şükela:  tümü | bugün
  • çin menşeli kalpler.
    herkes birbirinin eski sevgilisi. herkesin birbirinde birini unutma ve eskitme çabası.
    tüketim çılgınlığı.
    kısa süreli arkadaşlıklar.
    ıssız adamlar.
    elektronik cihazlara olan bağımlılık.
    bana dokunmayan yılan bin değil on bin yıl yaşasıncılık.
    tepesine vur ekmeğini al gene de sesini çıkarmayan ezik toplum.
    aşık olamamak. hızla çoğalan one night stand geceleri.
    uç kesimlerde yaşayan insan tipleri.
    maaşı bankalar arasında bölüştürmek için çalışan beyaz mavi pembe bilimum renkli yakalı çalışan.
    bir haftalık tatil için 12 ay çalışmanın mantıksızlığı.
    kafanın üstünde sürekli bir soru işareti ile gezmek.
    vucüdun 3/1 suysa geri kalanı depresyon.
    birbirine hava atmak için alınan gereksiz mobilyalar.
    çiçeklerle otla böcekle konuşmaya başlamak.
    insandan çok eşyaya değer verme.
    sokaktaki vahşi ortamdan korumak amaçlı eve hapsettiğimiz zorla evcilleştirdiğimiz hayvanlar.
    özgürlüğü çok yanlış anlamış popüler kültürün eşiğinde can çekişen paragöz kızlar.
    ve asla bitmez tükenmez sonu gelmeyen egolar ve sonucu kocaman bir yalnızlık.

    daha genişletilmiş hali için (bkz: #51351950)
  • içeriğe değil, şekle önem vermesi; şekilci olması. mânâyı değil maddeyi görmesi,

    bakması ama görememesi,

    insanı, duyguyu, aşkı çok çabuk tüketmesi,

    çok şeye sahip olup hiçbir şeye sahip olamaması. örneğin google diye birşey var ve istediğimiz zaman her şeyi bulabiliyoruz ancak "nasılsa elimizin altında" diye düşünerek ondan öğrendiğimiz hiçbir şeyi zihinde tutmuyor, kolay edinilen bilgiye değer vermiyoruz.

    sevememesi...

    edit: an itibariyla bu entry en beğenilenlerimde birinci oldu teşekkür ederim ve aklıma gelmişken yine bu konuda kendi yazdığım bir yazıyı da paylaşmak istedim. albüm düzenlenme - az çok

    edit: imlâ
  • sosyallesme adina yaptigi maymunluklarla aslinda korkunc bir yalnizlik icerisinde oldugunun algisina varmamasi.
  • kabuller (bkz: zaman kavramı) ve dayatmalar üzerine kurulu medeniyetin gösterdiği yönde ilerlerken, duruma uyanan ve bir terslik olduğunu tespit eden bilinçaltının sürekli depresyon merkezli uyarılar pompalaması.
  • yaşama amacını kaybetmesidir, pek çok kez kendini ben ne yapıyorum diyerek kendini sorgularken bulur.
  • romantizmin ve nostaljinin etkilerine kapilarak kendine fazlaca haksizlik yapmasidir. bugun herkes "eskiden toplumlar daha icten, daha samimi, daha iyiydi simdi modern hayatla beraber herkes bir yandan vahsilesirken bir yandan da bencillesti ve dunya daha cirkin bir yer haline geldi" diyor ama bu ne kadar dogrudur?

    biyolojik canlilar nasil evrim geciriyorsa toplumlar da aynen o sekilde evrim gecirir. biyolojik canlilarin gecirdigi evrimle toplumlarin gecirdigi evrim arasinda ufak bir fark var. biyolojik evrim canlilari "daha iyi" veya "daha guclu" yapmaktan cok bulundugu ekolojik ortama daha uyumlu olmasini saglar. toplumsal evrim toplumu zaman icinde daha yasanabilir, daha modern, daha guzel bir yer haline getirebilir, zira biyolojik evrimin bir "bilinci veya amaci" yoktur ama toplumsal evrim daha bilinclidir. bunu yazi icinde cesitli orneklerle aciklamaya calisacagim.

    toplumsal evrim her toplumda ayni hizda gerceklesmez. bazi toplumlarin evrimi digerlerine gore daha hizli gerceklesir ve bu toplumlarda bazi kazanimlar daha hizli bir sekilde elde edilir. bununla birlikte bazi toplumlarda evrim daha yavas ilerlerse de eninde sonunda su nasil akacagi yolu bulursa toplumsal evrim de bir sekilde gerceklesir. bu ozellikle bilgiye ulasimin eskisine gore cok daha kolay oldugu gunumuzde daha hizli gerceklesebilir.

    toplumsal evrime ornek vermek gerekirse avrupa ve kuzey amerika'dan bahsetmek iyi bir baslangictir. simdi biraz gecmise gidiyoruz ve 1300'lu yillarin ingiltere'sindeyiz. ulkede din adamlari ve devletin halk uzerinde muthis bir baskisi var. ulkede devlete veya tanriya karsi yapildigi dusunulen en ufak bir isyan hareketi bile idamla cezalandiriliyor. ustelik idam cezasi, ornegin halkin icinde bir insanin karnini desmek gibi, oldukca vahsi yontemlerle infaz ediliyor. o donemde toplum bunu gozlemliyor ve insanlar bunu gayet normal bir sey olarak goruyor. hatta cogu zaman bu vahsi idamlari izlemek icin bir alanda toplanip tezahurat yapan ve bu infazlari sevincle karsilayan topluluklarin varligi tarih kitaplarinda cokca gecer.

    bugunun ingiltere'sinde herhangi bir suc isleyen biri 5 yil hapis yatmasi gerekirken yanlislikla 6 yil hapis yatsa veya polis birini tutuklarken gereksiz yere fazladan bir tokat atsa ulke ayaga kalkar. ingiltere'nin insanlik tarihinde oldukca kisa bir sure sayilabilecek 700 yil gibi kisa bir sure icinde bu kadar mesafe almis olmasi cok ilginc ama o gunlerden bu gunlere bir gecede gelinmedi. ingiliz toplumu bugunku kazanimlarini damlaya damlaya gol olacak sekilde, savasa savasa kirila dokule elde etti.

    avrupa devletleri bundan cok degil bir kac yuzyil once iskence aleti dizayn etsin diye muhendis ve doktorlardan olusan takimlar calistiriyordu. o donemde doktor ve muhendisler "bir insani oldurmeden en fazla aci verecek alet nasil bir sey olabilir" gibi fikirler uzerinde kafa patlatiyordu yani. tarihi kitap okudugumuzda ve tarihi film izledigimizde goruyoruz ki atalarimiz o gunlerde iskence konusunda epeyce yaratici ve comert davranmislar ve sirf bu ugurda cesit cesit icatlar yapmislar.

    bir baska ornek abd. 1800'lerde kolelik var, daha sonra kolelik kaldirilsa da siyahiler uzunca bir sure ikinci sinif vatandas olarak yasiyor. daha sonra siyahilere yavas yavas da olsa bazi haklar veriliyor. zaman icinde toplumda escinsel evlilige izin cikmasi gibi bir cok kazanim elde ediliyor ama hala gidilecek cok yol var. dikkat ederseniz avrupa ve kuzey amerika tarihinde zaman gectikce surekli kazanimlar ve iyilestirmeler var. yavas yavas ve asama asama da olsa surekli insanlara belli basli haklarin verilmesi var ve (asiri uc ornekler disinda) verilmis haklarin geri alinmasi veya rafa kaldirilmasi neredeyse yok. bu da zaman icinde ilerleme gorulmesini sagliyor.

