şükela:  tümü | bugün
12 entry daha
  • modernite ile ilgili tanımlara, postmodernite ilgili değerlendirmelere bakıyorum bir şeyin sıklıkla gözden kaçırıldığını görüyorum: bir kere postmodernite'yi anlayabilemenin yolu "modernite nedir" sorusuna cevap aramaktan geçer evvea; evvela bu yoldan geçmemiz gerekiyor. ancak bu öyle böyle bir geçiş değil; tümüyle içine nüfuz etmeniz gereken bir sorun. ben sorunu tersten okumaya çalışarak yaklaşmak istiyorum. o halde sorumuz şu olsun: "modernite ne değildir?"

    modernite her toplum için, her kültür için bir summum bonum yani "nihaî iyi" değildir (bunu aşağıda açımlayacağım).

    yine modernite bir doğu teması değildir; bu batının kendi problemi olup tüm dünyaya yamayabileceği kendi terminolojisinden sadece bir demettir. buradaki bölümlemeleri başka görünümler altında doğuda görebilirsiniz belki; ancak moderni öncesiyle, kendisiyle ve sonrasıyla arama problemi batıya özgüdür. örneğin kendi kültürü önünde bozulmamış bir japonun, iranlının, türkün "modern olma" ya da "modern olmama" gibi bir derdi olmayabilir; bunun yokluğu onu kendi gözünde çağdışı kılmamakla birlikte, batı önünde herhangi bir noktaya yerleştirebilir. bu onun problemi değildir. çünkü modern kelimesinin latinceden itibaren kaynaklandığı temel zamandan ziyade "ölçü"dür; o halde belirlenen ölçü, ancak belirleyenin kendisi için geçerlidir. bu "modus" ifadesinden hareketle ölçü'yü tutturup, ölçünün altında kalanların ne derece bundan muaf olduklarını görebiliriz.

    modern için kaynaklar:

    a) modus / ölçü

    bana kalırsa özellikle de aristoteles'ten itibaren belirlenim ve kategorizasyon batının sabit karakteri haline gelmiş olup; her alanda "ölçü tutturma" çabası başlı başına bir değerler mekanizmasının işlerliğinin vicdanına dönüşmüştür. ölçüyü tutturabilmek için kategorizasyon şart haline gelmiştir. bunu doğa araştırmalarında açıkça görürüz: örneğin hayvanları kategorilere ayırırken bir "ölçü" belirlersin; o ölçüye göre, bölümlere ayrılmış hayvanları da kendi aralarında başka bir "ölçü"ye göre yeniden ayırırsın; en nihayetinde tek tek hayvanlara ulaştığında söz konusu determinasyon sürecinin ölçüler arasında geçişten ibaret olduğunu görür; her daim yeniden tartışmaya açabileceğin "ölçü tutturma yöntemi"ni mevcut an için geçerli "ölçü"ye dönüştürür; sistemli bir şekilde onu, o sahaya özgü araştırmalarda kullanmak şartıyla, kendine baz alırsın (krş. aristoteles, de partibus animalium). işte modus yani ölçü bu şekilde işler ve batıya özgü determinasyon kaygıları onsuz edemez. çünkü sistem onun üzerine kurulmak durumundadır; hal böyle olunca laik olsun olmasın, dindar olsun olmasın; batılı uzman hangi sahada çalışırsa çalışsın "ölçü" peşine düşer. papa ii. john paul'un fides et ratio'da theologia için philosophia'ya ihtiyaç duyması işte bundan kaynaklanır; doğa araştırmalarından örnek vermeye bile gerek yok. onun tarzı zaten bizzat bir "ölçü"ye göre arama işleminden ibarettir.

