şükela:  tümü | bugün
  • ankaralılar, öğrenciler ve başkentimizin kısa süreli ziyaretçileri bilir ki; büyükşehir belediyesi’ne ait bilumum toplu taşıma araçlarını kullanmak için önce birankarakart edinmek gerekir. tedarik ettiğim günden bugüne çok zaman geçtiğinden nasıl, nereden, ne şekilde temin edilir hatırlayamıyorum, merak edenler cevabını bu entryde bulamayacak. sadece birçok farklı noktadan alınabileceğini, bu işlemin de pek meşakkatli olmadığını biliyorum. bildiğim bir diğer şey de; ankarakart dolum noktalarındaki cihazın, farklı elektronik portallarla bağlantılı bir yazılıma sahip olduğu ve bu sayede kişisel bilgilerimize ulaşabildiği. örneğin; dolum cihazına yerleştirdiğiniz ankarakartınız, herhangi bir okulda kaydınızın bulunması halinde, birkaç saniye içinde bilgilerinizi öğrenci olarak güncelliyor ve boşuna tam ücret ödemiyorsunuz. öğrenciliğiniz bitene kadar da belli periyotlarda herhangi bir güncelleme yapmanız gerekmiyor.

    gerekli not: sevgili arkadaşlar bunları anlatıyor olmamın sebebi belediye seviciliği yapmak değil, anlatacağım hikaye ile bağlantılı olması. fakat büyükşehir belediyesi idaresini seviyorum orası ayrı. çünkü idarenin başında mansur başkan var ve kendisi entryimi favlasa pek güzel olur ?? neyse…

    (bkz: mansur yavaş entryimi favlasın)

    bildiğim kadarıyla hemen hemen tüm illerde öğrenci biniş ücreti tam biniş ücretinden pahaca daha uygun. elbette bu durum başkentte de böyleydi. fakat öğrenciler için satılan ego biniş kartını satış noktalarından alıp kafa rahatlığıyla otobüse binebilmek ne mümkün. öğrenci ego kartını kart okuma cihazına yerleştirmek yetmiyor şoför abiye öğrenci kimliğini göstermek de gerekiyordu. buraya kadar tamam, kartımızı da gösteriverelim bir zahmet. lakin ankara büyükşehir belediyesi bir kaide daha koymuş öğrencilerin toplu taşımayı kullanabilmesine ilişkin, o da öğrenci pasosu zımbırtısı… buraya bir açıklık getireyim; öğrenci pasosu, öğrenci biniş kartını kullanabilmeniz için gerekliydi. yani pasomu alayım öğrenciliğimin sonuna kadar pasoyu gösterip belediyenin toplu ulaşım araçlarından istifade edeyim gibi bir şey yok, paso ve bilet aynı anda gerekiyor. şoför abiye gösterdiğiniz öğrenci kimliğinin üzerinde bu paso illa ki olacaktı. aksi taktirde büyükşehir belediyesi sizi öğrenci kabul etmiyordu, tam ücret ödemeniz gerekiyordu. onlara göre yök’ün size verdiği öğrenci kimliğinin hiçbir anlamı yoktu, o kimlik hiçbir şeyi ispatlamazdı. öğrenci olan adam belediyenin her sene farklı bir geometrik şekilde bastırdığı öğrenci pasosunu kartının üzerine yapıştırtırdı. öğrenci pasosunu da satın almamız gerektiğini söylememe gerek yok sanırım. melih gökçek ankara'sı ndan bahsediyorum arkadaşlar, böyle detayları söylemek zorunda bırakmayın beni. tabii ki de öğrenci pasosu paralıydı, satın almak gerekiyordu.

