şükela:  tümü | bugün
  • tek bir gün verilmiş olsa size, o tek günün uzun gecesinde rüya görmeniz istense, sonra gördüklerinizi anlatmanız mesela. hayatınızın içindeki hangi ânın geniş ve güzel, hatıralardan mülhem görüntüsünün eski bir çerçevenin içerisinde asılmasını isterdiniz gözlerinizin arkasına? ya da bir şans verilmiş olsa, hayatınızın fırtınasından kaçıp sığındığınız o yere tekrar gitmeniz istense, nereyi tercih ederdiniz ruhunuzun oyuklarını kapatmak için? veyahut sakin bir cümle, eksik kalmış bir söz, ödünç aldığınız bir hikaye, yarım bıraktığınız bir hayal, soğumamış bir öfke, unutulmamış bir koku, utangaç bir bekleyiş, hangisi, hangisi el değmemiş, gönlü kırılmamış duygularınıza geri götürür sizi? anımsamak, bazen mazeretli soruların tutuk cevapları gibidir. o anda hiç fikri olmaz insanın. elini ağzının üstüne kapar, dilinin bıçağını aklının eski kapısının gıcırtısıyla biler. böylece keskinleşir geçmiş. dokunduğu yerde iz bırakır. kader ağlarını anında örer. tüm günahlarınızla yorgun, koruduğunuz sırlarınızla suskun kalasınız diyedir dönüp dönüp adımlarınızın ardına bakışınız. telaşlanır önce insan tabii. korkar beri yandan. varlıkla yokluk, yaşamla ölüm arasında her şeye kâh itaat eden kâh başkaldıran yollar uzar, uzar. ve herkesin hikayesi hafıza ile hayal arasında kararsız ve çekingen, cüretkâr ve yaratıcı, hevesli ve telaşlı kapanır hayatının üzerine. kıvrılır, uzar, bekler, bölünür ve ilerler.

    “ben çocukken hep bir rüyaya uyanmak isterdim, böyle bir şeyin olup olmadığına dair bir fikrim yoktu. kimin vardır ki? yaşayanların dışında demek istiyorum. bir rüyaya uyananların elbette bu konuda bazı fikirleri vardır ama ben çocukken bir rüyaya uyanmayı çok ama çok isterken bu konuda hiçbir şey bilmiyordum. hem insanın sadece varlığından emin olduğu şeyleri isteyeceğine dair bir kural var mı? hiç zannetmiyorum.”

    mısır koçanlarını kızartan koku romanıyla nibel genç , işte böylesine kendinize aşina hissedeceğiniz, kadim geçmişin hükmüne şefkatli ve fakat güçlü bir meydan okuyuşla karşı duruşunuzu simgeleyecek hikayelerin sandığını açıyor. romanı olmayan roman karakteri ezima’nın anlattıklarıyla başlayan mısır koçanlarını kızartan koku, meyman köyü’nün dağlarından ve suyundan, göğünden ve toprağından, acısından ve anımsattıklarından, insan eliyle katledilen kokusundan ve varlığından besleniyor. gül desenli sandığın kilidi açılınca, keçi kılından heybenin arasından dökülüyor dersim’in, munzur nehri’nin, dengbejlerin, dolunaylı gecelerin, uyanılan rüyaların, matemin, uzun bekleyişlerin ve ani gidişlerin, özgürlüğün ve tutsaklığın, taşların, mezarların, sürgünlerin, kıyımların, hasretlerin kelamı. bazen ermeni ressamın çizdiği resimde bazen bir dengbejin klamının nefesinde bazen de uçuk mavi yünden şifa çiçeği desenli erkek kazağının emeğinde nibel genç, hem başlı başına roman hem de birbirinden bağımsız hikayeler olarak okumanıza olanak tanıyor bir devri, çocukluğu, köyü, insanları, misafirleri, yoksunlukları, bitişleri ve ezcümle hayatı. göstermekten, işaretlemekten ziyade “anlatmayı” tercih ediyor. uzun uzun. acının hiçbir şeyden şikayet etmeyen vakur gerçekliğini aktaran ve aynı zamanda dönüştüren etkisiyle, roman karakterlerinin anımsayışlarına bırakıyor zamanı ve mekanı. gerçeklik önce parçalanıyor, parçaları dağılıyor, dağılan parçalar tekrar bir araya getirilirken “hatırlayış” roman karakterlerinin hissedişlerinin odağına yerleşiyor. mihail bahtin’in kronotop (*) olarak kavramsallaştırması nibel genç’in zamanı ve mekanı kurgulayışında cisimleşiyor. köy ile kent arasındaki zamana ve mekana ait bütün ilişkiler, bu ilişkileri gerçekliğe dönüştüren anlamlarla değerleniyor. zaman ve mekan arasındaki duygu, anlam ve değerlere yönelik bu derinleştirme, romana aynı zamanda farklı katmanlar da yerleştiriyor. ideolojik ve diyalojik yapılanma nibel genç’in anlatısında hikayeleri ve bu hikayelerin sahiplerinin sesini okura aktarıyor. bu çoğulluk ve imgesel yaratım, anlamın yine anlam üzerinden, yeniden ve sürekli tanımlanmasına olanak tanıyor. yazarın bölüm adlandırmalarında kullandığı metaforların psikolojik, sosyolojik, kültürel ve toplumsal dönüşümleri imleyen tarafı, bir yandan köyden kopuşu bir yandan da sınırları farklılaşan aidiyet duygusunu tanımlıyor.

