şükela:  tümü | bugün
  • sevdiğiniz bir yazarın henüz tamamlanmamış ve kaçınılmaz olarak basılmamış kitabının başlığında pazar günü bir yandan çayınızı yudumlarken yer parsellemek kadar güzel başka bir şey var mıdır?

    şu anda parselliyor olmaktan mutluluk duyduğum kitabın adı, sizin de sol frame denen yerde “merhume”yi görüp tıklamış olmanızın getirdiği farkındalık neticesinde gördüğünüz üzere merhume’dir. murat uyurkulak her zamanki oyunbazlığıyla yine ironik ama bence bu kez kendisine çok farklı ve güzel mecralara yelken açma olanağı sağlayacak bir alt başlık koymuş romanına: bir cinayet romanı.

    modernist edebiyatın, faulkner neticesinde cinayet – polisiye janrının, hikaye anlatır gibi yaparken ontolojik sorunlarla meşgul olmanın hazzına okuru da, yazarı da vardırmak gibi kıymetli ve pek tabii netameli özellikleri olduğunun farkına vardığını düşünecek olursak, merhume, hem başlığı hem de alt başlığıyla bizi neşeli ve haz dolu satırlarla cebelleştirecek, kıvamı şahane paragraflarla dakikalarca güreştirecek ve nihayetinde tekrar okuyana dek bir süre aklımızın bir köşesinde durmadan vızıldayıp duran bir sinek gibi dolanıp duracak, bundan hiç şüphem yok.

    merhume ile ilgili ilk malumatım pek tabii matbuat vasıtasıyla oldu. kitabın ithafından kaynaklanan trajik bir hikayesi var. murat uyurkulak’ın muhtemelen buralarda söz edilmesinden hoşlanmayacağını düşündüğüm –son yamuk olarak tahayyül edince insan böyle düşünüyor- için pek fazla deşmeyeceğim bu hadiseyi, ama en azından şunu belirtmek lazım: murat uyurkulak bu romanını iki yıl önce kaybettiği babaannesine ithaf etmiş. şükriye uyurkulak’a.

    devrim-garip tabirle “kürt sorunu” derken, uyurkulak kadınlar ve erkekler arasındaki her daim gergin ipin üzerinde koşmaya karar vermiş merhume’de. kendi cümleleriyle anlatmak sanırım daha doğru olacak kitabı: “bunda da erkeklerin gözünden kadınları anlatmaya çalışıyorum. erkeklerin kendi dünyalarında yarattıkları cehennemi ve bunun kadın dünyasında yarattığı katmerli cehennemi. sansür yok, açık açık. bol itiraf. babaanneme ithaf ettim. böylece orada ismini ölümsüzleştireceğim.

    “dediğim gibi, kadın dünyası bana uzak, o dünyayı anlamaya çalışıyorum. kendi erkekliğimle mücadele ediyorum. ama neticede hala zalimler kampının bir üyesiyim.”

    iki sıkıntı var geldiğimiz şu yerde. ilkinden pek bahsetmedim ama, o oldukça önemli bir sıkıntı. kendisine yeni bir şey yazıp yazmadığı sorulduğunda uyurkulak’ın romanının bitip bitmeyeceğinden emin olmayarak yanıt vermesi ciddi bir üzüntü kaynağı, ki ayrıca bu endişe verici, ve fakat biteceğine dair hisleri kuvvetlendiren bir yanı da yok değil. bitmeyecek olsa bitmez, kimse adını bile duymaz, hafif suni hışırtılar eşliğinde geri dönüşüm kutusundaki yerini aldırdı gibi geliyor bana merhume. ama romanın çıkış noktasını düşününce biteceğine dair hislerim daha da kuvvetleniyor. fakat taraflıyım, bu nedenle pek dikkate alınamasam da olur...

    ikinci nokta ise, yazmaya şiirle başlayan uyurkulak’ın –ki ilk romanı uzun bir şiirinin geçirdiği mutasyonun benzersiz bir ürünü-imiş-, muhakkak dili karşı cinsin acılı soslarından biri tarafından, hatta birden fazlası tarafından yakılmış olmalı. yoksa o kıvamı şahane romanları, o dille nasıl yazardı? acıyı duyumsamamak olanaksız gibi geliyor bana uyurkulak'ın metinlerinde.

