şükela:  tümü | bugün
  • (bkz: meydan okumak)
  • 25.09.2012 salı
    geçen birkaç günde onun hangi güzergahları kullandığını öğrendim. dünün hemen ardından, bugün yine o bankta olmam oldukça etkili olacaktı -ne de olsa bis repetita placent. bugün oraya vardığımda göğün yeri delişine tanık oldum. yanıma aldığım şemsiyenin o şiddetli rüzgâra ne kadar daha dayanabileceğine dair hiçbir fikrim olmamalıydı. öte yandan insan masumiyetini kaybetmek istediğinde bile bütün hesabı bozabilecek ve ona beklenmedik bir masumiyet kazandırabilecek böyle büyük bir fırtına, tanrıların hesabındaki küçük bir detaydan ibaret kalabiliyordu. o bir kez daha kaldırımda göründüğünde, yağmur olanca şiddetiyle yağmaya devam ediyor; elimdeki şemsiyeyse, bir su akıntısına kapılmış ev örümceğini andırıyordu. ıslanmaktan kaçmıyordum. şemsiyemin dağılmasının ardından, vahiyle bana iletilen bir senaryoyu oynuyormuşçasına soğukkanlıydım. merdivenleri çıkmasını beklediğim bu rum ateşi, yanıma gelip, beni şemsiyesinin altına almıştı. daha şiddetli bir alevle yanmayı beklemediğimi söylersem yalan olur; ancak şaşıramıyordum. o şemsiyesini ellerime tutuştururken, boğazından kulaklarına ve oradan da gözlerine yayılan bir ateş, ilahi bir seğirmeyle gözlerime kaçan gözlerine eşlik ediyor gibiydi. dudakları aralanmıştı. sağ elimin işaret parmağını dudaklarına götürerek onu susturmayı çok istedim, ancak sesini duymalıydım. "evim yakın, hemen şurası... yarın alırım." dedi. sesindeki heyecan, onu üşüten soğuğu mutlak bir yenilgiye uğratıyordu. kulak memelerinden yola çıkarak boynunu dolaşan ve boğazına ulaştıktan sonra, aynı yolu izleyerek kulak memelerine geri dönen o ateşe dokunacak olursam, yağmurun bizi büyük bir gürültüyle söndüreceğini ben hatırlıyordum, o ise zaten bununla yaşadığı için bunu unutuyor ve buna alışıyordu. onun göğüslerinde ve gerdanında, kol eklemlerinde ve omuzlarında, diz eklemlerinde ve kasıklarında kilitli bir ateşti esasında bahsi geçen. o bu ateşi içerirken, ben ise o ateşi düşünmekle kalıyordum. merdivenlere koştu, sekerek çıktı basamakları. arkasına bile bakmadı.

    eve dönüş yolunda sarhoştum. kafamdaki gariplik ayaklarıma inmiş, eve dönüşte dümen büsbütün ayaklarıma geçmişti. bu sarhoşluğu bütün dünyadan esirgiyordum. nasıl da sarhoşluğumu gizlemek adına hiçbir çaba harcamazken, o daima bende saklıydı... kan ne kadar deli olursa olsun, renk vermez. şarap kanın rengini biraz açar, fakat şarapsızlıkta kazanılan sarhoşluk manastırlara özgü olup, yazılı romantizmin yerini alır öyle zamanlarda.

