1. ölmü$ müslüman kadin
  2. sevdiğiniz bir yazarın henüz tamamlanmamış ve kaçınılmaz olarak basılmamış kitabının başlığında pazar günü bir yandan çayınızı yudumlarken yer parsellemek kadar güzel başka bir şey var mıdır?

    şu anda parselliyor olmaktan mutluluk duyduğum kitabın adı, sizin de sol frame denen yerde “merhume”yi görüp tıklamış olmanızın getirdiği farkındalık neticesinde gördüğünüz üzere merhume’dir. murat uyurkulak her zamanki oyunbazlığıyla yine ironik ama bence bu kez kendisine çok farklı ve güzel mecralara yelken açma olanağı sağlayacak bir alt başlık koymuş romanına: bir cinayet romanı.

    modernist edebiyatın, faulkner neticesinde cinayet – polisiye janrının, hikaye anlatır gibi yaparken ontolojik sorunlarla meşgul olmanın hazzına okuru da, yazarı da vardırmak gibi kıymetli ve pek tabii netameli özellikleri olduğunun farkına vardığını düşünecek olursak, merhume, hem başlığı hem de alt başlığıyla bizi neşeli ve haz dolu satırlarla cebelleştirecek, kıvamı şahane paragraflarla dakikalarca güreştirecek ve nihayetinde tekrar okuyana dek bir süre aklımızın bir köşesinde durmadan vızıldayıp duran bir sinek gibi dolanıp duracak, bundan hiç şüphem yok.

    merhume ile ilgili ilk malumatım pek tabii matbuat vasıtasıyla oldu. kitabın ithafından kaynaklanan trajik bir hikayesi var. murat uyurkulak’ın muhtemelen buralarda söz edilmesinden hoşlanmayacağını düşündüğüm –son yamuk olarak tahayyül edince insan böyle düşünüyor- için pek fazla deşmeyeceğim bu hadiseyi, ama en azından şunu belirtmek lazım: murat uyurkulak bu romanını iki yıl önce kaybettiği babaannesine ithaf etmiş. şükriye uyurkulak’a.

    devrim-garip tabirle “kürt sorunu” derken, uyurkulak kadınlar ve erkekler arasındaki her daim gergin ipin üzerinde koşmaya karar vermiş merhume’de. kendi cümleleriyle anlatmak sanırım daha doğru olacak kitabı: “bunda da erkeklerin gözünden kadınları anlatmaya çalışıyorum. erkeklerin kendi dünyalarında yarattıkları cehennemi ve bunun kadın dünyasında yarattığı katmerli cehennemi. sansür yok, açık açık. bol itiraf. babaanneme ithaf ettim. böylece orada ismini ölümsüzleştireceğim.

    “dediğim gibi, kadın dünyası bana uzak, o dünyayı anlamaya çalışıyorum. kendi erkekliğimle mücadele ediyorum. ama neticede hala zalimler kampının bir üyesiyim.”

    iki sıkıntı var geldiğimiz şu yerde. ilkinden pek bahsetmedim ama, o oldukça önemli bir sıkıntı. kendisine yeni bir şey yazıp yazmadığı sorulduğunda uyurkulak’ın romanının bitip bitmeyeceğinden emin olmayarak yanıt vermesi ciddi bir üzüntü kaynağı, ki ayrıca bu endişe verici, ve fakat biteceğine dair hisleri kuvvetlendiren bir yanı da yok değil. bitmeyecek olsa bitmez, kimse adını bile duymaz, hafif suni hışırtılar eşliğinde geri dönüşüm kutusundaki yerini aldırdı gibi geliyor bana merhume. ama romanın çıkış noktasını düşününce biteceğine dair hislerim daha da kuvvetleniyor. fakat taraflıyım, bu nedenle pek dikkate alınamasam da olur...

    ikinci nokta ise, yazmaya şiirle başlayan uyurkulak’ın –ki ilk romanı uzun bir şiirinin geçirdiği mutasyonun benzersiz bir ürünü-imiş-, muhakkak dili karşı cinsin acılı soslarından biri tarafından, hatta birden fazlası tarafından yakılmış olmalı. yoksa o kıvamı şahane romanları, o dille nasıl yazardı? acıyı duyumsamamak olanaksız gibi geliyor bana uyurkulak'ın metinlerinde.