    iyi, tamam, erkekler zulüm ediyorlar etrafındakilere, burası kesin, özellikle de kadınlara, ama “vahşi erkek ritüellerinin hepsinden geçtiğinden, yer yer o pespayeliğe direnebildiğinden ve yer yer direnemediğinden” uyurkulak’ın hiç kuşku duymuyorum. o çamurun ürünüyüz biz hepimiz. ancak çamur için bile su ve toprak gerekli değil midir? tek başına toprak ya da su çamur olabilir mi? biri birine bir şekilde karışmalı ki ortaya insanın ağzının tadını kaçıran, üstünü başına bundan sonra gideceği her yerde yanında götüreceği çamuru bulaştırabilsin.
  • hala ırkçılık yaptığını kavrayamamış yazardır. söylediği şey insan hakları için yürüyen afrikalılara: "siz önce insan yememeyi öğrenin, sonra insan hakları için yürürsünüz." demekle aynı şeydir ama hala başkalarını ikiyüzlülükle suçlamaktadır. kin kimde peki bu durumda sende mi bizde mi?
  • az önce son satırlarını da okudum, koydum rafa.

    az sayıda kitabı olsa da son dönem yerli yazarlar arasında okumaktan en keyif aldığım yazar murat uyurkulak'tır, o yüzden heyç tarafsız değerlendiremeyeceğim. zaten hayatım boyunca çıksın diye beklediğim tek kitap da merhume'dir herhalde.

    tol ve har'ı okuyalı rahat 6-7 yıl oluyor, o yüzden merhume'yle diğer kitapları karşılaştıramayacağım ama merhume'de bazı bölümlerin fazla ve gereksiz olduğunu, sonunun da hızlı geldiğini hissettim. bu hissi tol - har'da yaşamamıştım. malum, kitap bayağı gecikti, belki onunla ilgili bir durumdur. zaten kitaptaki bir hikaye bazuka'dan, bir tanesi de murathan mungan'ın bir dersim hikayesi seçkisinden sanırım. belki daha önce başka yerlerde çıkmış hikayeler de vardır, bilemiyorum.

    onun dışında dil olarak bildiğimiz murat uyurkulak romanı. sözcük kullanımları çok sevdiğim ihsan oktay anar'ı, karakter isimleri pek haz etmediğim murat menteş'i, kitabın bazı bölümleri gayet haz ettiğim kara kitap'ı hatırlattı okurken. uyurkulak kitaplarında politik şiddetin insanı resmen mıhladığı yerler vardır, bu kitapta da eksik değil bu bölümler.

    erkek yazarlar kadın karakter yaratmada pek iyi değildir. o yüzden filmlerimizde, dizilerimizde, edebiyatımızda pek sağlam kadın karakter yoktur. merhume'de hafif hileyle "erkek gibi kadın" bir karakter yaratılmış, fena olmamış. zaten kitabın sonlarında da çaktırmadan öz eleştirisini veriyor bu konuda.

    velhasılıkelam, mutlaka okunması gereken çok iyi bir kitap. yıllardır murat uyurkulak'ın diğer kitaplarının misyonerliğini yapıyorum, bunu da gönül rahatlığıyla araya katıcam.

    ekleme: kitabın kapağına gıcık kapmayan bi ben varım galiba yav. eski hatuna hediye olarak gönderdim, bu nası kapak, filli boya mı sponsor olmuş kitaba diye mesaj atmış :(
  • ben kürtlere bir şey demedim, sadece hakkarilileri ötekileştiriyorum diyerek kendini savunan insan.

    ben de kürtler hakkında daha önce ırkçı şakalar yaptım bu platformda.
    hakkari'de on bin kişinin özgecan için yürümesi başlığını gördüğümde yine birkaç ırkçı şaka dışında kötü bir şey görmeyi beklemiyordum. ama başlığı açtım şakası falan yok bu işin. başını bu yazarın çektiği birkaç yazar cidden bozulmuş yürüyüşe. bölgeyle ilgili ezberlerini bozmuş yürüyüş. yürüyüşe katılanların zaten bu konuları çözmeye çalıştığını düşünmeden sallıyorlar, yok önce çocuk gelinleri çözün kadını arkanızda değil yanınızda yürütmeyi öğrenin. çıkmış şehrin ortasında yürüyor kadınlar işte, görmüyor musun.

    sonuç olarak bu kişinin yazdığı entryler ve daha da çok sonrasında girdiği edit'ler fena halde canımı sıkıyor. neyse ben gidip de türkiye'den siktir olup gitmek başlığına gireyim en iyisi. bu zihniyetle birlikte yaşamak zor.
  • dehri, murat uyurkulak'ı ve merhumesi'ni yazmış; yazmış ne kelime harika yazmış.

