şükela:  tümü | bugün
  • macanilari.com u bir adım öteye taşımış, ocak 2010 itibariyle goal dergisinde "maç anıları" bölümünde yazmaya başlamıştır. anılar yine macanilari.com da olduğu gibi ilginç, trajik, komik, kritik, unutulmayan maçlara dair derlenmiş araştırmalardan ve istatistiki bilgilerden oluşuyor. ocak sayısında da üç tane yabancı liglerden, bir tane de türkiye liginden olmak üzere toplam dört maç anısına yer verilmiş. gencler.org ve macanilari.com gibi bunda da başarılı olacağına inanıyorum, tebrik ediyoruz kendisini burdan.
  • yayinlanmis futbol yazilarini ve karalamalarini mehmetalicetinkaya.com adresinde toplamaktadir
  • hasta bir istatistikçidir. gençlerbirliği dört gol yemiş, umutsuzca oturuyorken onun aklından geçen "5.yi yemeyelim abi, eğer yersek tarihimizde ikinci olacak"dır. sen tabi öyle mal gibi duruyorsun 4 yedikten sonra 5 olmuş 6 olmuş ne fark eder diye ama, bu herif hep bir hesabın peşinde... iyi adamdır, bir sürü koleksiyonu vardır. o her ne kadar bu aralar macanilari.com'a sardıysa da, en büyük eseri gencler.org'dur... gençlerbirliği'ne hizmet ettim diyen bir sürü yönetici - futbolcu - antrenör - menajer'den daha büyük iş yapmıştır. üstelik tek kazancı bizim "helal olsun lan"larımızdır. helal olsun vallahi!
  • katılmadığım bazı noktalar olsa da harika bir yazı;

    `ülke futbolundaki sistemsizlik ve istikrarsızlığa tezat istanbul hegemonyası`

    ülke futbolunun sahne arkası ve geçmişiyle biraz haşır neşir olunca, önce bakış açınız değişiyor sonrasında da sahnelenenlerle ilgili oldukça farklı şeyler görmeye başlıyorsunuz.

    hele bir de diğer ülkelerde sergilenen futbolun sahne arkalarını okumaya/öğrenmeye başlarsanız! işte o zaman tüm algılarınız değişiyor. ve sorgulamaya başlıyorsunuz!

    türkiye’de futbolun geçmişi 100 yılı devireli uzun zaman oldu. ama benim asıl ilgimi çeken profesyonel futbol ligi 55 yaşında. 1959'da emekleyerek sahneye çıkan profesyonellik, çok kısa sürede yürümeye ardından da temposunu her geçen gün arttırarak koşmaya başladı. bu süre zarfında, devletin kıyak vergi afları, futbolu yönetenlerin “kontrolsüzlüğü” ve görmezden gelişleri, paralı başkan ve yöneticilerin taşıdıkları paralar, sponsor, yayın ve avrupa kupaları gelirleri ve taraftarların harcamalarıyla birlikte futbola aktarılan para miktarı da sürekli çoğalıyordu. bu büyüme aynı zamanda galatasaray, fenerbahçe ve beşiktaş’ın kasalarına aktarılan paraların da doğru orantılı olarak artması demekti. çünkü bu takımlar ülke futbolunun iplerine her geçen gün biraz daha sıkı bir şekilde sahip oluyorlardı. adeta kurallar onların isteği ve çıkarları için koyuluyor, değiştiriliyor ya da duruma göre görmezden geliniyordu.

    peki, nasıl bu kadar güçlendiler?

    ülkede futbolun yeşerdiği günlerden bu yana (çeşmenin yanı başında) bulunan, 1923'den beri türk milli takımının çok büyük bölümünü oluşturan, 1956'dan beri avrupa kupaları’na katılma haklarını ellerinde tutan ve bu yüzden arkalarına milli duygular eşliğinde ülkenin tamamının desteğini alan bu takımlar, büyük bir tekele dönüşmüşlerdi. onlara karşı durmak adeta vatan hainliği ile eşdeğerdi. elbette bunda siyasilerin takım taraftarlarını daimi olarak “oy” potansiyeli ve kriz dönemlerinde kulüpleri “unutturucu/uyuşturucu” potansiyeli olarak görmesinin ve onları sürekli korumasının/beslemesinin de büyük etkisi vardı.

