şükela:  tümü | bugün
  • mimarlık bilgisini hayatın başka alanlarında kullandığı zaman başarılı olma olasılığı daha fazladır. ama derse "ben mimarlık yapacağım, idealistim, kötü nesnelerden arındıracağım, akıllı binalarla insanlar daha mutlu olacak" falan diye "yarrak" der geçerim.

    gönül isterdi ki teknik açıklamalar yapayım, yeni malzemelerden, yalıtımdan, yeni modalardan, kabuktan, akımlardan, ritmden, eskizden bahsedeyim ama birazcık işin içine girdim ve "tüm insanları iyi binalarda oturtmak" idealine diyebileceğim tek şey yarrak.

    dolayısıyla rezalet bir mimarım. zengin adamın uşağı olamıyorum, her seferinde aklıma damlarının kenarında parapet olmadığı için ikinci kattan düşerek ölen çocuklar geliyor. üzerinde gezilmeyen çatının parapet detayı zerre sikimde değil ama dışarıdaki soğuğu olduğu gibi içeri alan evlerde ısınmaya çalışanlar, üşüyen bebekler, doğalgaz faturasını öderken çocuğunun rızkından kesen adamlar aklıma geldikçe içim insancıl bir öfkeyle, ağzım ise büyükbaşlara olan küfürlerle doluyor.

    sekiz projemin beşinde bana kültür ve sergi merkezi yaptırıp her seferinde "fuaye nerede" diyen yarrak kafalı hocalarım aklıma geldikçe okula sövüyorum. fuaye nerede? ebenizin amında fuaye. çıkın da dolaşın biraz fuayenizde, galeri boşluğundan aşağıya bakın. tek bir proje bile olmaz mı bir okulda, dar gelirli insanların yaşamasını sağlayacak, karda kışta rezil olmasını engelleyecek? varsa yoksa sergi salonları, antreler, soyut yaklaşımlar ve havada kalan cümleler. ısıtamadığı evinin faturasını ödemek için kuyrukta bekleyen insanların fotoğraflarını sergilesem ancak anlamı olurdu o boş mekanların.

    e haliyle, dünyanın en kötü mimarları listesinde başa oynuyorum. önümde binaltıyüz metrekarelik bir evin projesi var. saray yavrusu mu ne sikimse artık, evdeki oda sayısının sonu yok. saymaya çalıştım da her seferinde karıştırdım. hizmetlilerin yaşadığı bölümden bile iki tane ev çıkar, birini kiraya verirsin diğerinde kendin oturursun. evin içinde beş tane at barındırırsın da senelerce birbirlerinden habersiz yaşarlar.

    zenginin malı züğürdün entrysi programımız bu hafta, barınma ihtiyacı ve insanın aç gözlülüğü üzerine karşılıklı küfürleşmeler ile devam ediyor. bir tarafta kazandığını kiraya, faturalara, vergiye yatırırken geride kalan parayla hiçbir şey yapamayan vatandaş, diğer tarafta ülkesinin tüm kaynaklarını sömürüp, götünü en güzel koltuklardan ayırmayan, parayı kırbaçlayan bir milletvekili. evet milletvekiline iş yapıyoruz, millet olarak bu kadar rezil durumda olup da vekilimizin padişah soyundan gelmişçesine şehrin en güzel yerlerini parsellemesi ne kadar tuhaf değil mi? biz rezilsek o da rezil olmalı, benim milletvekilliğinden anladığım budur hafız.

    ama bana öğretilen her şeyi yanlış anladığım için şaşkınlığım bundandır. milletvekilini bile yanlış anlamışım baksanıza. o evi doldurmak bile evin maliyeti kadar tutar, daha fazla çalmanız lazım. vergiler yükseltilsin, kulak arkamız boş kaldı orayı da doldurun! sen türkiye'sin büyük düşün; biz küçük işleri hallediyoruz zaten.

    kentsel dönüşüm martavalına sulukule peşkeş çekiliyor. oradaki halk, gök tengri'nin siktir ettiği yere gönderilip yerine yapılacak lüks konutlara başkaları geçirilecek. başkalarının arasında bir tane şeyh olduğunu söylesem müşteri portfoyunun rengi ortaya çıkar sanırım. en güzel yeşil! şeyh ne ulan, bu nasıl bir yobazlıktır?

