şükela:  tümü | bugün
  • --- spoiler ---

    geçenlerde çevirdiğimiz bir sinema geyiği esnasında arkadaşımdan öğrendiğime göre holivut'ta şöyle bir kural varmış ki efendim, yönetmen montaj odasına sokulmazmış. niye sokulmazmış? çünkü yönetmen çektiği sahneleri pek sevdiğinden kesip atmaya kıyamazmış. bu yüzden, montajı bambaşka biri yaparmış. bu geyik ne derece doğrudur bilemem ama ben duyduğumda doğru olduğunu farzederek "ta amına koyyim böyle kuralın, başkası montajlayınca yönetmenin ne hükmü kaldı ulan!" diye holivut'a isyan etmiştim. o günden beridir de bu durum arada bir aklıma gelmekte, aklıma geldikçe ben "fesüpanallah töbe yarabbim yaresulallah" diyerek sinirlerime hakim olmaya çalışmaktaydım. ta ki dün akşam bu filmi, yani meleğin düşüşünü izleyene kadar...

    bu filme kötüdür diyemem efendim. kötüdür demek istemiyorum, iyidir demek istiyorum. neden? çünkü etkilendim. evet, baş roldeki kız çok güzel oynuyordu. evet, güzel görüntüler vardı. evet, o anlatılan yaşantılara girdim, o karakterlerin haleti ruhiyelerini yaşadım. her biri için ayrı ayrı üzüldüm. bu kadar yakın mekanlarda bu kadar uzak hayatların olabilmesinin ve alakasızca kesişebilmelerinin anlatılışından hoşlandım. hatta öyle ki finaldeki finalsizliği yönetmenin tercihi varsaymak, işlenen cinayetin genel atmosferde oluşturduğu abesliği kendi algılayışımdaki yetersizliğe yormak, aradaki zaman oyunlu kurgu atraksiyonundaki karmaşayı da affedivermek istiyorum. amaaa, ah o uzun planlar yok mu o uzun planlar.. mahvetti beni o uzun planlar...

    efendim ben yavaş seyreden filmleri en az hızlı seyreden filmleri sevdiğim kadar severim. zira yavaşlığın da oluşturduğu bir duygu vardır. yeter ki o yavaşlığın oluşturduğu o duygu bizim filmi algılayışımızı belirleyebilsin, bizim sinema salonunu algılayışımızı değil. eğer, filmdeki eleman kaza geçirmiş arabanın bagajından bavulu çıkarıp yandaki yokuşu tırmanmaktayken; ben arabanın yamulmuş yerlerini incelemiş, nasıl kaza geçirmiş olabileceği üzerine fikirler üretmiş, hatta çekim için kaza geçirmiş süsü verilmiş bir arabanın nasıl elde edilebileceğine kafa yormuş, ve bu düşüncelerin getirdiği çağrışımlar silsilesine kapılıp, küçükken babamla gittiğim bayram namazında babamın yeni aldığı elektronik saatin alarmının çalmaya başlaması ve babamın kapatmayı becerememesi ve benim kapatmam olayını düşünürken kendimi yakalayıvermişsem; ve hala filmdeki eleman o yokuşu tırmanmayı bitirmemişse; o planda sanki biraz fazlalık var demektir gibi geliyor bana...

    bu filmi izlerken hemen hemen bütün planlarda, planın ya yarısından itibaren yahut da son üçte birlik bölümünde başka şeyler düşündüm efendim. uzun plan kötü müdür? yavaş hareket eden insanlar kötü müdür? hayır, kötü değildir. hatta sırf bu yavaşlık, sükunet, sıkıntı, sabitlik duygusu üzerine bir film inşa edilebilir. ama küçük bir kuralcık var kardeşim: beni filmden koparmayın... niye ben her planın sonunu yandaki kırmızı çıkış yazısına, yahut ön koltuklara, yahut salonun çeşitli yerlerine bakarak geçiriyorum? evet, o planın sonunda kareye giren kedi çok güzeldi; ama filme katılan bir güzellikten ziyade uzun plandan sıkılan seyirciler için araya konulmuş bir kısa doğa belgeseli güzelliği arzetmekteydi. at kardeşim, gereksizse kes, at!.. bu filmi seyrederken, başından sonuna kadar, yönetmeni bir direğe bağlamak ve elimde makasla "nıha ha ha ha haaa" diye kahkahalar atarak ham filmleri makaslayıp filmi yeni baştan montajlamak istedim. bütün o planları tam başka bişey düşünmeye başladığım noktasından kesip atmak ve buna rağmen yine yavaş ve sıkıntılı bir atmosfere sahip bir film oluşturmak... evet, bunu yapmak istedim, çünkü dediğim gibi, kötü film değil. ama yazık be bilader.