    kısacası, başlarda sadece küçük bir kartopu olan 3 istanbul takımı, tff, basın, yayıncı kuruluş, taraftarlar ve hatta hükümetlerin “çıkarları doğrultusunda” verdikleri desteklerle birlikte önüne gelen herkesi yutan bir çığa dönüştüler. kendilerine rakip olarak gördükleri diğer takımların büyümelerini, güçlenmelerini ve rekabet ortamının oluşmasına asla izin vermediler.

    bunu sağlamak için de tüm ülkede yarattıkları hegemonyalarının desteği ile parayı kontrolleri altına aldılar. muslukları kendileri için sonuna kadar açarken diğerlerine sadece damlatmakla yetindiler. kendi temellerini attıkları oyun alanlarında istedikleri gibi top koşturdular.

    sistemsizliğin yarattığı istikrarsızlık

    arşivciliğin ve rakamların olmadığı ya da eksik tutulduğu, bu yüzden sorunların asla “gerçek” bir şekilde ortaya koyul(a)madığı ve çözümlerin derinlikli, orta-uzun vadeli olması yerine, günü kurtarmaya yönelik, yüzeysel ve kısa vadeli olduğu ülkemizde, sistemsizlik en güzel işleyen sistem haline dönüştü. o da kısa bir süre sonra istikrarsızlığı doğurdu. böylece, hataları tespit etmek, ayıklamak ve bir daha olmamaları için önlemler almak yerine, tüm yapılanları yerle bir edip, her şeyi sıfırdan yapmak / ya da en temizi (!) 3 maymunu oynamak yeğlendi durdu.

    böyle bir ülke ortamında futbol da kendi payına düşeni fazlasıyla aldı. çeşmenin başında oturan istanbul takımları, her geçen gün kasalarına daha fazla para girmesine rağmen, bu parayı orta-uzun vadede yapısal değişiklikler için kullanıp zamanla meyveleri toplamak yerine kısa vadede dışarıdan yüklü paralarla (göz boyayıcı) futbolcu almayı doğru buldular. bunların neredeyse tamamının bir ya da birkaç yıl içinde zararına ellerinden çıkmasını başarısızlık olarak değil, “dünyaca ünlü bir futbolcuyu” türkiye’ye getirmenin başarısı olarak lanse ettiler. altyapılarına gerekli önemi vermediler. daha düşük bütçeli takımlardan yüklü paralarla gelecek vadeden genç futbolcular transfer edip, as takımlarına oryantasyonunu sağlamadan “aç kurtların” arasına atıp hayatta kalmalarını beklediler. birçoğu ilk maçlarında yuhalanarak yok oldu gitti. “içerideki” rekabetsiz ortamda kazandıkları kupaları, dışarıdaki başarısızlıklarını örtbas etmek için kullandılar. en ufak sıkıntıda günah keçileri yaratıp onların peşine düşerek kendi hatalarının izlerini kaybettirmeye çalıştılar.

    balık baştan kokar

    ülkenin paralı 3 takımı istikrardan, kalıcı hamlelerden, plandan programdan bu kadar uzak olunca, onların neredeyse 10’da 1 bütçesine sahip, ligin diğer takımları da benzer şekilde yönetildiler. istikrar ve sistem kurmak yerine en ufak başarısızlıkta teknik direktörlerini kovdular. parlayan genç futbolcularını, yerine oynatacakları oyuncuyu hazırlamadan sattılar. ve belki de en önemlisi, 3 istanbul takımına karşı “aman ortamımız bozulmasın!” diye sürekli el pençe divan durup sistemin devam etmesine büyük katkı sağladılar.

    gelişmiş futbol ülkelerinin sahne arkası

    oysa, sistem ve istikrar deyince avrupa’nın birçok ülkesinde durum oldukça farklı;

    bundan 16 yıl önce (1996-97) sezonluk geliri 85 milyon euro olan real madrid, geçen sezon (2011-2012) sonunda tam 525 milyon euro gelir elde etmiş durumda. hem de astronomik rakamlarla dünyanın en sükseli futbolcu bonservislerini ödemesine rağmen.