    aranızda yahu amma da uğraştırıyorlarmış bu öğrencileri diyenler olduysa böyle bir şeyi demek için acele etmemesini öneririm. çünkü daha zurnanın ses çıkardığı yere gelmedim, her şey parasını verip paso ve öğrenci biniş kartı almak kadar kolay olsaydı keşke. en başta öğrencilerin öğrenciliklerini ankara belediyesi elektrik, gaz, otobüs işletmeleri (ego)’ne ispatlamaları müşkül bir işti. öğrenci pasosu adı verilen o zamazingoya ulaşmak; testere filmindeki psikopatın, sizin için uygun gördüğü bütün testleri geçerek, o hayati anahtara ulaşmaya benziyordu adeta. üstelik aynı korku filmini her eğitim öğretim yılı başında yeniden çekmek, oynamak, izlemek bir de aynı sıkıntıyı yaşayan başka arkadaşlardan dinlemek zorundaydık. malum pasoyu edinmek; bir yığın maddi ve manevi yeterlilik gerektiriyordu aynı zamanda. eksiğiyle fazlasıyla bir kısmını sıralamaya çalışayım:

    1) paso alabilmek için kızılay metro yeraltı istasyonu’nda saatler geçirmek gerektiğinden; hafta içi mesai vakitleri içerisinde uzun süreli boş zaman

    2) saatlerce sıra beklemeye ve sıra beklerken karşılaşılabilecek her türlü gerginliğe mukavemet gösterebilecek fiziksel - ruhsal anlamda dayanıklı bir bünye

    3) hatırı sayılır miktarda para

    4) öğrenci belgesi (damgalı, pullu, mühürlü, kaşeli bilmem neli..)

    5) son olarak öğrenci kimliği. fakat kimliğin üzerinde içinde bulunduğumuz eğitim öğretim yılına ait bandrol illaki olacak.

    okurken, yazarken bile çile çekiyor insan...

    2011-2012 eğitim öğretim yılı başlarında, bahse konu kuyruğu beklemek ve bir yığın belge toplamak için insanın günlük enerjisini olağanca isteksizliği ile vampir gibi emen öğrenci işlerindeki memurlarla muhatap olmak istemediğimden; bir süre öteledim paso güncelleme işini. fakat ego şoförlerinin radarına yakalanmamak ne mümkün… “bu paso geçen yıla ait, iki kere kart bas” cümlesi ile güne başlamadığım olmuyordu. anti statükocu tabiatıma, haklı olmanın mağruriyeti de eklenince şöyle bir cevap dökülürdü dudaklarımdan: “kartı iki kere okuttuğumda tam ücretten bile fazlasını ödüyorum, belediye paramın üzerini nasıl verecek?” sonra şoför abi bir cevap, ben bir cevap daha. nihayetinde fark ediyordum ki; tartışma paradoksal şekilde ilerliyor, az da söylesem çok da söylesem bir şekilde muhabbetin başladığı noktada buluyorum kendimi yahut kartımı ikinci kez okuturken... zannediyorum bu satırları yazarken bende olduğu gibi, sizin de imajinasyon yeteneğiniz; ego şöforleri ile mütemadiyen tartıştığınız o karanlık günleri gözünüzün önüne getiriyordur. öyle ki ankara’da öğrencilik yapmış herkes, öğrencilik hayatları boyunca en az bir kez şoför abiler ile bir husumet yaşamıştır. kimseyi zan altında bırakmak istemem çok tatlış şoförler de vardır tabii ki, vardı. bana da denk geldi hatta. ama benim zihnim iyiyi olağan kabul edip, kötüyü kaydediyor.

    toplumsal olarak kabul edilmeyen bir tutum ya da davranışın onaylanması için koşulları gözden geçirmek, söz konusu tutum ya da davranışı yaşadığımız çevrenin anlayabileceği ve tasdikleyebileceği şekilde revize etmek gerekiyor. davranışlarımızı değiştirme gönüllüsü değilsek de kabul edilmek için fazlasıyla mücadele etmek gerekiyor. fakat ideal olanı konuşmak, bunun için savaşım vermek insanı tüketmekten başka bir işe yaramıyor bazen. ben demiyorum, evrimsel sosyoloji böyle söylüyor bu arada; toplumsal uyum meselesi. sosyoloji dersinin ufkumu bir parça genişletmesi ile kimliğimin üzerinde öğrenci pasosu olmaksızın sadece öğrenci bileti ile otobüse binebilmek için farklı çözüm yolları arayışına girmem bir oldu. mücadeleci tarafımı pasifize edip içimdeki kolpacıyı aktif hale getirdim ve alternatif otobüse biniş yöntemleri ürettim. artık şoför abiler ile tartışmak yerine “abi kızılay’a pasomu yenilemeye gidiyorum zaten” diyerek, tartışmayı alevlendirmeden, gerilim, henüz kıvılcım halinde iken söndürüveriyordum.