    --- spoiler ---
  • ayrica cok ufak fakat cok önemli bir ayrintinin gözden kacirildigi film. filmin sonunda kizin ciplak balkonda durdugu sahnede üzerine bikini izi vardir ki bu durum kizin filmdeki karakteristik havasina hic uymamaktadir. sihirin bozuldugu an benim icin.
  • hakkinda cesitli yorumlarin yapildigi, bu yorumlar uzerinden (sinema ve altyazi dergileri dahil olmak uzere) kimi insanlarin film hakkinda cok yuzeysel dusundugunu, kimilerinin derinligini farkettikleri ve hissettikleri halde sekanslarda olusan goruntuleri ve verilmek istenen mesajlari yeterince algilayamadigini gozlemledigim filmdir melegin dususu.. tabi butun bunlarin disinda filmin genel hatlari,ince detaylari,tulin ozenin oynadigi karakteri ve cevresinde donen durumlari,filmin agir isleyisini,ortak kesismeleri sahane cozumlemis bircok insan da bulunuyor ki bunlari ayri bir yere koymak lazim her zamanki gibi..

    oncelikle sunu soyleyeyim; son zamanlarda artan turk filmi trendinin ve bu trendin icinde onemli noktalara temas etmis (yalnizca reklam,gise hasilati ve populerlik acisindan) birkac sicisin ve ozellikle populer filme duydugu askin semra hanim(?!) ve benzerleri icin duydugu aska benzer olan yurdumun bilgisiz sinemaseverlerinin(!) bihaber olusunun farkindaligiyla sinema salonunun yolunu tuttum izlemek icin.. hatta yol tutmama da gerek yoktu cunku ortada tek bir yol vardi ve kafami karistirabilecek baska bir yol yoktu tutulabilir cinsten.. uzun sure gitmeyi istedikten sonra da nihayet 14 subat tarihine denk gelmesi itibariyle de salonda olusacak populasyon ve bu populasyon icindeki cift sayisi ile ilgili de merakim vardi tabi.. ve sasirmadigim uzere de yalniz bir insan olan ben disinda 2 adet cift bulunmaktaydi yani 5 kisiydik.. cine majestic yetkilisi hossohbet abi daha cok insan bekledigini ama insanimizin filmden anlamadigini soylerken ne kadar hakli olduguna dair kafa sallamalarda bulundugum film oncesinin ardindan aslinda gelen her insanin da filmden anladigini soylemenin yanlis oldugunu arada gidip soylemek istedim ancak vazgectim sonra.. zira arkalarda oturmayi seven ben disinda geriye kalan iki adet guzide ciftimiz sol ve sag en arka capraza konuslanmis, filmin baslamasiyla hakem dudugunu duymus gibi ne niyetle orada olduklarini belli etmislerdi.. dusundugumde hak verdim kendilerine tabi.. nasil olsa bos, kimse gitmez bu filme mantigini gutmek sevisgen arkadaslar icin cok da dogru bir dusunceydi.. neyse efenim, boyle guc bela filmde bulunan az diyaloglar sebebiyle de kimi "ah" "oh" sesleri esliginde filme hic de uymayan bir fon muzigiyle izlemek zorunda kaldim.. uzgundum ama asil uzulusum ulkemde yapilan calismalari reklamlar disinda takip etme yoksunu insanim, onun zor durumda biraktigi sinema kulturum oldugu kadar da giseye yardimci olmaktan baska filme ve bu sanata hizmet edenlere terbiyesizlik edercesine hareket eden bu ac ciftlereydi bir yandan.. gerci onlarin bu uzuntuyu salladiklarini da pek sanmiyorum ve filme geciyorum..

