hızlandırdığı emin adımlarla teşvikiye'ye yürümem; şimdilerde izini kaybetmek üzere olduğum bir dostumu evinden aldıktan sonra beraber osmanbey istikametinde yürüyüp, teşvikiye'yi nişantaşı'ndan ayıran dört yol ağzındaki mcdonalds'da karnımızı doyurmamız (her zaman aynı sipariş: 2 big mac menü, 4 cheeseburger, 2 sundae, biri karamelli, diğeri çilekli olsun. evet, kola ve patates kızartmalarının büyük boy olmasını isteriz, teşekkürler); mcdonalds'ın çaprazında kalan dünya gençlik merkezi'nde ayakta yarım saat kadar garfield okuyarak yemeğin rehavetinin geçmesini bekledikten sonra teşvikiye-taksim dolmuşuna binerek 14:15 seanslarına yetişmek üzere istiklal caddesi'ndeki sinemalara yönelmemizdir. çocukluğumun geçtiği maçka/teşvikiye ekseninden taşındığımız güne kadar süren ve de detayları asla değişmeyen bu ritüelin hatırına olsa gerek, her zaman mcdonalds'a tuhaf bir yakınlık duydum, big mac'i whopper'a tercih ettim, amerika'da girdiğim ilk mcdonalds'ın (fifth avenue üzerinde, 33. ve 34. caddeler arasında, empire state building'in tam karşısındaki) kapısından girdiğimde arka tarafta gördüğüm lağım fareleri bile beni mcdonalds'dan ancak birkaç ay uzak tutabildi. işte bu yüzdendir ki, mcdonalds'ın kuruluş hikayesini, mcdonalds kardeşlerin ve ray kroc'un öyküsünü sizlerle paylaşmak istedim.
  • los angeles'ta düzenlenen 1984 olimpiyatlarında şirketin neredeyse batmasına neden olacak bir promosyon düzenlemiştir. promosyonun adı "abd kazandığında siz de kazanırsınız". şöyle ki, gelen müşterilerine bir kazı kazan bileti verir, müşteri kartı kazır, kazınılan alanda bir olimpiyat dalının adı yazılıdır, okçuluk, jimnastik, güreş gibi. eğer abd olimpiyat takımı bu alanda altın madalya aldıysa big mac, gümüş madalya aldıysa patates kızartması, bronz madalya aldıysa bir coca cola ödülü vardır. fakat sovyetler'in ve diğer doğu bloku ülkelerinin 84 olimpiyatlarını boykot etmesiyle abd resmen rakipsiz kalmış, madalyaları silip süpürmüştür. bu da mcdonalds'ı bir krizin eşiğine sürükler.
  • unlu bir tuvalet zinciri. mesela manhattan'nin her yerinde yurume mesafesinde bir mcdonalds tuvaleti var. sagolsunlar.
  • bizim ünlü gurmelerden biri bunlar için,''adamlar bir kaç çeşit köfteyle bütün dünyaya yayıldılar,bizim türk mutfağında ikiyüzelliküsür çeşit köfte var bizden başka bilen yok,onlarınki de köfte mi,o kadar ketçap mayonezi benim ayakkabımın köselesine döksem o da yenir''dediydi,iyi dediydi,güzel dediydi.