    01.10.2012 pazartesi
    erguvani. bundan 4 yıl önce kadıköy’de, yaşlı bir sahafın yanında çalışırken bir kitabın sayfalarından birinde gördüğüm ve sonradan bizans imparatorları tarafından imzalanan fermanlardan birinin kopyası olduğunu öğrendiğim bir sayfada görmüştüm bu rengi. belge kopya olmasına rağmen, imzanın taşıdığı renk oldukça sahiciydi. sonradan sık sık uğradığım bu muhitte, sahaflara haftada birkaç kez uğrayan bir matbaacıyla tanışmıştım: her çeşit mürekkep hakkında engin bilgiye sahip, çekirdekten yetişme bir levanten. şimdi onu bulmam gerekiyordu. geçtiğimiz çarşamba ve perşembe günleri, bu adamı aramakla geçti. perşembe günü matbaacıyı kadıköy’deki bir kuru kahvecide buldum. kahveye olan tutkusunu, onu orada, elindeki kallâvî fincanla bulduğumda hatırlamıştım. ilk bakışta çıkaramadıysa da, gözlerimin içine baktığında hatırladı beni. biraz sohbetten sonra şu mürekkepten açtım konuyu; kopyayı bulamasam da benzeri bir kopyayı edinip, üzerindeki imzanın yazıldığı mürekkepten bulup bulamayacağımı sordum. hafif rum aksanıyla, "bulursun, bulursun amma, pahaliya patlar sana..." dedi kahvesinden oldukça gürültülü bir yudum daha alan matbaacı ve devam etti: "... bu mürekkep artık pek kullanılmıyor; yeni boyalar çıktı çıkalı, ebrucular bile rağbet etmiyorlar buna pek." pahada çekincemin olmadığını söylemem hoşuna gitmiş olacak ki, hemen bir arkadaşını aradı ve elinde eflatun renkte mürekkep olup olmadığını sordu. cevap olumlu olunca da, benden kahvecide beklememi rica ederek arkadaşının yanına gitti. yaklaşık yarım saat sonra elinde bir poşetle çıkageldi. poşette özel bir kalem ve irili ufaklı üç mürekkep tüpü vardı. tüplerden ikisinin dolu, birinin boş olduğunu sonradan anladım. matbaacı, iki dolu tüpten özel bir şırıngayla belli oranlarda çektiği mürekkepleri boş tüpe boşalttı. tüp tamamen dolduğunda o renge çok yakın parlaklıkta bir renk çıkmıştı ortaya. heyecanıma hâkim oldum. "kullanmadan once biraz karanlikta dursun." dedi levanten matbaacı. daha da parlayacakmış. sözü bitince mürekkebi poşete güzelce yerleştirdi ve bana uzattı.

    pazarlığa mahal vermeden teşekkür ettim ve kahveciden ayrıldım. mürekkep tam istediğim renkte parlayacaktı. eve vardığımda ilk işim, bu isimsiz ateşin bana bıraktığı şemsiyeyi açmak ve ters bir şekilde odanın tavanına asmak oldu. yatağa uzandım ve derin bir nefes alıp şemsiyenin sade beyazına daldım. gözlerimi araladığımda, tavanda yavaşça dönen şemsiyeyle karşılaştım. uyuyakalmıştım. yine oldukça karmaşık ve pek azı aklımda kalan rüyalarla doğruluyordum yataktan. kim bilir, belki de şemsiyenin bu narin, beyaz bezini şu erguvani mürekkeple doldururken, o rüyaların hepsini hatırlar, hepsinden esinler damıtırdım.

    sırada şemsiyenin kumaşını, kumaşa zarar vermeden sökmek vardı. bir terziden yardım almam gerektiğini düşünerek, yakındaki birçok terzinin çok uzağında bulunan bir terziden, böylesine garip bir istekte bulundum. çok temiz bir iş çıkaran terzi, şemsiyeyi yeniden toparlamanın çok zor olacağını söylediğinde, farkında olmadan, "sutor, ne supra crepidam." diye mırıldanıverdim. terzi bir an için "efendim?" diye soracak olduysa da "ben de bilmiyorum, ne yapıcam..." diye geçiştirdim. artık her şey ellerimdeydi. parçalı bulutlu ve rüzgârlı bir cumartesi gününde, fransa menşeili, ışığa duyarlı boyalarla işe başladım. önce bütün kumaşa bir destanın en can alıcı sahnesini resmedecek ve kumaşı kurumaya bırakacaktım. ardından, bu arka fon mahiyetindeki resmin üzerine, destandan çeşitli kısımları erguvani mürekkeple yazdıktan sonra, kumaşı gölgede kurumaya bırakacaktım. bütün detayları düşünüp işe başladıktan bir süre sonra, bugün, akşama doğru şemsiyeyi teslim etmek adına 1 tam ve 1 artık günümün kaldığını fark etmiş ve hızlanmıştım.

