şükela:  tümü | bugün soru sor
  • öyle fakirim ki!..

    hayatımda ciddiye aldığım -en azından ciddiye alırmış gibi yaptığım- tek şiir yarışmasında şu garip ve de bîçâre kardeşinize 'mansiyon' bile vermediler!..

    alamadım, demiyorum; sadece vermediler.

    yarışmaya kabul edilen 6181 şiir arasında belki de değerlendirilme sırası bir türlü benim şiire gelmemiştir!..

    ***

    dikkatimi çeken bir başka şey de minyatürleştirilmiş tanzimat şiirleri tüm ödülleri toplayıverdi.

    hâlbuki 'serbest' konulu olacağını duyunca daha bi/bir böyle 2000'li yıllara özgü bir özgünlük bekliyordum.

    iddiâm o ki; yılmaz erdoğan büyüğümüzün en 'überto' şiiri bile bu yarışmada mansiyon dahi alamazdı!..

    yanılıyorsam da yanılıyorumdur; yalnız ilgili yarışmanın sistemi tarafından yutulan noktalı virgüllerimi de görmezden gelemem. yarışmanın veri giriş kodlamasında noktalı virgül denen işaretcan tanımlanmamış; tamamen terbiyesizlik bu!..

    ***

    biraz da yarışma şiirim 'şapkasız salep'ten bahsedecek olursam; her zamanki yazgımı bir boyut öteye taşıdım. fikrimce şiirin tarihsel göndermeler de içeren sembolojisi oturmuş gibiydi; inanıyorum ki çözümlemesinden dahi düzinelerce şiir çıkacaktır. buyrunuz; birlikte okuyalım:

    adakale'de başlar tarih.
    ve tarih, kundağında can verir adakale'de.

    kediler tırmanırken mavilere
    miyavlardan şatolar kurar gözlerine.
    hâl böyle olunca bir başka miyava kadar
    gözlerine taşırım tüm kedileri.

    biriktirdiğim silgi tozlarından
    simsiyah bir gökyüzü yaparken
    sobadaki kestanelerin hatrına
    bulutları balkona asarım.
    asarım asmasına da
    başının üstündeki bulutlardan
    haberin var mıdır, bilemem.

    bilinmezlerin tam ortasında
    üsküdar'a geçerken içilen sâlep
    nasıl tarçınlanıyorsa bolca;
    şapkası düşen tavşanları
    'altı'dan ayırmadan önce
    ne kadar 'iki' varsa sana dâir
    taban fiyatlarından arındırıp
    soru işareti yaparım.
    kaldı ki ünlemleri
    sırtına yükleseydim
    beli incinen atom karınca gibi
    yılgın bir hamal olmayabilirdim.

    olabilmelerin olağan sayılıp
    ölebilmelerin o denli kabûle değer
    görülmediği canım ülkemde
    seni, bir diş fırçasının
    o ilk günkü asâletinde saklarım.
    saklarım saklamasına da
    bir intikam gibi bakar
    tek sıkımlık diş macunu ötelerden.

    ötelerden selamlar getirip de
    getirdiğiyle yetinmeyen
    maatteessüf bir tanrı misafiri
    ne yer ne içer, bilir misin?..
    özrü avuçlarından büyük
    nice dilenciler emzirmiş olmak
    ve sonradan esmerleşen
    çocukların düğünlerinde güneş,
    davetliler arasında değilse
    ki böylesi bir vicdansızlık
    ancak insanoğluna yakışır,
    süt tozlarından gölgeler midir
    gördüklerimiz
    ve de gömdüklerimiz?..

    gömülen; bir tarihten ziyâde ayıplarsa da
    bilirim; ayıplar markete, okula götürülmez.
    ne de olsa taşınmazlardan değildir
    pleybek yapan görüntümüz;
    yine de vergisini öder
    gürültümüz.

    gürültü demişken;
    en fazla gürültüyü mavi yakalılar yapar.
    ve beyaz yakalı sevdaları;
    'ilkokul sıralı' yıllarda sıraya girmekle başlar.

    başlarken ali'nin tarihi oya'yla beraber,
    topu olanın aslında oya olduğu unutulur;
    atı olan da oya'dır ama kaya bindirilir ata.
    nedense atın fikri hiç sorulmamıştır;
    yoksa kaya'nın attan inmediği yıllarda
    oya yeterince hayvansever değil midir?..

    değil midir ki gelip geçenler
    kaşlarının üstünden;
    silistre'den havalanan siyah güvercinler?..
    ve kimsesiz bir kitâbe midir abdülhamid han
    santa maria draperis kilisesi'nde?..