    belli bir süre planım tıkır tıkır, kazasız belasız işledi. fakat aynı otobüs durağından, aynı istikamete, yakın saatlerde gittiğim için, aynı şoförlere denk gelmemek adına kafamda oluşturduğum kombinasyonun bir zaman sonra kullanışsız hale geleceği belliydi. böylece, geldi çattı gelmekte olan... ve ben son kez “abi kızılay’a paso almaya gidiyorum zaten” diyerek bu sefer gerçekten o işlerle meşgul olmak için kızılay metro yeraltı istasyonuna gittim. hiç abartmıyorum yaklaşık iki saat sıranın bana gelmesini bekledim. nihayet sıra geldi ve gişedeki görevli “öğrenci kartınızdaki bandrol bu yıla ait değil” dedi. öğrenci belgem var, belli değil mi şu an öğrenci olduğum dediysem de laf anlatmak mümkün olmadı. o yıla ait bandrol öğrenci kartımın üzerinde olmadığı için de öğrenci pasosunu satın alamadım. nefret ediyorum kırtasiyecilik tutkusundan bir türlü vazgeçmeyen bürokrasiden.

    okula dönerken içimde kopan fırtınayı, yangını, çığı, tufanı, hortumu anlatamam. yakınlarım bilir normalde de çok duygusal biriyim, çabuk ağlarım. fakat sinirliyken, üzgün ve mutsuz hissettiğim anlara nazaran daha çok ağlarım. iki saat ayakta dikilerek, boşu boşuna, neredeyse klostrofobi sahibi olacak kadar o kapalı, boktan, havasız yerde beklediğim için okula gidene kadar ağladım. ağlarken, içimden bu saçma sisteme, sistemin başını çeken “fışkıyeci” abimize, hatta halinden memnun olan herkese sövmeyi de ihmal etmedim. tartışıyorum olmuyor, kendi kurallarımla oynamaya çalışıyorum o da olmuyor, boynumu eğiyorum uslu vatandaş olmaya çalışıyorum, paşa paşa sıramı bekliyorum pasomu almaya niyetleniyorum yine olmuyor. çaresiz her şeyi, herkesi allah’a havale edip öğrenci işlerinin yolunu tuttum. o zamanlar tanrıya inanıyordum ve sanırım son tahlilde işi ona sevk edip yoluma devam etmek, şu an olduğundan daha kolaydı.

    öğrenci işlerindeki kaknem ablaya meramımı anlattım “bandrol yapıştırmam için harç dekontunu görmem gerek” demesin mi? okul açılalı kaç ay geçmiş, dönem bitmek üzere harç dekontumu neden muhafaza edeyim değil mi? emekli albay mıyım ben bütün faturalar, dekontlar salonumdaki konsolun üst çekmecesinde olsun. yok attım dedim ben de. o zaman bandrol yok dedi o da, iyi tamam dedim ben de. yorucu ve üzücü bir gün geçirdiğimden çemkirecek gücü bulamadım kendimde. mağdur oldum anlayacağınız, alamadım bandrol. gün sonunda hem kendi fakültesine hem de ankara belediyesi elektrik, gaz, otobüs işletmeleri (ego)’ne öğrenci olduğunu bir türlü ispat edemeyen biriydim işte.