    uzunca bir girizgahtan sonra, semih kaplanoglunun bazi kusurlara ragmen oldukca iyi bir is cikardigini dusunuyorum.. zira ortaya cikan yapitin goruntu,oyunculuk,senaryonun gidisati boyunca izleyiciye hakimiyet kuran bir kurgu (kimi yanlislar olsa da) ve de gercekcilik boyutuyla aciyi, aciyla terkedilmisligi sahane yansitan karakterler ve mekan tercihleri vardi.. istanbulun her gun gordugumuz yerlerinde, tren istasyonlarindan eminonusune kadar biraz da alt kesim olarak adlandirilan sacma kesim kesim ayirma mantigina uyup uzulerek adlandirabilecegimiz insanlari konu alisini ve yonetmenin bu insanlarin hayatla nasil mucadele ettigini, zorluklarla basa ciktigini ve psikolojik olarak cokme boyutunu da astigi halde kendini iyi gosterme cabasi icinde oldugunu duygusuz insanin bile anlayacagi sekilde, biraz da ic burkarak ve trajedi haline sokarak (kesinlikle bunu bir 3.sayfa drami haline soktugunu dusunmuyorum.kastettigim acilarin gerceklikle beraber olusturdugu ve hepimizin farkinda oldugumuz trajedi) anlatmasini goz onunde bulundurdugumda ortaya cok iyi bir is cikmis oldugunu gorebiliyorum..

    oyunculuk konusunda tulin ozenin dogal olma cabasi icerisindeki muthis sadeligi, babanin karakterine muazzam uyumu, diyaloglarin az oldugu her anda karakterlerin yuzlerinden, bakislarindan, hareketlerinden o anda hissettiklerini oyuncularin basarisi ile anlayisimiz her seyi ortaya koyuyor zaten.. filmin en onemli unsuru olan dogalligi buram buram icime cektigim icin seyircinin olaya bu acidan dahil olabilmesi oldukca kolay oluyor, seyirci hikayeyi paylasabiliyor.. bunun disinda senaryonun nasil gelistigi ortada.. arada bazi sahnelerin fazla uzun cekimi bana da batti acikcasi ancak bu zamanlari exit yazisini okumak yerine daha cok film uzerine karakterler uzerine ve bu karakterlerle kendi aramda bir bag kurma cabasi uzerine dusunmekle gecirdim ve sanirim rejisorun bu noktada istedigi de buydu.. sahnelerin olusumu yerine son noktayi gosterip hem meydana gelen olayi,hem bunun etkilerini o uzun sahnelerde seyirciye dusundurtmeyi, filmdeki trajedilerin icine daha da cok cekebilmeyi amaclamisti ve sinemanin sadece gorsellikten, arka arkaya olusan olaylardan ve diyalogtan ibaret olmayan, sanatin her dali gibi aslolanin dusunmenin tesvik edilmesi oldugunun farkinda olan izleyiciler tarafindan istenilen alinmistir ve sinema salonu yerine bu essiz sinema keyfinin tadi daha da cok cikarilmistir.. aci bir tattir belki ama zaten hayatin kendisi aci degil midir?