    ispanya’da bir kulübün transfere harcayacağı toplam para, kulübünün gelirlerinin %50’sini aşamıyor. bu kural sayesinde futbol kulüpleri ayakta kalmak için orta-uzun vadeli planlarla gelirlerini arttırmaları gerektiğini biliyorlar. oysa bizde, kulüp başkanının, yöneticilerin “şov” yaparak ceplerinden ödedikleri paralarla ya da elde olmayan “hayali” paralarla transferler yapılıyor. bu arada kulübün gider hanesine yazılan meblağların nasıl ödeneceği de hep muallâkta kalıyor.

    ingiltere’de birçok kulüp transfer ettiği genç futbolcuları en az bir yıl rezerv liglerde oynatıp, ülkeye, kulübe, as takıma ve oyun sistemlerine ayak uydurmasını sağlıyor. bu arada eksik gördüğü yerlere yüklemeler yapıyor ve oyuncunun asa çıktığında hazır olmasını sağlıyor.

    ajax gibi takımlarda oyun sistemi ve transferleri tamamen kulüp belirliyor. teknik direktör sadece (isim vermeden) istediği oyuncunun fiziksel ve teknik özelliklerini söylüyor. kulübünün scout ekibi en uygun futbolcuları buluyor ve transfer çalışmalarına başlanıyor. böylece teknik ekip değişse bile oyun sistemi ve futbolcuların seçimlerinde istikrar ve uyum sağlanıyor.

    porto ve psv eindhoven gibi, kendi ülkelerinde daima üst sıralarda yer alan takımlar, sezon içinde “parlattıkları” futbolcuları, sezon sonunda çok yüklü rakamlara, daha büyük takımlara satıyorlar. elbette bu oyuncuların yerine koyacakları futbolcuyu da önceden hazırlamış oluyorlar. böylece bir yandan oyun sistemleri değişmemiş oluyor, bir yandan da kasaya giren parayı yeni futbolcular bulmak ve kurdukları sistemin devamında kullanıyorlar.

    ingiltere, almanya, ispanya, italya ve fransa’da kulüpler yaptıkları transferlerde devlete %40 ile %50 arasında vergi ödüyorlar. oysa bizde oran sadece %15. bununla da yetinmeyip özellikle 3 istanbul kulübünün öncülüğünde devlet, (biraz da göz kırpmak amacıyla) zaman zaman vergi borçlarını siliyor. ama hep göz ardı edilen nokta, bol keseden yapılan kısa vadeli transferlerin orta-uzun vadede kulüplerin geleceğine prangalar vurması.

    bizdeki tek sistem ve istikrar

    ülkemizdeki futbol dünyasında yaşanan sistemsizliğe ve istikrarsızlığa “tezat” olarak, fenerbahçe, galatasaray ve beşiktaş, bir yandan “rekabetsiz futbol ortamın” devamını sağlamak, bir yandan da gelirlerini sürekli arttırarak, ipleri daha fazla ellerinde tutmak için oldukça sistemli ve istikrarlı davranıyorlar.

    örneğin;

    1960'ların başında kötü yönetimlerinin faturasını türk hakemlerine kesip, yabancı hakem isteyen ve federasyonun tüm “hayır”larına rağmen istediklerini yaptıran, hatta “diğerlerinin maçları bilemeyiz ama bizim maçları türk hakemler yönetmeyecek!” diyenler onlardı.

    yeni bir takımın şampiyon olmasının mucizelere kaldığı ülkede, şampiyonluk sayılarına göre havuzdaki paranın büyük bir bölümünün dağıtılmasını sağlayanlar, yayın gelirlerinden kasalarına daha fazla para aktarabilmek için, yıllarca diğer takımların maçlarının canlı olarak yayınlanmasının önüne geçenler de onlardı.

    her türlü çıkarlarına göre tff’yi, pfdk’yı, mkh’yı yok sayıp, istedikleri yapılmazsa, başındakileri değiştirmekle tehdit edenler de onlardı.

