şükela:  tümü | bugün
  • yeni nesil dna parmak izi.

    insan vücudunda trilyonlarca bakteri bulunuyor. yaklaşık olarak 10 trilyon vücut hücremiz olduğunu; bununla birlikte yaşayan 100 trilyona yakın mikrop, bakteri, mantar gibi mikroskobik organizmaların olduğunu biliyoruz. yani vücudumuz milyonlarca canlıya ev sahipliği yapıyor.

    ve bu organizmaların hangi yogunlukta hangi türlerinin bulunması kişiden kişiye değişiyor ve bu mikroskobik organizmaların toplamı insan vucudunun mikrobik alanını oluşturuyor; buna da mikrobiyom deniyor.

    her kişinin mikrobiyom'u kendine özgü oluyor.
  • bir çeşit dosya özeti.
  • mikropların tamamı anlamına gelir. keza "-ome" eki "tamamı" anlamı veren bir son ektir. örnekseydi: genome - genetik bilginin tamamı, proteome - proteinlerin tamamı, transcriptome - rna'ların tamamı. mikroptan kastımız da küçük miniş canlılar. yani microbiome, vücudunuzdaki bakterilerin, mantarların* ve virüslerin tamamı demek.

    siz kendi vücudunuza bakınca tek parça insan bedeni görüyorsunuz ya, öyle değil aslında. vücudunuzda sizin insan hücrelerinden daha fazla mikrop hücresi var (hem de 10 katı), insan geninden daha fazla da mikrop geni taşıyorsunuz. bu bizim normal floramız.

    içinize işlemiş mikroplar içinize! içinizde, dışınızda her yerde mikrop var. bağırsaklarımızda 2 kilo kadar mikrop yaşıyor (titizlik hastası teyzeme söylemedim, aklını oynatır alimallah, çamaşır suyu falan içmeye kalkar). bu çok da acayip değil aslında, çünkü biz atamızın yediği portkalda vitamin bile değilken, hatta ortada portakal bile yokken dünyanın her yerinde mikroplar vardı. onlar ev sahibi, biz misafir. eh biz gelince de, biz onlara uyum sağladık. şöyle ki, mikroplarla aramızda bir sözleşme var. biz bu sözleşmeyle evrildik. bir takım mikropları barındırıp onlardan bir takım faydalar sağlıyoruz, ve bu sözleşme sandığınızdan çok çok çok daha önemli.

    bi tek anamızdan doğmadan önce steril bi ortamdayız; steril yani mikrop barındırmayan. doğduğumuz anda anamızın vajinasındaki mikroplarla karşılaşıyoruz. bu aslında iyi bi şey. sezaryenle doğan veletler vajina mikroplarına maruz kalmadıkları için astım ve immün hastalıklara daha çok yakalanıyorlar. bebenin doğru dürüst bir microbiome'a ulaşması ise 2 yılını alıyor. her insanın microbiome'u kendine özgü; hatta parmak izi gibi bi şey. hatta herkesin kendine özgü kokusunun da kendine özgü microbiome'uyla alakası var.

    efenim vücudumuzda kaba taslak 3 tip mikrop var:
    - tolere ettiklerimiz: bunları pek şaapmıyoruz, kendi kendilerine takılıyorlar. bu arada derimizde falan yer kaplıyorlar, iyi oluyor. çünkü bunlar orda olmazsa zararlıların girmesi daha kolay olur.
    - zararlılar: bunları pek sevmiyoruz. misal, diş çürüten bakteri.
    - dostlarımız: bunlar 380,000,000,000 mikroptan oluşan bir komünite. sade bağırsaklarımızda 5bin tür bakteri yaşıyor. bu bağırsak bakterileri son derece önemli. bi kere bizim kendi başımıza yapamadığımız hazım işlerini bu arkadaşlar yapıyorlar. biz onlara yaşayacak alan verdiysek onlar da kirasını gani gani ödüyor yani. patır kütür kafanıza göre antibiyotik kullanırken bu arkadaşları da düşünün; zararlı mikroplardan kurtulmak için içtiğiniz antibiyotik bu miniş dostlarınızı da öldürüyor.

    tabi bağışıklık sistemi / immün sistem diye bi gerçek var. immün sistemin normalde bakterilere saldırması gerekir. ama bağırsak bakterileriyle beraber evrildikleri için bunlara saldırmıyorlar. o da kendi kendine olmuyor tabi. bu bakteriler bizim immün sistemimizle iletişim kuruyorlar, konuşuyorlar yani . fakat görünen o ki, sadece immün sistemimizle değil, bağırsakların kendisiyle, hatta beyinle de konuşuyor bu arkadaşlar. bağırsakların rejenerasyonunu (yenilenmesini) hızlandırıyorlar, çünkü bağırsak dokusu ne kadar iyi olursa onların evi de saray olur saray.

