şükela:  tümü | bugün
  • sevdiğine değil, yalnızca sevmeye ihtiyacı vardı. birlikte olup olmamak sevdiğine bağlı ve pek de önemli olmayan bir şeydi artık.
  • bir şeye uzun süre bakınca onu görmemeye başlıyorsun.
    öyle başladı kendine araf hali, yok edilişi, kendi cellatlığı, kendi ismin ceset hali..
    sabaha karşıydı sessiz çığlıklarını bir kendinin duyuşu ismin karabasan hali.. geceleri yapışıyordu boğazına
    neydi bu kapışma hali hem habil hem kabil oluşu(...)
  • herkes aynı yere bakıyor; fakat her biri kendisini okuyordu. yani kitapta ne yazdığının pek bir önemi yoktu.
  • yeterince hadsiz değilsiniz bayan, siz o olamazsınız.
  • hayallerini cama yazan bi kadın tanıdım. bir gün potkal yapıyordu beni, ıssız bir ada da buluyordu, bir gün büyük harflerle yazıyordu adımı, elinde taşla bekliyordu.
    intihara meyilli bir aşktı bizim ki; ben sehpamı taşıyordum yanımda o taşını, sehpaya çıkıp cama adımızı yazmak hiç aklımıza gelmedi.
  • "nevresim kokusu diye bir şey var..." diye içimden geçirdim. kokunun ahengi insanı sarsıyor, koku hafızasına kodlanıyor. nevresim kokusuna karışan ten kokuları baskın olunca, kokular tebdili mekan eyliyor. o zaman nevresimden anlaşılır sevişim bereketinin nekes mi yoksa cömert mi olduğu. o zaman anlaşılır ete değmenin, ona hakkını vermenin azizliği. sinirleri alınmış, süte yatık bir et mi yoksa itilmiş köşeye sinmiş et mi? o değil de şaraba yatmış etin o kesif üzüm kokusu, rakkase değmiş mayhoşluğu. ah diyorum. sonra kıyamete kadar susmak istiyorum. fakat iki dilli olmak zor şey. ağız susar, cinsel uzuv konuşur. çocukken işitmiştim, kadınların iki dilli olduğunu. zaten afalladım da cahil cühala yarım kalmış bir ağızla... tercüman oldu bana bilme merakı: nasıl yani? söze devam etti, bir dil ağızda bir dil bacak arasında. o günden sonra iki dilin varlığı ile dünya sesler doldu. dünya vajinalar sesleri ile doldu da kıkırdama kadınlar hamamına senfoni oldu.

    nevresim mi? kimya endüstrisinin bahar esintisi kokuyor.
  • kolay aşk

    özenle kargo kutusunu açmaya uğraşırken beklentisine gem vurmaya uğraşıyordu. bir 14 şubat gününü daha sevgilisizler kabilesine üye olarak geçirmektense bu sene bir halt yemiş ve şu delice projeye girişmişti.

    kutunun içinden bir sanal gerçeklik kaskı, giyilince vücudun boyundan aşağısını sıkıca saran ince bir tayt ve ufak bir flash bellek çıkmıştı. kutunun iç yüzeyindeki talimatlara harfiyen uyarak kuşandığı tüm bu donanımı çalıştırması yeterli değildi; daha önünde bu satın aldığı sistemin kendi zevkine göre modifiyesiyle uğraşacağı tüm bir gece onu beklemekteydi.

    sabaha sayılı dakikalar kala, ilk ciddi deneyimini başlattı. artık dağınık odasında değildi. göz alabildiğine uzanan bir kumsalda, yanında karşı cinsten tanımadığı biriyle, cüce dalgaların sürüklediği minik kum taneciklerinin çıplak ayak parmaklarını okşadığını izlemekteydi.

    hatta izlemek ne kelime; duyuları ona gerçekten orada olduğunu haykırmaktaydılar!

    tanıdığı gerçekliğe tutunmak üzere kontrol panelini çağırdı. evet, olağanüstü kalitedeki bu simülasyon hala aktifti. hatta panelle bakış açısı arasına giren, aktif simülasyondaki partnerinin etten kemikten olduğuna yemin edebileceği eli de aynı simülasyonun bir parçasıydı. geliştiriciler, onlara ödediği onca parayı hak ediyorlardı.

    hınzır bir gülümseme dudaklarına hakim oldu. hala yeterli zamanı varken bu gerçekçi seraptan sonuna kadar yararlanacaktı.

