şükela:  tümü | bugün
  • milli gazete yazarı, doçent.
  • ittihatçı imparatorluk anlayışı

    osmanlı'yı birinci dünya savaşı'na sokan (ya da sokmak zorunda kalan) ittihat ve terakki, bu savaşı aynı zamanda imparatorluğun makus talihini tersine çevirmek için bir fırsat olarak da kabul etmekteydi. bir diğer ifadeyle, 20. yüzyılın başlarında uluslararası sistemin yeniden inşası sürecinde batı'nın kendi içindeki güç mücadelesini ve rusya'nın yaşadığı iç sıkıntıyı yüzyılda gelen bir fırsat olarak gören ittihatçı paşalar, bu krizi osmanlı'nın lehine çevirmek için risk aldılar ve sahaya indiler.

    hiç kuşkusuz bu risk; bir çoklarının bahsettiği türden bir maceracı arzunun tezahürü değil, bilakis konjonktürel gelişmeler ve sistem içindeki köhnemişliğin istanbul üzerinde yaşattığı baskı, çıkmaz ve dayatmalar karşısında ortaya çıkan "tarafsızlık" dışı arayışların bir sonucuydu. diğer bir tabirle, dünya çapında etkisini gösteren "paylaşım" ve "hesaplaşma" süreci, osmanlı gibi zayıf devletlere çok da fazla bir seçenek sunmamaktaydı. nitekim bu devletler, er ya da geç bu savaşın birer parçası olacaklardı, öyle de oldu...

    bu kapsamda istanbul'da yapılan hesaplar, osmanlı'yı yeniden ihya ve imparatorluğun muhteşem günlerine tekrardan dönüşü için mevcut ittifak sistemlerinden birinde yer alma düşüncesi üzerine inşa edilmişti. yani hedef, hiç bir zaman için imparatorluğu dağıtmak değil, tam tersine imparatorluğu daha da büyütmek, güçlendirmek ve bu bağlamda kaybedilen toprakların bir kısmını tekrar sınırlara dahil etmek şeklindeydi.

    dolayısıyla, evdeki hesap bu şekilde idi. söz konusu hesap yapılırken, en büyük güvencelerden biri de almanya idi. "berlin-istanbul-bağdat" hattı, bu düşüncenin somut bir sonucu olarak osmanlı-almanya dostluğunu, ortadoğu-hindistan müslümanları ağırlıklı türk-islam dünyası üzerine inşa etmişti. berlin, istanbul'u stratejik derinliği ve pasifteki potansiyelleri ile birlikte değerlendirmekteydi.

    nitekim berlin'deki hesap, bölgede harekete geçirilen osmanlı'nın ingiliz emperyalizminin varlık-çıkar-nüfuz alanları başta olmak üzere, diğer rakip güçlerin manevra kabiliyetlerini azaltmak ve odak noktalarını dağıtmak üzerine kurgulanmıştı. burada ayrıca, almanya'nın küresel imparatorluğunun maliyetleri boyutu da dikkate alınmaktaydı. berlin, istanbul ile birlikte hem islam dünyasının sempatisini kazanmak hem de bu operasyonun külfetini osmanlı üzerinden asgariye indirmek düşüncesindeydi.

    bir diğer ifadeyle almanya, kendisine mali açıdan büyük yük doğuracak bir takım operasyonları doğrudan kendisi yapmak yerine osmanlı üzerinden gerçekleştirmek suretiyle, günümüzde amerika'nın bölgede ve türkiye üzerinde izlediği siyasetin bir benzerini yaklaşık yüz yıl önce uygulamaya koymuş bulunmaktaydı.

    dolayısıyla, türkiye-ortadoğu merkezli türk-islam dünyası üzerinde oynanan oyunun mantığında o günden bugüne çok ciddi bir değişikliğin olmadığı hemen dikkatleri çekiyor.

    devam etmek gerekirse...

    burada, özellikle halife'nin yapacağı "cihad çağrısı", "geç imparatorluk" almanya açısından büyük bir stratejik öneme haizdi. sünni islam dünyasının lideri konumunda bulunan osmanlı ve bu bağlamda istanbul, her şeye rağmen halen önemli psikolojik etkiye sahip bir merkezdi. nitekim, ittihatçı kadrolar da içinde bulundukları "siyaset-strateji-araçlar" bağlamındaki bu ahenksizliği; osmanlı'nın sahip olduğu jeopolitik önem ile birlikte, türk-islam dünyasındaki güçlü imajıyla telafi etmek istiyordu. bunun yanında cepheye sürülecek asker sayısı da hiç kuşkusuz önemli bir unsur olarak ön plana çıkmaktaydı.

