şükela:  tümü | bugün sorunsallar (1)
  • toplumumuzda ne iş yaptığı bilinmeyen ya da yanlış bilinen mesleklerden. mimarlar (ve türevleri) hala keyfekeder mevzuların seçicisi zannediliyor. misal sarı mı olsun pembe mi, seramik mi olsun halı mı, ahşap mı olsun duvar kağıdı mı. böyle mi güzel şöyle mi, yuvarlak mı, kare mi vb. eğer birşeyin teknik, ekonomik, pratik birtakım gerekçeleri yoksa o mu bu mu diye soracağınız kişi mimar değildir. mimar bana şu malzemeyi kullandım çünkü yanıcılığı azdır, çünkü f/p olarak daha iyidir, seramiği verevine döşedim mekanı geniş algılatır, yalıtımı şuraya koy yoğuşmayı azaltır gibi şeyler derse ceketimi iliklerim. lakin yok efendim gerilimli mekanlar, yok efendim "bu yükseklikte ne olsa güzel çıkar", "şu kırmızıyı burda patlatacağım", ahşabın sıcaklığı, metalin kendinden geçmişliği, hereke halısının bizdenliği, kemerler, kubbeler, garip garip süslemeler vb bunlara pek itibar edemem.

    bana kalsa dünyayı daha yaşanılabilir bir yer haline getiririm ama kendi çerçevemden olur o da. doğru mudur yanlış mıdır tartışılır. sonuçta çingene mahallesinde minimalizm, modernizm dayatması yapmak da bir nevi faşizanlık...
  • zeki çocukların girebildiği ve okuyabildiği bir bölümdür.
  • her gördüğümde sinirlerimi tepeme çıkartan mesleğim. anasını avradını skim böyle işin.
  • mimarlığın hobi olarak da takip edilebilir olduğunu söylemek gerekiyor. en azından benim için.

    hatta ara ara açıp baktığım, üzerine düşündüğüm, ilgili geziler planlayıp durduğum şöyle bir liste bile var.

    mesela gastro turizm ne kadar keyifliyse iyi bir mimari turizm de - en azından bende- benzer hisler uyandırıyor. geçenlerde "bir ülkeye gittiğinizde gördükleriniz o ülke hakkında değil, sizin hakkınızda bir şeyler söyler" gibi bir cümle duymuş ve çok hoşuma gitmişti. nitekim yakın zamanda bologna'dan londra'ya kadar birçok kenti gezmiş, amsterdam'da ikamet eden biri olarak sıklıkla fotoğraf çekmeye, notlar almaya çalışırken az önce bahsettiğim cümleyi de düşünmeye devam ediyorum.