    "bu kazanimlar sadece gelismis ulkeler de mi yasaniyor" gibi bir soru sorulabilir. aslinda uzun vadede baktigimizda kazanimlar hemen hemen her ulkede cesitli hizlarda yasaniyor ama bazi ulkelerde isler daha yavas ilerliyor. yine bazi ulkelerde dogal felaketler ve savas gibi sebeplerden dolayi bazen ilerleme bir sureligine askiya alinabiliyor ama zaman icinde su akacagi yolu buluyor. ornegin ikinci dunya savasi sirasinda avrupa'da sosyal haklar ve kazanimlar alaninda duraklama devri yasaniyor ama savas biter bitmez kazanimlar fazlasiyla geri geliyor.

    simdi siklikla "modern insan cok cikarci, bir tek kendini dusunuyor. eskiden insanlar daha samimi ve dusunceliydi." deniyor. bu konuya yeniden gelecegiz ama yaziyi cok fazla uzatmamak adina simdilik sadece 1-2 ornek vereyim. hani bazen romantik insanlar "keske 1400'lu yillarda ispanya'da yasayan bir ciftci olsaydim, hayatim cok daha huzurlu ve mutlu olurdu" diyorlar ya, haydi beraberce 1400'lu yillarin ispanya'sina gidelim. kucuk bir kasabada ciftciyiz ve mutlu ve huzurlu yasantimiz devam ediyor. bir gun bolgeye papa'nin ziyarete gelecegi soyleniyor ve papa'nin serefine bazi kutlamalarin tertiplendigini ogreniyoruz. birazdan birkac ispanyol askeri geliyor ve bizi tutukluyor. daha sonra kisa bir mahkemeden sonra idama mahkum ediliyoruz. infazimiz papa'nin ziyaret edecegi gun bizim carmiha gerilip yakilarak oldurulmemiz seklinde gerceklesecek cunku o donemde papa ispanya'da bir sehri sereflendirdiginde yapilan kutlamalar arasinda idamliklarin carmiha gerilip topluca yakilmasi vardi.

    peki bizi niye durup dururken evden alip idam ettiler? o da basit. yan komsumuz bizi devlete "bu adam evde gizlice buyu yapiyor" veya "bu adam hiristiyan oldugunu soyluyor ama aslinda yahudi" veya "bu adam papa'ya hakaret etti" diye ispiyonliyor ve bundan sonra sucsuz oldugunuzu kanitlamazsaniz idaminiz kesin gibi. peki durup dururken yan komsumuz bizi niye ispiyonladi? cunku biz idam edildikten sonra sahip oldugumuz topraklarin bir kismi "ihbar odulu" olarak ona verilecek (geri kalani da devlete kalacak). bu sekilde sirf tarlasini buyutup malini ve mulkunu arttirabilmek icin komsusunu olumun kucagina atabilen insanlarin yasadigi vahsi bir donem ile aramizda sadece 600-700 yil var. insanlik tarihi tarla ve toprak kavgasina kendi ailesini katleden insanlarla dolu. modern zamanda bu yok mu? tabi ki var ama eskiden norm olan bir sey artik ekstrem bir ornek olarak goruluyor. hani bugun "ofiste is arkadasim arkamdan laf soylemis, kariyerimi yakacak" diye sikayet ediyoruz ya, romantikce ozlem duyulan o donemlerde ayni is arkadasimiz bizi vahsi bir sekilde infaz edilecek bir idama yollayabilirdi (o donemin kitaplarinda topluca yakmali idamlar yapildiktan sonra onlarca kilometrelik bir alanin haftalarca yanik insan koktugu siklikla gecer).

    aslinda o kadar geriye gitmeye bile gerek yok, zira hemen turkiye'nin dibinde isid denen orgut bundan 500-1000 yil once dunya'nin nasil bir yer oldugunun simulasyonunu her gun gosteriyor. psikolojik olarak saglikli olan hic kimsenin gonullu olarak o sartlar altinda yasamayi isteyecegini sanmiyorum. bugun dehset icinde izlenen isid videolarinda gecen olaylar bundan 500-1000 yil onceki gunluk hayatin bir parcasiydi ve o donemki toplumlardan hicbiri bunu yadirgamiyordu.

    mesela gunumuzde "sosyal medya ciktigindan beri toplum cok sahtelesti, insanlar cok mutsuz ve yalniz" deniyor. 1930'larda yazilmis roman ve kitaplara baktigimizda (ornegin sabahattin ali'nin uc romanina baktigimizda) ayni seylerin -sosyal medya yokken- o gunlerde de soylendigini goruyoruz. onu birak 1800'lerde yazilmis jane austen romanlarinda "artik saf ask denen sey eskilerde kalmis, gunumuzde herkes paraya, mala, mulke asik" gibi ifadeler kullaniliyor. yuzlerce yil once yazilmis kitaplarda bile cogu zaman eskiye ozlem duyuluyor ve eskiden herseyin daha samimi ve insanlarin daha mutlu oldugu yazabiliyor. bugun mesela ayni seyi soyleyen birine "peki insanlar ne zaman mutlu ve samimiydi?" diye sorunca bundan 20-30 yil oncesini ornek gostermeleri o donemlerde de ayni sikayetlerin dondugu gercegini degistirmiyor.

    bundan 100-200 yil once aileler ortalama 5-10 cocuk sahibi olurken gunumuzde modern toplumlarda bu sayi 1-2 arasinda degisiyor. artik insanlar bir cok konuda cok daha bilincliler. tarihte ilk kez bu yuzyilda insanlar para almadan sirf belli konularda iyilik yapmak icin gonullu olarak sivil toplum orgutlerine katilmaya basladilar. gelismis toplumlarda gonullu hayir isi yapan insanlarin yuzdesi tarihte gorulmemis yukseklikte. insanlar 100-200 yil oncesine gore bir cok konuda cok daha bilincliler. 1400'lerden baslayarak 1900'lerin ortasina kadar doga ve orman katliami yapilan avrupa ve kuzey amerika'da bile doganin koruma altina alinmasi 1900'lerin ikinci yarisindan itibaren baslamistir.

    gunumuzde bilgiye ulasim ve farkindalik tarihte hic olmadigi kadar yuksek. bundan cok degil 50 yil once dunya'daki toplumlarin buyuk bir kismi kapaliydi. kapali toplumlarda insanlar hayatlarindan sikayet etmezler cunku disardaki insanlarin kendilerinden daha iyi sartlarda yasadigini bilmedikleri icin haklarini arama geregi duymazlar (ornegin kuzey kore halki). gunumuzde insanlar bir cok seyin farkindalar ve hayatin su anda oldugundan daha iyi olabilecegini ve daha iyi sartlarin mumkunati oldugunu biliyorlar. tek basina bu bile toplumlarin dinamigini yerinden oynatan bir sey cunku artik devletler halklarina hesap vermek zorunda olduklarini biliyorlar.

    sanat ve bilim gibi kavramlarin toplumun en alt seviyelerine bile nufuz etmeye baslamasi da modern zamanlara tekabul etmektedir. eskiden toplumun en ust seviyesindeki insanlar sanat ve bilimle mesgul olurken ortalama bir insanin en buyuk derdi o gun hayatta kalip kalamayacagi seklindeydi. toplumdaki insanlarin %99'u tum omrunu tek bir kitap okumadan, tek bir sanat eserine bakamadan gecirip bitiriyordu. zaten kole sartlarinda calismaktan ve tibbin hic gelismemis olmasindan dolayi cogu insanin sagligi 20'li yaslarda buyuk olcude dususe geciyordu ve 40'li yaslara ulasanlara sansli gozuyle bakiliyordu. bugunku gibi sehirler ve ulkeler gezen insanlari birakin gocebe ve savasci toplumlarin disindaki insanlar tum omurlerini dogup buyudukleri koyde geciriyordu. bugun internet vasitasiyla dunya'nin herhangi bir ulkesinden herhangi guzel bir manzara resmine bakabilmek bile tarihte gorulmemis bir nimet.

    harvard universitesinde arastirmaci psikolog olarak gorev yapan steven pinkler'in bu konuda arastirmalari ve yazdigi (kitap ve makale seklinde) yayinlar var. bay pinkler su anda icinde yasadigimiz donemin insanlik tarihinin en huzur dolu, en bariscil, en rahat donemi oldugunu bir suru ornekle acikliyor. ornegin 21 farkli arkeolojik bolgede bulunan kemikler ve iskeletler uzerinde yapilan incelemelerde milattan once yasayan insanlarin %20'sinin cinayete kurban giderek (savaslar da dahil) hayatini kaybettigi ortaya cikmis. bu oran 20. yuzyilin basinda %3 civarindayken gunumuzde %1'in altinda. etnografik arastirmalarda son 200 yilda cinayete kurban giden insan sayisinin her 10 yilda bir giderek azaldigi gozukuyor.

    ornegin ingiltere'de 1600'lerden bu yana cinayet oranlaridna %90'lik bir azalma var. bu arada 1600'lu yillarda da 1200'lu yilara oranla %90'lik bir azalma azalma oldugunu not etmek gerekir. yani 1200'lerde ingiltere'de her yil cinayetten olen bin kisi varsa bu 1600'lere gelindiginde 100'e, gunumuzde de 10'a dusmus durumda. hollanda, almanya, isvicre ve isvec gibi ulkelerde de cok benzer istatistikler elde edilmis durumda.