    kili, sesini götürür toprağın.
    uçurumlar çoğalır.
    bağrı açılınca sazın.
    ve sen bir yanımda düşersin.
    ellerine kına yaktığın için.

    içi geçmiş yolculuklardan arda kalan
    bir mayın tarlasında kanayan yanım,
    çalışan yanımdan emekliyse de
    patlayan çocukluklardan hasat,
    sanıldığı kadar verimli değildir.

    ederi veriminden az,
    kederi siteminden fazla;
    bir garipliktir insanlık.
    ki misketlerim kırılınca gözlerinden
    aynadaki hüzünlü hâline bakarım.
    bakarım bakmasına da
    baldırandan yaptığım heykeller
    ne kadar da sana benzemekteler?..

    sesteş bir sancıyken benzerlik,
    gözlüklü öpüşme çabalarından uzak
    çizdirilen tüm gözler.
    ve ne diye taşar adın, gözlerimden;
    gözlük bile taşımazken ben?..

    'ben' kelimesi en çok babalara yakışır,
    sakalın ta kendisi de öyle.
    ki en çok da 'baba' derken latiftir;
    sakalında salıncak kuran babalar.

    letâfeti ödünç 'sevda sokağı'nda
    oyalansa da gençlik;
    makyajı akan oya yaşlanmıştır artık.
    kaya attan inip enflasyona binmiştir.
    ve ali hâlâ top peşinde koşmaktadır.

    ön yıkaması serttir koşuşturmaların;
    ya koşar ya düşersin.
    ki kapı önleri için birebirdir;
    peşi sıra köpük köpük bedenler.
    anneler en çok böyle köpükleri severler;
    bedavadır temizlik, bedavadır köpürmek.

    dizleri yırtmak bedava olsa da
    tercih edilmeyendir.
    ve her kapıda bir beden küçülmek
    negatif büyümenin ekürisidir.
    ya büyümek vardır etiketlerde
    ya da etiketlenmek.

    etiketini sökerken hayatın
    akreple yelkovan fransız ihtilâli'ne katılır.
    ve 'uzuneşşek' oynarken yeniçeriler
    vak'a-yı hayriye yakınlaşır.
    sense seksek kokulu bronz bir çağdan
    kocaman bir göktaşı getirirsin.
    farkındaysan etiketini sökmemişsin!..

    söküklerle uğraşmaz kimse,
    anneler dışında.
    ki anneler dikmeseydi insanlığı;
    sabahları uyanmak bedava olmayabilirdi.
    ve sen bir sonraki sabaha uyanamayabilirdin.

    korniş dübeliyle uyanır demokrasi.
    sararmış perdelerin alnı ak.
    tıpkı şeffaf bir gelecek sonrası
    yer çekimine gösterdiğimiz vefa gibi.

    vefalıdır patates baskısız geceler
    gidecek bir yeri olmayanlara.
    oysa sahipsiz kıyılara vuran integrallerin
    hangi katında kalınacağı şüpheli değil midir?..

    şüpheleri deli eden kesinliktir
    seni avucumdan kaydıran.
    ve kaygılı bir bekleyiştir cevizlibağ trafiği.
    kornalara asılırken sayın abilerim,
    kim bilir hangi sokaklardan geçiyorsun?..
    âşinâ olduğun yüzler sırıtırken kadrajında
    kim bilir hangi cümlelerden sekiyorsun?..

    sek sekebildiğin kadar; hayat kısa.
    bilirim; en fazla hokkabaz olabilirsin.
    ki şapkandan seni çıkartırım.
    çıkartırım çıkartmasına da
    kibrit çöpleri yakın mı sana, onu söyle?..
    eğer yakınsa; yakmadan tenini
    dokun alnındaki kıvrımlarla beraber.
    ve bir şiir yap içinde yaşayabileceğin.

    yaşayabileceğin tek bir ülke olup da dünya,
    başkenti istanbul olacağına,
    sen almaz mısın bu tacı?..
    inan, taca çıkan topçu çocukların
    hiç ama hiç mazeretleri yok.
    çünkü başka bir ihtimâl yoktur hiçbir aşkta;
    kimler aşklaşıp havaya karışmışsa
    başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur.

    ***

    fakirlik bulaşıcıdır; artık siz de fakirsiniz...

    mücadelemiz tek bir fakir hakir görülmeyene dek devam edecek ey sevgili fakirdaşlar!..

    (kaynak: rıza bozkurt)