şükela:  tümü | bugün
  • gustavo taretto'nun senaryosunu yazıp yönettiği 2011 yapımı film. yönetmenin aynı isimli 2005 yapımı bir de kısa filmi var. hatta baş rolde aynı adam oynamış iki filmde de.

    buenos aires'te geçen film agorafobik esas oğlanla 4 yıllık ilişkisini bitiren esas kızın hayatlarını ve hissiyatlarını anlatıyor. ecnebilerin clever romantic comedy gibi bir şeyler dediklerini gördüm hakkında, tam olmasa da doğru demişler. zeki olmaya çalışmaktan ziyade farklı bir açıdan bakmayı teşvik eden bir film. zaten ismi (sidewalls) de bunu doğrular nitelikte. buenos aires ve mimarisi filmde ön planda. esas kızımızın mimar olmasının bununla yakından ilgisi var tabii.

    (bkz: ukteydim doldum)
  • sanırım bu yıl izlediğim en iyi filmlerden biri. senarist ve yönetmenin gözlem yeteneğine, kurduğu analojilere hayran kaldım.
    buenos aires'in filme fon olmasına rağmen, çok realist ama çok da yaratıcı şekilde anlatılan modern insanın seçilmiş yalnızlığı hikayesi filmi tamamen evrensel boyuta taşımış.
    bu hikaye çok tanıdık ve belki klişe ama aynı zamanda o kadar içselleştirilmiş ve normalleştirmişiz ki, filmin başarısı yaşadığımız hayatı izlememizi sağlayarak hayatımızın ne kadar boktan olduğunu yüzümüze vurması.
  • benim için kesinlikle yılın filmi. başucu filmlerimin arasına tepeden giriş yaptı. kendi gibi biriyle olmaktan yana umudu kalmadığı için izole hayatlar sürdüren mariana ve martin'i çok sevdim. sevgi objeleri olarak martin'in ayrıldığı sevgilisinden kalan köpeği, mariana'nın ise evine getirdiği vitrin mankenini seçmesine de bayıldım. sade ama dışarıdakilerden farklı hayatları nedeniyle yalnızlığa yazgılı iki insanın birbirini bulmasını konu edinen filmler kategorisinin kırkpınar ağası oldu bu film benim için.

    --- spoiler ---

    ''ne zaman birbirlerini bulacaklar?'' diye film boyu kendimizi yedik. havuzda karşılaştılar, sokakta karşılaştılar, aynı durakta beklediler, birbirlerini tanımadan chat yaptılar, aynı dükkandan alışveriş* yaptılar, ama bir türlü tanışamadılar. ta ki, mariana evinin penceresinden bakıp, aşağıdaki kaldırımda martin'i köpeğiyle görene dek... tam aşağı koşacakken bir daha baktı kaldırıma, sonra deli gibi koşmaya başladı, hatta ölesiye korktuğu halde asansöre bile bindi. bir an önce o adamın yanında olmak istiyordu, çünkü adamın üzerinde kırmızı beyaz çizgili bir sweat shirt vardı. tıpkı çocukluğundan beri en sevdiği kitap olan donde esta wally? (wally nerede?) nin kahramanı gibi. kitabın her sayfasında wally farklı bir kalabalığın içindeydi ve okuyucunun onu bulması gerekiyordu. mariana her bulmacayı defalarca çözmüştü, ama yıllardır baksa da, sadece bir tanesinin içinde wally'yi bir türlü görememişti. ama bu kez kalabalığın içinde onu bir bakışta bulmuştu, hem de gerçekten.

    --- spoiler ---

    sevgili gustavo taretto, verdiğin tat bütün yıl ağzımdan silinmeyecek gibi. gönülden teşekkür ederim.
  • film bitti derken kayıp giden cast yazıları sonrasında kısa bir video belirir bonus track niyetine.

    --- spoiler ---

    http://www.youtube.com/watch?v=cxqhrbryciu

    --- spoiler ---
  • bir dramın naiflikle de anlatabileceğini gösteren güzel film.
  • filmin ilk on dakikasinin gelismekte olan ulkelerin metropollerinde yasanan sehirlesmenin ustaca anlatimi izlemeye degerdir. filmin ileryen sahneleri uyutsa da farkli anlatimi hatrina izlenmeli.
  • son zamanlarda izlediğim en güzel filmlerden biri. anlatım dili ve tarzı fena halde alain de botton romanlarını çağrıştırdı bana. *
  • "yalnızlık" ya da "true love will find you in the end" temalı her biri birbirinin replikası olan filmlerden sonra özgünlüğü ile büyük hazinedir kanımca. yönetmenden hem görsel hem de edebi yetenek taşmış da taşmış. replikler öylesine güzel ki acaba eser uyarlaması mı diye baktım. mariana ile kurduğum güçlü özdeşleşmeyi ise daha önce hangi karakterle kurmuştum hatırlamıyorum. aynı şemsiye altına girebilecek binlerce filmin içinden, anlatımıyla, "buradayım" diyebilen bir film.

    işte ben "true love will find you in the end" safsatasına böyle filmler sayesinde inanmaya devam ediyorum.
  • filmin başında buenos aires üzerinden yapılan çözümlemeler çok akıllıca... tıpkı istanbul gibi çarpık ve düzensiz gelişen buenos aires de içinde yaşayan insanlara kökten bir travma yaşatıyor. filmin girişinde adamın kent betimlemeleri tıpatıp istanbul'a uydurulabilir. istanbul'u izlerken de aynı garip duyguları yaşarsınız. kentin siluetinin uzunlu kısalı yapılarca nasıl seyredilmez hale getirildiğini düşünüyorsunuz bu bölümü izlerken... ve hayatı bu denli içinden çıkılmaz kılanın mimar ve mühendisler olduğu saptamasını yapıyor anlatıcı... şahane bir saptama!... tabi bizde bir de laz müteahhit gerçeği var. hayatı bu denli sıkıcı kılan, zevksiz bir örnek gecekondu görünüşlü beton yapılar. avrupa'yı gezerken hep bunu düşünüyorsunuz. onlarla aramızdaki temel farkın burada aranması gerektiğini tabi... avrupa kentleri öylesine iyi tasarlanmış ki, eski ile yeni, modern ve postmodern genel dokuyu bozmadan bir arada var olabiliyor.

    başroldeki adamın fotoğraf tutkusuyla kente böylesine odaklanması saptaması da işin ilginç bir yanı.. zira kente fotoğraf çekmek üzere baktığınızda onu hep bir yüz, kadraja sığdıracağınız bir manzara olarak düşünüyorsunuz. ve çarpıklıklarıyla da öylece yüzleşmeniz daha mümkün oluyor.