    1650 yilinda avrupa'da yasalarinda cesitli suclara iskence cezasi verilen 16 devlet vardi. 1700'lerin basinda ingiltere ve iskocya bu konuda devrim yaparak iskenceyi yasadisi yapti. bunlara 1700'lerin ikinci yarisinda prusya, danimarka, italya, isvec, avusturya ve fransa katildi. 1800'lerde vatikan, rusya, ispanya ve portekiz avrupa'da iskenceyi yasaklayan son ulkeler oldu. 1850 itibariyle avrupa'da iskencenin yasal oldugu hicbir ulke kalmadi. gunumuzde tum dunya'da iskencenin yasal oldugu ulke sayisi bir elin parmaklariyla gosterilecek kadar az. evet gunumuzde iskence tamamen bitmedi ve yasak olsa da hala bir cok yerde devam ediyor ama eskiyle karsilastirildiginda iskence oranlarinda cok buyuk dusus var.

    yine 1700'lerde ingiltere'de olum cezasi alinabilecek 220 cesit suc mevcuttu. bu suclar icinde "cingenelerle beraber takilmak," hirsizlik, sahte para basmak ve izinsiz avlanmak vardi. 1861 itibariyle ingiltere'de idam cezasi verilebilecek suc sayisi 4'e dusmustu. benzer istatistikler diger avrupa ulkeleri icin de gecerli ve gunumuzde avrupa'da idam cezasi uygulanmamaktadir. idam cezasinin hala uygulandigi abd'de 1650 yilinda uygulanan idam cezalarinin %75'inde idam mahkumu olan kisi "adam oldurme" disinda bir suctan dolayi idam almisken (ornegin zina veya buyu yapmak) gunumuzde ayni ulkede adam oldurmedigi halde idam alanlarin orani %1'in altindadir.

    abd'de her ne kadar idam cezasi devam etse de idama mahkum edilen insan sayisinda buyuk bir dusus var. 1600'lerden 1800'lere %70 oraninda dusen idam oranlari 1800'lerden gunumuze de %90'lik bir dusus daha yasadi. bunda hem idam cezalarinin daha az verilmesi hem de suc oranlarinin son 200 yilda dusmesi buyuk rol oynadi.

    avrupa'da 1800 ile 2000 yil arasinda ortalama bir insanin geliri ve refah duzeyi (enflasyon sabitlendiginde) 6 kat oraninda artmis. ayni donemde calisma saatleri haftada 80 saatten 35 saate dusmus. bir baska ornek vermek gerekirse 1500 yilinda 1 kitap basilan paraya 1850'de 25 kitap basilabilmekteymis. kitap basimi hizlanip ucuzladikca bilgiye ulasim kolaylasiyor ve bununla beraber halklar aydinlaniyor. 1600'lerin ortasinda kadinlarda %15, erkeklerde %50 olan okuma-yazma orani 1900'lerin basinda her iki cinsiyet icin de %95'i gecmisti. gunumuzde internet sayesinde bilgiye ulasim eskisine gore yuzlerce kat daha kolay ve ortalama insan daha bilgili.

    fbi'in yayinladigi rakamlara gore abd'de 1973 ile 2003 arasinda tecavuz oranlari %75'lik bir dusus yasamis ve bu istatistik yildan yila hala dusmeye devam ediyor. kadinlara karsi islenen ev ici siddet oranlari son 20 yilda %50'lik dusus gostermis. kadin cinayetleri 1975 ile 2005 arasinda %50'ye yakin bir dusus yakalamis. cocuklara karsi islenen cinsel veya cinsel olmayan siddet suclari 1990'dan beri yari yariya dusmus.

    abd'de 1975'ten beri hayvan avlayanlarin orani %30'luk bir dusus yasarken ingiltere'de 1985'ten bugune kendisini vejeteryan olarak tanimlayanlarin orani 3'e katlanmis. abd'de vejeteryanlarin orani 1985'ten itibaren 3'e katlanmis durumda. vejeteryan olmak et yemeye gore bir ustunluk olmamakla beraber son yillarda vejeteryanlarin oraninin yukselmesinde en buyuk rolu yine son yillarda artan hayvan haklari hareketlerinin oynamasi ilgi cekicidir.

    yukarda verdigim istatistik ve ornekler hep gelismis ulkelerden. yazinin basinda da belirttigim gibi her toplum ayni hizda gelisim gostermiyor. insanlik tarihinin son 500-600 yillik bolumune baktigimizda kuzey amerika, avrupa ve japonya'da toplumlarin bir cok konuda dunya'nin geri kalanina oranla daha hizli gelisim gosterdigini goruyoruz. bu diger ulkelerin gelismedigi anlamina gelmiyor. her ulke kendi hizinda gelisiyor ve eninde sonunda tum ulkeler belli konularda gelisme gosterecektir. bugun suudi arabistan bile kadinlara ehliyet dahil belli basli haklar vermeyi tartisiyor.

    bazi toplumlar digerlerine gore daha hizli gelisme gosteriyor demistim. bunda rol oynayan etkenlerden biri din. ornegin avrupa'daki toplumlarda dinin gunluk hayata olan etkisi azaldikca insan haklarinda da artis gorulmus olmasi bir tesaduf degil. yine bugun insan haklari konusunda en geride kalan bazi toplumlarin dine en bagli toplumlar olmasi da tesaduf degil. bugun iran gibi kapali kutu olan toplumlarda bile insanlar dinden uzaklasiyor ve hiristiyan dunyasinda gorulen reformlarin musluman dunyada da gorulmesi sadece zaman meselesi.

    din konusuna girmisken, bunu tabi ki biraz daha aciklamam gerekiyor. her ne kadar dunya'da cesit cesit din olsa da dinlerin gelisimi ve evrimlesmesi birbirine cok yakin ve benzer sekillerde gerceklesmektedir. ornegin hiristiyanlik ile islam'in dogus ve ilerlemesi birbirine cok benzer unsurlar tasir. iki dinde de en basta cefalar cekilmis, inananlar eziyetler gormus, daha sonra ivme ve guc kazanilmis, guc kazanildiktan sonra siyasallasma baslamis ve bundan sonraki evrede de baslangicta cekilen cefalar unutulurcasina toplumlardaki azinliklara kotu davranmalar baslanmis ve guc kazandikca radikallik artma gostermis. hiristiyanlik islam'dan daha eski oldugu ve yapi olarak reforma daha acik oldugu icin islam toplumlarinin bugun gecmekte oldugu bazi evrelerden hiristiyan toplumlar birkac yuz sene once gecmis. bu da gayet normal cunku islam dini ortaya ciktiginda hiristiyanlik dini 600 yasindaydi ve yavas yavas olgunluga erisiyordu. bu yuzden islam toplumlarinin hiristiyanlik toplumlarini ("dinlerin hayata olan etkisi" evriminde) birkac yuzyil geriden takip etmesi normal gorulmelidir.

    burada yanlis anlasilma olmasin, "hiristiyan toplumlar islam toplumlarindan her alanda birkac yuzyil ondedir" demiyorum, "dinlerin topluma olan etkisinin evrimlesmesi yonunden birkac yuzyil ondedir" diyorum. bu konuyu da onumuzdeki paragraflarda daha cok acarak netlige kavusturacagim.

    ortacag avrupasina baktigimizda din hem gunluk hayatta hem de ulke yonetimlerinde oldukca on plana cikmis ve cok buyuk rol oynamistir. gunumuz avrupasinda din sembolik bir rol oynar ve gelecegin avrupa'sinda belki de din kendisine hic yer bulamayacaktir. peki ortacag avrupa'sindan bugunlerin avrupa'sina nasil gelindi? avrupa toplumu ayni bir biyolojik canli gibi evrim gecirdi ve dinin hayata olan etkisini asama asama azaltarak dini sembolik bir deger haline indirgedi. bu da avrupa'nin gelisiminde ve uygarlasmasinda buyuk bir rol oynadi. din de buna cevaben reform gecirdi ve kendi icinde evrimlesti ama degisim ruzgarinin epeyce gerisinde kaldigi icin guncel hayattan silinmeye basladi.

    simdi olay biraz daha net anlasilsin ve kafalarda soru isaretleri azalsin diye konuyu biraz kendi alanim olan psikolojiye cekecegim. lise veya universitede herhangi bir psikoloji dersi almis olanlar "uzuntunun 5 asamasi" veya "5 stages of grief" konseptini mutlaka duymuslardir. duymamis olanlara ornekle aciklayayim, insanin basina kotu bir sey geldiginde o kisi psikolojik olarak 5 evreden gecer ve bunlar sirasiyla denial (inkar etme), anger (kizginlik), bargaining (pazarlik), depression (depresyon) ve acceptance (kabullenme) olarak isimlendirilmistir. ornek olarak birini cok sevdigi bir sevgilisi terkettigine ilk asamada buna inanamaz ve sevgilisinin blof yaptigini, aslinda kendisini terk etmedigini, iliskinin devam ettigini dusunur. daha sonra olayin ciddi oldugunu anlayinca ya kendisine ya da kendisini terk eden sevgiliye (veya her iki tarafa da) kizginlik duyulur. bu evre gecince pazarlik evresi baslar ve "acaba sevgilimi geri kazanmak icin ne yapabilirim" diye dusunceler baslar. karsidaki eski sevgili iliskiyi kafasinda %100 bitirmis bile olsa terk edilen sahis hala bir umut oldugunu dusunur ve sevgilisini "geri kazanmak" icin cirpinir. daha sonra depresyon ve kabullenme gelir.