    pazar günü sabaha karşı saat 04.33’te eseri tamamladım. ön planda yer alacak yazıları boğmaması adına oldukça ince bir katmanla oluşturduğum resimde, bir su perisi figürü, lanetli bir sarhoşluğa sebep olan bir şarap yağmuruna yakalanmış ve böylece kendi okuyla vurulmuş gibi görünen bir eros figürünün yardımına koşuyordu. ölümcül derecede tatlı çağrışım rüzgârları içermesi olası bir şey çıkmıştı ortaya. şemsiyeyi toparlamak sandığımdan kolay olmuştu. terzi yeni bir tokayla bütün kumaşı şemsiyeyde bir araya getirmişti. tanrıları şimdiye dek kızdırmamış olmam gerçekten hayret vericiydi. birkaç denemeden sonra şemsiyeyi yanıma alıp yola çıktım. uykusuzluk ve mutluluk, yol boyunca bir saç örgüsünü oluşturan iki ayrı saç tutamı gibiydi. kulaklarımda derin bir uğultu ve nereden aklıma geldiğini merak ettiğim, çok eski bir vals melodisi, dilimde. merdivenin bulunduğu kaldırıma vardığımda, gözlerimde bir yorgunluk nüksetmişti. merdivenlere en yakın banka oturdum. hava, merakla localarına çekilmiş tanrıların, olan bitene seyirci olduğunu haber verircesine, kararlı bir karaktere sahipti.

    beklediğimden erkendi: pek tehlikeli olmayan bir zafer sarhoşluğu, uykusuzluk tarafından tutsak edilmişti. "hey, şemsiyemi alabilir miyim?" dedi sitemli bir ses; canı acımıştı sanki. kafamı çevirdiğimde, eflatun elbisesi ve elinde tuttuğu beyaz deri cüzdanıyla onu gördüm. siyah saçları, azgın dalgalarla beline kadar uzanıyor ve uçlarıyla rüzgâra saplanıyordu. mor bir gökyüzünden doğup siyah bulutlardan süzülen güneş şarabının tadı vardı şimdi dilimde. ayağa kalktım, aşırı minnettar bir tonda teşekkür ettim. adım adım bana doğru geliyordu şimdi; adımlarında apayrı bir meydan okuma vardı artık. gözbebeklerinde sakladığı kahkahalar, pembe yanaklarında mütevazı bir tebessüme dönüşüyor, belki de onu zor durumda bırakıyordu. elimden gelse gözbebeklerine sokulup bütün o kahkahayı gözbebeklerimin uçurumuna itecek, onu rahatlatacaktım, fakat o tepeden tırnağa bir meydan okumaydı. eğer bir meydan okumanın dilinden anlıyorsam, bu meydan okumayı dinlemekten başka yapacak bir şeyim olamazdı. "rica ederim ama çok geç olmadı mı? yoksa hasta mı oldunuz?" diye sordu. "aslında evet, bir nevi hastalıktır bu da." diye cevaplarken şemsiyesini uzattım. "nasıl yani?" diyecekken şemsiyeye dikkat kesilerek hiç duraksamadan devam etti: "bu şemsiye benim değil! karıştırmış olmayasınız?" şaşkınlık, böylesine genç ve titrek bir kalbi avuçlarıma alıp okşayabilmem adına hayati bir güçtü. şemsiyeyi elinden alıp açarken, "bu şemsiye sizin, güzel kadın. sadece, beni derinden etkileyen inceliğinizin karşılığını, izninizle böyle vermeyi uygun gördüm." diye karşılık verdim. şemsiyeyi açtığımda, makyajının ardında, gündüzden yoksun, gidilmemiş okyanusların üzerindeki zifiri karanlığı gizleyen gözleri de fal taşı gibi açılmıştı. onun zifiri karanlığı bir renge sahipti ve o renk de geceye ait lacivertti. şimdi o artık dokunaklı bir manzaradan ibaretti; hangi elbisesini giydiğini unuttuğu o saniyeler, ona bu dünyada meydan okumasının bir karşılığı olduğunu fısıldıyordu usulca. ister istemez aralanan dudaklarını kapatıp yutkunarak kontrolü eline almaya çalıştıysa da, artık şemsiyenin etrafında dönüyordu. gayet dingin bir ifadeyle, "isterseniz siz durun, şemsiye dönsün." dedim. dizlerinin altına kadar uzanan elbisesiyle diz çökmüş, şemsiyenin üzerindeki resmi ve yazıları incelerken, gözlerini bana doğru kaldırdı.