    "merhume’yi pek sevebildiğimi söyleyemeyeceğim. kötü bir kitap, korkunç bir kitap da demiyorum. özellikle kapanışındaki müthiş paketleme sanatına haksızlık olur öylesi. ama dil açısından da, mevzu açısından da biraz kendini ve yazı geçmişini, biraz da güncel alternatif-edebiyat (?) klişelerini tekrar yoğurduğu ve “hah!” dedirtmeyen bir roman olmuş sanki merhume." http://polisantrik.com/…at-colunde-yeni-bir-cuk-877

    not: türkçe edebiyatın ya da erkekler tarafından üretilen türkçe edebiyatın üstünde dolaşan çük ile "kamış sıkıntısı”nın yerini “yürek sıkıntısı”nın alması hakkındaki dehri karalamalarını sabırsızlıkla bekliyoruz.

    bir not daha: merhume'nin kapağı kadar boktan kapak hakketen görülmedi.
  • acaba sözlük yazarlarından farklı bir merhume mi okudum diye düşünmeme sebep, murat uyurkulak'ın murat menteşçilik oynadığı, ancak hiç başarılı olamadığı, kopuk, özensiz ve kötü bir dille yazılmış, zayıf kurgulu, gerçekten kötü romanı.

    tol ve har'ı yazan adamın, bu kitabı yazmış olmasına şaşırıp durarak okudum.
  • koyuyorum

    yaşgünlerine koyayım...
    yaşgününü, sevgililer gününü, anneler gününü icat edenlere koyayım...
    mevzubahis günlerde tüketim infilak etsin diye kafa patlatan ruh hastası reklamcılara koyayım...
    mevzubahis günlerde dolup taşan alışveriş merkezlerine, o merkezlerdeki gözü kör eden parlak vitrinlere, o vitrinlerin arkasındaki tezgâhlarda iki kuruşa üç gömlek, dört külot, beş atlet satmak için dil döken kederli gençlere, o gençlerin hemen yamacındaki kara kasalarda oturup alttan alttan tomar tomar para sayan salyalı pezevenk patronlara koyayım...
    büyük, orta, küçük burjuvalara, beyaz yakalılara, mavi yakalılara,yakasızlara, donsuzlara koyayım...
    ruhta hal, canda mecal bırakmayan ne kadar mesai varsa hepsinekoyayım...
    ruhta sahte can, canda sathi mecal hâsıl eyleyen tatillere koyayım...
    bir günü yirmi beş saatmiş, bir haftayı sekiz günmüş, bir ayı beş haftaymış, bir yılı on üç aymış, bir ömrü çok lazımmış gibi yutturanlara koyayım...
    bunları bana eski komünist, yeni sufi babam öğretti, babalar gününe de koyayım...
    bunları her fırsatta yaza yaza nice yaşgünleri kutlayıp nice tatillere çıkan bana koyayım...
    yaşgünlerinde hediye verenlerin cümlesine koyayım...
    vermeyenlere en âlâsından koyayım...
    hediyenin menşesi kadınsa düzüşme ihtimali nispetinde nice acayip hediyelere methiyeler düzen dilime koyayım...
    dil demişken, diyalog haricinde koyayım kelimesini “koyim” diye, koyacağım kelimesini “koyucam” diye, koyuyorum kelimesini “koyuyom” diye, koyarım kelimesini “koyarım” diye yazma cesareti bulamamamın sebebi olan bilumum dilbilgisi kurallarına, imlâ kılavuzlarına, tuğla gibi lûgatlara koyayım...
    dil devrimi diye diye çuvalla muhteşem ehil kelimeyi ziyan eden allahsız kitapsızlara koyayım...
    o çuvalı eşeleyip bulduğu üç beş sikik kelimeyle seyran eyleyen allahlı kitaplılara koyayım...
    beleş diye iki saattir burnuma sek rakı yerine sulu bira dayayan devrim’e koyayım...
    biranın yanında getirdiği karışık çerez tabağındaki ucuz soslu mısır yoğunluğuna, soslu mısırın tipinden de tadından da tiksindiğimi çoktan unutan devrim’e bir daha koyayım...
    sidik torbamdan kalkıp yavaş yavaş kasıklarıma yürüyen bu ılık mecburiyete, bu saygısız, bu sabırsız gıdıklanma hissine koyayım...
    bunca asır işetmeyen bira imal edemeyen zevata en sağlamından koyayım...
    tuvaletten çıkarken omzuma çarpıp özür dilemeyen, üstüne bir de yüzüme yüzüme sırıtıp, “yine sana kara geceler, ha?” diye dalga geçen bahadır ürkmez’e koyayım...
    bahadır puştunu “yeraltı edebiyatının genç öncüsü, öfkeli kelimelerin, sert cümlelerin yeni ustası” diye takdim edip iki satırda pabucumu arşa fırlatan evren tunga’ya, o yerin altına üstüne koyayım...
    masaya otururken bardağımın dibinde kalan iki parmak biranın sarhoş şerefsizin biri tarafından iç edildiğini görüp atan asfalyalarıma koyayım...
    masada otururken ortalıkta fır dönen eylem’in önüme bir bardak bira daha koymasını helecanla bekleyen şahsiyetime, eylem’in bu eylemi hayata geçirmeye hiç niyeti olmadığını anlayınca ruhuma teyellenen ağlama arzusuna koyayım...
    masadan kalkarken arkaya devrilen, ayyaş düşmanı şuursuz sandalyelere koyayım...
    masaya çarpınca şımarık bir fütursuzluk halinde yere düşüp parçalanan bu ince kaideli tombul hazneli balon bardaklara koyayım...
    mekândan ayrılırken, çıkan gürültü sebebiyle dönüp kınar gözlerle derya deniz bana bakan güzel hanımlara koyayım...
    cümle içinde merhum ece ayhan’a falan berbat atıflar yapmadan duramayan üslubuma koyayım...
    atfı bir sonraki cümlede faş etme, faş eder etmez kâh bir marifet eylediğimi ümit, kâh bir kabahat işlediğimi vehmetme huyuma koyayım...
    sinek sürüsü gibi etrafımı çeviren bütün bu selpakçı çocukların müsebbiplerine koyayım...
    aniden kolunu omzuma atıp beş lira isteyen bu ayı gibi korkutucu, kertenkele kadar çirkin, azrail kadar tehlikeli tinerciye koyayım...
    param olmadığını söylerken korkuyla kısılan sesime, hafifçe seğiren gözüme koyayım...
    meçhul bir yerlerden yetişip beni küçük bir veletmişim gibi arkasına saklayan, tinerciyi “defol lan it” diye savarken sesi hiç kısılmayıp gözü zerre seğirmeyen iri yarı, yakışıklı gence koyayım...
    lise yıllarından beri sadık okurum olduğunu, yeni kitabımı ne zamandır sabırsızlıkla beklediğini söylediğinde yüzüme çaresizce yerleşen şaşkınlığa, hem korunmaktan hem hatırlanmaktan mütevellit içime sıcak sıcak yayılan minnet hissine koyayım...
    koyayım koyayım en çok da o hisse foş diye eşlik ediveren gözyaşlarıma koyayım.
  • şöyle bi toplu para geçse elime diyor, çeviri meviri gibi siktiriboktan şeylerle uğraşmak zorunda olmasam, 3-4 aya bitirirdim diyor kitabı. yazarının yazamama sendromundan bahsetmiştik tahminen, hakkaten de öyleymiş. tabii elimahkum uğraştığı başka şeyler de eklenince, uzuyor da uzuyor bu süreç.

