şükela:  tümü | bugün
  • güneşe inat yağmaya devam ediyor yağmur, usulca. sağnak yerini çişelemeye bırakmış, etraf mis gibi toprak kokuyor. nöbet kulesinin içinden çıkıyorum, zaten uzun süredir tel örgülerin ardındayım, bir de daracık kulenin içinde hepten ruhum sıkılıyor. küçücük pencerelerden sırayla dışarı bakmak yoruyor beni. g3 piyade tüfeğim ters olarak asılı sırtımda, yağmur yağıyor ya bahanesi o. gerçi operasyonel bölgede olduğumuz için tüfek asma şeklimize karışan yok. görevimizi en iyi şekilde yapalım yeter. isabetli kullanıldığında 80 kişiyi öldürebilecek fişek var üzerimde. sadece 5-6 hareketle kendi hayatıma da son verebilirim. tüfeği havaya kaldır, kurma kolunu çek-bırak, emniyeti aç, tetiği ez ve bum. her şeyin bittiği an, belki de her şeyin başladığı.

    içimde bir sıkıntı var, eskisi gibi değil artık askerlik, hayaller kurmuyorum, bitsin de istemiyorum, bitmesin de. farkı yok benim için şafağın, 5-10-100 hiç önemli değil. bitirmenin, geri dönmenin bir anlamı yok, beni bekleyen adam sadece nefes alıyor.

    nöbetim bitiyor, sanki 2 saattir orda dikilen ben değilmişim gibi yeni gelen arkadaşıma takılıyorum, "ben bi tutayım bu saatten sonra". hayat devam ediyor, kendi acımla başkalarını üzme hakkım yok diyorum kendi kendime. silahımı silahlığa bırakıyorum homurdanarak, yeni gelen askerlerden biri kendini vurduğundan beri yazıhaneye bıraktırmıyorlar silahı. ne farkedecekse?

    yazıhanedeyim şimdi, haftasonu ama iş çok, girmemizin bile yasak olduğu bir yerde her işi yapmak oldukça komik ve bir o kadar ironik. çekmeceden cep telefonumu çıkarıyorum, odadan çıkarmazsam telefon serbest. cevapsız çağrı var, ilginç. telefonun sesi aylardır kısık, melodisini bile unuttum. amcamın kızı aramış, geri arayıp konuşuyoruz. küçük olan da istiyor, onunla da konuşuyoruz. kapatmasına yakın gayri ihtiyarı ağzından sözcükler dökülüveriyor; "bu arada başın sağolsun ağabey" diyor. sadece sağol diyorum haberim olmadığını belli etmeden.

    demek buraya kadarmış, kaçınılmaz son gerçekleşmiş. kötü haber duymaya korktuğumdan mıdır, nedir? pek sık aramıyordum artık annemi. aradım, açtı alo demeden ağlamaya başladı. kadınlara tanınmış en büyük hak bu bence, rahatça ağlayabilmek. gözlerim doldu ama ağlayamadım, ne zaman oldu dedim, dün diye cevap verdi, sinirlendim biraz. hayatta en çok sevdiğim insanın ölüm haberini almayı haketmeyecek ne yapmış olabilirdim? telefonu kapayıp şimdi olduğu gibi bir sigara yaktım. hayatım boyunca içmeyi hakettiğim tek sigara oydu belki, o sigarayı haklı kılacak hastalığı yaratan sigara.

    yalan dünya, yaşamaya mecburuz. zaman geçti askerlik bitti, biraz hasret giderdikten sonra köye gittim. ilk işim mezarlığa gitmek olmadı, hatta ikinci işim. ben gitmek istemesem de bekleyenim olduğunu biliyordum, gittim. bir toprak ve iki ağaç parçası. her şeyin, aslında hiçbir şeyin simgesi, öylece duruyordu büyük tahta parçası kıbleye gelecek şekilde. fazla duramadım, cansız olarak hiç görmemiştim, cansız olamazdı, olmamalıydı. sonraki gidişimde mermerle inşa edilmişti mezar ve bir mezar taşı, yazılı olarak nufüs kağıdımda gördüğüm isim artık bir mezar taşında yazıyordu.