    artık titreyen gözbebekleriyle bana bakıyordu. gözbebeği, bir delikten, bir boşluktan ibarettir ya hani; işte şimdi, genç kadının gözlerindeki o boşluk titriyordu. boşluk daha önce ilk kez titrediğinde bu evreni meydana getirmişti. tanrı boşluğu şeytanın meydan okumasına karşı titretmemiş miydi? o belki bir daha hiçbir zaman, şu anda olduğu kadar yakın olmayacaktı bana. onu yakaladım, evet onu kollarıma almadım, ancak onu meydan okurken yakaladım. bakışları onu rahatsız eden bir soğuğu müjdeliyordu artık bana. şömine ateşi üşüyordu. ona özgü bir sessizlik hâkimdi havaya. "siz..." diye ağlamaklı bir tek ses çıkardı. öylesine etkilenmiştim ki, gözlerinden taşabilecek bir tek damlaya set çekmek adına sözünü kesme girişiminde bulundum. dokunaklılığını gizleme girişimimi yerle bir ederek devam etti: "size çok teşekkür ederim... gerçekten çok... sizden böyle bir şey beklememiştim." titreyen sadece gözbebekleri değildi şimdi; sesi ve elleri de katılmıştı buna –o şimdi titreyen cadde lambalarına benziyordu. gece karanlığında işten eve dönen kadınların sığınabileceği aydınlık bölgeleri sınırlamaktan başka bir işlevi olmayan bozuk aydınlatma lambalarının aksine, o bütün bedeniyle yanıyor, parlıyor ve aydınlatıyordu. yanına gittim, elinden tutup ayağa kalkmasına yardım ettim. "sanat sizin önünüzde diz çökerken sizin ona gözyaşlarınızı sunmanız, hayatımda izlediğim en güzel ayindi." diye özetledim izlenimimi. ayağa kalktı, bir adım geri çekilip ıslak gözlerini ellerinin üstüyle kuruladı. yağmurun ardından, hatta yağmurun yanı sıra açan güneş gibiydi o anda gülüşü. heyecanı masumiyetine eklemlenirken, "gerçekten böyle mi düşünüyorsunuz?" diye sordu (böyle bir soruyu olgun insanlar sormaya pek tenezzül etmezler). dikkatini gözyaşlarından başka yerlere yönelterek, yağmur altındaki bir kızılçam ormanını andıran bu manzaranın tadını sonuna kadar çıkarmak istedim. "öylesine şık ve güzelsiniz ki, kelimeler şu görünüşünüzü sadece tasvir edebilir; başkaları için bile anlaşılır kılar. ben sizi, şu vücudunuzu saran her şeyle birlikte, sadece benim farkına varabileceğim bir işarete dönüştürmek isterdim. bu da beni günahkâr yapardı." gülümsüyordu tabii ki. hem de sağ yanağında mercek etkisine uğramış galaksi ışıklarını andıran bir gamzeler topluluğuyla... gözleri sanki sözlerimin ardında bambaşka bir gerçeği görüyormuşçasına, benim ardımda kalan farazî bir noktaya odaklanmıştı. dalgın görünen gözlerini o belirsiz noktadan ayırıp kendi vücuduna indirdikten sonra sağ eliyle sol kolunu kavradı ve "bir gezi vardı, oradan geliyorum." dedi. sahilin bu bölümü biraz tenha olduğu için kendimi şanslı hissediyordum, çünkü burası ara sıra onun nefesinin sesini duyabilmek adına kendi nefesimi bile kesebileceğim kadar sessizdi. onun nefesinin sesi beni susmaya davet ediyordu. başka bir dünyada sevişmeler bittiğinde tanrılar bir süre daha sevişir hâlde kalırlarmış ya hani, bir süre sustuk ya da susuştuk. konuşmak karşılıklı eylenen bir eylemse eğer, susuşabilmek de mümkün olmalı. "evdekiler beni bekliyor, gitsem iyi olacak." diye inlemişti. ben, "adsız olmak size yakışıyor, fakat kimse duymadan bana adınızı söyleyebilir misiniz?" diye sorunca, "efsun." diye fısıldadı ve aceleyle merdivenleri çıkıp gözden kayboldu.