    ayrıca instagram'ın mimarlığı bir hobi olarak gören insanlar için büyük nimet olduğunu da söylemek gerekiyor. çektiğim fotoğrafları paylaşırken benim hakkımda da bir şeyler söylediğini bilerek paylaşmak kendi kendime uydurduğum ufak bir guilty pleasure sanırım.
  • iyi yaptığım, fakat kendisine sahip olduğum için geçinemediğim mesleğim. keşke zamanında ailemi dinleyip bu yola çıkmasaydım. tetiği çekip gitmek de bir alternatif. okurken güzel hayaller dünyasında geziniyor insan. sonra kendini hiç istemediği bir yerde 3 kuruş maaşla geçinemez durumda buluyor. işin sevdiğim kısmında iş olanağı yok olsa da muhtemel ücretsiz çalıştırırlar. 1 kuruş yerine 3 kuruş kazanmak için en nefret ettiğim tarafını yapıyor, her gün meslekten biraz daha soğuyorum. ben ne qra bu hale geldim diye sorguluyorum. sorguladıkça hayat enerjim tükeniyor. ücretsiz izin istedim çünkü bir türlü bunları düşünmekten kendime gelemiyorum. verilen işler o kadar anlamsız geliyor ki ben hayatımı bu bir işe yaramayan teknik çizimleri üretmekle geçirmek istemiyorum. zaten sadece kağıt üstünde üretiliyor, sahada kendi kafasına göre ilerliyor. çalıştığım şey boşa gidiyor, sonra imaledilene göre tekrar çiziliyor. madem sahada yapılabiliyor bize ihtiyaç olmadan o zaman neden bu çizimler başta isteniyor. aklım gerçekten almıyor. saatleri boşa harcıyoruz. bir hiç için çalışma hissi ve çalışmanın bir getirisi olmaması. insanı dibe çekiyor.
  • 3. sınıf bir mimarlık öğrencisi olarak mezun olduktan sonra icra etmeyi düşünmediğim meslek. şimdiki aklım olsa tercih etmezdim. hatta tercih bile yapmazdım sanırım.
  • küçükken ne olmak istediğimi sorduklarında, spesifik olarak şunu olmak istiyorum demedim hiç. ama çoğu arkadaşımın hayallerinden birisi bu mesleği icra etmekti. halbuki tamamı bir mimarın ne işle uğraştığından tamamen habersizdi. bu hayallerinin altında yatan asıl sebep, şüphesiz mimarlığın çok havalı bir meslek olarak görünmesiydi. mimar olurlarsa onlar da havalı olacaklardı. (almanya'nın savaşı kaybettiğinde bizim de kaybetmiş sayılmamız gibi bir mantık bu.) hadi onlar çocuk, bu sebeple de bu çocuksu bakış açısı bir bakıma anlaşılabilir. peki neredeyse 18 yaşına girmiş ya da girecek insanların bu mesleği aynı sebeplerden ötürü tercih etmesine ne demeli? sonucunu tahmin etmek hiç zor değil. büyük bir hayal kırıklığı, beklenilen düzeyde olmayan bir hayat standardı ve çoğu durumda başka bir mesleğe kayış. topu topu 35 kişinin mezun olduğu dönemimde benim bildiğim bir kişi diş hekimliği, bir kişi de tıp okuyor şuanda. mesleğe karşı nasıl bir küskünlük varsa, üniversite sınavına tekrar hazırlanıp, yıllarca yeniden okumaya razı olmuşlar. diş hekimliği okuyanın vizyonsuzluğuna değinmek dahi istemiyorum. yeni mezunların nasıl maaşlarla işe başladığını mezun olunca farkedecek muhtemelen.

    ya sana ne demeli diyebilirsiniz, haklısınız da. benim tercih sebebim tamamen farklıydı. fen bölümünde okuyan biri olarak seçeneklerim çok kısıtlıydı çünkü tasarımla ilişkili bir işle uğraşmak gibi bir isteğim vardı. onun da tam karşılığı mimarlıktı. ama bu, bu mesleği seçerkenki bilgisizliğim gerçeğini değiştirmiyor.

    bu uzzzuuuun girişten sonra, bu entriyi girmemdeki asıl sebebe geleyim. bir süredir almanya'da mimar olarak çalışıyorum. öncesinde de 10 yıl kadar türkiye'de çalıştım. hem kendi ofisini kurmuş, hem de beyaz yakalı olarak çalışmış bir mimar olarak, türkiye'de mimar olmanın ve mimarlığın nasıl bir şey olduğuna dair az biraz benim de söyleyeceklerim birikti. ama en önemlisi, mimarlık tercih edeceklerin, etmeden önce ne ile karşılacaklarına dair bir fikir edinmelerine yardımcı olabilirim diye düşündüm. ileride almanya'da mimar olarak çalışmanın nasıl bir şey olduğuna dair de bir yazı yazmak istiyorum. bu batağa düşmüş insanlar için, bir çıkış kapısı olabilir belki, dimi ama.

    öncelikle mimarlık fakülteleriyle ilgili iki kelam edeyim. türkiye'de kabaca iki tip mimarlık eğitimi veren okul var. biri tasarım ağırlıklıyken, diğeri daha çok teknik ağırlıklı eğitim verir. şimdi değişmiş midir bilmem ama, ben okurken, tasarım ağırlıklı okul olarak itü, teknik ağırlıklı okul olarak da odtü örnek gösteriliyordu. hangisi doğru yöntem diye soracak olursanız, ben ikisinin de önemli olduğunu ama ilk yıllarda tekniğin daha önemli olduğu düşüncesindeyim. tasarım ağırlıklı eğitim sistemi, alfabeden habersiz öğrencinin, yazı yazmasının beklemesi gibi bir şey.