    1960’ların sonlarında 4. bir takım şampiyonluk yarışına girince, “tüm ezeli rakiplerimizi bizi desteklemeye ve kupanın istanbul dışına çıkmamasını sağlamaya çağırıyorum” diyen kulüp başkanı da, 3 temmuz 2010 şike sürecinde “onlar da şampiyon olursa bir daha önlerini kesemeyiz” diyen başkan da onlardandı…
  • farklı bir açıdan ilginç bir analiz olmuş...

    uefa avrupa kupaları’nın umursanmayan rakamları: başarı mı, başarısızlık mı?

    geçen hafta galatasaray ve fenerbahçe, avrupa kupaları’nda son 4 takım arasına kalmak için çeyrek final rövanş maçlarına çıktılar. galatasaray 3-2 galip gelmesine rağmen real madrid’e boyun eğerken, fenerbahçe, lazio’yu kupa dışına iterek yarı finale yükseldi. alışıldığı ve beklendiği üzere, türk spor basını ve sonucu milliyetçilikle harmanlayan birçok futbolsever, fenerbahçe’nin başarısına methiyeler dizdiler.

    oysa ülkemizde kronikleşen bir hastalık haline gelen, “sadece bugünü görmek” yerine birkaç adım geriye çekilerek resmin tamamına baktığınızda çok daha farklı bir şey görüyorsunuz: “bu sezon 39. kez avrupa kupaları’na katılan sarı-lacivertliler, tarihlerinde ilk kez son 4'e kaldılar.”

    anadolu-avrupa

    uefa’nın düzenlediği ilk avrupa kupası olan şampiyon kulüpler kupası, 1955-56 sezonunda start aldı. türkiye ilk kez 1956-57 sezonunda galatasaray tarafından temsil edildi ve istanbul’un üç büyük takımı düzenli olarak avrupa arenasında boy göstermeye başladılar.

    bir anadolu takımının avrupa kupaları’nda yer alması için ise, hem ikinci bir avrupa kupası düzenlenmesi, hem de tam 11 yıl geçmesi gerekecekti. 1967-68 sezonunda altay, istanbulluların geleneğini bozup kupa galipleri kupası’na katıldı. ilginçtir, siyah-beyazlılar istanbulluların ambargosunu ancak “arka kapıdan” geçerek delebilmişlerdi.

    1971-72 sezonunda uefa, kendi adını taşıyan 3. bir avrupa kupası daha düzenlemeye başladı. hem bunun etkisi, hem de trabzonspor’un 70'lerin ikinci yarısından itibaren ligde aldığı başarılı sonuçların etkisiyle anadolu takımları avrupa’da daha sık gözükmeye başladılar. ama yine de en fiyakalı kupa olan şampiyon kulüpler kupası’ndaki istanbul baskınlığını sadece trabzonspor alt edebilmişti.

    80'lerin ortalarından itibaren galatasaray, beşiktaş ve fenerbahçe’nin yaklaşık 10 yıllık buhran döneminden kurtulmaları ile birlikte anadolu için avrupa yeniden hayal oldu.

    1995’de uefa, liglerini orta sıralarda tamamlayan takımların yer alacağı ve başarılı olanların uefa kupası’na katılacağı ıntertoto kupası’nı düzenlemeye başladı. bu sayede anadolu takımları yaklaşık 10 yıllık bir hasretin ardından, herkesin tatilde olduğu ve pek de önemsenmeyen maçlar olmasına rağmen “bir umut” avrupa takımlarıyla karşı karşıya geldiler. ama bu da, kupanın düzenlendiği tarihlerde türk takımlarının kadrolarını tam olarak oluşturamadıkları için çok uzun soluklu olmadı.

    2000'lerin ilk birkaç yılında ise ülke puanının artması ve daha fazla takımın katılma hakkı elde etmesiyle birlikte anadolu takımları uefa kupası’nda daha sık ve çok takımla yer alabildiler.

    anadolu’nun bu inişli çıkışlı grafiğine tezat oluşturan tek takım ise trabzonspor’du. ilk kez 1976-77 sezonunda şampiyon kulüpler kupası’nda yer alarak, istanbulluların 1 numaralı kupadaki hükümdarlığını yıkmayı başaran bordo-mavililer, bugüne kadar neredeyse her dönem istikrarlı bir şekilde avrupa’da yer aldılar.