    toplumlarda da cogu zaman bunu gorebiliz. ornegin dinlerin toplumlara olan etkisi de bu sekilde evrelerden gecmistir. avrupa orta cagdan aydinlanma cagina gecerken en basta din adamlari bunun gelip gecici bir heves oldugunu dusunup kabul etmemistir (denial - inkar evresi). insanlar her pazar kiliseye gitmeye devam ediyordu ve katolik kilisesi hala avrupa'daki en guclu siyasi birlige sahipti. bu yuzden kilise gucunu giderek kaybetmeye basladigini, toplumun degisime ugradigini, reformlarin gerekli oldugunu, hizla gelisen bilimin dinle celismeler gosterdigini ve bir cok ayrintiyi inkar etme yolunu secti. bu evreden sonra kizginlik evresi basladi ve dini duzene uymayanlara hapis, surgun, iskence ve olum gibi cezalar uygulanmaya baslandi. baskici ortam uzun yillarca devam etti ve sonunda geri teperek kiliseye eski gucunu kazandirmak yerine mevcut gucunu de zayiflatmaya basladi. bir sonraki asamada (pazarlik) kilise bazi konularda hata yaptigini anladi ve reforma gitme konusunda ilk adimlari atti. mesela 1700'lerde papa olan 14. benedik vatikan'in onceki yuzyillarda yaptigi bir cok hatayi kabul etti, ozur diledi ve dinde yapilacak reformlarla insanlarin yeniden katoliklige isindirilabilecegini soyledi.

    bundan sonra "depresyon" evresi basladi, ki psikologlara gore acinin 5 evresi icinde en uzunu depresyondur. ornegin bir iliskiden sonra bir insanin 5 evreden gecmesi 2 yil suruyorsa bunun 1-1.5 yili depresyonla gececektir ve geri kalan 6-12 aylik sure diger 4 evrede gececektir. baska bir deyisle, depresyon evresi her ne kadar siralamada dorduncu sirada olsa da sure olarak diger evrelerin toplami kadar surer. bu donemde kilise biraz daha sessiz davranmis, kabuguna cekilmis ve siyasetten ve toplum hayatindan asama asama cekilmeye baslamisti. yani kilisenin hayata ve ulke yonetimlerine olan etkisi azala azala bitmeye baslamisti.

    gunumuzde de katolik kilisesi "kabullenme" evresindedir. gunumuzdeki papa'nin kameralar karsisinda "homoseksuel evlilige sicak bakiyorum" demesi de bunun en onemli orneklerinden biridir. katolik kilisesi artik insanlarin hayatlarini ve devletleri kontrol edemeyecegini anlamistir ve hayatta kalabilmek icin gunun sartlarina uymasi gerektigini gormustur. eger hiristiyanlik son birkac yuzyilda hizla reform yapip degisime ugramasaydi hayatta kalamazdi ve tarih sahnesinden silinirdi cunku bundan 300-400 yil onceki haliyle bugunku avrupa ve amerika'da neredeyse hic taraftar bulamazdi.

    simdi gelelim islam toplumlarina. yukarda islam toplumlarinin bu evrimde hiristiyan toplumlari birkac yuzyil geriden takip ettigini soylemistim. islam hiristiyanligin aksine reforma acik bir din degil cunku son din olduguna, onceki tum dinleri dogruladigina, eskiden degisen dinleri duzelttigine, kuran'in her harfinin tanri'nin sozu olduguna, tek kelimesinin bile degistirilemeyecegine (veya teklif dahi edilemeyecegine) inaniliyor. kendisini en son, en mukemmel, en olgun, en gelismis din olarak goren bir dinin reforma ugramasi onun dogasina aykiri gibi gozukuyor. bunu islam dinini savunmak veya ovmek icin soylemiyorum, olaya tarafsiz veya bilimsel yaklasinca islam dininin yapisi ve ana argumanlarindan dolayi reforma acik bir din olmadigi gozukuyor. kuran'in ayetlerini degistirmek cok zor olacagi icin bu ayetlerin yorumlari ve tefsirleri gecen zaman icinde degisen toplum dinamikleriyle beraber zaman zaman degisime ugruyor. boylece dinin kendisi ve ana kaynaklari fazla degismese de yorumlari zaman icinde degisip toplumdan topluma degisen cesitli "gercek islam" versiyonlari olusabiliyor.

    din konusunu burada kapiyorum cunku bu konu cokca dallanip budaklanmaya musait bir konu. asil konumuza donmek gerekirse modern insan hic de burada kakalandigi veya elestirildigi gibi kotu degil. insanlik tarihinde herhangi bir zamanda yasamis olsaydiniz %99 ihtimalle bugunku yasantinizdan daha rahat ve huzurlu bir yasama sahip olmayacaktiniz. yine bundan 200-300 yil sonra dogan insanlar da cok sansli olacaklar cunku o zamanlarda ortadogu ulkeleri bile epeyce mesafe katetmis olacak ve dunya daha yasanilabilir bir hal alacak.

    romantizme kapilik "ah keske 1400'lerde ispanya'da bir ciftci olsaymisim" demek kolay ama o donemde en ufak bir tasa takilip yere cakilmak ve bacagin kirilmasi sonucu vefat etmek veya 30 yasinda dis curugunden vefat etmek, dogan 8 cocugun 6'sinin 10 yasini bile gorememesi gibi durumlarin mevcut olmasi bir yana hayat surekli savaslarla ve katliamlarla gececegi icin kimse huzur ve refah icinde yasamiyordu. donem donem avrupa'nin gobeginde milyonlarca insanin acliktan veya vebadan olmesi ne kadar romantikse modern insan da o kadar kotu iste. insanlik gecmisten bu yana hem biyolojik hem de psikolojik olarak cok yol aldi ve alinacak daha cok yol var ve bu yol eninde sonunda iyi bir yere cikacak.

    bir de "modern insan cok mutsuz" diyenlere bir sorum var, eski caglarda insanlarin daha mutlu oldugundan emin misiniz? tabi ki zaman makinasiyla gecmise gidip 1400'lerde yasayanlara anket yapamayiz fakat bugun "dunya'nin en mutlu ulkeleri" istatistiklerine baktigimizda hep modernizmden en fazla pay koparmis norvec, isvec, danimarka, hollanda, abd, almanya, avustralya ve kanada gibi ulkeleri bu listelerin ust siralarinda goruyoruz. bu modernlesmede geri kalmis ulkeler ya hic olmuyor ya da hep alt siralarda kendilerine yer buluyorlar.

    toplumsal evrimin bazi toplumlarda daha yavas olmasinin sebeplerinden biri de bu evrimi en yavas yasayan kesimin en fazla cocuk sahibi olmasidir. bilgiye ulasim kolaylastikca toplumlar aydinlanmakta ama aydinlanmayan kesim ortalamada daha fazla cocuk sahibi oldugu icin onlarin nufusa olan orani da artmaktadir. ornegin bir ulkede 1 milyon kisi yasasin ve bunlarin yarim milyonu aydinlanma yasasin, yarim milyonu bu konuda daha tutucu olsun. aydinlanma yasayan kesim omru boyunca toplam yarim milyon cocuk meydana getirirken diger kesim 1 milyon cocuk meydana getirmis olsun. bir sonraki nesile 500 bin aydinlanmis, 1 milyon aydinlanmamis kisiyle baslanmis oluyor. tabi ki zaman icinde bunlarin bir kismi bilgiye erisip aydinlanma yasiyor ama yine aydinlanmayan kesim daha hizli uredigi icin toplumdaki ortalama aydinlanma hizi yavasliyor.

    sonuc olarak modern insan burada anlatildigi kadar tuh, kaka, kotu, berbat degil. eski insana gore gayet iyi durumdayiz ve bizden sonraki nesiller de bizden daha iyi durumda olacak. biyolojik evrimin ve evrensel evrimin nasil onune gecilemezse aynisi toplumsal evrim icin de gecerli.

    ayrica: (bkz: nostalji/@diesel1907)
  • doğal yaşamdan uzaklaşmaktır
  • paylaşamayan, konuşamayan, anlatamayan, dinleyemeyen insanlar olduk ne yazıkki.
    şarjımız bitse, neslimiz tükenecek.

    telefonlarımıza hapsolduk.
    mesajla seviyor, mesajla seviniyor, mesajla konuşuyor, mesajla anlatıyoruz herşeyi.