    bu şekilde pazarlık masasındaki yerini alan ittihatçılar, almanya ile birlikte bir oldu bitti üzerinden osmanlı'yı savaşa soktular. o zamanki olayın adı savaş gemileri idi ve rus limanları topa tutulmuştu. (tarihin garip cilvesi, türkler ve ruslar bir kez daha ortadoğu ağırlıklı bu yeni oyunda karşı karşıyalar ve türk jetini bu sefer rusların vurduğu iddialar arasında.)

    kuşkusuz, buradaki temel yanılgı; imparatorluğu çöküşe götüren yapısal nedenlerin çözümü ve milli güç unsurlarına dayalı daha rasyonel bir dış politika geliştirmek-izlemek yerine, günümüzdekine benzer bir şekilde dönemsel bir takım gelişmelerden, fırsatlardan istifade ederek ve bir takım çarpık ittifak ilişkilerine girerek imparatorluğun yeniden ihyası ya da büyük bir güç olma arzusu idi.

    açıkçası bu durum, tarihsel anlamda bazı başarılı örneklere-deneyimlere sahip olmakla birlikte, türk tarihinde pek bir eşi-benzeri yoktur. bir diğer ifadeyle, bizler açısından böylesine bahşedilmiş bir imparatorluk örneği söz konusu değildir.

    dolayısıyla, hayat risklerle dolu olmakla birlikte, bu riski biz kendi gücümüz-çıkarlarımız doğrultusunda kendi adımıza üstlenebiliyor, planlama-sevk-idaresini yapabiliyorsak; o zaman bu risk bir takım maliyetlerine rağmen üstlenilebilinir. çünkü, ona göre sahaya inilecektir. aksi takdirde, bir takım "güvenceler" üzerine alınacak riskin ters tepme olasılığı yüksektir. hele hele söz konusu olan ortadoğu coğrafyası ise, bu riski alırken üzerinde çok daha fazla düşünmek gerekecektir.

    kaynak: http://www.milligazete.com.tr/…-anlayisi-243962.htm
  • usgam başkanı.

    operasyonel merkeziye...

    "stratejik ortaklık" ile "model ortaklık" arasında kendisine bir yer arayan türk-amerikan ilişkileri, obama ile başlayan ve çerçevesi arap baharı ile şekillendirilmeye çalışılan "müttefiklik" ilişkilerinde dışişleri bakanı hillary clinton'un istanbul ziyareti ile birlikte yeni bir sürece daha girmiş durumda...

    başkan obama'nın "beyzbol sopalı pozu" sonrası clinton'un türkiye ziyaretinde meslektaşı ahmet davutoğlu ile gerçekleştirdiği 11 ağustos tarihli toplantıda kurulmasına karar verilen ve ''teknik nitelikte istişare toplantısı'' olarak da adlandırılan "operasyonel mekanizma"; iki başkent arasında bir süredir devam eden suriye merkezli "yakın koordinasyon" arayışlarının somut bir tezahürü olarak karşımıza çıkıyor.

    bu noktada, söz konusu mekanizma'nın ilk toplantısının pkk'nın terör eylemlerini yoğunlaştırdığı bir döneme, süreçte bir kırılma noktası olarak kabul edilen gaziantep'teki "think-tank bombalarla" patlatılmasına denk gelmesi ve esad sonrasına yönelik bir takım "senaryoları" da ihtiva etmesi, açıkçası dikkatlerden kaçmadı.

    bir diğer ifadeyle gaziantep bombalarının türkiye'yi tek yanlı bir suriye müdahalesine it(tir)me üzerine kurulu "savaş oyunları" çerçevesinde, abd'nin önde gelen düşünce kuruluşlarından "brookings", "american enterprise" ve "savaş çalışmaları enstitüleri" tarafından önce "patlatılması", hiç kuşkusuz bir çok kesimi "kirli senaryolar" üzerine kurgulu "zoraki ittifak" ilişkileri ve yeniden yapılandırma çalışmalarına yönlendirmiş vaziyette. özellikle de, devletlerin senaryolar üzerinden vuruştuğu bir dönemde...

    bu da bizi, haliyle türk-amerikan ilişkilerinde böylesi bir mekanizma'nın kuruluş gerekçelerine, olası hedef ve sonuçlarına götürüyor.

    öncelikle taraflarca ortaya konulan "resmi nitelikteki" gerekçeye bakalım. bu noktada clinton'un suriye muhalefetiyle bağlarını genişletmeyi amaçladığı yorumunu yapan washington post'da şu ifadelerin yer aldığını görüyoruz: "en tepedeki abd'li diplomat, türkiye ile daha fazla askeri ve istihbarat işbirliği sözünü verdi." new york times gazetesi ise, "abd ve türkiye suriye konusunda koordinasyonu sıkılaştıracak" başlığını kullandığı haberinde iki ülkenin esad rejiminin düşmesi olasılığı karşısında hazırlıkları hızlandırma mutabakatına vardıklarını belirtiyor.