    dolayısıyla elime kalemi almadan önce, aklıma gelen bu sorular nedeniyle mimar kimliğimden nefret ediyorum. hacı hocanın oturacağı evin detayını bunları çok düşünmeyen mimar arkadaşım çizsin. belki kendisi de nemalanır, belediyeye yakın olduğu için yeni işler alır. alır rüzgarı arkasına, istanbul'un en nefis yerlerine dev oteller diker de kimse bir şey diyemez. daha da büyür. çok mu abarttım? kafamdan uydurmuyorum, büyük bir inşaat şirketinin son 5 senesini anlattım size. iktidarın yanında olan her yalaka, karşılığını alır. sahi "bal tutan parmağını yalar" diye bir laf vardı, eskiler de bizden farklı değilmiş. yalakalık insanlığın kodlarında var sanırım, kurnazlık, köşe dönme güdüsü... ne güzel memleket!

    işte bu nedenlerden dolayı; siyasetin içine bulaşmış, zenginin kıçını yalayan, kötü olanı düzeltmek yerine, zaten iyi olanı daha iyi yapmak için geceler gündüzler boyu çizen hiçbir mimara inanmıyor, onlardan birisi olmamak için de elimden geldiğince çaba gösteriyorum. çabam yetmiyor, bir bakıyorum binlerce metrekarelik bir villanın planları içinde kaybolmuşum. fakirleştirilmiş ve cahilleştirilmiş halkın omuzlarına basan adamların oturacağı salona bakıyorum da, içim yine nefretle doluyor. "adaletsizlik bu" diyorum içimden. başka bir ses "adalet sarayı mı burası lan" diye bağırıyor.

    ben de mimarlıktan alabildiğine uzaklaşmaya, mesai saatlerinde çizmek yerine yazmaya başlıyorum işte. mimarlık disiplininin temellerini başka şeylerde kullanıyorum. yazı yazarken hayal gücümü kullanıyor, kahramanlarımın yaşadığı kuleleri planlıyorum. ne kimsenin hakkını yiyorum, ne güçlüye çalışıyorum. ütopya yazıyorum kafamdan, başka bir şey mümkün diye olmayacak düşler görüyorum gündüz vakti.

    orhan veli'nin şiirlerini dinliyorum bir yandan da, kimsenin yaklaşamadığı kadar yakın bana. onsekizinde rakı içmeye, yirmisinde geçim derdine düşmüş. yirmibeşinde araba kazası. ilk ikisi tamam, tek ihtiyacım olan şey bir araba kazası. çok aşık olmuş ve hiç evlenmemiş. bundan önceki hayatımda belki de oydum. aynı hayatı yine yaşıyorum; "malda mülkte gözüm yoktur" diyor bir de. benim de gözüm yok abi, sadece adaletsizlik olmasın yeter.

    rantsal dönüşüm üzerine bir tane de link verelim, tek eksiğimiz o gibi gözüküyor:

    http://www.hurriyet.com.tr/…em/11232807.asp?gid=229
  • huzurlu yürüyemez oldum, paslanmış demir korkuluklar, kırılmış kaldırım taşları, yanlış kırma çatılar, beni sürekli didikliyor yolda. her şeye az sonra çizecekmişim gibi bakıyorum. okuldan aşağı inerken ağaçlı yol tek kaçışlı perspektif derslerindeki bir fotoğraf gibi geliyor, sanki fotoğrafa dalıp gidiyorum. geçen gün sketch up component'lerindeki kadını gördüm sokakta (omzunda çantası olan), yavaş yavaş tüm dünyanın t cetveli-gönyeyle veya autocad'de falan çizilip max'le modellenip yaratıldığını düşünmeye başladım, sanki hepimiz block adamlarız.. dolabın üstüne yetişemediğim zaman ctrl+t yapıp scale etmek istiyorum kendimi ve bunu yapmaya bi 5 saniye kadar falan çalışıyorum gerçekten. bugün birine "kentsel dokunun algılanışındaki çeşitliliğin kütleler bütününe kazandırdığı veriler tanımlı bir boşluk yaratmak ve hacmin verimliliğini sağlamak için çevredeki strüktürün heterojen bir şekilde oluşturulmasını zorunlu kılıyor" (bkz: bla bla bla) gibi bişey dedim ve bunu söylerken iki kereden fazla duraksamadım. bilezik bileklik vs. yerine paket lastikleri var bileklerimde ve saçımı hb kalemimle tutturuyorum. ellerim çini mürekkebi ve eşofmanlarım peligom lekeleriyle dolu. uykusuzum, çok, çok yorgunum ve stres içindeyim. yine de sapıkça bi estetik takıntım var, geberiyor da olsam aynaya bakıp makyaj yapmadan çıkamıyorum evden. masam küçük selobant kalıntılarıyla dolu. alışveriş merkezlerinin girişinde durdurup çantamı açıyorlar, maket bıçağını gösterip hesap soruyorlar. yatağa girdikten sonra en az yarım saat dönüp durmadan uyuyamıyorum. bedenim yatağı yabancılamaya başladı. zaten uyanmam gereken saatte uyumaya hazırlanıyor oluyorum. diyelim uyudum, rüyamda binanın arazi eğimine oturmasıyla ilgili süper bişey keşfediyorum ve bunu uyandıktan 5 dk sonra hatırlayıp 10 saniye içinde unuttuğumda oturup ağlamaya başlayabiliyorum. dağılıp sinirden ağlarken bile eskizlere bişey olmasın diye gözyaşlarımı masaya düşürmemeye çalışıyorum (en kötüsü bunu fark etmekti). fazla samimi olmadığım insanlarla ilk muhabbet "naber" yerine "proje nasıl gidiyor?"a dönüştü. ozalitçiler, kırtasiyeciler projeyi soruyor, uyu biraz falan diyorlar. kaçıncı sınıfta olduğumu bile biliyorlar. bi süre uğramayınca projeyi bıraktığımı anlayıp gaz vermeye çalışıyorlar. çantasının askısından boru poşet içinde rulo halinde kağıtlar sarkan insanları kendime yakın hissediyorum. bi kızla dün gülümsedik birbirimize. otobüste ayakta uyuma teknikleri geliştirdim. yaşlılar yer veriyor. kahvenin tadını artık pek alamıyorum. küçük harfleri garipsiyorum. ben mimar oluyorum.
  • ilk defa girdiği bir binada tuvaletin yerini bilen insandır.
  • öncelikle aşağıdaki ilanı okuyalım.

    --- spoiler ---

    mimar
    (ref:rdı1240)

    genel nitelikler:

    danışmanlığını yapmakta olduğumuz inşaat sektöründe faaliyet gösteren müşterimiz için mimar aramaktayız.

    mimarlık fakültesi mezunu
    yüksek lisans tercih sebebi
    en az 5 yıl tecrübeli
    uygulama (saha) ve ofis (tasarım) tecrübesi olan
    erkek adaylar için askerliğini tamamlamış
    sonuç odaklı
    yüksek tempolu çalışma ortamını tercih eden
    sürücü ehliyetli
    satınalma deneyimi olan
    pratik zekalı
    iş tanımı harici işlerde seçici olmayan
    detay çizimlerinde tecrübeli
    esnek çalışma saatleri için engeli olmayan
    imar yönetmelikleri hakkında genel bilgiye sahip
    archicad veya autocad kullanan
    primavera veya benzeri proje yönetim programı hakkında bilgi sahibi

    iş tanımı:

    konut projeleri tasarımı
    konut projeleri uygulama kontrollüğü
    uygulama projeleri çizimi
    projelerin odalarda ve belediye onay safhalarında takibi
    detay tasarımlarının yapılması ve paftalarının çizimi
    proje teklifleri için basılı sunum hazırlanması
    inşaat programı yapılması

    --- spoiler ---

    işte böyle süpermen özelliklere sahip olup, 1200 liraya çalışması beklenen kişilere mimar denir.
  • ali ağaoğlunun reklamda bu değil, bu hiç değil diyerek masasından bir çırpıda attığı projeler için gecesini gündüzüne katan, özel hayatını hiçe sayan, saç baş döken, sonra da hiçe sayılan meslek insanı, zavallı. özetle: (bkz: ben ve benim gibiler)
  • çatının kenarına doğru ağır adımlarla yürüyen 27, üzerinde gezilebilen teras çatı detayının, üzerinde gezilemeyen teras çatı detayına oranla daha karmaşık olduğunu ve bu karmaşanın tek sorumlusunun sadece insanlık olduğunu düşündü. ait olduğu kavimden nefret ediyor; bir sonraki hayatında, havalar ısındığı zaman sıcak bölgelere göç etmekten başka derdi olmayan göçmen kuş olmak için tanrıyla çetin pazarlıklara oturuyordu. insan olmak ve “bunu gerçekten istiyor muyum?” sorusunu her seferinde sormak artık yorgunluktan başka bir şey vermiyordu. gözlerinin altında mor halkalar olan plan harekât subayları gibi her hareketini planlamak zorunda kalmaktan ve üzerine bastığı döşemenin tüm detaylarını kendisini boşluğa bırakmadan birkaç dakika öncesinde dahi düşünmekten nefret ediyordu.