    kurgudaki aksakliklari belirtmek istemiyorum.. bu tur konularda spoiler kullanma gerekliliginin yaziyi bolecegini dusunerek senaryodaki atlamalarla ilgili bir sey belirtmiyorum ancak farkeden bircok insan gibi bazi eksik yanlarin, uzun sahnelerde olusturan dusunme sureclerinin disinda bir seylerin oturmadigini ben de hissettim. yine de bunun benim icin cok da onemli olmadigini da eklemeliyim sanirim.. cunku hikayeye kafadan daldiktan ve duygu yogunlugunda bir oraya bir buraya dusunceler denizinde suruklenirken filmi izlerken zaten dusunmemistim,ciktiktan sonra film uzerine kafa yorunca soru isaretleri olusturdum.. diyalog eksikliginden ve her insanin en azindan kendi kendine konusmasi gerekliliginden sikayetci olan sinemaseverlere haddim olmayarak filmi bir kez daha izlemelerini tavsiye ediyorum... evet, sinemada diyaloglar onemli yer tutar, hepimiz bircok filmden cesitli replikleri aklimizda tutariz ve ozellikle dramalarda olaganustu oyunculuk ortaya konmus olsa bile arada gecen bir diyalogun bizi daha cok etkiledigini biliriz.. ancak bu filmde bunlarin yoksunlugundan, bu sekilde filmin basarisizligindan bahsetmek zannimca olaya yuzeysel ve yalnizca alisilagelmis kimi kistaslar esliginde bakmaktan oteye gidemez.. zira buradaki insanlarin hepsi artik o diyalog noktasini gecmis, yemis, bitirmisler.. insanlarla ya da kendi aralarinda konusmak bir kenara dursun hayatla mucadele adi altinda verdikleri savasta kendi durumlarini kendilerine bile anlatmaktan kaciniyorlar.. bu durum filmin ilk dakikasindan bile belli oluyor.. kizin babayla konusabilecek neyi olabilir ki? ya da hayatina nasil devam edecegini bilmeden, sadece zorunluluklari yerine getiriyorken cevresindekilerle uzun cumleler esliginde hayata dair, dunyaya dair ne konusabilir ki? ya da hepsini gecelim.. kendisine ne diyebilir? demedigi ama dusundugunu zaten sonradan ortaya koyuyor.. ya da diger cifti dusunursek.. ayni durumdalar.. bitmis, tukenmis.. diger baba ogul arasindaki diyalog gibi.. demek istedigim bu insanlarin hayata dair konusacak seyleri yok.. hayat karsisinda yaptiklari yanlislari, kayiplari dahi dile getirebilme istekleri yok.. acikcasi beni en cok etkileyen olaydi film boyunca diyalog eksikligi.. birbirleri ile iletisimlerinin, dunya ile iletisimlerinin bu denli eksik olmasi beni bu trajedide daha da derinlere, acilara goturdu.. olaya bir de bu acidan bakilmasi kanaatindeyim..

    goruntu kullanimi gayet basariliydi.. sahneler, mekanlar gayet guzel secilmis, ayarlanmisti.. yani uzerinde uzunca bir zaman kafa yoruldugu, film olusturulurken ortaya cikacak duygunun "nasil en iyi sekilde seyirciye aktarilacagi" hesaplanmisti ki zaten amaclarina da ulastiklarini dusunuyorum.. kesisme sekansi da, filmin sonlarinda arka arkaya olusan sahneler de muazzamdi filme dair.. duygu ust duzeyde, aci ust duzeydeydi.. sıkıcı olan tek noktayi da belirttigimi dusunuyorum yukarilarda..

    sonuc olarak; arka arkaya vizyona giren turk filmlerinin arasindan oldukca saglam bir yapit karsimiza cikti.. her ne kadar ulke bundan bihaber olacak olsa da, her ne kadar izleyici sayisi sacma otesi filmlerin 5te birine ulasamayacak olsa da boyle filmlerin yapildigini gormek insanin icini isitiyor, film uzerine dusundugunde sevinmeyi sagliyor.. ben kendimi bu acidan sansli sayarken bir yandan da yaninda olanlari gormek bir yana kendine bile gittikce duyarsizlasan, sacma tv programlari yuzunden beyninde varolan hucrelerinin buyuk bir kismini bu alana yonlendiren ve bunun sonucunda hucrelerin yok olmasiyla iyice etkisizlesen turk insani icin uzulmeye devam edecegim.. ama tipki o cift gibi bu uzulusumu halkim da bilmeyecek..
  • semih kaplanoğlu ismini bi kenara yazmama neden olan, başrol oyuncusu tülin özen'i sinemamıza kazandırmasının dışında pek de başarılı olmayan filmdir . anadolu üniversitesindeki gösterim sonrası yapılan söyleşide hanım kızımız filmi savunmak için ne kadar çabaladıysa da başarılı olamamıştır. en etkileyici sahnesi kızını sevmeyemi yoksa taciz etmeyemi çalıştığını filmden anlamanın mümkün olmadığı babanın, dünya sinema tarihinde çığır açan gerçek zamanlı ıspanak yeme sahnesidir. eminim temel reisin gözleri yaşarmıştır.
  • atilla dorsay in "patates soymanin nesi dramatik" sözü ile polemik konusuna dönüsturdugu film... semih kaplanoglu ise filmin dvdsinin kapagina bu sozu koymayi planliyormus...
  • ba$ edit: ciddi derecede spoiler içerir.