    nitekim, suriye için kurulan "operasyonel mekanizma" çerçevesinde ankara'da ilk kez bir araya gelen türk ve amerikalı yetkililerin, toplantıda, suriye muhalefetine destek verilmesi, beşşar esad rejiminin son bulacağı ve geçiş döneminin başlayacağı günün hızlandırılması, mülteciler, bundan sonra karşılaşılabilecek senaryolar ve esed rejimi sonrasıyla alakalı konuları masaya yatırması, bu gerekçeleri ve hedefleri bir kez daha teyit ediyor.

    diğer taraftan, böylesi bir mekanizmaya ihtiyaç duyulması ise ilk etapta tarafların süreç içerisinde yeni bir yol kazası istemediklerini, bir diğer ifadeyle "esad sonrası" için aralarında ciddi anlamda bir ihtilafın, güven sorunun olduğunu ve bundan dolayı da birbirlerini kollamaya yönelik böylesi bir adımı atma mecburiyetini hissettiklerini ortaya koyuyor. özellikle de türkiye boyutu itibarıyla...

    bu kapsamda, f-4 phantom olayı ile başlayan ve kuzey suriye (ya da batı kürdistan) ile zirve yapan yeni kriz ortamı, ankara-washington hattında "örtülü krizi" bir kez daha teyit ediyor. burada, özellikle abd'nin bir emrivakisi olarak karşımıza çıkan, hamiliğini üstlendiği "batı kürdistan" sürprizi, ikili ilişkilerin önünde bir "ikinci kuzey irak" ve "kandil" olarak durmaya devam ediyor.

    "karayılan hadisesi" ile ikinci bir "apo süreci" yaşamak istemediğini ortaya koyan türkiye'nin sınır bölgesinde pkk'nın suriye versiyonu olan kürt grupların (özellikle de pyd ve kuk) kurduğu denetimin oluşturduğu tehdide gönderme yaparak, buraya yönelik askeri bir operasyona hazır olduğunu sıklıkla belirtmesi ve başbakan erdoğan'ın; "sınırda, şu anda tatbikatlar yapan üç tugayımız var... suriye'nin kuzeyinde terörist bir örgüt yapılanmasını hoşgörmemiz söz konusu değildir..." uyarısı, hiç kuşkusuz bu yeni süreçteki önemli kilometre taşlarından biri olarak karşımıza çıkıyor.

    dolayısıyla, türkiye'nin özellikle soğuk savaş sonrası dönemde pkk üzerinden abd ile yaşadığı sorunlar, kaçınılmaz olarak ankara'daki "milli refleksleri" harekete geçirmekte, bu da iki ülke arasında küba krizi ve johnson mektubu ile başlayan, "1 mart tezkeresi krizi" ve akabinde "çuval hadisesi" ile tavan yapan inişli-çıkışlı ittifak ilişkilerindeki "tarihsel hafızayı" sürekli olarak diri tutmamıza yol açmaktadır.

    bu husus ise, hiç kuşkusuz, abd'nin türkiye üzerinde daha fazla baskı ve denetim-kontrol kurma sürecine yol açmaktadır ki, söz konusu mekanizma bunun bir sonucudur. açıkçası abd yönetimi, türkiye'ye güvenmemekte ve ankara'nın atacağı olası adımları engelleme ya da yönlendirme doğrultusunda bu türden "koordinasyon-operasyon merkezlerine" ihtiyaç duymaktadır. daha öncesinde olduğu üzere...

    bunla ilgili örnekleri ve akabinde yaşanan sorunları bu mekanizma çerçevesinde bir sonraki yazımızda ele almaya devam edeceğiz.

    kaynak: http://www.milligazete.com.tr/…merkeziye-248209.htm
  • üçüncü dünya savaşı senaryoları...

    dünya, ortadoğu üzerinden üçüncü büyük savaşa doğru koşar adım gidiyor. insanoğlu kendi kıyametini hazırlıyor desek daha doğru olur. bu kapsamda, söz konusu savaşa doğru yapılan hazırlıklar, provokasyonlar, krizler, taraflar arasında yükselen tansiyon açıkçası büyük bir endişe ile takip ediliyor. özellikle de, tankların namlusunu suriye'ye doğru çevirdiği bir anda, "üç saatte şam'ın işi şipşak" türünden açıklamaların yapıldığı bir ortamda...

    bu endişesini son olarak dile getirenlerden birisi de abdülbari atwan. "el kuds el arabi" gazetesi genel yayın yönetmeni olan atwan'ın ankara-şam hattındaki gerginlik ve suriye'deki gelişmeleri ele alan açıklaması geçtiğimiz pazartesi günü gazetemizde "suriye'ye girmek demek, 3. dünya savaşı demek" başlığıyla manşetten verildi.

    söz konusu haberi kısaca hatırlatmak gerekirse; "türkiye çok dikkatli olmalı ve provokasyonlara aldırış etmemeli. türkiye suriye ile bir savaşa girerse, bu 3. dünya savaşı'na dönüşebilir" uyarısında bulunan atwan, "bence sınırda yaşanan gerginlik türkiye'yi savaşa çekmek için bir provokasyondur. suriye'nin kaybedecek bir şeyi yok. zaten bir iç savaş içerisinde. türkiye'nin kaybedecek çok şeyi var. bu yüzden türkiye, sağduyulu olmalı ve provokasyonlara aldırış etmemeli." ifadelerini de kullanmıştı.