    daha sonra hiç gidemedim, bilmiyorum belki de bilerek gitmedim, yakıştıramadım. bir zamanlar dünyanın en büyük ellerine sahip insanın olmayışını kabullenemedim.
  • elinde sertifikamsi bir seyle geldi babam. cift kisilik dedi. altli ustlu dedi. ne o dedim. mezar yeri aldim dedi. tum gun onunla ugrasmis. 1 sene kadar once bir arkadasimin annesi vefat edince cift kisiligini gormustum. zeynep teyzeyi alta koymustuk. icim burulmustu, dusmemek icin taklalar atiyorduk zeynep teyzeyi yatirirken. ust halil amca icin ayrilmisti. hala bos. halil amca pek niyetli degil orada yatmaya. gerci yatmasin bu sogukta cekilmez orasi. babamin aldigi ayni hikayenin laciverti. cift kisilik.

    gulumseyerek hayirli olsun dedim. zaten son iki gundur siyirmislik sendromu varsa ona yakalandim. arada gulumsuyor hatta kahkaha atiyorum.

    ne kadar verdin, gerek yoktu mamlekette ablamin yaninda en az 3 kisilik yer vardi bile demedim. gerci o da bizim icin almis, istanbul'da yakin olur arada ugrariz diye dusunmustur. ince adamdir babam, boyle seyleri dusunur. almis, ölenle olana care yokmus derler hayirlisi olsun. gerci ölü yatirim ama yapacak bir sey yok.

    kolay gibi gorunup zor olan seyler basliginda yazdigim gibi zor olan yaşamaktır. en cok herkesin umudunu kesmesi koyuyor.

    uzun bir sure* bos kalmasini diledigim yer.
  • geri donu$um kutusu.
  • 'tükenirdi monolog
    kaçarken içine düştüğüm kara toplum
    big bang sonrası büyük yalnızlık bilinmeyeni
    saçlarında titreyen iblisler karartırken güneşi
    üstüste gömülürken
    saydam yaşamlar
    bir yankı duyulurdu hiç'likten
    bütün yalnızlıklarınızın ilenci
    korusun çoğulluklarınızı
    cinnet koyun erdemin adını
    maskelerinizi kuşanıp yalanlarınızı çoğaltın
    hepiniz mezarısınız kendinizin.'
  • sadece topraga kazilmiyor bu, bir tane de kendi icine kaziyorsun; bedeni toprakta yatiyor olen adamin, varligi senin icinde.
  • bence mezar, insanların bu dünyada kalıcı olmak, en azından bir iz bırakmak adına yaptıkları son hamledir.
    kendileri yapmıyorlar aslında; onlar bir nebze daha kalıcı olsunlar diye arkalarından yapılıyor.
    gerçi kendileri yaptıranlar da var ve dikkat ederseniz onlar daha şatafatlı oluyor.
    çünkü insan kendi yaptırdığında, kalıcılığını "tam olarak" garanti altına almak istiyor.
    piramitlerden falan bahsetmiyorum; onlar başka bir zihnin, başka bir algı boyutunun eserleri.
    ben her mezarlıkta görebileceğiniz mezarlardan bahsediyorum.
    ağız doldura doldura "aile kabristanı" yazılıyor girişine.
    başkası yaptırınca daha üstünkörü...

    oysa bu bile kalıcı kılamıyor insanı.
    belki 2 ya da 3 nesil; o da en fazla...
    ben biliyorum ama dedesinin babasının mezarını bilen kaç kişi var?
    peki ya dedesinin dedesinin mezarını?
    ancak çok iyi bir soy kütüğüne sahip aileler bilir sanırım bunları.

    ne diyordum?
    kalıcılık...