    istanbul-avrupa

    beşiktaş, galatasaray ve fenerbahçe, düzenlenmeye başlandığı ilk yıllardan itibaren neredeyse her sezon avrupa kupaları’na katıldılar. “gavur takımlarına karşı verdikleri her bir savaş”, onlara türkiye’nin dört bir köşesinde sevgi olarak geri döndü. millet ve devlet katındaki bu sevgi seli sonraları maddiyata da dönüşerek kulüplerin iyice güçlenmelerini ve serpilmelerini de sağladı.

    para

    türk takımlarının avrupa kupaları’nda ilk kez yer aldığı 1956'dan bu yana türkiye’de futbola aktarılan para miktarı çok büyüdü. tribün gelirleri, forma satışları, sponsor anlaşmaları, yayın gelirleri ve avrupa kupaları’ndan gelen paralar her geçen gün takımların kasalarını daha fazla doldurmaya başladı. fakat bu yukarı yönlü, oldukça dik bir tırmanış gösteren ok, sadece, her birinin 30'ar milyon taraftarı olduğu yazılıp çizilen fenerbahçe, galatasaray ve beşiktaş kulüplerinin gelir grafiklerinde görüldü.

    anadolu takımlarının gelir grafiklerinde ise özellikle yayın gelirleri ve puana-para uygulaması nedeniyle yukarı yönlü bir kıpırdanma olsa da, diğer kalemlerde pek fazla bir değişiklik olmadığından yükseliş her zaman sınırlı kalıyordu.

    bu konuda ki istisna ise, yayın gelirlerinin büyük bir bölümünün (kurallar koyulurken istanbul’un 3 büyük takımının “unique/eşsiz” özellikleri göz önünde tutulduğundan ötürü) şampiyonluk sayılarına göre paylaştırıldığı için, trabzonspor ve birkaç yıl önce şampiyon olmayı başaran bursaspor’da yaşandı. onların gelir grafiklerindeki yükselme diğer anadolu takımlarına göre daha sert ve yukarı yönlü oldu.

    kadro-tecrübe

    milat olarak aldığımız 1956’dan bu yana, anadolu takımlarında parlayan futbolcular “hem maddi (takımında bir alırken kesenin ağzı beşten açıldığı için), hem de manevi (çocukluğundan itibaren tek hedefinin istanbul’da top koşturmak olduğu için) nedenlerle koşarcasına üç büyükler’e transfer oldular.

    yabancı futbolcular konusunda ise özellikle 90'larda büyük bir hareketlilik yaşanmaya başladı. genelde kariyerlerinin son demlerini yaşayan yabancı futbolcular oldukça yüklü rakamlarla türkiye’ye getirildiler. son yıllarda ise, özellikle avrupa bileti ve/veya daha önce gelen futbolcular referans olarak gösterilerek daha genç, yetenekli ve avrupa kupası deneyimi olan futbolcular transfer edilmekte. fakat bu transferlerde tek değişmeyen, ödenen yüklü miktarda ücretler oluyor.

    fıfa’nın transfer araştırma sistemi tms’nin verilerine göre, 2012 yılında süper lig takımlarının yabancı futbolcular için ödediği 78 milyon dolarlık bonservisi bedeliyle dünya üçüncüsü olması da dönen paranın büyüklüğünü sanırım daha iyi gösteriyor.

    son 10 yılda istanbul takımlarının kadro değerleri, futbolcularının ve teknik adamlarının tecrübeleri avrupa kupaları’nda yer alan takımların büyük bir çoğunluğunun önüne geçmiş durumda. bu sezon fenerbahçe’nin kadro değerini avrupa ligi’nde karşılaştığı takımlarınkilerle kıyaslarsanız ne demek istediğimi daha iyi anlayabilirsiniz.

    anadolu’da ise transferler genelde daha ölçülü, az gösterişli ve altyapıdan gelen genç futbolculara yapıldı. zaten sınırsız/destekli/kesin para kaynakları olmadığı için, daha fazlası da pek olası değildi. ama bazı kulüp yöneticileri sırf yabancı futbolcu transfer etmiş olmak için saçma sapan transferlere ya da sırf göz boyamak için istanbul’da kariyerini ve amacını bitirmiş, sadece emeklilik ikramiyesi için oynayan “lejyonerlere”, elde olmayan paralarla imza attırarak kulübün sonraki yıllarını soru işaretlerine bağlamaktan çekinmediler.