    çok doğru! her şeyden önce, kaybedecek bir şeyi kalmayan bir lider olarak esad, eğer; "benden sonrası tufan" zihniyetiyle meseleye yaklaşırsa, o zaman suriye üzerinden bölgenin yeni bir kıyamete sürüklenmesi kaçınılmaz olur.

    bu kafa yapısını, sadece şam ile sınırlı tutmak ise, hiç kuşkusuz çok daha büyük bir hata olacaktır. "suriye kalesi"nin düşüşünü bir domino etkisi olarak değerlendireceğini her fırsatta dile getiren iki ülke; rusya ve iran, bu noktada çizdikleri kırmızı çizgilerin ardında dururlarsa, bu kararlılık gösterisinin ilk adresi çok büyük bir olasılıkla türkiye olacaktır.

    mevzuyu biraz daha açmak gerekirse... eğer türkiye, sınırdaki bir takım provokasyonlar üzerinden suriye'ye tek başına girmeye kalkışırsa, bu büyük bir olasılıkla iran'ın da savaşa girmesine yol açacaktır. iran'ın suriye ile olan ittifak anlaşmasının gereğini yerine getirmesi ise, türkiye ile savaş demektir. bu da iran ile birlikte hizbullah üzerinden lübnan'ın ve şii gruplar üzerinden irak'ın savaşa bir şekilde dâhil olması anlamına gelmektedir.

    bir diğer ifadeyle, türkiye suriye'ye tek başına girsin ya da girmesin, en azından iran ve stratejik derinliğindeki "enstrümanları" bu anlamsız savaşa çok büyük bir olasılıkla dâhil olacaklardır.

    türkiye'ye yönelik çok boyutlu bir saldırı ise, nato demektir. nato'nun böylesi bir durumda önünde iki seçenek söz konusudur; ya her zamanki gibi kıvıracak ya da savaşa dâhil olacaktır. savaşa girmesi ise, sadece suriye ile sınırlı kalmayacaktır. hatta, asıl hedefi iran'a bu durumu bir fırsat olarak değerlendirip saldırması bile söz konusu olabilir. tabi rusya'yı karşısında görme riskini göze alıyorsa. her şeye rağmen bu ülkeye saldırırsa, rusya da iran'a yönelik taahhüdünü yerine getirmek için muhtemelen harekete geçecektir. (ne de olsa rusya iran'a yönelik bir saldırıyı aylar öncesinden bir "kırmızı çizgi" olarak deklare etmiş bulunuyor.) böylesi bir durumda ise, "domino etkisi" kaçınılmaz olacaktır.

    dolayısıyla, türkiye tanklarını suriye'ye sürmeye başladığı andan itibaren, kıyamet savaşı için "buton"a basılmış olacaktır.

    bu sonuç, olabilecek "en kötü senaryo"dur ki, mevcut gelişmeler açıkçası böylesi bir olasılığı pek mümkün kılmamaktadır. sistem, halen rasyonaliteyi kaybetmediği ve böylesi bir savaşın tüm dünya için büyük bir felaket olacağını öngördüğü için, nihai aşamada en azından kontrollü ve sınırlı bir savaşı tercih edecektir.

    bu durumda karşımıza bir başka senaryo çıkmaktadır. bu da, abd ve nato'nun türkiye'yi ön safa sürüp, arkadan gaz vermesi ve rusya'nın da benzer bir tutum sergilemesidir. yani, suriye üzerinden türkiye ve iran'ın karşı karşıya geldiği ve islam dünyasından bazı ülkelerin de dahil olabileceği uzun soluklu bir "yıpratma savaşı" için bu ülkeleri provoke edip, islam coğrafyasındaki yeni dinamizmi ve ön plana çıkmaya başlayan iki büyük gücü birbirine kırdırmak ve akabinde de yeni bir nüfuz paylaşımına gitmek, bu güçler açsından mümkün olabilir.

    bu senaryo, mevcut şartlar-gelişmeler itibarıyla pek rasyonel gibi gözükmese de, diğer taraftan dünya tarihinde şahit olunan çok sayıda örnek ve yukarıda izah edilen "sınırlı-kontrollü bir savaş"a duyulabilecek ihtiyaç açısından bu olasılığı da açıkçası göz ardı etmemek gerekiyor. özellikle de, bölge ülkeleri arasındaki çok "farklı" işbirliği-ittifak arayışlarının arka planda adım adım gerçekleştirilmeye başlandığı ve bunun söz konusu "müttefik-dost devletler" tarafından hissedildiği bir ortamda...