    özgüvenimiz sıfırın altında. birinin yanına gidip merhaba demeye korkar olduk. arkadaş olarak ekleyip tanışmaya çalıştıklarımızı yolda görsek, kafamızı çevirecek kadar aciz durumdayız.

    bir anı yaşamak umrumuzda değil artık, biz onun fotoğrafını paylaşmakla ilgileniyoruz.

    kaldırın kafanızı ekranlarınızdan!!
    en son ne zaman birisiyle hiç telefonunuza bakmadan sohbet ettiniz?
    en son ne zaman birisinin gözlerine bakarak konuşmayı denediniz?

    bi düşünün.
    kaç fotoğraf kaçırdı acaba gözleriniz, siz telefonunuzun kamerasını açmaya çabalarken?
    soy ismini öğrenemediğiniz için, tanışamadığınız kaç kadın var sizce?

    bi düşünün.
    ''nasılsın'' mesajına yazdığınız cevabı önce, nasılsın sorusuna verdiğiniz cevabı sonra düşünün.
    bir terslik yok mu?
    konuşamıyoruz ulan!! konuşamıyoruz.

    kaldırın kafanızı ekranlarınızdan. paylaşın, konuşun, anlatın, dinleyin..
    ' merhaba ' demek, 'merhaba' yazmaktan daha kolay, ve daha gerçek.

    kaldırın kafanızı ekranlarınızdan.
    şarjınız bitse, nesliniz tükenecek!!
  • hiçbir sorun olmadığı halde mutlu olamamak.
    şımarıklık yani. bugün yıllardır evimde olan fakat hiç dikkatle bakmadığım antika, ağaç dolaplara baktım bir süre. topkapı'da bir eskiciden 100 liraya kapızlamıştım, adam neden o kadar ucuza bırakmıştı fikrim yok zira bence kıymetli parçalar. herhalde yaşlı bir nişantaşı hanımefendisinin evinden çıkarıldılar. heyûla gibi, tavana kadar, kapakları oymalı kakmalı, kabartma figürlü, bildiğin savaş yıllarından kalma gibi iki dolap. bu dolapları arka plana koy, nostaljik video klip çek, öyle retro. kapakları ağır açılıyor, çekmece düğmeleri kristal görünümlü. baktım, baktım, bu dolaplar yıllardır evimde ve ben yeni fark ediyorum ne kadar güzeller. her gün gözümüzün önünde olan bir şeyi nasıl fark etmeyiz yahu. fark etmiyoruz resmen. apaçık bakar körlük. kimbilir daha neler var böyle. iliskiler de buna benzer, elde etmek için ölüp bittigin insanla bir müddet gecirince bam, köşede duran ve güzelliğine alışılmış antika dolaptan farkı yok. modern problemlere nankörlüğü de ekleyelim.
  • dünden beri ilgili entrymden ötürü (bkz: #51309933) gelen mesajlara önceliklere teşekkür ederim. bu konu zaten üstünde yazmaya çalıştığım bir konuydu. başlığı görünce aklımda ki birkaç doneyi ekledim. iyi ki eklemişim bir türlü başlayamadığım yazıya başladım ve bitirdim tam 2 günümü aldı. düzeltilmesi gereken yerleri ve gramer sorunları olduğunu bilmeme rağmen çoğu bitmiş halini ekliyorum..

    bu bizim senkronize yalnızlığımız..

    "kimse yaşadığımız mevsimin, günlerin ve gecelerin yaşamın kendisi olduğundan söz etmiyor bize. her an belirtilen bir öğretiye, bizler hep hazırlanıyoruz. almanca, ingilizce, latince, goethe, schiller, rus- alman savaşları, karlofça- pasarofça antlaşmaları, fen bilimleri, sayıların kökenleri, köklerin kareleri, tüm dünya ülkeleri. tüm dünya ülkelerinin savaşları. nasıl yurttaş olunabileceği. askerlik görevleri. savunma. müslümanlığın koşulları. faust'un özü. bulutların oluşması.. bütün öğrendiklerimi unutmak istiyorum."

    "bizi bıraksalar, ben onun dizlerine yatsam. içgüdülerimizle gövdelerimizi tanısak. birbirimizi sevsek. doğanın geliştireceği sevgi içinde büyüsek, ana karnındaki çocuk gibi.."

    "anlatamayacağım. bu insanlar guguk kuşu filmini de, napolyon'un yaşam öyküsü filmini de, limana yanaşan beyaz bir yolcu gemisini de, vitrindeki yeni sonbahar giysilerini de aynı gözlerle izleyebiliyorlarsa, elimden ne gelir?”

    çin menşeli kalpler.
    herkes birbirinin eski sevgilisi. herkesin birbirinde birini unutma ve eskitme çabası.
    tüketim çılgınlığı.
    pamuk ipliğine bağlı sebeplerle biten arkadaşlıklar.
    ıssız adamlar.
    elektronik cihazlara olan bağımlılık.
    bana dokunmayan yılan bin değil on bin yıl yaşasıncılık.
    tepesine vur ekmeğini al gene de sesini çıkarmayan ezik toplum.
    aşık olamamak. hızla çoğalan one night stand geceleri.
    uç kesimlerde yaşayan insan tipleri.
    maaşı bankalar arasında bölüştürmek için çalışan beyaz mavi pembe bilimum renkli yakalı çalışan.
    1 haftalık tatil için 12 ay çalışmanın mantıksızlığı.
    kafanın üstünde sürekli bir soru işareti ile gezmek.
    vucüdun 3/1 suysa geri kalanı depresyon.
    birbirine hava atmak için alınan gereksiz mobilyalar.
    çiçeklerle otla böcekle konuşmaya başlamak.
    insandan çok eşyaya değer verme.
    sokaktaki vahşi ortamdan korumak amaçlı eve hapsettiğimiz zorla evcilleştirdiğimiz hayvanlar.
    özgürlüğü çok yanlış anlamış popüler kültürün eşiğinde can çekişen paragöz kızlar.
    trafik..uzun süren kırmızı ışıklar kısa süren yeşil ışıklar.
    kendine büyük önem atfetme.
    evliliği kurtarmak için yapılan çocuk..
    bitmek bilmeyen kas ve eklem ağrıları.
    klima ışıktan ötürü doğan ofis savaşları..
    sorgulamayan ve üretmeyen hazıra konan insan modeli.
    avm..fast food..
    asgarisi ödenmiş kredi kartı ve her ay diğer aya ötelenen borcu..
    bedava dağıtıldığını düşündüğüm gri ve yeşil renkli eşofmanla dolaşan genç kabileler ve ilginç saçları.
    hak hukuk adalet kavramlarının deforme olması
    öz kültürünü unutma ve her yeni çıkan akıma uyma gereksinimi, uymazsa dışlanma korkusu
    her toplumsal olayda ülkeyi her şeyi bırakıp kaçma isteği
    kendini kendinden başka herkese beğendirme arzusu ve büyük çekişme. altında yatan amaç seks tabusu ve açlık. kabul edemediğimiz ilkellik duygusu.
    “her nerede değilsek orada mutlu olacakmışız” hissi..”sonrasında da nereye gitmek istiyorum ki? nereye gidebilirim ki? sürekli gitmek istemek de, bir yerde, hiçbir yerde olmak istemek değil mi?” hissi
    ve asla bitmez tükenmez sonu gelmeyen egolar ve sonucu kocaman bir yalnızlık.