    kuşların birkaç dalla yapabildiğini binlerce yapı malzemesiyle yapmaya çalışmanın, her on senede bir yeni akım bulup bunu hastalıklı bir virüs gibi tüm dünyaya bulaştırmanın, bundan bıkıp yerine yenisini koyma çabasının, aynı anlamsız döngüyü nesiller boyunca devam ettirmenin de mantığı yoktu. teras çatıda yürümeye devam etti. betonarme döşemenin, su geçirmez membranın, şapın, yapıştırma harcının da gereği yoktu. kendisini boşluğa bıraktıktan sonra yere çarpana kadar geçecek sürede cam cepheyi, alüminyum doğramayı, spider cam taşıyıcıları, asma tavanları, ölü beyaz ışıkları ve ışıkların altında gömlekleriyle çalışanları, parlak graniti ve sert zeminde takırdayan tüm topukları göreceğine emindi.

    “böyle olsun istemezdim”

    başkasının şık, modern, elit diye niteleyebileceği fakat kendisi için moloz yığınından farksız binanın parapetine çıkıp ayakta dikildi. boşluk, yapılmış ve yapılacak olan her şeyden daha güzel ve sadeydi. toprak, tüm radyejeneral temellerden daha sağlamdı. ağaç, tüm istinat duvarlarından daha güçlüydü. doğada zaten var olanlar gün geçtikçe azalırken, insanlara yeni hayat vaat edecek kadar küstahlaşan projeler mantar gibi çoğalıyordu. parapetin kenarında öylesine beklerken ellerini açıp gözlerini kapattı. düşüş birkaç saniye sürecekti. “bu neden böyle ve gerçekten böyle olmalı mı?” soruları az sonra son bulacaktı. her insanı ayrı bir bina olarak görüp; suratlarını bu binanın cephesi, ruhlarını ise planı olarak kabul etmesi gibi tuhaf huyları da sonsuza kadar gidecekti. tanıştığı insanların planını çizip onları sistem detaylarına kadar çözmesi daha fazla yalnızlaşmasına ve vahşileşmesine sebep olmuştu. kilim desenli çirkin apartmanlardan farkı yoktu kimsenin, birkaç değişiklik dışında tüm planlar aynıydı. sonradan yapılan tadilat projeleri bile kimsede işe yaramadığından olsa gerek, artık şaşırmıyordu. hayata şaşı baksa bile şaşırmıyordu uzun zamandır.

    genç adam, boşluğun lezzetine iyice varabilmek için parapetin üzerinde biraz daha bekledi. insanlar daha hızlı hareket etsin diye yapılan arabalar dakikada bir metre hızla anca ilerlerken binlerce yıllık medeniyetlerin vardığı nokta: korna sesi ve sabrı taşmış sürücülerden fazlası değildi.

    “her şey birdenbire olmalı”

    sevdiği şairlerden aklında kalanları mırıldandı, yazar olmak ve kimsenin karışamadığı bir dünyanın tanrısı olmak isterdi. istediğini istediği zaman öldürebilmek, isteyeni göçmen bir kuşa çevirebilmek ve yaşanmış tüm hikayelere mutlu son yazmak isterdi. çıplak ayaklarının hemen önünde uzanan boşluğa baktı, biraz sonra ilk ve son defa kablosuz bungee jumping yapacak ve gözlerini tekrar açtığında güneye doğru v şeklinde uçan bir kuş sürüsünün lideri olarak bulacaktı. tek yapması gereken ileriye doğru bir adım atıp boşluğu kutsamak ve kendisine ikinci bir fırsat tanımaktı. çıldırmış insanların arasından uzaklaşıp gökyüzüne ait olacak, bulutların üzerinde serbest uçuş yapacaktı. özünü ararken kendini kaybeden insanlık departmanından istifasını vermeye sadece saniyeler vardı. ayaklarına baktı ve hafifçe gülümseyerek kendini boşluğa bıraktı.