    kaynak: http://www.milligazete.com.tr/…naryolari-252944.htm
  • mısır: “islam dünyasındaki bölünmüşlüğün yeni adresi” mi?
    mehmet seyfettin erol

    mısır’da gerçekleştirilen askeri darbeye verilen tepkiler, yeni bir tartışma ortamına da yol açmış durumda. bu noktada ilk dikkati çeken husus, devletlerin çıkarlarına paralel olarak bu darbe üzerinden ayrışmaların, yeni saflaşmaların ortaya çıkması ve uzun soluklu, derin bir hesaplaşma sürecinin görünürde “demokrasi” üzerinden başlatılmasıdır.

    oysa temel sorun “demokrasi” değildir. mesele, öncelikle islam dünyasının kendi içinde yaşadığı “birlik” sorunudur. diğeri ise, “arap uyanışı” ile birlikte eş tutulan islam dünyasındaki “diriliş”in ve bu kapsamda birlik arayışlarının, buna zemin teşkil eden “dip dalga” hareketlerinin bölünmesi ve çatıştırılmasıdır...

    dolayısıyla, mısır’da sergilenen oyunun adı her ne kadar “demokrasi” olarak adlandırılsa da, gerçek göründüğü gibi değil. demokrasi, sadece aysbergin görünen yüzünü oluşturmakta. küresel hesaplar ve bu kapsamda bölgesel-yerel yansımaları da çok farklı.

    nitekim, “ileri demokrasi” olarak anılan ülkeler ile bu devletler tarafından sıkça eleştirilen ve baskı altında tutulmaya çalışılan çoğu otoriter ülkelerin bu sefer aynı safta yer almaları bu yüzden oldukça manidar bulunmakta.

    burada esas olan din kardeşliğinden ziyade çıkar birlikteliğidir. temel mevzu da mısır üzerinden bölgesel bağlamda gelişme eğilimi gösteren islami hareketlerin, yapıların, model yönetimlerin bölgedeki diğer rejimleri tehdit etme potansiyelidir. batı açısından ise bu husus, kontrol edilmesi pek mümkün olmayan yeni sürecin, yerli işbirlikçileri ile daha oluşum aşamasında akamete uğratılması gayretidir...

    dikkati çeken bir diğer mevzu ise, suriye noktasında ayrışan, bir güç mücadelesine giren müslüman ülkelerin mısır’da aynı safta yer alabilmeleridir. burada özellikle suudi arabistan’ın tutumu oldukça dikkat çekici olmuştur. suudi arabistan’ın tutumu bölgede, başta suriye olmak üzere, müslüman kardeşler karşısında selefi grupların ağırlığını arttırma ve bu bağlamda mısır iç siyasetindeki yerlerini güçlendirme girişimi olarak karşımıza çıkmaktadır. nitekim mısır’daki selefi nur partisi’nin darbe yanlısı duruşu bunun en temel göstergelerinden biri olarak kabul edilmektedir.

    dolayısıyla, islam dünyası bu krizde de bir kaç parçaya bölünmüştür. bu bölünmede esas olan kriterler ise karşımıza şu şekilde çıkmaktadır: 1. suriye krizi; 2. ekoller-mezhepler arası mücadele; 3. sürecin bazı rejimleri tehdit etmeye başlaması; 4. batı’nın, özellikle de abd’nin tutumu ve duruşu; 5. yeni türkiye süreci ve bölgede müslüman kardeşler ile birlikte yürütülen projeye duyulan tepki.

    nitekim mısır’daki dinamikler de bu parametreler çerçevesinde farklı bir çıkar ve güç grubunu yansıtmaktadır. taraflara yüklenilen farklı anlamlar, sıfatlar da bundan kaynaklanmaktadır. bir diğer ifadeyle, ülkelerin söz konusu darbeden beklentileri ya da darbenin bu ülkeler açısından oynadığı veya oynayacağı “kolaylaştırıcı rol”, verdikleri tepkilerde de kendisini göstermektedir.

    bu bağlamda, düne kadar “ittifak” görüntüsü çizen işbirliklerinin yerini çok daha farklı bir görüntüye bırakması bu açıdan bir sürpriz olarak algılanmamalıdır. “mış-miş” gibi görünen işbirlikleri, gerçek mecrasını bulmaktadır. dolayısıyla mısır, maskelerin bir bir düştüğü bu geçiş sürecinde önemli bir turnusol görevi yapmaktadır.

    burada dikkati çeken bir diğer husus ise, mısır’daki darbeye tepkiler bağlamında bu ülkelerde yekpare bir duruşun olmamasıdır. bir diğer ifadeyle, söz konusu gelişme bu ülkelerdeki iç siyasi ayrışmaları, farklılıkları, duruşları ve demokrasi bağlamındaki samimiyetleri ortaya koyması açısından da oldukça dikkat çekici olmuştur. bu da, bu ülkelerin korktukları dip dalga hareketlerine ne kadar açık ve yakın olduklarını bir kez daha göstermektedir.

