şükela:  tümü | bugün
  • gustave flaubert in 1838 de 17 yaşındayken, daha madam bovary ortalarda yokken yazdığı ve ayrıca otobiyografik ögeler taşıyan romanıdır.türkçeye "bir delinin anıları" olarak çevrilmiştir.kitap insanın aşkı anlamaya çalışması,imkansız aşk,yalnızlık gibi temaları işlemektedir.gustave flauberti bilen bilir, insanı en iyi tanıyan ve anlatan yazarlardandır, kalemi yaşına göre baya olgun ve aykırı olan bu çalışmasında da yine o evrensel tanımlamalara girebilecek insan kalıplarını bize tabakta ratatouille tadında sunmaktadır.buyrun sözlerimin ıspatıdır;

    "aç gözlerini zayıf ve kibir dolu insan,toz zerreciğinin üstüne güçlükle tırmanan karınca;kendi kendine özgür ve büyük olduğunu söylüyorsun,kendi kendine saygı duyuyorsun,hayatı süresince o kadar aşağılık olan sen ve kuşkusuz alay etmek için,gelip geçen çürük bedenini selamlıyorsun.

    özgür olmakla iyilik ve kötülük adını verdiğin şeyleri yapabilmekle övünürsün,kuşkusuz daha hızlı mahkum edilmek, zira sen iyi ne yapmayı bilirsin?hareketlerinden biri bile var mı ki,kibir tarafından yönlendirilmesin veya çıkar tarafından hesaplanmış olmasın?

    çocukken görüleni severdim;yeniyetmeyken hissedileni;erkek oldum ,artık hiçbir şeyi sevmiyorum.

    insan,bilinmedik bir el tarafından sonsuzluğun içine atılan kum tanesi,uçurumun kenarındaki bütün dallara tutunmak isteyen,erdeme,aşka,bencilliğe,hırsa bağlanan ve daha iyi tutunmak için bütün bunları erdem sayan,tanrıya yapışan ve her zaman zayıflayan,elleri bırakan ve düşen,zayıf ayaklı,zavallı böcek."
  • gustave flaubert'in mucizesidir. gerçekliği derinize nüfuz eder.
    kitapta aslında flaubert olmaya çalışan, flaubert'i okuruz ve bu okuyucu için deneyimdir.
    kitabı 17 yaşında yazan flaubert, içinde bulunduğu çağın oldukça ilerisinde bir dil kullanmıştır. dolayısıyla yazdığı kitabın dili hiç eskimemiştir.
    kitaplığınızda olmalı.

    şu cümlelerin içinde olduğu kitap, nasıl kötü olabilir ki?

    "orada da düş kırıklığı, çünkü yere değiyoruz, her tür ateşin öldüğü, her tür enerjinin zayıfladığı o buzdan yere! sonsuzdan pozitife hangi basamaklarla inmeli?
    düşünce, hangi derecelenmeyi kullanarak, kırılmadan alçalır? sonsuzluğu kucaklayan bu devi nasıl küçültmeli?"

    "zihnime ve ilkelerime iftira atılsa da, kalbime saldıran yoktu. zira o sıralar iyi kalpliydim ve başkasının yaşadığı sefaletler beni gözyaşlarına boğuyordu."

    "hayatını saraylarda geçirdikten ve ayaklarını büyük şehirlerin kaldırım taşlarında eskittikten sonra, insan ölmek için ormanlara gidecek."

    "insanlık kendini makineleri döndürmeye kaptırdı ve bunlardan oluk oluk akan altını görünce çığlığı bastı: "tanrı bu!" ve bu tanrı'yı yiyor insanlık.
    ölmeden önce –çünkü her şey bitti, elveda! elveda! -şarap var! herkes, içgüdüsünün onu sürüklediği yere doğru koşturuyor, dünya, üstü böcek dolu bir kadavra gibi kalabalık, şairler düşüncelerini biçimlendirmeye zaman bulamadan geçip gidiyor, düşüncelerini kağıtların üstüne ancak atıyorlar ki kağıtlar uçuşuyor; günübirlik krallıkların ve karton asaların altındaki bu maskeli baloda her şey parlıyor ve ses getiriyor; altın saçılıyor, şarap oluk gibi akıyor, soğuk sefahat elbisesini kaldırıyor ve oynatıyor, dehşet! dehşet!
    ve üstelik, bütün bunların üstünde, herkesin kendi ucunu çekiştirdiği ve elinden geldiğince örtündüğü bir örtü var. acı komedya! dehşet! dehşet!"