    neden eski zamanlarda yaşamak istiyoruz? çünkü eski zamanlarda her şeyin değerli olduğunu düşünüyoruz. sebep. bilinmezlik. eskiden her şeyi bilmiyorduk. her şeyi yarım yamalak değil bir şeyi biliyor iyi biliyorduk. konunun uzmanıydık zalimi değil..gizemliydik. çok iletişim halinde değildik. şuan beklemenin ne demek olduğunu bilmiyoruz. bir mektup gönderdiğimiz de aylarca mektubun ne zaman geleceğini içinde ne yazdığını o bekleme sürecini heyecanını geldi mi gelecek mi tedirginliğini postada mı kayboldu endişesini yaşardık. ya şimdi? “okundu” ibaresi görmek, “ iletildi” mesajını almak sabırsız kalplerimize soğuk su serpiyor. sevdiğin kızla/erkekle buluşmak için çeşme başları buluşma yeriyken şimdi ne çeşme kaldı ne de o köy..ofisler de ki sebil başında insanlar birbirinin yüzüne bile bakmıyorken şimdi ki buluşma yerleri kapitalist iktidarların sevdiği adamlarının isimlerinin verildiği meydanlar oluyor..eskiden buluşmak için verilen saat diliminde orda olunurdu. söz önemliydi. şimdi ki gibi 5 dakika da bir geldin mi ? nerdesin hala gelemedin mi of pof afra tafra sıkıntılarına girilmiyordu. gelmezse gerçekten önemli bir işi çıkmıştı yoksa gelmemezlik yapmaz düşüncesi vardı.oysaki şimdi ki zamanda öyle mi? eğer gelmemişse kesin bir şey vardır neden gelmediğinin sebebi ise birbirinden haince düşüncelerle 5 bölümlük korku-dram dizisi çekilebilir. aşk o zamanlar haber alınamadığında başına kötü bir şey geldi mi diye düşünmekti..garantici ruhlarımız heyecan tedirginlik endişe nedir bilmeden bekleme duygularından yoksun mekanik bir şekilde dolaşıyor çarpık kentleşmiş, yeşilden yoksun bu şehirlerde.
    huzursuzluğun kitabında şöyle yazıyor ; “bu yüzleri, bu alışkanlıkları, bu günleri görmek istemiyorum artık. başka biri olmalı, hücrelerime sinmiş bu rol yapma saplantısının yorgunluğunu atmalıyım. uyku huzurla değil, hayatla çöksün üstüme. deniz kenarında bir kulübe, hatta dağların sarp eteklerinde bir mağara yeter bana. ne yazık ki istemekle olmuyor. kölelik bu hayatın yasasıdır; başka bir kural da yoktur zaten, çünkü isyan etmenin de, kaçmanın da mümkün olmadığı, kayıtsız şartsız boyun eğilen yasa budur. kimileri köle doğar, kimileri sonradan olur, kimileri ise köleleştirilir. özgürlüğe olan korkakça sevgimiz (ansızın özgür kalsak, bu sefer de yeni bir şey olduğu için yadırgar, hemen kaçardık özgürlükten) köleliğin üzerimizdeki ağırlığnı açıkça gösteriyor. beni ele alalım; her şeydeki, yani kendimdeki tekdüzelikten kurtulmak uğruna bir kulübeye ya da mağaraya kaçmaya hazırım ama kendi varlığımın bir özelliği olan tekdüzeliği gittiğim her yere taşıyacağımı bile bile, o kulübeye gitmeli miyim acaba? varolduğum yerde, varolduğum için göğsüm sıkışırken ve bu hastalığın etrafımı saran şeylerden değil, ciğerlerimden kaynaklandığını bilirken, daha rahat nefes alabileceğim bir yer bulabilir miyim?” genel olarak bulamıyoruz ve bulamadığımız içinde bedenlerimize toplumun istediği kişilikleri monte edip kiralık ruhlarla dolanıyoruz birbirimize çarpa çarpa..

    birbirinden bağımsız gündüz ve gece hayatımız oluyor. bildiğin maskeli balo ve günün belirli saatlerine uygun sahte yüzlerini takınarak geçirdiğimiz mevsimlerimiz var.mesela kahve içmeden ayılamadığını savunan- ki gerçekte tadından pek mutlu olmayan -ve buna örnek yarım bırakılan kahve bardakları en büyük şahitken- , öğlen yediği salatasının ne kadar pahalı olduğuyla kendi ederini karşılaştıran elit olduğunu sanan beyaz yakalı tüm parasını verdiği daha adını söylemeyi başaramadığı alengirli kahvesi ve bilmem ne soslu salatasından ötürü akşam evinde dünden kalmış makarnasına talim olacağını bile bile modern hayata uyum gösteriyor suni olarak mutlu oluyor..gelelim diğer renk yakalı arkadaşımıza..asgari ücretli çalışanımız ise maaşının boyunu 3 kat aşan ve taksitle alınmış son model cep telefonuyla instagramda çay fotoğrafı yayınlayarak altına da bir de cemal süreya şiiri döşeyen mavi yakalının durumu beyaz yakalıdan bir tık aşağıda ama aynı acizlikte. pülümür’lü cemal süreya bileydi şiirlerinin böyle harcanacağını eminim yazmazdı. neyse işte sevgili beyaz ve mavi yakalı kardeşlerim ikiniz de yalnızlıktan kusuyorsunuz biliyorum. nerden mi biliyorum. biliyorum işte karıştırmayın. ne büyük yalnızlık içerisinde olduğumuzu bilmemize rağmen bu dayatılan teknolojik moda ve kendinle baş başa kalmamak için yapılan büyük sosyal deneyde zenci fare deneği olmaktan kaçınamıyoruz. binbir türlü teste tabiyiz.bu durumdan rahatsız olsak bile başka bir çaremiz olmadığını düşünüyoruz. eğer kendimizle baş başa kalırsak ne kadar küçük olduğumuzu görmekten korkuyoruz. korkularımızla utançlarımızla pişmanlıklarımızla yüz yüze gelmek mutlu etmiyor. modern insan rahat etmek ister. bıkkınlık veren kahve çay mavi şiir fotoğraf ve mekan check-in leriyle yüzeysel olarak mutlu olmak daha işimize geliyorsa demek..

    peki onlar işimize geliyor da biz "nereden geliyoruz? ayrı ayrı bitişik evlerde izole olmaktan, beton varoş şehirlerden, hapishane hücrelerinden, yetimhanelerden ve özel ünitelerden, medyanın beyin yıkamasından, tüketicilikten, bedeni cezadan, şiddeti reddeden ideolojiden, depresyondan, hastalıktan, rezaletten, utançtan, insanların alçalmasından, emperyalizm tarafından sömürülen bütün bir halktan geliyoruz"..klişedir balık hafızalı milletiz vesselam. geldiğimiz yerleri unutup gitmek istemediğimiz yerlerde mahsur kalıyoruz..

    mahsur kaldığımız bu yeni dünyada sensörlü sifonlar, orasını burasını kurcalayıp sarsıp akıtmaya çalıştığımız afilli musluklar, apartman lambasının bile farketmediği biz silik insanlar var..bu konuyla ilgili acı bir anım var..devrimci bir abim vardı..”dı” diyorum çünkü artık yok..yaklaşık 10 yıl cezaevinde kaldı..suçu malumunuz düşünmek..10 yıl sonra özgürlüğüne kavuşan abim dışarıya arkadaşlarıyla yemek yemeye gitmişler.gördüğü işkenceler ve yıllar yılı kapalı bir alanda kalmanın vermiş olduğu etkiyle tek başına yürümekte zorlanan abim lavaboya gitmiş ellerini yıkamaya.. ellerini yıkayacakmış ama musluk akmıyormuş..musluğun düğmesi başlığı hiç birşeyi yok. şu elini sensöre tuttuğunda akan musluklardan. ama anlayamıyor. utanıyor sormaya. ellerini yıkamadan geri dönüp oturuyor yerine. soramadım diyor. okumadığın kitap kalmadı bunu mu bilmiyorsun diye sorarlar diye kitaplar da yazmıyor ki ne bileyim yavrum utandım sormaya demişti anlatırken. ben içerdeyken ne kadar çok şey değişmiş. insanlar değişmiş musluklar bile değişmiş dedi.içime bir şey oturdu o akşam ben de tek başıma yürüyememiştim o ağırlıkla.. abim 1 yıl sonrasında kalp krizi geçirip vefat etti. ne zaman bir yerde afilli musluk görsem sinirleniyorum ve küfrediyorum.

    mehmet pişkin mesela..yaşayacağım bir şey kalmadı diyerek yaşamına kendi eliyle son veren bir insan.. mehtap zengin.. cinsel tercihinden dolayı toplum baskısından bunalıp intihar eden trans bir birey..“yoz bir toplum düzeninde yaşamaktan usanıp yaşamlarına son verenlere, üstlerine gaz döküp kendini yakanlara hasta gözüyle bakıyoruz. onları ruh hastası saymakla, insanın insanca yaşamak hakkına, insan olarak yaşayamıyorsa yaşamı dışlama kararına tepeden bakıyoruz. insan yaşadığı toplumdan utanç duyduğu için pekâlâ canına kıyabilir, inanıyorum buna. böyle önemli bir kararın arifesinde, benzer kararlardaki bocalamalara da yer yoktur üstelik: kaldırım kirlense de olur, banyo kanlansa da, çocuklar korksa da, dostlar üzülse de. bu tür incelikle, kaygılar çok geride kalmıştır. bizleri perişan eden, elimizi kolumuzu bağlayan; büyük kavgalara biriktirmemiz gerek öfkeyi ve gücü, günlük yaşama içinde ucu ucuna harcamak zorunda kalışımız. sürekli aldatılma, yanıltılma; neyi, nasıl ve ne uğrunda harcadığını bilmemenin belirsizliği.”