    bu konuda yine bir istisna (eline geçen paralar nedeniyle istanbul ile anadolu arasında sıkışıp kalan, yönünü/yerini bir türlü belirleyemeyen) trabzonspor’da yaşandı. bordo-mavililer, istanbullular gibi yüksek meblağlara anadolu’dan futbolcular ve yabancı ülkelerden genelde düşüş grafiğindeki yabancıları şehirlerine getirdiler. ama bu transferlerin büyük bir çoğunluğunda arzulanan hedef yakalanamadı.

    teknik adamlar konusunda da benzer durumlar yaşandı. istanbul her zaman tecrübeli ve pahalı teknik ekibe sahip olurken, anadolu, ya onlarda görev alıp başarısız olanlarla ya da adı sanı duyulmamış hocalarla çalıştı.

    toparlayalım

    üstte bahsettiğim bilgilerin ışığında daha fazla parası, daha fazla taraftarı, daha tecrübeli oyuncu ve teknik adamları ve arkasında “her yönüyle” büyük bir destek bulunan üç büyükler, neredeyse her yıl avrupa kupaları’nda yer buluyorlar. anadolu takımları ise (yine trabzonspor hariç) ortalama 5-6 yılda bir (ki o da belki) avrupa’da yer alıyorlar. onlarda da, hem tecrübesiz, hem de daha az kaliteli futbolcu ve teknik ekipleriyle mücadele ediyorlar. ve çoğu zaman bu maçlar, “şehre gelen yabancı kumpanyası” şeklinde ilgi görüyor ve “bir kerelik eğlence” yaşanıyor.

    katılım sayıları ve başarılar

    türk takımlarının avrupa kupaları’na katılım sayılarına bakınca büyük resmin ana hatlarını daha iyi görebiliyorsunuz. bugüne kadar galatasaray 40, fenerbahçe 39, beşiktaş 35 ve trabzonspor 27 kere avrupa’da yer aldılar.

    bu rakamlara karşılık diğer 23 anadolu takımından kocaelispor ve bursaspor 6, gençlerbirliği, gaziantep, altay, ankaragücü ve eskişehirspor ise 5'er kez kupalara katıldılar.

    kupalarda çeyrek final ve daha üst turlara çıkmayı, başarıda kriter olarak kabul edersek;

    galatasaray, 40 kere katıldığı kupalarda 1 kez final, 2 kez yarı final ve 7 kez çeyrek final oynadı. 1999-00 sezonunda uefa ve ardından süper kupa’yı müzesine götürdü. fenerbahçe, 39 kez katıldığı kupalarda 3 kere çeyrek final oynadı ve sadece bir kez (o da bu sezon) yarı finale yükseldi. beşiktaş ise, 35 kez katıldığı kupalarda sadece 2 kez çeyrek final oynama başarısı gösterdi.

    buna karşılık, kupalara sadece 2 kez katılan göztepe ve 6 kere katılan bursaspor da avrupa kupaları’nda birer kere çeyrek final oynadılar.

    ve tezatlar

    üç büyükler’in avrupa kupaları’na katılım sayıları ile başarı olarak nitelendirdiğimiz rakamların arasındaki uçurumu görmemek mümkün değil.

    bu takımların 1956’dan bu yana, para, taraftar, futbolcu ve teknik adam kalitesi gibi bütün konularda istikrarlı bir şekilde güçlenmelerine rağmen avrupa kupaları’nda nadiren başarı kazanmalarını anlamlandırmak mümkün değil.

    fakat ne gariptir ki, katıldıkları kupalarda o sezon ne kadar kötü sonuçlar alırlarsa alsınlar, bir sonraki sezon futbol ilgilileri tarafından yine ve sadece geçmiş başarılarıyla hatırlanırlar.

    oysa aynı affedicilik anadolu takımlarına hiçbir zaman gösterilmez.