    beyinle konuşmaları ise gerçekten freaky! bi kere beynin kullandığı serotoninin (evet bildiğimiz mutluluk hormonu serotonin) çoğusunun bağırsakta üretilmesi gibi bi gerçek var*. doğru bildiniz, kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı! kimisi bunun mikroplarımızın vagus nerve aracılığıyla beyinle konuşma yöntemi olduğunu düşünüyorlar.

    ne yiyeceğimize karar veren şey beynimiz olduğu için, bakterilerimiz beynimizle az da uğraşmıyorlar. aslında bu konuyu pek anlamış değiliz. daha enterik sinir sistemini bile anlamış değiliz. bağırsakların kendi beyni var deriz, öyle yoğun bir sinir ağı var orda, her bi şeylerimizi etkilediğini biliyrouz ama nasıl etkilediğini bilmiyoruz. hot topic bu. ne çalışsam diyorsanız bunu çalışabilirsiniz mesela.

    insandan insana, hayvandan hayvana bağırsak mikroplarını aktarmak mümkün. şöyle bir deney yapılmış. sağlıklı, mutlu farelere, depresyondaki farelerden mikrop aktarılmış. sonuç: bizim mutlu fareler depreşmesin mi? demek mikropların depresyonla da bi alakası olmalı. depresyondan otizme, şizofreniden parkinson'a kadar bi sürü durumda mikropların da parmağı var.

    dahası, bağırsak mikroplarınız size hangi tür yemekler yemeniz gerektiği konusunda yönlendirebilir, yani canınızı çektirebilir. çeşit çeşit mikrop var bağırsaklarımızda. kimisi salata seviyor, kimisi sebze yemeği, kimisi datlı, kimisi kızartma. peki siz löp löp burger king'leri götürdünüz mü n'oluyor? bağırsaktaki kızartma seven mikropları seçip sayılarını arttırıyorsunuz. peki bunun akabinde ne oluyor? kızartma seven mikroplar canınızı daha da fazla kızartma çektiriyor. hah, girdin mi loop'a! sen onu besliyorsun, o seni besliyor, sen onu, o seni, bi bakmışın sebze seven bir damlacık bakteri kalmamış bağırsaklarında. sonra niye kilo veremiyorsun!

    kilo demişken, aslıda obeziteyle de doğrudan alakası var bu mikropların. onu da şurdan biliyoruz. hani eskiden okumuş etmiş, akıllı insanlar çocukların ağzına tükürürdü ya, belki tükürükten akıl geçer diye. işte tükürükten akıl geçmiyor ama kıçtan kıça bağırsak aklı geçiyor. kaka transplantasyonu* diye bi şey var. birinin kakasından alıp sizin bağırsaklarınıza yerleştiriyorlar. sonuçlar oldukça ilginç. kadının birinin geçmeyen ishali için kaka transplantasyonu yapılmış. kakayı aldıkları insan da obezmiş. kadın da obez olsun mu! yazık tabi kadına, kimin aklına gelir? sonra öğrenmişler tabi, zayıf insanlardan şişmanlara kaka aktararak insülin direncini falan düşürmeyi başarmışlar.

    neyse bu da aslında kalori hesabıyla neden kilo verilmez sorusunun cevaplarından biri. yeşilliğin kalorisi sıfır diye yesem de olur yemesem de diye düşünmeyin. o yeşilliğin hem sizin metabolizmanız (ve evet, metabolizma artmak ve azalmak yönünde sadece 2 hareket yapabilen basit bir düğme değildir) ve mikroplarınız üzerinde muazzam etkisi var.

    sonuç: mikroplarınız sizin en yakın dostunuz. size şah damarınızdan bile daha yakın olan tek şey mikroplarınız. onlara iyi bakın, onları mutlu edin. beslenmenizi çeşitli tutmaya bakın, kefirinizi turşunuzu eksik etmeyin, gerçekten gerekmiyorsa antibiyotiklerle zavallılara eziyet etmeyin. siz onları mutlu ederseniz onlar da sizi mutlu eder.

    not: bilgileri kendim toplamadım, tamamen bu videolardan yazdım:
    https://www.youtube.com/watch?v=vzpd009qtn4
    https://www.ted.com/…weird_facts_about_the_human_bo
    https://www.youtube.com/watch?v=idqmb6c1uys
    https://www.ted.com/…ur_microbes_make_us_who_we_are
    https://www.youtube.com/watch?v=fwt_blvoasi
  • aslında vücudumuzun sadece %43'ü insan diyor haberde.

    bbc haberi

    20. yy'da antibiyotiklerin bilinçsiz kullanımıyla beraber mikrobiyomu oluşturan faydalı bakteri, virüs, mantarlara da zarar verdiğimiz için bağışıklık ve alerji hastalıklarının arttığını söylüyor bilim insanları. hatta obezitenin bile altında bu durum yatıyor olabilirmiş.

    mikrobiyomumuzun kıymetini bilelim.
  • zaten insanlık ölmüştü, şimdi kalan insanlığımızı da yüzdelik dilime vurup yüzde 43'ünü elimize tutuşturdular dedirten başlıktır.

    kahrolsun bilim!