    "hayatı henüz görmüştüm ki, ruhumda derin bir iğrenme hissi uyandı; bütün meyveleri ağzıma götürdüm, bana acı geldi, bunları geri ittim, ve şimdi de açlıktan ölüyorum. böylesine genç ölmek, kabir umudu olmadan, orada uyuyacak olmaktan emin olmadan, oradaki huzurun bozulup bozulamayacağını bilmeden! hiçliğin kucağına atlamak ve sizi kabul edeceğinden şüphe etmek!"
  • "bu fikir, düzen, inanç ve delilik çeşitliliği tuhaf şey! bazı kimselerle konuştuğunuzda, aniden korku içinde durur ve size sorarlar: "nasıl! red mi ediyorsunuz? kuşkunuz mu var? evrenin planı ve insanın görevleri yok sayılabilir mi?" ve şayet, kötü bir talih eseri olarak, bakışınızda, içinizden geçen bir hülya görülürse, aniden dururlar ve mantıksal zaferlerine oracıkta son verirler, hayali bir hortlaktan korkan çocuklar gibi gözlerini yumup, bakmaktan korkarlar.
    aç gözlerini, zayıf ve kibir dolu insan, toz zerreciğinin üstüne güçlükle tırmanan zavallı karınca; kendi kendine özgür ve büyük olduğunu söylüyorsun, kendi kendine saygı duyuyorsun, hayatı süresince o kadar aşağılık olan sen, ve kuşkusuz alay etmek için, gelip geçen çürük bedenini selamlıyorsun. ve sonra sanıyorsun ki, büyüklük adını verdiğin bir miktar gurur ve toplumunun özü olan bu alçak çıkar arasında çalkalanan bu kadar güzel bir hayat, ölümsüzlükle taçlanacak. sana ölümsüzlük mü; sen ki bir maymundan daha azgınsın, ve bir kaplandan daha kötüsün, ve bir yılandan daha sürüngensin?
    haydi canım! maymun için bir cennet yaratın bana, kaplan ve yılan için, hovardalık, gaddarlık, alçaklık için, bencillik için bir cennet, bu toz zerresi için bir ebediyet, bu hiçlik için ölümsüzlük. özgür olmakla, iyilik ve kötülük adını verdiğin şeyleri yapabilmekle övünürsün, kuşkusuz daha hızlı mahkum edilmek için, zira sen iyi ne yapmayı bilirsin? hareketlerinden biri bile var mı ki kibir tarafından yönlendirilmesin veya çıkar tarafından hesaplanmış olmasın?
  • "içine girdiği eldiveni yırtması gibi, cümleleri eğip büken dev gibi, düşünceleri sözle nasıl ifade etmeli?"

    "etrafımdaki bütün bu insanlar, içinde öldüğüm bir çöl yaratıyorlar."

    "sadece, birçok yerde, ifadenin zorlandığını ve tablonun keyfi şekilde karartıldığını sanacaksın belki; bu sayfaları bir delinin yazdığını hatırla ve kelime çoğu kez, ifade ettiği duygunun üstüne çıkıyorsa şayet, bunun nedeni, başka yerde, yüreğin ağırlığı altında ezilmiş olmasıdır."

    bir delinin anıları
    gustave flaubert

    (daha önce başka bir entryde tanım yazdım.)
  • "ve bazı günler var ki devasa bir bezginliğe kapılıyorum, ve karanlık bir sıkıntı, gittiğim her yerde, beni kefen gibi sarmalıyor; kıvrımları beni utandırıyor ve kısıtlıyor, hayat bir vicdan azabı gibi üstüme basıyor. bu kadar genç ve bu kadar her şeyden bıkmış... oysa yaşlı olup hâlâ heyecan dolu olanlar var! ve ben, o kadar düşüğüm, o kadar küskünüm! ne yapmalı? gece, lambrilerimin üstüne titrek ışığını yaprak yaprak düşüren aya, gündüz de komşu çatıları altınla kaplayan güneşe mi bakmalı? yaşamak bu mu? hayır, bu ölüm, eksi, kabir huzuru.

    ve kendime ait küçük neşelerim var, bir hapishanenin parmaklıkları arasında batan güneşin ışıkları gibi, hâlâ gelip tecridimde beni ısıtan çocukluk kalıntılarım var: bir hiç, en küçük bir fırsat, yağmurlu bir gün, pırıl pırıl bir güneş, bir çiçek, eski bir mobilya, bana bir dizi anıyı hatırlatıyor, hepsi gelip geçen, belirsiz, gölgeler gibi silik anılar... çayırlardaki papatyaların ortasında, otların üstünde çocuk oyunları, çiçek açmış çalıların arkasında, altın sarısı üzümleri olan asmalar boyunca, kahverengi ve yeşil yosunun üstünde, geniş yaprakların, serin gölgelerin altında; ilk yaşların anıları gibi sakin ve gülen anılar, yanımdan solmuş güller gibi geçiyorsunuz.