    o akşam arkadaşlarımla görüştüm, gün içinde yaşadıklarımı anlattım. nazlı meraklanma, çözeceğim ben bu işi dedi. ah dedim içimden kim çözsün benim işimi, ben çanaklara yan basmışım… neyse ertesi gün ders arasında nazlı usul ve sessizce yanıma yaklaşarak küçücük, parlak, dikdörtgen şeklinde bir kağıt uzattı. nedir bu dedim, paso dedi. hem de bu senenin şeklinde, akşam odada yaptık. nazlı ve oda arkadaşları kyk yurdunda boş durmamış sallama çay poşetinin arkasındaki alüminyum kısımdan o senenin geometrik şekline uygun öğrenci pasosu yapmışlar. daha önce kendileri için de yaptıklarından elleri iyice yatkınlaşmış en güzeli benimki olmuş, öyle söyledi. kısaca bana uzattığı şey; ego şoförü ile öğrenci biniş kartını yerleştirdiğimiz cihaz arasındaki mesafeden anlaşılmayacak kadar iyi durumda bir paso taklidiydi. üzerine toplu iğnenin arkası ile bastırarak “ego” bile yazmışlar. meğer çözeceğim ben bu işi derken ciddiymiş, gerçekten derdimle dertlenen bir dostmuş kendisi, soğuk bir mizacı olduğundan bilememişim, keşfedememişim. böyle dostları olmalı insanın, gerektiğinde arkadaşı için üçkağıt yapabilmeli. ve ben onunla arkadaş olduğum için bu ayrıcalığa mazhar biriydim, büyük bir saadetle pasoyu kimliğime yapıştırdım. nazlıya da kantinden kahve ısmarladım çünkü hiçbir iyiliğin altında kalamam.

    pasoyu kullandığım ilk yıl herhangi bir sıkıntı yaşamadım. fakat sonraki sene öğrenci pasosunun şekli değiştiğinden şoför abiler bu geçen senenin pasosu yenilemen gerek uyarıları yapmaya başlamışlardı. bir şekilde geçiştiriyordum onları çünkü son sınıf olmuştum, okul bitti bitecekti. hem toplu taşımayı da fazla kullanmıyordum, ekseriyetle banliyö trenini kullanarak mamak’taki staj yaptığım kuruma gidiyordum. üstelik paso 35 liradan 40 liraya çıkmıştı benim aylık bursum 250 liraydı, paramın büyük çoğunluğuna paso alayım da taş mı yiyeyim? her neyse okul bitene kadar işimi görmüş olan pasoyu son kullandığım güne geliyorum; diploma aslını almak için rektörlüğe doğru yol aldığım gün. aranızda bari o gün tam ücret ödeseydin sen de suyunu çıkarmışsın diyenler olabilir buna bir savunma getiremeyeceğim o kadar haklısınız ki. kartı yerleştirdim malum cihaza, şoför abi paso dedi ben de gösterdim. fakat adamda garip bir hal, uzun uzun baktı pasoya kapattım cüzdanımı… sonra bir daha bakayım pasoya demesin mi! ziyadesiyle gerildim ve verdim öğrenci kimliğimi bana şöyle söyledi:

    - bu paso geçen seneye ait hem de zaten sahte, vermiyorum kimliğini. belediyeye teslim edeceğim, hakkında işlem başlatılacak.

    diplomamı almaya gidiyorum öğrenci kimliğim olmadan alamam diplomamı, nüfus kağıdımı bırakayım dedim kabul etmedi. iyi ki de kabul etmemiş hüviyet sonuçta önüne gelene verilmez, nasıl bir korku yaşadıysam artık. şunu çok iyi hatırlıyorum: kuyruğu dik tutmuş, ısrarcı olmamış rektörlüğe geldiğimde hiçbir şey olmamış gibi düğmeye basıp durakta inmiştim bir de ağlamak için otobüsün uzaklaşmasını beklemiştim. çok ağladım. çünkü okul bitmişti, işe girmek için sabıka kaydı gerekiyordu ve sicilimde allah bilir ne yazacaktı. eve belediyeden ya da mahkemeden kağıt geldiğinde babama ne diyecektim, asıl önemlisi babam bana neler diyecekti.