    b) modo / içinde bulunduğumuz şu an ve şu ana en yakın anlar

    modernin belirleniminde "ölçü"nün ön plana çıktığı aşikâr; ancak burada bir de zaman süreci belirlemiz gerekiyor. modernlik bir noktadan ziyade bir süreci işaret eder. modo da yapıca öyledir; "şu an" ile "şu ana en yakın anlar"ı kapsar. bugün ve yakın geçmişi modo'yla sunarız. "modernlik 30-40 sene önce yoktu" diyemeyiz (bakınız. #16375070). modernite, onu belirleyen ölçü sürdüğü müddetçe sürer. o halde ne zaman başlar bu modern? tekrar modus'a yani "ölçü"ye dönüyoruz. batılı bir zekâ, ölçüyü tutturmak, ölçüye uymak zorundadır. modo'nun modus'u yani bu anın ölçüsü için kimi tag'lere ihtiyacımız var:

    din, felsefe, bilim, teknoloji, sanayi, kolonizasyon vs.

    lawrence e. cahoone'un kitabına bakarsak moderniteyi avrupa ve kuzey amerika kaynaklı görmektedir; ona göre modernite bu kıtalarda ortaya çıkan yeni medeniyetin görüntüsüdür (from modernism to postmodernism: an anthology, p.8, wiley-blackwell, 2003). o halde ölçü bu kıtalarda olduğuna göre (başından beri ben de bunu söylüyorum; "batılıdır" diyorum) yukarıda baz aldığım tag'lerin "batılı" olanlarını incelememiz gerekir. batının din anlayışı, batının felsefe anlayışı, batının bilim anlayışı, batının teknoloji anlayışı, batının sanayi anlayışı, batının kolonizasyon anlayışı gibi.

    bütün bunların hepsi bir bütün halinde batı medeniyetini verir; aslında batı modernitesi batı medeniyetinden başka bir şey değildir. onun belirlenmiş yeni yüzünü oluşturur; çünkü antikiteyi "belli bir ölçüyle ve zaman dilimiyle" modernden sayamadığımıza göre bunun mutlaka bir değişim düşüncesini ve realitesini içermesi gerekir. işte o değişimler de belli bazı kırılmalara denk gelir: amerika'nın keşfi, fransız ihtilali, sanayi hamleleri, kolonileştirme hareketleri ve hatta özellikle de renaissance ile birlikte hümanistlerin, dindarların, laiklerin, yani her türden hıristiyanın "birleşik kilise" düşüncesinden hareketle civitas christiana'yı yani hıristiyan birliği'ni kurma çabaları. bütün bunlar batının modernite algısını temellendiren dönüm noktalarıdır.

    o halde madem modernite kavramı bu kadar batılı ve ben amerika'yı avrupa'nın bir uzvu olarak görüyorum; o halde avrupalılık düşüncesinden hareketle kendi içine kapanmış bir modernite algılayışının peşine düşebilirim.

    ömer naci soykan üstadın bir ifadesi var, onunla başlayayım: "avrupa bir anlamda avrupalılığını kendisini dıştan çevreleyen ve bir arada tutan türk sınırına borçludur." (ö. n. soykan, arayışlar, "aydınlanma", sf.243, küreyerel yayınları, istanbul 1998) gerçekten de bunun böyle olduğunu en eski renaissance metinlerinde de görürsünüz. ortak payda "türklere karşı"lıktır (batının doğuya karşılığı olarak düşünelim bunu; bu batının kendi modus'una göre bir modern oluşturma çabasıdır; bunu dile getirmesine gerek yok. her belirlenim, bir ideali tespit etme ya da oluşturma çabasıdır). temelde hıristiyanca yazılmış metinlerdir; erasmus'ta, bacon'da, macciavelli'de, rahip saint pierre'de, dük sully'de vs. birçok isimde bu metinler saflık arayışına kalkışırlar; temelde dertleri kiliseyi mezhep ayrışmasından kurtarıp tek bir avrupa kurabilmektir. bunun için en güzel ve en gösterişsiz metinlerden biri bacon'ın sermones fideles'indeki de unitate ecclesiae başlıklı bölümdür. keza erasmus'un stultitiae laus'u da başlı başına bu amaca sırtını dayamıştır: saflık arayışı. modernite arayışı, bana kalırsa, saflık arayışı'nın doruğudur. bu doruk kimi zaman postmodernite maskesi de takabilir; adı doruk olanlar esmer ve piç olmazlar, o yüzden bu durum bir problem teşkil etmez.