    örneğin birkaç yıl önce bursaspor, mucizevi bir şekilde lig şampiyonu olup, şampiyonlar ligi’ne direk katılma bileti aldığında, aynı futbol ilgilileri, yeşil-beyazlılar yerine devler ligine 3 istanbul takımından birinin gitmesi gerektiğini söylemekten ve bursa’nın grubunda 1 puan alarak elenmesini, haklılıklarının bir kanıtı olarak sunmaktan çekinmemektedirler.

    ama bu değerlendirmeyi yapanlar nedense, fenerbahçe’nin şampiyonlar ligi gruplarında 0 puan çektiğini, galatasaray’ın 6 maç sonunda sadece 1 gol atarak, 2 puan kazandığını, beşiktaş’ın 3 puanla grubunu tamamladığını ve bunların hepsi bir yana defalarca ön eleme maçlarında kendilerinden çok daha tecrübesiz ve düşük bütçeli takımlara boyun eğdiklerini hatırlamazlar.

    kısacası, fenerbahçe, galatasaray ve beşiktaş’a her konuda gösterilen sonsuz tolerans bu konuda da yürütülmektedir.

    milliyetçilik tezatları

    başından beri yabancı takımlarla yapılan her maç “milli görev” olarak sunulurken, 7’den 70’e tüm takım taraftarlarının destek vermesi istenirken ve hatta ilgi göstermeyenler ve/veya destek olmayanlar “vatan haini” ilan edilirken, anadolu takımlarının, canlı olarak yayınlanmayan ya da bin bir uğraşla son dakikada yayına eklenen avrupa kupası maçları vardır.

    3 büyükler’in avrupa’da oynadıkları en basit maçların biletleri bile haftalar öncesinden biterken ve milliyetçilik naraları atılarak tribünler doldurulurken, nedense anadolu takımlarının deplasmanda oynadıkları en önemli maçlarda bile (örneğin gençlerbirliği’nin çeyrek final mücadelesi verdiği valencia karşılaşmasında) tribünler boş kalmaktadır.

    istanbul’un en ufak başarılarını bile türklük vurgusu yaparak, büyük puntolarla manşetine taşımayı görev edinen basının anadolu takımlarının benzer başarılarını alt başlık olarak sunmasında da aynı tezat gözler önüne serilmektedir.

    son söz

    bütün bu örnekler, istanbul hegemonyasını oluşturan temel öğelerden biri olan ve aynı zamanda ülkeyi futbol üzerinden birleştirdiği düşünülen avrupa kupaları’nda bile anadolu takımları ne yaparsa yapsın ibrenin daima istanbul’u gösterdiğini kanıtlıyor.

    gerçi, saha içinde ve dışında hiçbir yazılı kuralın bile eşit olarak uygulanmadığı ülke futbolundan daha farklı ne beklenebilirdi ki?

    yazının kendisi
  • 1969-1970 sezonu sonunda tarihinde ilk kez 2. lige düşen ve 13 sezon boyunca alt liglerde yer alıp kapanma noktasına gelen gençlerbirliği’ni ayakta tutmak için didinen bir avuç insanın mücadelesini konu alan döğüşenler de var bu havalarda belgeselinin proje sorumlusudur.

    tanıl bora’nın genel danışmanlığında ve kutay yeşilöz’ün yönetmenliğinde, gençlerbirliği taraftarları; mehmet ali çetinkaya, erdem ceydilek, kutay yeşilöz ve emre mineoğlu’undan oluşan ekip tarafından hazırlanmıştır.

    belgeselin galası 20 nisan 2016'da yapılmıştır ve 2 mayıs 2016 saat 17.15'te ankara film festivali kapsamında büyülü fener'de özel bir gösterimi yapılacaktır.

    belgeselin fragmanı

    belgeselin websitesi

    (bkz: dogusenler de var bu havalarda)
  • bir futbolsever ömründe kaç stat görür? bazısı sırf kendi takımının evini bilir, bazısı deplasman keşiflerine çıkar. bir de bu işi hacca çevirenler vardır…

    cuma gecesi björn vleminckx’in kafasını çekiç gibi kullandığı golü yerinde izleyemedim. mali ise (www.gencler.org âmiri) oradaydı. telekom arena, onun 18. deplasman yeri ve 20. stat keşfi oldu (deplasman notlarını bloguna yazıyor: www.mehmetalicetinkaya.com). ben yıllardır 23’te takılı kaldım. dünya gözüyle gördüğüm statların en görkemlisi valencia mestella’ydı, en hazini için sincan yenikent’le istanbul atatürk olimpiyat çekişirler.