    kızılay’a geçip musa’yı aradım. bu pasoyu imal eden arkadaşım da dahil hepsi memleketine dönmüştü, ankara’da kalan tek arkadaşım oydu. dinledi beni, zamanında nazlı’nın söylediği gibi çözeceğim ben bu işi dedi. ve inanır mısınız çözdü. bir akrabası çalışıyormuş belediyede gitmiş konuşmuş. zaten ağzı çok iyi laf yapardı, edebiyat öğretmeniydi, iyi ki vardı, canım musa. iyiliğin altında kalmayı kalın tuğlaların altında kalmakla eş değer kabul eden tabiatım musa’ya da kahve ısmarlamayı uygun gördü ve bu konuyu kapattık, beraat etmiştim.

    aradan birkaç ay geçti dönemlik bir iş buldum kendime. bir projenin araştırmacı ekibinin içindeydim. işimiz internet kafelerde çocukların oynadıkları oyunları inceleyerek şiddet içerikli oyunlar ve bu oyunların çocuklar üzerindeki etkisini araştırmaktı. fakat ekip olarak bütünsel bir iş yapmıyorduk, ekibin her bir üyesi işin farklı bir ayağında çalışıyordu. örneğin polis arkadaşlar gbt bakıyor, sağlık bakanlığı personelleri sigara denetimi yapıyor biz de oyunlarla ilgili gözlem yapıyorduk. şiddet içeren oyunlarla ilgili sorunlarımız vardı, oyunların hepsi şiddet içerikliydi zaten, yaptığımız iş bir garipti her neyse. polisler internet kafeleri baskın basanındır tarzında öyle bir coşku ve debdebeyle basıyordu ki sanırsınız korona yasağı varken gayrı resmi berbercilik faaliyeti gerçekleştiriliyor içerde.

    bir internet kafeden çıkıp diğerine yol aldığımız sırada polislerden biri çok yorulduk soluklanalım dedi ve bir işletmeye oturup çay söyledik. çaylarımız gelmekte iken şeytan tatlı tatlı “sen neden gbt’ne baktırmıyorsun canımın içi” cümlesini okudu kulağıma. ben de polislerden en sevdiğim kişi olan hacı abiye abi baksana benim gbt’me daha önce hiç çevirme falan yaşamadım, bakan olmadı dedim. o da iyi ver tc’ni dedi verdim, kimlik numaramı elindeki adını bilmediğim alete yazdı ve olaylar gelişti.

    - bir tane evrakta sahtecilik sabıkan var görünüyor.
    - ne?
    - evet öyle.
    - önce bir duraksadım sonra konuşmaya başladım: hacı abi beni yanlış tanımanızı istemem. zaten kaç gündür birlikte çalışıyoruz tanımışsınızdır az çok. vallahi ben alacaktım öğrenci pasosunu, o kadar sıra da bekledim hatta, neredeyse iki saat bekledim, bandrol gerekiyormuş okul da bandrol vermedi. hem zaten ben de yapmadım sahte pasoyu arkadaş yapmış ben çok üzülüyorum diye yapıştırmış kimliğime (nasıl yalan…), şoför de mal bulmuş mağribi gibi aldı hemen kimliğimi eminim ona da madalya vermişlerdir! hayır anlamadım ben, nasıl sicilime işlenmiş ki önce bir mahkemeye çıkmam gerekmiyor muydu (tam burada ağlamaya başlıyorumdur), gerçekten çok üzüldüm en azından söyleselerdi dava açacaklarını… bir yanlışlık var bu işte... babamlara anlatırdım…

    daha neler saçmaladım bir bilseniz… en fazla bir dakika konuşmuşumdur fakat hızlı bir özet yapıp, ağlamaya bile fırsat buldum o kısa süre içinde. masadaki herkesin gözü kulağı bendeydi, pür dikkat dinliyorlardı. bu arada hacı abi de şoklara girmiş vaziyette bana bir şey söyleme gayreti içindeydi ki ben akan burnumu silmek için peçeteliğe uzanırken ancak bir aralık buldu adamcağız ve söyleyiverdi:

    - raji ben şaka yapmıştım.

    rahatlığın verdiği hisle, gülerek bir süre daha ağlamaya devam ettim. hacı abiye de teessüf ettim, yüreğime indirmişti. yani düşünün şaka yapmak için adam yaralama suçunu falan seçmiş olsa gülüp geçeceğim ama gidiyor evrakta sahtecilik diyor adam, hissetti mi ne yaptı anlamdım ki. tabii bu olay üzerine biraz önce ağlamaklı şekilde heyecanla parça bölük şekilde anlattığım hikayemi tamamladım. artık sağır sultan bile öğrenmişti. içlerinden bir diğer polis olan metin abi “suça o kadar meyillisin ki iyi ki bir polis ordusuyla çalışıyorsun bak tesadüf değil tevafuk” falan gibi laflar etti. o da kendince şaka yapıyor işte, cidden çok komik...

    hikayem burada bitiyor arkadaşlar. aranızda lütfedip okuyan olursa lütfen uzunluğundan dem vurmayın, kısaca anlatamazdım. bir de siz siz olun z kuşağına düşüncesizce laflar etmeyin, onları hafife almayın. bakın ben ağzını yaya yaya konuşsan z kuşağından bir teenage olsaydım hacı abi evrakta sahtecilik görünüyor dediği anda “şaka yapıoosuuuauun” derdim, o da evet şaka yapıyorum derdi, mesele büyümezdi. bütün mahremimi tüm emniyet ve sağlık teşkilatı ile paylaşmak durumunda kalmazdım.
  • ankara’yı oldum olası sevemeyen biriydim. hele melih gökçek varken orada bulunduğum kısa zamanlarda yaşadıklarım nefret etmemi de sağladı. (bkz: 10 ekim ankara garı patlaması) tabi bunda suçlu o dönemin belediyesi miydi? hayır canım, o dönemin bütün yöneticileriydi. her neyse.

    bu hikayeyi okuyunca da aklımda cidden kalan bir soru oldu: bugün bu paso mevzusu çözüldü mü? yani istanbul’a göre epey eziyetliymiş. akp belediyeciliği varken de eziyetti diyemem. ama sağ olsunlar belediye burslarını iptal ederek istanbul öğrencilerine de mükemmel zamanlar yaşattılar.

    ankara’yı sevmiyorum. ama bu hikayede adı geçtiği için de bahsetmeden duramayacağım. mansur yavaş sayesinde artık ankara’nın yaşanılır olduğunu düşünüyorum. keşke, her yönetici bütün bir şehri, halkı, ülkeyi böyle kucaklasa.
  • şu otobüslerle 3 tam eğitim dönemi haftada 5-6 gün gidiş geliş hergün 60-70 km seyahat qeyfi.
  • lise öğrencilik zamanlarını ankara'da yaşamış eski bir öğrenci olarak eski günlere gittim.
    melih gökçek ankara'sında öğrenci olmak zor iştir cidden.
    o adam gerçekten sadece öğrenciye değil de öğretmene de polise de ya da indirim kart kullanmak isteyen her ankara insanına adeta bir survivor parkurunu geçmesini isterdi.

    yukarıda yazarın anlattığı gibi de maalesef büyükşehir çalışanları da bir o kadar gökçek ideolojisini benimsemiş insan-memurlardı.

    zor günlerdi.

    istanbul'da kadir abi'sinin gölgesinde yaşamış insanlar anlamaz bunu.

    eğitime, öğretime, öğretmene ve öğrenciye bu kadar önem veren atatürk'ün anıtkabir'ine baka baka ağladığımızı biliriz o bozkır ortasında ve trafiğin, kalabalığın keşmekeşinde.

    uzun lafın kısası eskiden ankara'da öğrenci olmak zor iştir. şimdi şu an bu durum nasıl bilmiyorum.