    “ezima on yaşında uydurduğu masalı hikayesinin bir yerine iliştirdikten sonra durup yazdıklarını okudu. tabii ki bunları ezima yazıyordu. başka kim onu bu kadar iyi tanıyabilirdi ki… sayfalardaki hâlini bir roman karakterine benzetti. heybe, bu roman karakterinin yazacağı hikayelerin metaforuydu. heybe de ezima da kurgu da bir temsildi.”

    mısır koçanlarını kızartan koku, roman karakterlerinin geçmişte yaşadıklarına ait zamanın içinden yine kendilerine ait mekanları tanımlamalarına, anlatmalarına olanak tanıyarak zihin mekanlarını zaman-mekan algısı aracılığıyla bir uzama bağlıyor. keçi kılından heybe, dudakları eğri dikilmiş bez bebek, sandıktaki sürreal gözler, gayet mühim tespitlerin yazıldığı defter, sarı boncuklu tülbent, fitilli gaz lambasının dantel kılıfı, sağ köşesi kırık kaset, koçer bir muska, tütün tabakası, pembe şemsiyeli tel toka, uçuk mavi yünden şifa çiçeği desenli erkek kazağı, iki dişi kırık gerilla tokası, işlemeli çakmak geçmişe ait zaman mekanlarının soyut gerçekliğini, metaforik özelliklerini roman karakterlerinin iç dünyaları ile harmanlarken her hikayeye de başlık veriyor. öte yandan bu nesneler, romanın ve roman karakterlerinin şimdiki zamandan (ya da hangi zamandan olduğu okura kalsın) geçmişe bakışlarını, sorgulayışlarını ve arayışlarını da temsil ediyor. anlam çağrışımlarıyla nibel genç, anlatıyı birbirine eklenen lakin tek başına da anlamlı olan katmanlara bölüyor. bu sayede okur metne kendiliğinden dahil oluyor. anlatının bir diğer unsuru olarak yazar kendisini de metnin varoluşuna içkin hale getirerek kendi kurgusunun öznesine evriliyor. üstkurmaca ögelerinden yararlanan nibel genç, somut gerçekliklere ait durumları ve olayları soyut gerçekliklerle bütünleştirirken bir romanın içinden roman çıkarıyor. böylece okur, metni yeniden yazıyor. varolan, dönüşen ve aktarılan arasındaki bağı karakterlerinin iç konuşmalarına, rüyalarına, hayallerine, seslerine odaklanarak betimleyen roman, metaforların politik olarak da alımlanmasına olanak tanıyor. okurun tıpkı inci tanesine ulaşırcasına çaba göstermesini, kavrayışını metnin bir parçası olarak derinleştirmesini sağlayan nibel genç, didaktiklikten, belirlenimcilikten ve durağanlıktan uzak anlatısıyla, gerçeküstü ögeleri yerinde kullanarak edebi üslubunu derinleştiriyor. ayrıca kadın ve erkek arasındaki duygusal farklılığı birini diğerine üstün kılmadan, tedirginlikleriyle, kırılganlıklarıyla, iyi ve kötü özellikleriyle, zaaflarıyla ve beklentileriyle okura sunuyor. özellikle gülizar karakteri aracılığıyla kentlinin köye bakışı, sürekli “gitmek” üzerinden kurgulanan sıkıntısı çok sesli bir iç konuşmayla anlatılıyor. öte yandan dönemin politik gelişmelerinden etkilenen ve kimliği sebebiyle varlığını sürgün olduğu yerde, her gün lacivert kapaklı deftere atmak zorunda olduğu imza ile ispat etmesi gereken mehmet tahir iskanoğlu karakteri ile nibel genç, politik olanın hayatın içkinliğine dair gerçekliği bir üçgenin sıkıştırdığı alanla belirginleştiriyor.

    şimdi gelin tekrar soralım. tek bir gün verilmiş olsa size, o tek günün bilinmeyen vaktinde bir şehre veya köye, bir mektuba ya da deftere toz zerresi olup düşmeniz istense hangisini tercih ederdiniz? evvelden zamana, geçmişten şimdiye bakmanız istense kilitli tuttuğunuz, handiyse sizinle birlikte yaş almış, yorulmuş, eskimiş, susmuş sandığın dili kırılsa ne anlatır içindeki heybenin arasında sakladıklarıyla? anımsamak, bazen mazeretli soruların tutuk cevapları gibidir. o anda hiç fikri olmaz insanın. başkalarından dinlemek daha inandırıcıdır belki. mısır koçanlarını kızartan koku’nun her karakteri dile gelsin, sesleri sizin sözlerinizle birleşsin. unutmadıklarınızın, affedemediklerinizin, korktuklarınızın sızısı rüyalarınızdan uzak dursun. uyandığınız rüya, kokusunu anımsamak için uğraştığınız geçmişi size hissettirdikleriyle korusun.

    “yarın ‘mısır koçanlarının kızardığı gün’e beş gün kala şelalenin aktığı yere gidecekti. metnin içindeki ezima ‘belki şelaleye doğru yine bir kuş uçar,’ dedi. metnin dışındaki ezima masanın üzerindeki fincanı alırken gülümseyerek ‘kuş gelmezse bile bir cümleyle geliverir,’ dedi. metin yazarı ezima ‘olur mu öyle şey?’ dedi. ‘bazen bazı şeyleri eksik anlatıyor, yanan binlerce şey içinden hikayemi yazmak için kimi şeyleri seçiyor olabilirim ama asla uydurmam, ben romanı olmayan bir roman karakteriyim.”