    bunlar, kıdemli deplasmancılar için mütevazı rakamlar. bir groundhopper ise iki haneli rakamları kulağına döker ancak.

    groundhopper: ‘stattan stata zıplayan’ demek, aşağı yukarı. ‘stat çekirgesi’ diye diyebiliriz. derdi takımını desteklemekten, futbol seyretmekten falan çoktan çıkmış, kendini mümkün olduğu kadar fazla statda maç izlemeye adamış hacılar bunlar. gezegenimizde nadide bir tür olarak yaşamlarını sürdürüyorlar.

    fikir, britanyalı geoff rose’dan çıkmış. 1974’te bir dergide, ingiltere’nin dört profesyonel ligindeki bütün statlarda maç izlediği belgeleyenlerin özel bir kravat takmasını teklif etmiş. dört yıl sonra, bu kravata hak kazanan seçkin bir grup, ‘92’ler kulübü’nü kurmuş. ingiltere’den sonra en istilacı stat çekirgeleri, anca 1993’te örgütlenseler de almanlardan çıktı. şartları çetindi: üyelik için on ülkede 100 stat görmüş olmak gerekiyordu; 2003’te çıta 30 ülkede 300 stada yükseldi! üye olmayı başarmış 75 muhterem var.

    statlara adanmış bir ömür!

    bu muhteremlerin piri, carlo farsang. hakkında kitap yazıldı, belgeseller çekildi. 1989’dan beri 119 ülkede 1800’den fazla statın kapısından girmiş. bir seferinde 5 gün içinde 7 ülkede 11 maç izlemişliği, nijer’den burkina faso’ya, oradan mali’ye bisikletle maç turuna çıkmışlığı var. latin amerika’dan puan toplamaya gittiğinde, elinde bir kuklayla sokak gösterileri yapıp bahşiş toplayarak geçinmiş. 2002’de jübile yapmış aslında. yerleşik hayata geçmiş, bir tamirat servisi açmış. yine de yılda 50 maç çıkartıyor. artık rekor için değil kendi keyfi için dolanıyor. geçen ağustos, almanya’nın karaorman’larındaki evinden, özel dizayn minibüsüne atlayıp 3604 kilometre yol kat ederek rus 3. ligi’nden klub sever-piter sankt petersburg maçını izlemeye gidişi, yine röportaj konusu oldu. üstat, dönüşte de iskandinav alt kümelerinden birkaç müsabakaya takılmayı ihmal etmemiş tabii.

    stat hacılığının farsang gibi meczupları, keşiş hayatı yaşıyorlar. masraflarını kısmak için aile yanında kalıyor, düzenli iş tutamıyor, düzenli ilişki yürütemiyorlar. eksantrik bir ligde, haritanın kuytusunda bir statı kafalarına takıyor, ‘mutlaka gitmeliyim’ diye leyla oluyorlar. fin 3. kümesi’nin gişesinden kestirdikleri maç bileti, onların altın postudur. endüstrileşmenin muhalifleri arasında bu tarikat da var. gözleri şampiyonlar ligi’yle değil, pejmürde statların solgun peyzajıyla, futbolun ücra liglerdeki otantik sahneleriyle parlıyor.

    1995’ten beri çıkan ‘groundhopping ınformer’ diye bir kitapları var bu hacıların. bütün dünya liglerinden statların erişim, iletişim, kapasite bilgilerini ve haritalarını içeren bu kitap her yıl güncelleniyor.

    kimisi de ehlikeyif…

    yeğenimin arkadaşları âdet edinmişlerdi; her hafta sonu istanbul büyükşehir belediyesi ve mücavir alanında alt kümelerden bir maç belirliyor, pazar sabahtan oraya gidiyor, sağda solda takılıyor, yeme içme mekânlarını tavaf ediyor, arada da sözgelimi suadiye belediye-bab’eski veya eyüp-of müsabakasını izliyorlardı. onlar da ehlikeyif çekirgeler.

    mali’yi, beni falan stat hacılarının kulübünde kapıcı bile yapmazlar, biliyorum. bizimkisi, hacca giden karınca misali…

    kaynak: radikal