    izmir'den selamlar :)
  • yaklaşık 6 yıl önce bugünlerde üniversite sınavına girdim. pek de çalışkan ve başarılı bir öğrenci geçmişim olmadığı için her şeyi olağan akışına bırakmış bir vaziyette sonucumu bekliyorum. çünkü bir beklentim yok. gelen sonucu göre üniversite tercihi yapacaktım. okul hayatım için pek de hedefleri olan bir çocuk değildim. ama fizyoterapist bölümüne kanım bir başka akıyordu. bu bölümü ankara'da da okuyabilecek puanı almış sıralamaya girmiştim. ama gelin görün ki dönemin başkanı melih gökçek'in yönetmekte olduğu ankara şehrinde okumak istemediğim için ankara'yı yazmadım. fizyoterapist bölümü için ankara ve izmir arasında ise baya bir sıralama farkı olduğuğundan ilk tercihlerime lise de okuduğum bölümü yani elektirik-elektronik mühendisliğini yazmıştım. fizyoterapiyi ise alt sıralara yazdım. kendi bölümümü yazdığım için okulun bana vermiş olduğu ekstra puanlar sayesinde mühendislik kazandım ve okulu birinci senemde ailevi nedenlerden dolayı ve bölüme olan soğukluğumdan dolayı bıraktım.

    şöyle geriye dönüp bakınca ulan be diyorum içimden. ne olurdu yani melih gökçek'e değil de mansur yavaş'ın dönemine denk gelseydi üniversite hayatım? istediğim bölümde okuyup şu an sevdiğim bir mesleği icra ediyor olacaktım. mansur yavaş gibi bir ismin yönetiminde olan şehirde üniversite okumak sanırım büyük bir lüks olsa gerek. biz bu lüksden mahrum kaldık z kuşağı değerini bilsin.
  • ankara metrosu koru hattının açılmasını beklemek. bu sanıyorum 12-13 yıl süren bir işkence. hani insanlar konu bulamayınca “hava da çok nemli” derler ya, bir zamanlar ankara sakinlerinin konu bulamayınca başvurdukları cümle “metro da 2006’da falan açılacak diyorlar” cümlesiydi. o 2006 oldu 2007. seneler seneleri kovaladı. artık kimsenin bir umudu kalmamıştı ki melih gökçek “krdşm bu iş bizi aşıyor. bu devletin işi” diyerek topu devlete attı. herkes sevindi belki hızlanır da bineriz metroya diye. benim üniversite yıllarım biteli çok oldu. sonra şehir değiştirdim, geri geldim araba aldım. inanın kaç yılında açıldığını bilmiyorum. pek işime yaramadı öğrenciyken. ama zaten melih gökçek’in olayı da buydu sanki. yani pek işe yaramayan şeyler yapmak. o mükemmel süs havuzları olsun, tarihi cin çarpmışa döndüren kapıları olsun, ankapark olsun, şimdilerde olmayan fakat herhalde bir 10 sene kadar yanından geçen herkesin “ne lan bu” diye fikir yürütmeye çalıştığı eskişehir yolundaki anlamsız demir yığını olsun... daha aklıma gelmesi gereken bir sürü şey vardır da yaşlandık artık. hatırlanmıyor öyle pat diye.

    edit: bilmeyenler için, koru hattı büyük kampüslü ve çok öğrenciye sahip üniversitelerin ( odtü, bilkent, hacettepe beytepe kampüsü durağı olan üniversiteler. beytepe ve bilkent durak yerleri olabilecek en anlamsız yerdedir. bunun dışında şehrin bu kısmında atılım, ufuk, başkent ve çankaya üniversiteleri bulunmaktadır. ancak buralara metroyla direkt gidilemez. yine de bilgi bilgidir) büyük yatırımlar yapılmış avm’lerin, o dönem 2-3 tane olan bakanlıkların olduğu, şehrin kaymaya başladığı alana hizmet eden hat. öyle bir güzergah ki mta, ankara ticaret odası falan da var bunun üzerinde. daha bu metronun güzergahında bulunan mahallelerden bahsetmiyorum bile. önemliydi yani bu hattın açılması. şimdi zaten neredeyse her bakanlık bu aks üzerine taşındı.