    iyi, tamam, erkekler zulüm ediyorlar etrafındakilere, burası kesin, özellikle de kadınlara, ama “vahşi erkek ritüellerinin hepsinden geçtiğinden, yer yer o pespayeliğe direnebildiğinden ve yer yer direnemediğinden” uyurkulak’ın hiç kuşku duymuyorum. o çamurun ürünüyüz biz hepimiz. ancak çamur için bile su ve toprak gerekli değil midir? tek başına toprak ya da su çamur olabilir mi? biri birine bir şekilde karışmalı ki ortaya insanın ağzının tadını kaçıran, üstünü başına bundan sonra gideceği her yerde yanında götüreceği çamuru bulaştırabilsin.

    ortada zulüm varsa bu kolektif bir üründür bana sorarsanız.

    merhume’yi sabırsızlıkla bekliyorum. ve bence bu roman ciddi bir dönüm noktası olacak uyurkulak poetikası için. polisiye ve uyurkulak aynı anda kulağa inanılmaz geliyor.

    evet, kim bilir kaç pazar ve kaç bardak çay daha geçecek kitap elimize ulaşana kadar. ama beklemeye değecek, bunu biliyorum. ve o roman bitecek, evet!
  3. geçenlerde hafizami kaybettim hukumsuzdur arkadaşla laflarken murat uyurkulak'ın nefretinin, kininin güzelliğinden bahsediyordum. edebiyatını güzel kılanın da bu olduğunu hırlayarak ve salyalar saçarak anlatmaya çalışıyordum. bugün taraf'ta röportajı çıktı:

    "bir üçüncü kitap yazıyorum, ama ne zaman biter, biter mi bitmez mi bilmiyorum. adı şimdilik “merhume”. ağır ilerliyor, geçinmek için çalışmak zaman alıyor. olsun, böylesi daha iyi, öfkeyi diri, kini mümbit kılıyor.

    tam ağzıma layık bir uyurkulak romanı yolda demek ki.

    http://taraf.com.tr/…er/onlar-yapar-biz-bakariz.htm
  4. şöyle bi toplu para geçse elime diyor, çeviri meviri gibi siktiriboktan şeylerle uğraşmak zorunda olmasam, 3-4 aya bitirirdim diyor kitabı. yazarının yazamama sendromundan bahsetmiştik tahminen, hakkaten de öyleymiş. tabii elimahkum uğraştığı başka şeyler de eklenince, uzuyor da uzuyor bu süreç.

    bu abinin bu kadar samimi olabilmesinin önkoşulu da bu zaten. ben öyle para kazananlardan yiyenlerden haz etmeyen insan değilim, kim napıyosa yapsın. ama bu abi, kazanamayan abi. sen gibi, ben gibi bi şey. bu roman tamamlanırsa eğer, gelirse önümüze, belki her satırında olmaz ama, üç-beş satırda bir, o uzayan süreci ve sebebini göreceğizdir. öyle bi beklentim var. göresim var o öfkeyi gene. çünkü bu öfke, insanı korkutan bi öfke değil. öfkelendikçe güzellenen insanların öfkelerinden. umutlanıyor insan, bi yandan küfrediyor, bi yandan gülümsüyor.

    öyle ya da böyle, kaç yıl geçerse geçsin fark etmez, bitsin bu roman, çıksın karşımıza.
  5. "ne şeytan bekler bir günahı ne de genç ölüyü mezar..."
    bu kitabı bekliyor, bekliyor, bekliyorum.
    şubat 2011 diye okudum bir yerlerde..

    hadi çıksın da bir gecede kitap bitirmenin, bir kitabı çok sevmenin tadına varalım.

    mazoşist bir zevkle, suratımıza dünyanın tükürülmesinden ancak bazılarının alabildiği o ince zevki alabilelim.. kitap sarılsın sonra, sonra kitaba sarılalım. sözcükler ne olursa olsun sözcükler hala "var" diyelim falan...
    öyle bir ruh halindeyim bugün. çıkmamış hatta yazılmamış bir kitabı özlüyorum.
  6. bir yıla kadar elimizde olacak olan, yazarın sonunu gördüğü, sabırsızlıkla beklenen eser.

    ilk kısmını defalarca okudum... okudum... doyum olmuyor arkadaş. murat uyurkulak'ın yazdıklarını okumaya doyum olmuyor.

merhume hakkında bilgi verin