şükela:  tümü | bugün
  • cicekcilerin, mallarini toptan aldiklari yerlere verdikleri isimdir.

    depoya benzeyen büyük salonlarda, hangarlarda acik arttirmalar yapilir ve cicekler toptan satilirlar/alinirlar.
  • aslı mezâd olup, ziyâde kelimesi ile kökteştir bu*. açık artırmanın kendisi müzâyede olup, mezâd, daha çok açık artırmanın yapıldığı yerlere denir.

    (bkz: ziyâde)
    (bkz: zâid)
    (bkz: müstezad)
  • anadolu'nun bazı bölgelerinde eski mobilya ve beyazeşya alım satımı yapılan işyerlerinin genel adıdır.
  • katıldığım bir kitap mezatındaki ilginç hikayedir;

    bu yazıyı yazarken dingin şarkılar dinliyorum. o yüzden fazla karmaşalı, hararetli ve agresif bir yazı olmayabilir. baştan söyleyeyim istedim. hoş sahaftaki bir mezatı anlatacağım yazıda ne kadar karmaşa, agresiflik ve hararet olabilir ki zaten? hemen cevap vereyim. tahmin edebileceğinizden de fazla.

    bir kitap kapma mücadelesi ancak bu kadar çetin geçebilir. her hafta cumartesi günü, saat üçte o sahafın önünde, tahmin ettiğimden daha fazla kalabalık oluyor. insanlar benim tahminlerimden daha fazla ilgi gösteriyorlar kitaba. yalnızca bu kitap mezatının o büyülü havasına katılıp açık artırmaya girmek, o kazanma hırsını tatmin etmek için bile gelen insanlar var burada. adam sadece kitabın fiyatını artırıyor. belki alıyor belki de almıyor. aldığında da eminim ki, o kitabın kapağını sadece eline ilk aldığında bir kere açıyor. sonra kitap adamın kütüphanesinde (!) dekor olmak üzere rafa kalkıyor.

    bugün de böyle çetin bir mezatın içerisine düştüm. biraz geç gelmiştim. insanlar alacaklarını almışlardı. sona kalan kitaplar ellili altmışlı yılların polisiye romanlarıydı. ben, bu romanlar içinde kapak tasarımını beğendiklerim için artırmaya giriyor, kalan zamanda sadece dönen filmi izlemekle yetiniyordum. gene bir polisiye roman gösterdi sahaf. kapak tasarımı hoşuma gittiği için el kaldırdım. “bir lira, var mı iki lira, iki lira yoksa bir liraya…” arkamdan bir el kalktı. “iki lira, var mı üç lira, üç lira yoksa iki liraya…” arkaya döndüm baktım o sıra. hayatımda gördüğüm belki de en çirkin kızdı. bu kitabı ona yedirmeyecektim. ben de el kaldırdım. “üç lira geldi evet, var mı dört lira, dört lira yoksa üç liraya…” hemencecik el kaldırdı arkamdan. eline yüzüne bakmadan bana kur yapıyordu resmen kevaşe. çabuk sinirlenen bir adam değilim. ancak kızın bu tavırları beni çileden çıkartmıştı. aniden döndüm arkaya ve çıkıştım.

    gevaşlı mısın sen hocam?
    anlamadım.
    demek ki değilsin.
    ne demek istiyorsunuz?
    bu kitabı alıp ne yapacaksınız, bırakın bende kalsın. fiyatı yükseltmenin ne alemi var. reca ediyorum, alın şu parayı ve çekilin arttırmadan.

    elimdeki bir lirayı kıza uzattım. paraya bakıp güldü. istemeden onu neşelendirmiştim. bu da yavaş yavaş bir geleceğimiz olacağı anlamına geliyordu. “sok onu cebine çay ısmarlarsın” dedi. “sana ne çay ısmarlayacağım be” dedim. ama onu öyle bir söyledim ki “sanane, çay ısmarlayacağım be” gibi oldu. “nerede” diye sordu. mezattır kitaptır hepsi ikinci planda kalmıştı. ilk gayem şu kızdan kurtulmaktı. kız ne kadar çirkin olursa olsun münasebetsizlik de yapmak istemiyordum. telefonuma baktım. “kahretsin, geç kaldım” deyip koşmaya başladım. o kadar hızlı koşmuşum ki, soluk soluğa kaldığımı fark ettiğimde eve çok az kalmıştı. rahatlayarak anahtarı deliğe soktum ve eve girip bir süre hüzünlendim.
  • istanbul'daki en kapsamlı mezat, balat'taki saklıbahçe'de yapılır. eminönü tarafına doğru indikçe mezatlar daha turistik bir hal alır.