    yapımı başladığında doğan bir çocuğun bittiğinde neredeyse üniversite çağına gelmesine neden olacak bir zaman gerektiren, kan ter ve gözyaşına mâl olan bu metro hattı fazla sağ sol yapmadan dümdüz ilerlemektedir. tek bir aks üzerinde bir sürü durak düşünün. odtü öğrencisinin kampüs önünden ulaştığı durak, bilkent ve hacettepe beytepe kampüsünde okuyan öğrenciyi lassa reklamındaki semih saygıner gibi yürütür (hacettepe) ya da mesai saatleri içindeyse mal gibi dolmuş ya da okul servisi bekletirdi (bilkent). insan üniversite durağı denilince istanbul metrosu itü durağı gibi bir şey bekliyor. yürüyeceksek de alttan yürüyelim istiyor çünkü ankara’nın göt kesen soğukları da meşhurdur. düşünmemiş bunu planlayanlar çünkü dediğim gibi, gökçek’in özelliği işe yaramayan şeyler yapmaktı. alametifarikası buydu.

    önceden batıkent’e giden bir metro vardı ama örneğin ben hayatımda bir defa bile kullanmadım bu metroyu çünkü evim de, okuduğum okullar da, sosyalleşmek için gittiğim yer de bu metronun güzergahında değildi.

    gökçek benim öğrenciliğimde şehirlerarası otobüs servislerini de kaldırmıştı. eşi dostu görmeye istanbul’a gittiğimde en özendiğim şeylerden biri * semt servisleriydi. çünkü bu servisler gökçek’e göre taksicilerin kazanmasını engelliyordu ve sanıyorum trafik bahane edilerek kaldırılmışlardı. (yalnızca 00:00 ile 06:00 arası çalıştıkları iddia edilirdi ama bu saatler arasında bu servisleri gördüğümü hiç hatırlamıyorum. bu servisler bir mitti. var deniliyordu, aynı şirinler ve elfler gibi. ben görecek kadar şanslı olamadım hiç) ve ben aşti’den evime gitmek için ya bavulla iki seferlik bir dolmuş eziyeti çekmeli ( o da ancak gün içinde çekebileceğim bir eziyetti), ya babamı beni alsın diye darlamalı ya da taksiye binip küçük bir servet ödemeliydim.
  • gece 10.30'dan sonra odtü istikametinde metro hatları çalışmıyordu.
    söyleceklerim bu kadar.
  • üniversite döneminde ümitköy'de otururdum. meksika caddesi mi ne vardı,yokuşlu filân bi yol,full toprak!!!günde 3 kere otobüs vardı.dünyanın en külüstür en dandik otobüsü verilirdi o bölgeye.sanki çayyolu insanına ayrı bir gıcıktı adam. asfaltı yoktu baya baya uzun yıllar o yolun.bazen yürümek zorunda kalırdık kışın.çamur vs... bataklık gibiydi. çok anardık kendisini,çok.
  • günlerden bir gün aşti'de gece yarısı taksi durağı önünde yolcu indirmek için duran dolmuşa arkadaşımla bindiğimdizde şoför şok olmuştu ve inmemizi istemişti. reddedince de titrek bir sesle taksi durağına seslenip "ben durmadım. kendileri bindi." diyerek olur istemişti. yani taksiciler "alma" deseler o saatte orada öylece kalacaktık.

    ne dolmuşcu, ne taksici ne de zalimce terkeden kız arkadaş... ankara'daki tüm hüzünleri melih'e bağlayabilirim.
  • beytepeden batıkente gitmek için önce kızılaya gitmek zorunda olmak.

    kızılaydan eryaman'a gidememek.

    yüzüncü yıldan gazi üniversitesine gitmek için dolmuş+metro yapmak zorunda kalmak araçla 5 dklik yol için.