    gençlik, kanı kaynatan taşkınlıkları, dünya ve gönülle ilgili belirsiz içgüdüleri, aşk çarpıntıları, gözyaşları, çığlıklar! genç adamın aşkları, olgun yaşın ironleri. ah! siz, çoğu kez, karanlık veya donuk renklerinizle geri geliyorsunuz, kaçak, itişip kakışarak, kış gecelerinde duvarların üstünden koşarak geçen gölgeler gibi. ve çoklukla, çoktan geçip gitmiş herhangi bir güzel günün anısı karşısında kendimden geçiyorum; hâlâ kulaklarımda çınlayan ve hâlâ neşeyle kalbimi çarptıran kahkahalar ve gülüşlerle ve beni acıyla gülümseten çılgın ve neşeli bir günün... zıplayan ve ağzı köpük köpük bir atın üstünde bir yarış, çakıltaşlarının üstünde akan suya bakarak, gölge kaplı geniş bir yolda yapılan hayalperest bir gezinti; veya ateş demetleriyle ve kırmızı haleleriyle parıldayan güzel bir güneşin seyri... ve atın dörtnala gidişini, burun deliklerinden buhar çıkarışını hâlâ duyuyorum; kayan suyu duyuyorum, titreyen yaprağı, buğdayları bir deniz gibi eğrilten rüzgarı... diğer bazı anılar, yağmurlu günler gibi kasvetli ve soğuk; geri gelen acı ve zalim anılar da var; umutsuzca ağlamakla geçen çile dolu saatler, ve ardından gözleri saklayan yaşları, sesi boğan hıçkırıkları kovmak için zoraki gülüşler...

    birçok gün, birçok sene boyunca, hiçbir şeyi düşünmeden veya her şeyi düşünerek oturdum, sarmak istediğim, ve beni yiyip bitiren sonsuzluğun içinde aşınarak!

    olukların içine yağan yağmuru duyuyordum, ağlayarak çalan çanları; güneşin ağır ağır batışını ve gecenin gelişini görüyordum ve yatıştıran uykulu geceyi, ardından gün yine ortaya çıkıyordu, sıkıntılarıyla, yaşanması gereken aynı saat sayısıyla ve ölümüne neşeyle baktığım, hep aynı gün.

    denizi hayal ediyordum, uzak yolculukları, aşkları, zaferleri, varoluşumun içinde düşük yapan, yaşamadan önce ceset olan bütün şeyleri...

    heyhat! demek ki bütün bunlar bana göre değil miymiş? diğerlerini kıskanmıyorum, zira her bir kişi yazgının onu lanetlediği yükten şikayet eder; bazıları bu yükü varoluş sona ermeden üstlerinden atarlar, bazı diğerleri de sonuna kadar taşırlar. peki ben, bunu taşıyacak mıyım?

    hayatı henüz görmüştüm ki, ruhumda derin bir iğrenme hissi uyandı; bütün meyveleri ağzıma götürdüm, bana acı geldi, bunları geri ittim, ve şimdi de açlıktan ölüyorum. böylesine genç ölmek, kabir umudu olmadan, orada uyuyacak olmaktan emin olmadan, oradaki huzurun bozulup bozulamayacağını bilmeden! hiçliğin kucağına atlamak ve sizi kabul edeceğinden şüphe etmek!

    evet, ölüyorum, zira geçmişini denize dökülen su gibi görmek yaşamak mıdır, şimdiki zamanı bir kafes, geleceği bir kefen gibi görmek?"

    gustave flaubert, bir delinin anıları
    ah! biçemin üzerine serilen çiçeklerden...
  • "aç gözlerini, zayıf ve kibir dolu insan, toz zerreciğinin üstüne güçlükle tırmanan zavallı karınca; kendi kendine özgür ve büyük olduğunu söylüyorsun, kendi kendine saygı duyuyorsun, hayatı süresince o kadar aşağılık olan sen, ve kuşkusuz alay etmek için, gelip geçen çürük bedenini selamlıyorsun. ve sonra sanıyorsun ki, büyüklük adını verdiğin bir miktar gurur ve toplumunun özü olan bu alçak çıkar arasında çalkalanan bu kadar güzel bir hayat, ölümsüzlükle taçlanacak. sana ölümsüzlük mü; sen ki bir maymundan daha azgınsın, ve bir kaplandan daha kötüsün, ve bir yılandan daha sürüngensin? haydi canım! maymun için bir cennet yaratın bana, kaplan ve yılan için, hovardalık, gaddarlık, alçaklık için, bencillik için bir cennet, bu toz zerresi için bir ebediyet, bu hiçlik için ölümsüzlük. özgür olmakla, iyilik ve kötülük adını verdiğin şeyleri yapabilmekle övünürsün, kuşkusuz daha hızlı mahkum edilmek için, zira sen iyi ne yapmayı bilirsin? hareketlerinden biri bile var mı ki kibir tarafından yönlendirilmesin veya çıkar tarafından hesaplanmış olmasın?"