    kalıcılık başka şey! bunun için dünyaya büyük izler bırakmak gerekiyor.
    benim gibi, okuduğun kitapların sayfalarına notlar alarak çözülebilecek bir iş değil.
    tesla gibi, dostoyevski gibi, rembrandt gibi; ya da cengiz han gibi, hitler gibi...
  • ölenler dolaşmasın diye aramızda,
    boyutunca ölenin, bir hapishane yaptık, küçük.
    biraz gelir misiniz?

    bir sürü törenler, ritüeller...
    nasıl gömdüğümüzü görsünler.
    ölenin üzerinde nasıl söz sahibi olup da zafer kazandığımızı,
    bilmeyenler bilsinler.
  • babamın çok yakın çocukluk arkadaşı öldükten sonra çoluk çocuk başka şehirlerde yaşadığı için arada geldiklerinde ancak uğrarlardı, koca mezarlık nerdeyse bir şehir kadar insan, ilk gün gittiklerinde bulamamışlar, hatta kızı '' aman tamam kapıdan okuduk, ordan gitmiştir'' demişti sinirinden.
    o gün babam birden '' aman ha bak ölünce beni yazlığa gömersininiz'' dedi ama laf arasında, ödü patlardı zira gelinmeyecek, kaybolacak falan.
    yazlık dediysekde bahçesi değil, yazlığın olduğu köyün mezarlığı.
    çok geçmedi bu muhabbetten altı ay sonra vefat etti, hiç tereddüt etmeden yazlığa gömdük.
    şimdi gittikçe bakıyorum da ne isabetli bir seçim, eski bir rum köyü eteğinde, deniz manzaralı, zeytin tarlalarının ortasında belki de o yüzden gittiğimizde hiç mezarlık kasveti havasına girmedik, hep bir şekilde huzurlu olduk, öyle ya bizim badem toplamak için gittiğimiz eski köy sonuçta.
    ne kadar yattıkları yerde olduklarına inanmasamda gidiyoruz her fırsatta sanki bir ziyaret edasıyla.
  • ölüler öldükten sonra ne fark eder ziyaret edilip edilmemeleri, mezar taşlarının üstüne yazılanlar ya da mezar taşlarının ebatı. ne fark eder ölüler öldükten sonra mezar başında geç kalınmış bi biçimde gözyaşları içinde anlatılanlar.. ne fark eder mezarın boğaz görmesi, mezarın ziyaretçileri manzarada ağlamışlar, ağlamamışlar.. yaşarken inanmışlar, sallamamışlar.. ne fark eder bi mezar taşında bir şiir, bir dua, bir tarih.. ne fark eder mezar taşı varmış yokmuş.. birileri helva yemiş, birileri boğaza karşı sigara yakmış, birileri susmuş.. ne fark eder mezar mı değil mi belli etmeden sürüklemek bedeni oradan oraya..
    mezara bakmak, diri ya da ölü gömmek ne fark eder?
    ne fark eder mezara bırakılan çiçeğin mezardakinin en sevdiği çiçek olması mezardaysa.. iris, papatya, lale.. ne fark eder bir mezar başında... susulanların konuşulması ne fark eder... insanın yüreği bir mezarsa varmış yokmuş ne fark eder.. gündüz vassaf demişti sanırsam "tüm mezarlıkları yıkıp otel yapalım dedelerimizin mezarlarından gelen paraları çocuklarımızın eğitimine harcayalım" diye...
    ne fark eder otel, mezar, ölü, diri?
  • artık hayatta olmayan 3 tane sevdiğim kişi var. dedem, babanem, kedim. üçünün de ölü bedenine sarılıp ağladım. üçünün de açılmış mezarlarını gördüm. içeri konmalarına şahitlik ettim. kaskatı bedenleri, sanki uyuyormuş gibi olan yüz ifadelerine baktım. üçü de aynıydı.

    aklıma sadece mezar görüntüleri gelince ağlamaklı oluyorum artık. mezar, bir set. mezar, çaresizlik. mezar, soğuk. mezar, yalnızlık.