    dolayısıyla süreç yeni bir demokrasi tanımı kadar, islam coğrafyası ağırlıklı yeni siyasi oluşumlara, ittifaklara, haritalara ve güç mücadelesine gebe görünmektedir. bu sınavın sonucunda bazı ülkeler projeleriyle birlikte ya batacak ya da kazanacaktır. kimlerine göre bu “ılımlı islam projesi” iken, kimilerine göre de “büyük arabistan”, “yeni osmanlı” ve “bop”tur. bundan ötürü, mısır’da yaşanan aslında bir “büyük projeler” (grand projects) mücadelesidir.

    kuşkusuz, burada en büyük darbeyi şimdilik türkiye yemiş gibi görünmektedir. mısır üzerinden, yeni türkiye’ye iç ve dış politika bağlamında çok önemli mesajlar verilmektedir. türkiye’nin bölgedeki ve hatta uluslararası arenadaki yalnızlığı ile ortaya konulan tepki, bu tespiti bir kez daha geçerli kılmaktadır.

    bu yalnızlık, mısır sacayağının sakata getirilmesiyle birlikte daha da derinleşeceğe benzemektedir. o yüzden mısır’daki güç mücadelesinin seyri, türkiye’nin bölge politikalarının geleceği kadar, iç siyasetinin seyri açısından da büyük bir önem arz etmektedir.

    bu da, türkiye merkezli operasyonun hız kazanması demektir ki, ankara bu mesajın alındığına yönelik önemli sinyaller vermekte gecikmemiştir. krize en başından itibaren gösterilen tepki de bunun bir göstergesidir. şimdi gözler yeni türkiye sürecinin atacağı adımlarda...

    kaynak: http://www.milligazete.com.tr/…i/15697#.udp3czta2so
  • “ılımlı islam projesi”nin sonu mu?
    mehmet seyfettin erol

    islam dünyası yeni bir yapılanmaya zorlanıyor. “ılımlı islam projesi” bu bağlamda ya yeniden “yeni iç dinamikler” ile revize edilecek ya da yerini bir başka projeye bırakacak. bunun için işe mevcut islami yapılar üzerinden başlanıldığını görüyoruz. bu bağlamda söz konusu yapılar üzerinde ciddi bir mücadeleye şahitlik ediyoruz.

    bunu nereden mi anlıyoruz? oldukça basit! ılımlı islam projesinin yerel dinamikleri ya da ortakları ile onların bağlantıları üzerine çekilen son operasyondan...

    burada üç temel gerekçe karşımıza çıkıyor: 1. mevcut oluşumların kendilerinden beklenen rolü ifa edememeleri; 2. kontrolden çıkmaya başlamaları; 3. yeni süreçte daha radikal örgüt ve rejimlere duyulan ihtiyaç.

    kuşkusuz, buradaki öncelikli temel hedef 1.7 milyarlık islam dünyası ve bunun son dönemde kazandığı dinamizmle birlikte bir üçüncü güç olarak yeni dünya düzeni içerisinde yer alma potansiyeli, dolayısıyla bu olası “tehdidin” önlenmesi. ikincisi ise, yeni büyük oyun’un seyrini belirleyebilme kapasitesine sahip bu dinamik yapıyı kontrol altına alarak, kendi projelerinin bir parçası haline dönüştürme ve islam dünyası üzerinden “küresel efendi” olmaya devam etmek.

    batı açısından buradaki temel risk, bu dönüşüm ya da dönüştürme süreci içerisinde islam coğrafyasının kontrolden çıkması. bunun için aşamalı bir tasfiye ve yeniden yapılanma programı uygulamaya konulmuş durumda.

    göründüğü kadarıyla, islam dünyası türkiye’nin gösterdiği direnç üzerine daha zayıf noktalardan kontrollü bir değişim süreci içerisine sokulmuş durumda. bu bağlamda mısır’ın seçilmesi hiç de tesadüf değil.

    yeni operasyonun gözdeleri: yapay örgütler...

    nitekim, söz konusu operasyona daha yakından bakıldığında iktidarlarla birlikte islami grupların, hareketlerin (yeri geldiğinde eş zamanlı olmak suretiyle de) şu dört yöntemle değişime-dönüşüme zorlandıkları görülüyor: 1. afganistan, ırak örneklerinde görüldüğü üzere, “doğrudan müdahale”; 2. vekil devletler, rejimler ya da örgütler üzerinden “dolaylı müdahale” (son olarak suriye); 3. ya da her ikisinin birlikte hareket ettiği koalisyonlar (son olarak libya örneği); 4. islami grupların kendi içerisinde ihtilaf çıkarma, onları bölme (örneğin, “ılımlı taliban”, “radikal taliban” gibi...)