    hayat gibi akan bir film ya da hayatın da kendisi. film her gün gazetelerde okuduğumuz "hain evlat; önce babasını öldür dü sonra bavula koyup denize attı" ba$lığının içine giriyor. aslında görünen $eyin arkasında nasıl bir hüzünün, çaresizliğin, yanlızlığın ve yoksulluğun her$ey den önce büyük bir karanlığın olduğunu anlatıyor . bütün bu yanlızlığın, çaresizliğin ortası da ki$iye en yakın insanlar var. zeynep de, selçuk da en yakınlarından yedikleri darbeler ile mutsuzlar. ikisinin tek ortak noktası belki de sadece bu mutsuzluk değil bej renk de tekerlekli birda bavul var. sonuç olarak bu bavul iki cinayetin en yakın tanığı.

    zeynep babasının tacizinden korkmu$ ve usanmı$ içine kapanık bir hayat sürüyor. zeynep'in içine dü$düğü bu deh$eti en güzel, babası gece evin içinde gezerken sadece tek gözüne vuran süzme bir ı$ıktan gözbebeğine bakarak anlıyoruz. ama ver zaman babası ile kötü değil hatta bazen çok da eğleniyor. (patetes soyma sahnesi). ama zeynep'in ba$ka dünyaları ba$ka dü$ünceleri var ne de olsa bu hayat da. bu nevi kader arkada$ı olan selçuk da böyle, belki çok sevmemi$ e$ini ona gitme bile demiyor, zaten onun öldüğüne e$i olduğu için değil, bir insan olduğu, belki de kulağın da bir ses olduğu için üzülüyor. bu trajediden kendini sorumlu tutuyor.

    film kameranın minimum ı$ık ihtiyacı altında çekilmi$. uzun metraj çekimler var film de, her an bir $ey patlayacak diye insanı bekleden sahneler ama hiç bir $ey olmuyor. sonuç olarak insanın hayatın da her zaman bir mecara olmuyor. insan bazen ı$ıklar gidiyor mum yakıyor, bazen yemek yapmak için patetes soyuyor, bazen yatağa pardesü ile giriyor. hayat denen ya$amsal kütle böyle bir $ey, kendimizin dı$ında varo$larda böyle bir ya$antı mevcut.

    gazete de bir haber diye okuyup "$una bak ya" ile ba$layan ölene yazık, öldürene beddua ile biten bir yorumdan fazlası var o trajedinin arkasında. kim bilir belki bir melek belki bir $eytan.
  • bit osuruğu kadar anlamlı olan pekçok popüler sinema örneğini ve denemesini cık cık cık sesleri eşliğinde gözlemleyen sinema seyircileri için, bu kadar gürültülü, tantanalı, şaşaalı, boyalı, dolgulu, 3-d tadında hazlar verdiğini sanırken içimizi, beynimizi boşaltan filmlerden sonra, bir meleğin düşüşünün bu kadar sessiz, bu kadar tatsız, kokusuz, dokusuz, bu kadar uzak olmaması gereken film.