    benim mezun olduğum fakülte tasarım üzerinden eğitim veriyordu ve hocalarını düşündükçe hala tüğlerim diken diken olur. birkaç istisna haricinde o kadar yetersizlerdi ve anlamsız bir egoları vardı ki, okulu yarım bırakmamama hala şaşırırım. başka bir okuldan mezun olsam, meslek hayatımın çok daha kolay olabileceğini de hep düşünürüm. yani demem o ki sevgili romalılar, daha mezun olmadan önce, çirkin bir ortamda eğitim sürecini tamamlamanız şart (üstelik inanılmaz yetersizlikte olması da mümkün) ve nerede okuduğunuz da çok ama çok önemli.

    hocaların meslekten oldukça kopuk olmalarını da çok ama çok ciddi bir problem olarak görüyorum. (tabii bu mimarlığın değil, daha çok türkiye'deki akademinin bir problemi.) okuldayken çok sık duyduğumuz bir tabir vardı: piyasa mimarı. akademideki hocaların kendilerini daha yüksek bir konuma yerleştirmek için, mimarlığı asıl icra eden kişileri ötekileştirmek adına kullandıkları bir terim. zavallı öğrencileri de bu söz oyunları ile zehirliyorlardı. mimarlık mesleğini icra etmenin büyük bir günah olduğu fikrini öğrencilere empoze edip, kendilerini yüceltme çabaları, mimarlık ortamının "kalitesini" size anlatıyor olmalı. tabii okul kısmı mimarlığın belki de en kolay kısmı bu arada.

    mezun olduğumda, tüm bu sebeplerden dolayı, ciddi bir yetersizlik hissiyatı içindeydim. bu bir mezunun olabileceği en korkunç durum kanımca. bu özgüvensizlik de sizi her türlü koşulu kabullenmeye itiyor. mimarlık fakültesindeki ilk derste, hocalardan birisi şu cümleyi kurmuştu, hiç unutmam: "biz size tasarım öğreteceğiz, mimarlık değil. hepiniz işsiz kalacaksınız mezun olduğunuzda." * tercümesi şu: "biz size bir bok öğretmeyeceğiz, iş bulamadığınızda da bizi suçlamayın." mezun olduğumda okulla ilişiğimi kesmek için gittiğimde de başka bir hocanın alay edercesine söylediği şu söz daha da çirkindi: "ne acele ediyorsun, sanki iş bulabildin :)))." bu arada işe geri dönmek için acele ediyordum. daha yeni mezun ettiği öğrencisine, bu denli aşağılık bir üslupla yaklaşan kişilerin ne denli idealist olduklarını ve sizi umursadıklarını anlamışsınızdır.

    bu hissiyatlar içinde ilk iş yerimde çalışmaya başladım. ilk 3 ay deneme sürecinde asgari ücrete denk bir maaşla işe başladım. 3 ay sonrasında maaşım asgari ücretin bir tık üstüne çıktı. ilk iki yıl sigortam yatmadı. (patron yapmak istediğini ama şirket adresiyle ilgili bir problemi olduğunu söyledi. yıllar sonra şirket kurduğumda bunun büyük bir yalan olduğunu öğrendim. ) şirketin öğlen yemeği vermediğini söylememe gerek yok sanırım. adamı biz çalışanlar besliyorduk hem de*

    bu çizdiğim tablo istisna değil ayrıca. mimarlar odasında çalışan mimarların da odanın kendi belirlediği mimimum maaşı almadığını söylemem, mimarların ülkemizdeki durumunu özetlememe yeterli olur kanımca... herhangi bir fabrikada çalışan bir mavi yakalının sahip olduğu haklar, beyaz yakalı bir mimarın haklarını katlar. bir kere sigortası yatıyordur. buna karşılık mimarın hiçbir hakkı, yan hakkı vs. yoktur. ona sahip çıkan bir sendikası yoktur. mimarlar odası, mimarların haklarını iyileştirmek için hiçbir şey yapmaz. tek yaptıkları sizin hiç olmayan maaşınızdan aidat almak ve büyük harflerle çeşitli siyasi mailler atmaktır. bu sebeple, ofis açmayı düşünmeyen mimarların, odaya kayıt olmamalarını öneririm. tmmob, bir kere girip çıkamadığınız bir oluşum çünkü. bir de sırası gelmişken mimarlar odası'na da buradan seslenmek istiyorum, kim yazıyorsa o maillerinizi ona söyleyin, bir yazışmada büyük harfle yazmak "bağırmak" anlamına gelir. siz de buna bir dur deyin artık (bu cümle büyük harfli olacak. )*

