şükela:  tümü | bugün
  • (bkz: meydan okumak)
  • 29.06.2015 pazartesi
    (iiv.) - otium est pulvinar diaboli.
    uyandım. henüz uyandım. alışkın olmadığım şekilde, gece erken uyuyup, güneş gölgesini ufka düşürdüğü zaman uyandım. bir rüyaydı sanırım; şu klasik sonla, oldukça tedirgin edici bir biçimde biten bir rüya. sonlarına doğru "şimdi ne yapacağım ben?!" diye düşünürken, uyanıkken içten içe çokça şikâyet ettiğim o gerçekliğe kavuşacak olmamın rahatlaması ve bu rahatlamaya sebep olan gerçekliğin değerindeki ani çakılma: gözlerimi aralamam.

    rüyamda antikiteyle karşılaşmak adına neler yapmadım ki? kâbusum olsunlar, razıydım. horhor'daki bir antikacıdan, bir umut, rüyamda benden hesap sorar diye geri vermek üzere çaldığım bir eros heykelciği bile işe yaramamıştı. eros'u almamın özel bir sebebi yok; diğer heykelcikler kaşla göz arasında yürütülebilmek için çok büyüklerdi. belki de bunun dışında, eros'u almama dair özel bir sebep vardır, kim bilir. heykelciği kadına götürüp verirken amacımı da anlatınca, kadın kahkahayı basıp, "bu daha ben bunu buraya almazken seninmiş; sana yazılmış." gibi sözlerle heykelciği bana geri vermek istedi. söylediklerinin kendi kendineliği çağrıştıran tınısını da dikkate alarak cevap vermedim. heykelciği masaya bıraktım, teşekkür ettim. ayağa kalkıp yanıma geldi, bir elimden tuttu, elime heykelciği koyarak bir ayıbı örtercesine parmaklarımı kapattı. gözlerinin içinde koram koram büyüyen, bebeksi lacivert hareler gördüm; tanrım! "şimdi ne yapacağım ben?!" bir adım geri çekildim ve heykelcikle birlikte evin yolunu tuttum. gördüğüm ilk rüyada, not aldığım bu gelişmeyi anacaktım.

    uyku, taş odama girerken beni kapıda karşılayan ayakkabı tamircisi marty'i andırıyor artık iyiden iyiye; ben odamda değilken o etrafı kolluyor ve karşılığında da odanın önünü kendine mesken ediniyor. uyku da böyle: bedenime dair bir şeylere göz kulak olmaktan başka hiçbir ataleti yok. işte böyle uykulardan biri, birkaç saatlik bir kır gezintisiydi. yer yer kırık dökük buluntular... tabii, kanaatimce "buluntu" bunlar; rüyama çağırabileceğim hiçbir araştırmacı yok. ancak o da ne? arkama bile bakmamışken, ilahi bir sezgiyle kaçmaya başlıyorum. ben kaçtıkça yer silkiniyor. adeta kimden kaçtığımı bilmeden nereye kaçtığımı soruyor bana! "sana ne oluyor ki sarsılıyorsun?!" diye çıkışasım geliyor orada yere. ayakta durabilmemi borçlu olduğum yer yutuyor zayıf bedenimi. yeraltındayım. o zamanlara ait gizli bir tarikatın elinde. kemiklerimi çekmişler içimden, onları görebiliyorum. zaten yerden (belki de yeraltından) kaçarken, iskeletim kırıklarla perişan olmuş. hayret, nasıl oldu da ağrı ya da acı duymadım hiç! akik süslemeli balyozlarla iskeletime saldırıyor bu karanlık varlıklar. iyi ama neden akik? zavallı iskeletim, un ufak oluyor gözlerimin önünde... o anda bir yandan akiklerin ışıkla olan dansı haz verirken, diğer yandan iskeletsizliğin kesif hayali bu hazzı boğmaya çalışıyor. "şimdi ne yapacağım ben?!" neredeyse bir çeşit toprağa benzemeye başlayan kemiklerimi bana doğru üflüyorlar, pis beyaz renkte bir fırtınanın dışına doğru gözlerimi açıyorum.

    uyanıyorum. eros'u çalmış olmak, beni thanatos ile tanışmaya götürecekleri izlenimini yaratmış olacak ki, hayal kırıklıklarıyla doluyum. neyse ki iskeletim sapasağlam (öyle ki, pişmanlık yaratacak kadar). kırılmış hayaller geliyor aklıma. onlar hiçbir zaman benim değildi; onlar, insanlığın ortak mirası olan lanetten ibaretler. kırılmış hayallerin parçalarını un ufak ederken çoğunlukla küfür kıyamettir insan; öyle akik endişeleri de olmaz.

    bir hayal ya da bir rüya anlatılabildiği sürece; dilin engelli damarlarında dolaşıma sokulabildiği sürece, kişinin kendisine ait olamayacak. bugün tekrar o antikacı kadına gideceğim. biraz sohbetten sonra belki kallavi bir thanatos bulabilirim kendisinde.