    işte bizim modern zaman dilimimizin içinde “cenkler, ayinler, kesik damarlar, kapıları yumruklayışlar, cipralexler, turgutlar, edipler, sezailer, siyahlar, beyazlar, uykusuzluklar, bitmeyen baş ağrıları, bildirilerin öfkesi, duvarlara uzun dalmışlıklar var. yorgun gözler ve içinde bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler…” var. albert camus, jean paul sartre ve bukowski ‘nin varlık ile yokluk, yaşamın anlamı ve anlamsızlığıyla ilgili yazdığı her paragrafı kendi hayatımıza copy ederek, başkalarının yazdığı cümleleri hayatımıza paste yapıyoruz. “işte bu aynen böyle be” diyerek doğmamış cümlelerimizi öldürüyoruz. cümle kurmadan aile kuruyoruz. "neden dost olmadan, erkek-kadın, karı-koca olmaya çabalıyoruz? yirmi yaşlarının başındaki insanlar böyle mi olmalı? sevişmek için, ilkin nikâh imzası mı atılmalı? ya da yalnız kalıp, yıllar yılı erkek-kadın özlemiyle kendi kendilerine mi boşalmalılar? erkekler, kadın resimlerine mi bakıp heyecanlanmalılar? ilk kadını genelevde mi tanımalılar? karı-kocalar birbirlerinin gövdelerine mal gözüyle mi bakmalı? insanın doğal yapısı bu davranışların tümüne aykırı. bizim insanlarımızın insan sevmesi, insan okşaması çocukluktan engelleniyor. saptırılıyor. çarpıtılıyor." neden neden neden diyerek başımızın üstünde bir çizgi film karakteri gibi kocaman bir soru işaretiyle geziyoruz.

    modern hayatın bir getirisi de seçimsizlik ve birçok alternatif. ikisi arasında sıkışan insanoğlu bocalayıp duruyor. bir ceylanın öldürülüşünü 10 farklı belgesel kanalında izleme keyfi! olabilir mi? oluyor..yapmak isteyip de yapamayacağımız şeylerle doldu taştı dünya. izlenecek tonla film, dizi, okunacak kitap, gidilecek görülecek gezilecek yerler ve ortalama 70 yıl ömür var heybemizde. hepsini de bu zaman dilimine sığdırma telaşı..ilk 20 yıl çocukluk ve okul, sonraki 10 yıl kariyer, daha sonra ki yıllarda evlilik, ev kredisi, altınlarla araba alma, çocuk doğurmak, çocuğun okul masrafları, emeklilik ikramiyesi ile yazlık alma vs vs. ha bir de bunların dışında manen biten evliliklerini çevresindekiler için yaşatma derneği üyeleri olan çiftler son çare çocuk yapıyorlar.bu da modernitenin son golü evliliklere. kimi zaman iyi ki yapmışım denilen çocuk kimi zaman ayak bağı ve baş belası olarak nitelendirilebiliyor ve onun yarattığı kaos da..çocuk için katlanılan, devam edilen ilişkiler birbirini aldatan çiftler,aldattıkları üçüncü kişinin hayatını karartan zincirleme yasak sevgiler..modern hayatın getirdiği evlilik tam olarak bu..''ihtiyaçlar için çocuk dünyaya getirmek yanlış bir şey, yalnızlığını hafifletmek için çocuğu kullanmak yanlış, insanın kendisine benzer bir kopya çıkarmayı kendine amaç edinmesi yanlış. tohumlarını geleceğe doğru kusarak ölümsüzlüğü araması da yanlış, sanki spermler bilincini taşırmış gibi!'' daha korkuncu ne biliyor musunuz? taşıdığını düşünüyorlar.

    aynı mağazadan aynı berberden çıkmış aynı suretli insanlar nerde türüyor diye soruyor musunuz hiç? sormaktan öte zaman zaman onlardan biri olduğumuzun farkında mısınız? süratle tektipleşen giyim stili..o ayın rengi ve modası olan giysi sahtesi ve orjinali ile üst-alt tabaka arasında hızla yayılması. orjinali çıktığı gün sahtesinin aynı zamanda piyasaya sürülmesi sanırım ülkemize ait üretim hızı. ironik. ya da daha vizyona girmeyen filmin korsanının çıkması gibi. devlet isteseydi bu giyim kuşam konusunda tektipleşmeyi bu kadar başarılı olamazdı sanırım. farklı bir renkte farklı bir tarzda giyinen kişiye değişik bakışlarımızla taciz ettiğimiz bizden değil baskısını uyguladığımız zamanlar..

    bir de ütopik bir hayal var ki henüz kurmayanını görmedim.- ben dahil- lambadan cin çıksa tüm herkes aynı dileği ister.sevgili cin bu genel hayal karşısında çaresizce düşünür eminim bu kadar insanı hangi sahile sığdıracağım diye. hayal tahmin ettiğiniz üzre; sahilde bahçeli bir ev bahçesinde domates ekip biçmek araba yerine bisiklet kullanmak ve şuan yapılan mesleği bırakmak. mesleği bırakanlar derneğinin üyelerinin bir kısmı da merkezi bir yerde büfe açma fikrini savunuyorlar sahilcilere karşı. çatışmalı ve karar verilmesi zor bir fikir tabi.

    tekrar teknolojinin ilişkilerimize özel hayatımıza nasıl girdiğine şöyle bir bakalım mı?..”mesajınız var” adlı bir film vardı baya eski bir film. kadın ve erkek kişisinin ınternet üzerinden başlayan ilişkisinin gerçeğe taşınması ve o klavye başında geçirilen saatleri anlatan bu filmde rol almasını istediğimiz kişiliklerimiz kendini koyacak yer ararken bir anda mirc ile istediği yeri buldu. milenyumdu teknoloji çağıydı derken hayatımızın özetini, toplumsal mesajlarımızı, sevgiliye verdiğimiz atarlı giderli tepkilerini mırc’den sonra msn denen chatleşme programının durum iletisi kısmını kullanarak verdik bitirdik. o iletiye göre şekilllenen sohbetlerimiz ve ilişkilerimiz -ekle engelle sil- üçgeninde yitip gitti. tabi biz yerimizde dururken aç teknoloji ilerledi ilerledi ve bilgisayarları daha da küçülterek ceplerimize kadar yerleştirdi. hızla yayılan yeşil logolu whatsapp virüsü girdi hayatımıza soldan bir şut golüyle. elinde ki telefonun işletim sisteminin adını bilmeyen orta yaşlı kesim bile “vatzabın” var mı diyebiliyordu? gerçi ne kadar facebooka bulaşsa da annem henüz telefonu çözemedi. ona attığım mesajları akşam gidip gene ben okuyorum ne güzel yazmışım yav diye kendime gülüyorum. her neyse iletişimi salise olayına indirgedik. indirgedik de duygularımızı sıfırladık. gelmeyen cevaplar için anında arayıp bir şey yazdım gördün mü sabırsızlığına eriştik. ekle sil engelle ile bitirdiğimiz zaman dilimi yeniden hortladı. gönder tuşuyla biten aşklar, arkadaşlıklar dilimine girmiştik artık. o dilime girmemek için eski telefon kullanmaya devam eden direnen küçük bir azınlığı da kullandığı telefonun eski modeliyle dalga geçip onu da gittikçe büyüyen canavarlaşan teknoloji halayımıza çekmek için elimizden geleni yaptık yapıyoruz. telefonun şarj aleti hepimizi esir almış haberimiz yok. telefonumu benden çok şarj aleti kullanıyor. prizli masada oturmak büyük mutluluk mesela. mutluluğa bak! mutluluk çeşidine bak! prizin değerli olduğu zamanlar..priz bile şaşırmıştır bu duruma.
    paul aster bu konuda şöyle diyor ; "modern yaşantımızın gerçeklerinden biri de insanların telefona bir tür kutsallık atfetmeleridir. sırf telefona yanıt verebilmek için, ateşli bir sevişmeyi, ya da ateşli bir kavgayı yarıda kesebilirler. telefonu açmamak bir tür anarşi, toplumun temel yapısına karşı bir tavır olarak görülür."