    “her şey nasıl başladıysa öyle biter”

    üzerinde gezilmeyen teras çatı detayı geride kalmıştı. titizlikle uygulanmış giydirme cepheye ve camın hemen arkasındaki taşıyıcılara dikkat ederek düşmeye devam etti. yüksek bir plazaydı, büyük bir inşaat şirketinin merkez ofisiydi. kablolar yerden, havalandırma ise tavandan geçiyor; insanları medeniyetin tüm ıvır zıvırıyla kuşatıyordu. mutsuzlukları yüzlerinden okunan insanlarla düşüş boyunca yüz yüze geliyor ve onların yüzündeki ani şaşkınlığın keyfini çıkarıyordu. zemine yaklaştıkça hızı arttı, kravatını çıkarmayı unuttuğu için kendisine son bir kez kızdı. artık kravat ya da ütülenmek zorunda olan kumaşlar olmayacaktı. pazar akşamı ya da pazartesi sabahı yerine, tüm takvimler cumayı gösterecekti. 7. katın yanından geçerken, hemen cam cephenin arkasında dikilip kahvesini içen 27 yaşındaki top sakallı adamla göz göze geldi. eğer terastan atlayan kendisiyse, kahvesini içip soran gözlerle alüminyum cephe sistemini inceleyen ve lacivert kravatını gevşetmiş adam kimdi? eğer kahvesini içip zamana oynayan adam kendisiyse, göçmen kuş olma hevesiyle çatıdan atlayan manyak kimdi? elinde kahve olan 27, önünden hızla geçip giden kendisine bakıp son hızını hesaplamaya çalıştı. “bu bilgi gerçek hayatta ne işimize yarayacak?” diye fizik hocasına sorduğu sorular sonunda yanıtını bulmuştu fakat yere düşenin mi yoksa içeride kalıp canını sıkanın mı gerçek olduğunu bilemedi. belki de her şey, karargâh binasındaki ofiste komutanlarının olmamasını fırsat bilip bir şeyler uyduran askerin işiydi.

    martın ortalarında bir günde, boş bir sayfaya bakan asker, boşluğun her şey demek olduğunu ve onu istediği gibi şekillendirebileceğini fark edip yazmaya koyuldu. getirdiği ve başkalarından aldığı tüm kitaplar bitmişken, değişmeyen tek şey boşluğun gücüydü. boş bir sayfa olduğu sürece yazdıkça yazıyor, hayalindeki her şeyi çiziyordu. komutanlarından asker arkadaşlarına kadar herkesi birer bina gibi kabul edip plan-kesit ve cephelerini çıkarıyor ve insanları kayıt altına alıyordu.

    askerliği boş sayfalara bir şeyler eklemekle geçerken, arada sırada girdiği depresyonlardan da boşluğun sessizliğiyle çıkıyordu. ne yapsa dolmuyordu sayfalar, binlerce kelime yahut çizgi bile okyanusta damladan öteye gidemiyordu.

    subay lojmanlarının uygulama projelerinde gördüğü “üzerinde gezilebilen teras çatı detayı” ibaresi bile onu bir şeyler yazmak konusunda cesaretlendiriyor ve insan olmanın gereklerini “neden böyle?” diye sorarak yerine getiriyordu. komutanın çekmecesinden yürüttüğü kahve ve dolmakalem ile kendi çapında tarih yazıcılığı yapıyor ve cevabını kimsenin bilmediği sorular sorarak şafak sayıyordu.
  • aksı, kaksı ve hatta taksı en iyi bilendir.

    ''de ki onlar statik hesaplarına baksınlar, demir metrajını çıkarsınlar ve gerisine karışmasınlar. bizim gazabımız onlar için bozgun olabilir.''

    (inka ini-ms 102)
  • bunlardan biriyle evlenirken iki kere düşünülmesi gerekir. ha ben ikibin kere de düşünsem yine evlenirdim o ayrı. lakin meslekleri hayatlarını ne kadar zorlaştırıyorsa, beraberindekileri de o kadar zorlar. haftada beraber uyanılan (uyunan dahi değil, onu söylemiyorum bile) gün sayısı, sabah uyanıp eşinizi sızdığı bilgisayar karşısı koltuktan kaldırıp yatağa yatması için bilincini açmaya çalıştığınız günden daha azdır. bu siz sabah kalkarken oo vakit epey olmuş ben artık yatayım diyen eş şeklinde de vuku bulabilir. ilk başlarda eşi psikopat gibi uykusuz geceler boyunca çalışan kişinin vicdan azabından ben de senle oturcam banene şeklindeki direnişi iş yerinde uykusuzluktan baygınlık geçirip hastaneye kaldırılmayla son bulur. daha ileri giden ben gibi manyaklar ben de öğrencem bu işi diyerek 3d çizime merak salar, uğraşır didinir, nihayet bi kapı çizer, eşin bütün mimar arkadaşlarına çizdiği kapıyı utanmadan gösterir.