    burada, her dört maddeye de hizmet eden, onlara zemin hazırlayan asıl operasyon ise, islam dünyasında yapay grupların, hareketlerin oluşturulması.

    bu suni örgütler üzerinden de şu temel hedeflerin esas alındığını görüyoruz: 1. islam dünyasında ihtilaflar çıkartmak ve bölmek; 2. bu bağlamda, bulundukları ülkelerde istikrarsızlıklar oluşturmak ve içerideki diğer islami yapıları hedef almak suretiyle onları zayıflatmak hatta mümkünse sistemin birer hedefi haline getirmek; 3. islam dünyası ile ilgili olumsuz imajlar oluşturmak ve böylece: a) islam dünyasının kendi içerisinde, özellikle yeni nesiller bağlamında bir inanç sorunu meydana getirmek, b) batı’da yayılma eğilimi göstermeye başlayan islam’a yönelik ilgiyi azaltmak, sabote etmek; 4. islam dünyasına yönelik her türlü müdahale için meşruiyet sağlamak ve bunla ilgili olarak kamuoyu desteği oluşturmak.

    “ılımlı islam”dan “radikal islam”a dönüş mü?

    bu temel strateji, her ne kadar afganistan’ın 1979’daki işgaliyle birlikte hayata geçirilmeye başlanmışsa da, esas olarak soğuk savaş sonrası dönemde islam dünyası ağırlıklı küresel güç mücadelesinde uygulamaya konulmuş durumda.

    nitekim, islam dünyasını kendi içerisinde bölmeye yönelik ikinci önemli dalga afganistan sonrası “siyasal islam” ya da “radikal islam” kavramları ile hayata geçirilmiş ve buna karşılık “ılımlı islam” tezi ortaya konulmuştu.

    burada dikkati çeken husus, 1.7 milyarlık islam dünyası içerisinde öncelikle sünni-şii ihtilafının derinleştirilmesi ve yine bu sürece paralel olarak sünni islam’ın içerisinde daha katı yorumları ihtiva eden gruplara güç kazandırmak suretiyle bölünmüşlüğün daha da yayılmasını gerçekleştirmek.

    oyun bu! o yüzden mısır’da yaşananlar bir ilk değil. cemaat-i islami ile birlikte pakistan talibanı’nın mısır’daki krize bağlı olarak eş zamanlı bir şekilde suriye’de ortaya çıkması da bu kapsamda oldukça dikkat çekici...

    bumerang etkisi göstermeye başlayan “ılımlı islam” projesi tasfiye edilirken, yerini tekrardan “radikal islam” almaya başlıyor gibi. ne dersiniz?

    kaynak: http://www.milligazete.com.tr/…u/15823#.ueeepnja2sp
  • erdoğan-putin zirvesi: atlantik-avrasya mücadelesinde yeni bir dönem!
    mehmet seyfettin erol