    her şeyi aynı anda yapmak istemek ve bunun getirisi zamansızlık. zamanı verimli kullanmak için açılmış tonla kurs seminer, kurulmuş milyon dolarlık danışman şirketleri, bu şirketler de çalışan spor arabalarıyla gezen yaşam koçları bize umut sevgi ve güzellikler dağıtıyorlar cüzi! miktarlar karşılığında. önümüze çarşaf çarşaf kağıtlar sererek rengarenk gazlı kalemleriyle janti kıyafetleriyle zihnimizi hipnoz edip bizi kısa bir hayal turuna çıkarıp anlık rahatlatıp evimize gönderiyorlar. kurulu oyuncak gibi. bir türlü alış veriş..kendi yok ettiğimiz duyguları geri kazanmak için parayı aracı kullanarak şu kadar ün yapmış bu kadar ödül kazanmış psikologlara açlık sınırında olan bir aileyi doyurabilecek seans ücretlerini döküyoruz. seanslar esnasında gözlüğünün üstünden bakan doktora milletçe şu şekilde şikayetimizi anlatıyoruz; "yıllar boyunca herkesin ahlakına göre yaşamayı istedim doktor.. kendimi herkes gibi yaşamaya , herkese benzemeye zorladım.. kendimi ayrı düşmüş hissettiğim zaman bile , bütünleşmek için böyle davranmak gerektiğini söyledim.. ama bütün bunların sonunda felaket geldi.. şimdi kalıntılar arasında dolaşıyorum , kuralsızım , tereddütler içindeyim , yalnızım ve bunu kabullenerek , tek oluşuma ve kusurlarıma boyun eğdim.. tüm yaşamımı bir nevi yalan içinde yaşadıktan sonra bir doğru yaratmak zorundayım".
    ” ilgi duymuyorum doktor. hiçbir şeye ilgi duymuyorum. nasıl kaçabileceğime dair hiç fikrim yok. diğerleri yaşamdan tat alıyorlar hiç olmazsa. benim anlamadığım bir şeyi anlamışlar gibi sanki. bende bir eksiklik var belki de. mümkünde. sık sık aşağılık duygusuna kapılıyorum. onlardan uzak olmak istiyorum. gidecek yerim de yok. intihar? tanrım, çaba gerektiriyor. bir beş yıl uyumak istiyorum; ama izin vermezler biliyorum? ne yapacağım doktor!.. filmler de gördüğümüz sahnelerin bire bir aynısıdır psikolog seansları. anlıyorum sizi evet hı hıhımlar arasında tekrar evimize yollanmak üzere paket yapılıyoruz. o şatafatından arındırılmış sade süslerle evine gönderilen paket.

    şahsen ben o kadar parayı psikologa verdiğimde delilik duvarıma bir kat daha boya atmış oluyorum.devlet hastanelerinde ki psikologlara gitmek durumunda kalmak da ayrı bir çaresizlik boyutu. tabi burda devlet hastanelerinde ki psikologlara çamur atmak niyetinde olduğumdan değil sadece avrupalı doktorların türkiye’de bir gün içerisinde bu kadar çok hasta bakmalarını biz ancak savaşta bu kadar çok hastaya bakarız cümlesi açıklıyor olsa gerek. yani dakikada sayısız hastaya bakmaya çalışan doktordan seni dinlemesini anlamasını reçete yazmasını bekleyemiyorsun tabi..arkanda sırada bekleyen bir sürü insan olduğunu bilerek derdini çita çevikliğiyle hızlı anlatmak da pek kolay olmadığı için delilik duvarına boya atmak daha sağlıklı görünebiliyor insanın gözüne!..

    “katık buldum ekmek yok, ekmek buldum katık yok” durumu tam olarak modern zamanlarda yaşamak. gençlik para zaman üçgeninde ömrün çileli ve yer yer çiçekli yollarını arşınlayarak tükenmektir yaşamak. tabi yolda tökezleyip düşmezsek veya birileri çelme takmazsa. bu şeytan üçgeninde hiçbirinin birbirine denk gelemediğini görmeden biriken kefen parasıyla son level’da mezar yeri seçebilme lüksüne sahip olmak belki feleğe karşı oynadığımız son kozumuz. ki bu lükse sahip olanlar mutlu oluyorlar! en azından kimsesizler mezarlığına gömülmeyeceğim fikirleriyle hatta aile kabristanı kurdurana dek giden bir mutluluk süreci. mekan hastalığı. orda olduğunu bildirme gösterme çabası. dalyan’da bulunan kral kaya mezarlıkları bu konuya verilebilecek en şukela örnek. mezarlığın en üst yeri statüsü yüksek olan kişilere verilmiş. statüye göre derecesi düşen kişilerin mezarları yukardan aşağıya doğru bir yönde hiyerarşik şekilde sıralanmış. rehber güneşli pazartesi gününde bunları anlatırken beklenmedik bir soru sordum? tabi tüm turistlerin keyfi kaçtı bu ansızın sorulan soruyla. peki dedim fakirler nereye gömülüyormuş ama soruma yanıt bulamadım. anlayacağınız üzere fakirlerin mezarı yok..

    modern insanın bir diğer unuttuğu şey ise ölüm. ölümün varlığını ara sıra hatırlasak ihtiyacımız olmayan şekilde aldığımız tüm herşeyin lüksün hırsların eşyaların değersizliğini daha iyi anlayacağız. ölümü sadece uzaktan bir arkadaş eş dost öldüğünde matem simgesi olarak bilinen siyah gözlük takmayanları dövdükleri cenaze törenlerinde hatırlıyor oluşumuz trajikomik. her şeyin boş olduğu sanrısı o törenden sonra konuşuluyor ve konuşulan masada kalan içilmiş boş çay bardaklarıyla birlikte toplanıp dökülüyor ve unutuluyordu. ertesi gün hırslarımızla kinlerimizle devam ediyoruz yaşamaya kaldığımız yerden..mezarlıklar yaşayanlar için notada ki es..

    toplumsal olaylara olan tepkilerimiz de çok ilginç. bir taraf sokaklara dökülürken diğer taraf bunlar neden sokağa dökülüyor diye merak etmiyor bile. arada ki uçurum fena. deforme olmuş hak hukuk adalet kavramlarının altında eziliyoruz. adaletin bir gün hepimize lazım olacağını unutuyor sadece kendi yolumuza bakıyoruz. bir şey olmamış gibi davranmak ve olanları unutmak robotlaştırıyor rutinleştiriyor farkına varmıyoruz. farkına varmadığımız her şey sonradan ev adresine gelecek ceza niteliğinde. “her sabah nereye gittiğini bilmeden bir işe giden, her akşam nereden çıktığını bilmeden bir işten çıkan, sevmediği hayatı yaşayan, sevmediği işi yapan, sevmediği kişilerle yaşayan, kalabalıklar yüzünden yaşamaya karşı ne bir sevgi, ne de bir sevgisizlik işareti olmadan gelip geçen,her akşam evinin dört duvarı arasına sanki bir mezara girermiş gibi giren, gecelerini bir sıkıntı yorganın altında yalnız ölü kentlerin, ölü doğmuş çocuklarıyız ! bize bu ölü yaşamı hazırlayan; sermaye sahibi egemen sınıftır. bu acımasız oyunun varlığı biz izin verdiğimiz sürece sürecektir.” bir açık hava cezaevinde yaşıyor gibiyiz. modern metrisler yaratarak nefes almaya çalışıyoruz.

    kronik faranjit gibi kronik mutsuzluklarımız var.. "büyük kederleri unutturacak büyük mutluluklar bulmak, derin ve keskin acılar yaşamakta olan insanlar için neredeyse imkansızdır, taşınması zor bir azabın altında ezilen insanlar, bazen büyük bir mutluluk ihtimali kapılarını çalsa da o kapıyı açacak gücü ve cesareti kendilerinde bulamazlar, hatta sessizce durup kapılarını çalan bu beklenmedik yolcu gitsin diye beklerler; kederli insanları yeniden hayata döndürüp yüzlerini gülümsetecek tılsım, küçük, ani ve kısa sevinçlerde gizlidir..."

    temennimiz ne peki? tabi ki merkezi yerde bir büfe veya sayısaldan çıkacak olan para değil. şükür ki parayla mutlu olunamadığını da gördüm. parasızlıkla daha da mutsuz olunacağını da..yetecek kadarı hayatta kalabilecek kadarı..10 tane evin de olsa birinde oturabileceğini anlamayı, 5 tane araban da olsa aynı anda hepsini süremeyeceğinin algısına varabilmeyi milyarlık telefonlarımıza bir “özledim” mesajı gelmediğini farkettiğimiz anda tüm modern insanlar olarak şunu istediğimize karar verdim.

    “öyle büyük şeylerde gözüm yok hiç,
    küçük mutluluklar diliyorum; küçücük..
    bir çocuk saflığında gülüşler,
    ıslanmış çimenlerin kokusu,
    çimenlerdeki çıplak ayaklar,
    bahçedeki gül ağacı,mis kokulu çiçekler,
    gıcırdayan salıncak,
    çocukken oynadığımız oyunlar tadında sımsıkı sarılışlar,
    ruhumuza dokunan şarkılar,
    akordu bozulmayan bir yaşam bestesi,
    maskelerden arınmış yüzler,
    sımsıcak kahkahalar,
    çatılmayan kaşlar,
    gün doğumları,
    hepsi bu.!”