    karanlık, donup kalan film karelerini üç metre öteden konuşan birinin fısıltılarına kulak misafiri olmaya çalışır gibi takip etmeyi beceremeyip exit yazısını gözlemleyenler çok da ters bir iş yapmış sayılmazlar; çünkü en yoğun parfümün bile bir süre sonra kokusu alınmaz olur; bu, insan doğasıdır. yönetmenin yoğunluklu olduğuna inandığı ve üzerine "durup düşünmemizi/ derinleşmemizi" istediği sahneleri anlamlandırabilmek için biraz daha uyarana, biraz daha harekete ihtiyacımız vardı. kaldı ki, gerçek hayat bu kadar yavaş değil. (bir kaplumbağa gibi yaşayan ben bile bazen yeminimi bozup seri ve hızlı hareketler yapabiliyorum!) bilemiyorum, belki de ben greenwich meridien time'a göre düşünen zavallı, dar perspektifli bir faniyim; uzay zamanına göre düşündüğüm zaman her şeyi anlamış olacağım. kameradan görenin uzay zamanına göre düşündüğünü varsayalım o zaman...

    bir de bu filmi insanlardan uzaklaştığınızı, melankoliye kapıldığınızı ve kendi içinize doğru düşmeye başladığınızı hissettiğiniz zamanın üç beş birim yakınında seyretmeyiniz. şahsen bu filme bir melek nasıl düşüyor, niye düşüyor, onu seyretmek için gitmiştim, adına da vurularak filmin. yoldan geçen tanımadığım insanların akıllarını, geçmişlerini akıl yürütme yoluyla okuduğumu bilirim..ancak, bu filmden ise tam tersine, başının ve sonunun sonsuza giden asimptotlar gibi havada kaldığı, hiçbir doyum noktası umudunun bile içimde yeşermediğini düşünerek boynubükük çıktım... hiçbir şeyi tam olarak anlayamadım. niçin? sorusu, vahşi kapitalizmin boyunduruğundan kurtulmak için şarkılar söyleyen solcular kadar bağsız, alakasız durdu da durdu aklımda. ahah, tamam anladım, şimdi anladım. melekler boşlukta süzülen zerrecikler gibidir, bağsız, alakasız; o yüzden düşmesi de durması gibi oluyor.

    (bkz: i need to feel)

    (bkz: yazar burada ne demeye calismis)
  • adinin cok guzel gelmesi, aldigi odullerin sayisi ve butun tanitimlarinda kullanilan tek bi karenin renklerini pek bi sevmem nedeniyle gittigim, bitimine kadar zor dayandigim, ne ise yaradigini, insana ne verdigini bi turlu cozemedigim, hic bi zaman da cozmek istemedigim bi film...sanatsal=bayici+daraltici mantigiyla yapildigi hissi uyandiran bu guzide film, normalde insanlarin bu kadar sessiz olduklarina inanmadigim ve bu kadar yalniz insanlarin en azindan kendi kendilerine soylenio olmalari gerektigini dusundugum icin her sessiz dakikanin daha da beter battigi bi 2 saat haline geldi. yaw ayrica normal insanlar kendilerini aynada gormek istiolarsa ya da ayaga kalkmayi dusunuolarsa oyle suyun icinde hareket eder gibi dogrulup kalkmazlar ki...
    filmin konusu zaten klasik ve etkileyiciligi garanti olan bi konu ama bu konuyu bile bu kadar isleyememis olmak herhal daha da bi uzucu olsa gerek...hic bi sahne oyle "icime isledi" olmadi (ki tastan yapilmis bi izleyici de diilim) ve filmden de aklimda ne kadar sikici oldugu disinda bi sey kalmadi...
    en son bi de altyazilardaki uyumsuzlugu, arada isimlerin filan karismasini soyliim bitsin bari...
  • bittikten sonra (bkz: credits) akarken insanı ağlasam mı gülsem mi ikileminde bırakan filmimsi. çünkü film boyunca bi allahın kulu diğerine adıyla hitap etmemiştir. ben nerden biliyim lan fatmayı kim oynamış ahmeti kim oynamış !..
  • yanlış bir tercüme. melekler düşemeyecek kadar fiziksel beceri sahibi varlıklardır (gördüm bi tane o yüzden söylüyorum)... ha nedir yanlış olan derseniz, işte cevabı: melekler düşmez, olsa olsa kovulurlar. kötü olduğu kadar, yanlış bir tercümedir. kale düşer, şehir düşer, ama melekler asla düşmez !

    (bkz: fallen angel)