    yarın, st. petersburg’da gerçekleşecek olan “erdoğan-putin zirvesi”, sadece türk-rus ilişkilerinin geleceği açısından değil, ortadoğu-kuzey afrika ve avrasya merkezli yeni dünyanın şekillenmesi ve uluslararası sistemin inşası açısından da oldukça önemli. nitekim, bu öneminden dolayı türkiye bir “15 temmuz vakası” ile karşı karşıya kaldı ve her an olası bir müdahaleye karşı da teyakkuz halinde.
    bu husus, yani 15 temmuz’un devamının geleceği, hiç kuşkusuz “yersiz endişeler” kaynaklı değil. travmatik boyutta çok boyutlu sonuçlara yol açan ve ülkeyi en az bir 25 yıl geriye iten tarihsel tecrübelere, referanslara dayalı.
    türk-rus ilişkilerinde atlantik ya da anglo-sakson dünyanın aleyhine bir seyrin söz konusu olduğu her dönemde türkiye-türk siyasal hayatı doğrudan ya da dolaylı bir takım müdahalelere maruz kalmıştır. bu müdahale, ya bir mektupla ya da yürütülen tanklar, idam edilen siyasiler ve faili meçhuller şeklinde olmuştur.
    1833 hünkar iskelesi antlaşması’ndan bu yana genelde böyle bir seyir söz konusudur. bu bağlamda osmanlı’yı dünün abd’si olan ingiltere’ye iten ve 1838 balta limanı antlaşması ile yarı bağımlı hale getiren de osmanlı-çarlık rusyası arasındaki bu antlaşmadır. batı bununla da yetinmemiştir. 1854-1856 kırım savaşı ile osmanlı’yı çok büyük ölçüde kendine bağlamış ve 1856 paris antlaşması ile kendi kulübünün bir parçası yapmıştır.
    batı, 1856’dan bu yana kendi kulübünün bir üyesi olan türkiye’nin herhangi bir başka kulübe göz kırpmasına bile tahammül edememektedir. kendi ideolojisini, öğretilerini, kavramlarını birer “vazgeçilmez” olarak kabul ettirmekte ve bunun dışına çıkılmasına da müsaade etmemektedir.
    o yüzden kavganın temelinde jeopolitik-stratejik anlamda ormanlı/türkiye cumhuriyeti üzerinde yürütülen bir güç-çıkar çatışması ve paylaşılamayan topraklar mevzuu yatmaktadır. ülkemiz bu çatışmanın bir alanı haline dönüştürülmek istenilmektedir.
    batı’nın, özellikle de abd’nin en büyük korkusu, türkiye’nin bir gün abd’ye, ab’ye ve nato’ya canın cehenneme deyip, aradaki tüm köprüleri yıkarak başka bir bloğa yönelme, onun bir parçası olması korkusudur.
    bu adresin adı bellidir: avrasya bloğu. bu noktada, “türk-rus işbirliği/ortaklığı” ve bu bağlamda son dönemde bunun ideolojik zemini ya da ilişkilerin çatısı olarak da değerlendirilebilecek olan “avrasyacılık” kelimesinin özellikle asker ve siyasi kesimler tarafından zikredilmesi bile büyük rahatsızlıklara ve akabinde derin operasyonlara yol açmaktadır.
    milli güvenlik kurulu (mgk) genel sekreteri orgeneral tuncer kılınç paşa’nın 7 mart 2002’de “türkiye-rusya-iran” üçlüsü bağlamında zikrettiği ifade sonrası nelerin yaşandığı ortadadır. (meseleyi bilmeyenler açısından yazmak gerekirse, türkiye’nin avrupa birliği’nden en ufak bir yardım görmediğini belirten kılınç paşa aynen şu ifadeyi kullanmıştı: türkiye’nin, rusya federasyonu ve iran`ı da içine alacak şekilde bir arayışın içinde olmasında fayda buluyorum.)
    harp akademileri komutanlığı’nca düzenlenen “türkiye’nin etrafında barış kuşağı nasıl oluşturulur” konulu sempozyumda mgk genel sekreteri’nin burada çizdiği çerçeve elbette bu üç ülke ile sınırlı değildi. buna çin ve suriye de ilave edilmekteydi.
    sonrasında nelerin yaşandığını hepimiz biliyoruz... bu süreçte, her şeye rağmen türk-rus ilişkilerinde kasım 2001 tarihli avrasya’da işbirliği eylem planı’nın büyük bir titizlik ve kararlılıkla devam ettirildiğine hep birlikte şahit olduk. fakat 15 yıl sonra yine bir kasım ayında bu işbirliği havada darbe aldı. düşürülen rus uçağı ile birlikte, türk-rus ilişkileri işbirliğinden neredeyse bir savaşa doğru sürüklenme eğilimi gösterdi. amiyane tabirle türkiye’deki avrasyacı eğilim, atlantik duvarına adeta çarptırıldı.
    istenilen şey, türk dış politikasında “rusya dengesi” yerine ebedi bir rusya düşmanlığı idi. iki ülke arasında karşılıklı çıkarlara dayalı işbirliği-denge arayışlarının yerini ezeli ve ebedi bir rekabete, düşmanlığa bırakması arzu ediliyordu. fakat bu da uzun sürmedi...
    24 kasım’da istedikleri hedefe büyük ölçüde ulaşan atlantikçi kesim, 27 haziran’da gönderilen mektup ve akabinde 29 haziran’da iki devlet başkanı arasında gerçekleştirilen ve 9 ağustos’a işaret eden telefon görüşmesi sonrası oyunlarının büyük ölçüde bozulduğunu 8-9 temmuz tarihli nato’nun varşova zirvesinde somut olarak gördüler.
    rusya’yı çevreleme politikasına ve karadeniz’in bir “nato gölü” olmasına soğuk bakan türkiye’ye 15 temmuz’da doğrudan saldırıyı başlatmalarının altında da bu jeopolitik-stratejik endişeler yatıyor.
    dolayısıyla, 9 ağustos’taki erdoğan-putin zirvesi onlar açısından da hayati bir öneme sahip. özellikle de, dugin’in türkiye’ye yönelik “abd/nato’yu bırak, avrasya birliği’ne, şanghay işbirliği örgütü’ne, brıcs’e” gelin çağrısı sonrası. ve burada da suriye kilit role sahip. tarafların suriye noktasında varacakları mutabakat, büyük ölçüde bop’u da derinden etkileyecek gibi.
    bakalım abd yeni müttefiki pyd ile bundan sonra ne yapacak fakat şunu peşinen söyleyelim, eğer bunun adı bir “iç savaş” olur ise, o zaman türkiye ve dünya farklı bir sabaha uyanır. bu kadar net!
  • ingiltere'nin son dönemdeki türkiye ilgisine dair önemli tespitleri olan akademisyen yazar.

    http://m.milligazete.com.tr/…isidetay.aspx?id=34356