    bu abinin bu kadar samimi olabilmesinin önkoşulu da bu zaten. ben öyle para kazananlardan yiyenlerden haz etmeyen insan değilim, kim napıyosa yapsın. ama bu abi, kazanamayan abi. sen gibi, ben gibi bi şey. bu roman tamamlanırsa eğer, gelirse önümüze, belki her satırında olmaz ama, üç-beş satırda bir, o uzayan süreci ve sebebini göreceğizdir. öyle bi beklentim var. göresim var o öfkeyi gene. çünkü bu öfke, insanı korkutan bi öfke değil. öfkelendikçe güzellenen insanların öfkelerinden. umutlanıyor insan, bi yandan küfrediyor, bi yandan gülümsüyor.

    öyle ya da böyle, kaç yıl geçerse geçsin fark etmez, bitsin bu roman, çıksın karşımıza.
  • kitabı aldım okudum. vaktim olunca yazarım diyorum da naçizane bir okur olarak ammaaa...kitapta koyayımlı bir bölüm var ya heh işte bu kitabın kapağını tasarlıyanı buna onay vereni bunu basanı su veren itfaiyenin hortumunu...töbee töbee yeni ergen vampirli roman kapağı gibi...diyorum daha da birşey demiyorum kitabı kapladım öyle okudum lan...april miş he he april
    tanım: 2016 basım murat uyurkulak romanı
  • önsözü
    "azımsanmayacak kadar ölmüşüm,azımsanamayacak denli ölüyüm"
    (nilgün marmara)
    olan murat uyurkulak ın son kitabı.sayfalar ilerleyip kitap bittiğinde yeni bilgiler verilecektir.