    bu uyku problemi sanırım mimarların en büyük yarası. zira bi türlü yeterince uyumayan bu güruh saçma sapan yerlerde de uyumaya başlayabilir. sizi ziyarete gelen eşin mimar arkadaşının gözleri açık bi halde koltukta uyuması, yahut sizi ziyarete gelen insanlar varken eşinizin gözü açık uyuması ve yahut gittiğiniz bir ziyarette eşinizin elalemin koltuğunda ağzını şaplata şaplata devirip yatması gibi.. işin ilginci bir süre sonra kimse bunu garipsemez, uykudan bayılan mimar garibanının üzerine bir örtü atıp hayatına devam eder. başlarda gelmiyor diye darılan anne, baba, arkadaş sizi yalnız görmeye alışır, ona da selam söylemeye...

    bu kişiler, kahvenin en hasının, en uyku kaçıranının gurmesidir. çizim yaparken uyku kaçırması için müzik dinleyenlerin yanı sıra film "dinleyenler" de mevcuttur, zira eşimin çoğu sahneyi ve oyuncuyu hatırlamadan ezbere repliklerini bildiği filmler var.

    masalarının üzeri her daim karışıktır, başta toplanmaya silinmeye yeltenilen bu masaya bir süre sonra ilişilmez, göz ucuyla süzerek yanından geçilir. masanın üzerindeki beşyüz tane kalemden hiç biri ellenmez, arada bi hayran hayran ele alınıp bakılır - eş nezaretinde- kaç lira bu? ohaaa cümleleriyle kalem elleme merasimi sona erdirilir.

    bir de sürekli bilgisayar karşısında oturmak zorunda kalan bu garibanların doğal olarak her yanları sürekli ağrır, oturup tv izlerken, çekirdek çitlerken, dergi okurken bi yandan eşe masaj yapmak bir süre sonra alışkanlık yapar, her yan yana gelişte el gayri ihtiyari masaja başlar, eşin hiç yoksa omzu,kolu sıkılır. saçları şöyle bi karıştırılır. bir süre odasından ses gelmeyince seslenilir, sesin durumuna göre;
    -kahve götürülür
    -gidip çizdiği şey hakkında bilmiş bilmiş mal gibi yorum yapılır
    -gidip kavga edilir ( bu ne bea hep yannızım ben ühüüü)
    -yanına oturulup bilinci açılmaya çalışılınır
    -koltuğun sırtı yatırılıp üstüne battaniye örtülür
    -yetiştirmesi gereken bişey çiziyosa üstüne su dökülür
    vs.
    evet, zor bişey mimarla evli olmak ama yine olsa yine evlenirim. herkesten ve dahi benden daha ince bir görüşü olan, içine sanat da edebiyat da renk de müzik de sızmış bir güzel insan evladıdır işte..
  • ukala olmalarının sebebi, okulda kendilerine ilk öğretilen şeyin "yaptığınız her sey için geçerli bir açıklama bulacaksınız, ben yaptım oldu demekle olmaz" olduğu insan grubu. bu yüzden her şeye bir cevapları ve detaylı açıklmaları vardır, bu verdikleri tüm cevapların %100 doğru oldugu anlamına gelmez, onemli olan ikna edici konuşma yeteneğidir, insanların ukalalık olarak adlandırdıgı şey aslında tam olarak budur
  • olmayin, baska bisi olun... ama diyosaniz olcam, o zaman dinleyin beni ey mimar olmak isteyenler... zor bi egitimi var, hocalar megalomanyak ya da ego tatmini yapiyolar, sakin hocalarla dalasmayin kesin derslerden kaliyosunuz, yag cekin bol bol, ayrimcidirlar ipneler... ogrenci secerler... "bana takti" lafinin en iyi yasandigi ortam... proje derslerinin aile ortami gibi gectigi milletle konusup, bisiler almak icin kantine gidilebildigi güzel bi ortami var... haftanin 5 günü sabahladiginiz, proje teslimlerinden onceki güya tatil olan 2 hafta boyunca kendinizi yiprattiğiniz bir egitim sistemine sahip... kisaca cok zor ama dayanabilirseniz güzel...