    özellikle bu simülasyon için dizayn ettiği, kişiye özel ve cezbedici partnerinin yüzünü sanal mı gerçek mi emin olamadığı elleri arasına aldı. şu ana kadar duyuları hissettiklerinin gerçekliğine kapılmıştı. lakin asıl test buydu. dudaklarını usulca yaklaştırdı. "seni seviyorum" dedi. kendisine gülümseyerek bakan yüz, adeta onu çağırmaktaydı.

    evet, öpücük de gerçek gibiydi. acele etmedi. tadını çıkardı. galiba gözlerini kapatmıştı bir ara. memnundu. hayallerine kavuşmuştu.

    lakin ne kadar gerçekçi gelse de aslında gerçek değildi. bu sanal kumsaldaki partneri, gerçek dünyadaki yaşamına ait platonik aşkının sanal bir kopyasıydı sadece. bu deneyimlediği de bir alıştırmaydı zaten. gerçek sınava cesaret etmeden hemen önce...

    daha vakit vardı. simülasyonu akşam olana kadar tekrar ve tekrar test edecek ve sonra cesaretini toplayıp karşısındaki yüzün gerçek dünyadaki asıl sahibine gizli aşkını gerçekten itiraf edecekti. korkmayacaktı artık geri çevrilme ihtimalinden...

    öpücük çok ama çok gerçekçiydi. biraz daha deneyimledi. gözlerini yine kapamıştı.

    lakin tekrar açtığında bir kasktan bakmıyordu artık. gizlice sevdiği kişi odasında, onun benzeri bir kıyafet kuşanmış, karşısındaydı.

    "ama nasıl?" diye sordu. sevdiği, onun simülasyondaki hınzırca gülümsemesini taklit ederek: "sevmek, sevilmek için bu kadar uğraşmak zorunda değildin. hayal dünyandaki bir kuklayı bana benzetmek zorunda değildin. elde edebileceğinin hayaline sarılıp, bu yalanla yetinmek zorunda değildin.

    "peki ne yapmalıydım?"

    "sadece beni sevdiğini itiraf etmen yeterdi."

    "öyleyse... seni seviyorum."

    "ben d..." (dıt dıt dıt. simülasyon süreniz doldu. devam etmek istiyorsanız lütfen evet'e tıklayın.)

    kaskını çıkarıp, uykulu gözlerini bir 14 şubat sabahı mahmurluğuna daha açtı. tenha, dağınık odasıydı onu karşılayan. anlaşılan bugün yine yalnızdı.

    not: yukarıdaki öykünün önceki hali existenz filmine tıpatıp benzer, yarı korku hikayesiydi. gece gece kimsenin midesini bulandırmamak için iyice dozunu azalttım.
  • muradınız bizimle mi gelmektir, çileli olanından?
  • ağır sevda

    romantik aşk filmlerinin oynadığı bir sinema burası. en azından girişin bu yanındaki tabelada öyle yazıyor.

    benim evim, yurdum ve dünyam bu sinemanın gelecek matinesini bekleyen şu insancıkları izleyerek geçiyor. onların dünyası şu sinemaya gelen filmlerden daha ilgi çekici. hele biri var ki...

    bizim nalan abla şu köşede oturan kişi. öğle matinesini hiç kaçırmaz. yine bir 14 şubat günü, sevdalandığı isimsiz bir adamın randevusuymuş ilk kez onu kapılarından sürükleyen bu bekleme salonuna. kimse o adam, gelememişti o gün ve sonraki günlerde de.

    ama o beklemeyi seçti. her gün bu saatlerde gelir; perdedeki filmi izler ve... gider. ertesi gün mutlaka geri dönmek üzere.

    onun haricindeki aşık yüzler ağır ağır değişirler bu salonda. gençlerdir onlar. aşkları da genç ve uçarıdır. hiçbiri nalan ablanın sevdası gibi değil tabii. yaşıyorlar hayatlarını kendi bildiklerince... ama nalan öyle mi?

    seviyorum onu. evet, itiraf ediyorum; seviyorum onu. başımı okşayışını, parmağını bedenimde gezdirişini... sırf onun için her gün kabuğumu yosunla temizliyorum.

    sevdamız karşılıksız sayılmamalı. belki dört saydam duvarın çevrelediği ıslak bir hapishanede kader mahkumuyum. belki onun peşinden özgürlüğe ve aşka kaçabilmek için haddinden fazla yavaşım. belki ben küçük, aptal bir kaplumbağayım.

    ama bu hapishanemin, hatta sinemanın ve hatta dışarıdaki alemin ötesine taşacak bir aşkla seviyorum seni nalan'ım. beklediğin kişi belki hiç gelemeyecek ama ben her gün senin bu salona girişini umutla ve tutkuyla bekliyor olacağım.

    seni çok ama çok seven pıtırcık salih'inin sözüdür bu.
  • tek sayıların uğursuzluk getirdiğine inanırdı; sessizce girdi üçüzlerin odasına.

    kaynak