    buraya kadar okuyup, hala mimar olmak isteyen, azimli genç. bildim seni, sende bariz mazoşizm var. yazarken benim gibi kaşarlanmış bir mimarın bile içi kıyıldı... ama sen hala mimar olmak istiyorsun demek, idealizmin gözlerimi yaşarttı. şimdiye kadarki anlattıklarım beyaz yakalı ırgat mimarlarla ilgiliydi. gel şimdi bir de sana madalyonun diğer tarafını göstereyim. kendi işinin sahibi olmak.

    türkiye'de serbest mimar olarak çalışmak demek, hiçbir şekilde profesyonel olmayan sermaye sahiplerinin şımarıklıklarını çekmek demek. ve üstelik bu çoğu zaman, çalışıp karşılığını alamamak anlamına geliyor. bizim cimri, karnını doyurduğumuz patron vardı ya hani, o görece türkiye şartlarında iyi okullarda okumuş bir frankofondu. bu arkadaş sözde zamanında fabrika işletmiş bir şahsiyetti ama çizdiğimiz avan projelerden, ücret almazdı. çünkü piyasadaki çoğu mimar bu şekilde iş yapıyor. bu ne demek şöyle anlatayım: bir ay boyunca bir projenin geliştirilmesi için cumartesi günleri dahil sabah 9 akşam 7 çalışıyorsunuz ve karşılığında bir kuruş almıyorsunuz. almanya'da bunu şimdili patronuma anlatsam, akli hayali almaz. çünkü saçmalığın dik alasıdır. mimarlar daha kendi emeklerinin kıymetini bilmiyorlar ki, başkaları onların yaptığı işe değer versin. demem o ki genç arkadaşım, sen ne kadar işini olması gerektiği gibi yap, senin meslektaşların en başta yoluna taş koyacak.

    işin şöyle bir boyutu da yok değil, türkiye gibi parasının değeri olmayan ülkelerde, dünyada dolaşımda olan emtiaların fiyatını değiştirmek mümkün olmadığı için, tasarruf hep iş gücünden yapılır. mimara asgari ücret veren bir işveren, haliyle 1 aylık emeği çok da umursamıyor da olabilir. ama bu tutum, tüm sektörün değersizleşmesine neden oluyor. müteahhitler, sizin yaptığınız işe saygı duymuyor. saygı duymamasını geçtim, emeğinizin karşılığını vermek istemiyor. kendi ofisimi kurduğumda, yaptığım bir iş neticesinde ödeme talep ettiğimde, oldukaça zengin olan er kişisi, benim ondan nasıl para isteyeceğimi söyleyip, emeğimi küçümsemişti. parasından dolayı önünde çok eğilen olsa gerek, benim gibi minnoş bir insanın da susup, benzer bir şekilde pısacağını düşünmüştü. bense, yemişim parayı, elimizde iki kuruş gururumuz var, onu da yedirmeyelim bari diyip, ona hakettiği karşılığı vermiştim. demem o ki, mimarların piyasadaki eziklikleri, örgütlü hareket edememeleri ve çıt kırıldım oluşları, bu durumun asıl sebebi.

    çok uzattım, son söz olarak şunu söyleyeyim, almanya'da çalıştıktan sonra, türkiye'de tekrar mimar olarak çalışmak zorunda kalsam, bana bundan büyük zulüm olmazdı herhalde... mimarlık her şeye rağmen eğlenceli bir meslek, ama hangi ülkede icra ettiğinizin rolü çok büyük. bu arada işimi seviyorum, yanlış olmasın gençler. *
  • yılda toplam 12 bin mezun veren fakülte sayısı çok fazla olan. apartman üniversitelerin çoğalmasıyla birlikte artık nitelikli personel yetişmiyor malesef. yeni mezun bir mimar asgari ücretle calışmaya mahkum olmuş durumda.
  • (bkz: femme fatale)
hesabın var mı? giriş yap