    peki ne işe yarayacak bu saflık arayışı? avrupa'nın herbir yanına dağılan pisliklerin temizlenmesi, bozuklukların giderilmesidir. temelde bu amaçlanır. çünkü avrupa'da yozlaşma had safhadadır. o halde bir problem varsa o probleme çözüm aranır; primitif avrupa birliği düşüncesi de çözümlerden biridir; avrupa'nın birleşmesi ve ortak bir "avrupalı" düşüncesinin gelişmesi demek "civitas christiana"ya dayanmak demektir. bacon bunu sermones fideles'inde "kilisenin içindeki birlik görüntüsü, dışındakileri de etkileyecek, onları kiliseye çekecektir" düşüncesiyle oldukça pragmatist bir şekilde dile getirir. yani modernitenin ölçü'sünü besleyen "hıristiyan birliği" düşüncesi, aynı zamanda modernitenin yayılması anlamını taşır. amerika kıtasında farklı bir şey olmamıştır.

    protestan ve katolikleri birleştirecek nantes fermanı'nın imzalandığı yıl dile getirilen "daha büyük bir siyasal birlik oluşturmak" amacı iv. henri'nin dilinde şuna dönüşmüştür: "avrupa güçleri arasında var olan büyük eşitsizlik, tüm savaşların nedenidir."(a. mattelart, gezegensel ütopya tarihi: kehanetsel kentten küresel topluma, sf.72, ayrıntı yay., 2005) burada üç amaçlı bir tasarı göze çarpar:

    1. kalıtsal monarşiler, seçimli monarşiler ve cumhuriyetler arasında eşit parçalar halinde paylaşılmış on beş ayrı "egemenlik" e dönüşmek
    2. temsilcilerin ortak çıkarlar üzerinde tartıştıkları ve aralarında çıkan ayrılıkları değerlendirdikleri yunan antikitesinin kent-devletler kuruluna benzer bir çeşit konsey yaratmak
    3. türklere karşı sürekli bir savaş için anlaşmak. (a. mattelart, a.g.e., sf.72)

    burada sınır türklerdir (doğululardır; batının doğuya koyduğu son noktadır). bu öylesine işlemiştir ki avrupa birliği düşüncesinin özüne g. bischof, a. pelinka ve m. gehler'in austria in the european union'ında barbarlıkla birlikte nazi almanya'sı, müslüman türklerin tarihsel rolüne girmiş olmasıyla suçlanır (g. bischof - a. pelinka - m. gehler, austria in the european union [contemporary austrian studies, vol. 10], p.30, 2002). bu korkutucu müslüman türk figürü geçmişte de bugün de aynı anlama gelir: avrupa'yı birleştiren "korku ve çözüm" unsurlarından biri. peki, o halde korku unsuru nasıl olacak da kendisinden korkanların birliğine entegre olacak? buradaki "birlik" tabirinden kastım "avrupa birliği" değil; bizzat kendini "avrupalı" hissetme ve kabul etme durumudur; böylece modernitenin bir parçası olarak ona hizmet etmek mümkün olacaktır. bu entegre olma meselesinde avrupalının temel derdi avrupa birliği'nin kendisi de değil, türklerin kendilerini avrupalı saymasıdır. böylece türk figürü "modern"leşecektir; o halde avrupalılık=modernlik sınırı nereden başlayacak? türklerin tümüyle avrupalı sayılması; başlangıçta sunduğum modus'un yeniden belirlenmesini, bülent arınççı tabirle "yeniden tarif edilmesi"ni gerektirir. çünkü "avrupalı" birçok kere teori olarak sunulduğu gibi, yukarıda da örneğini verdim, birçok şekilde kendini gösteren bir araya gelme projesinin ürünüdür. türklerle bir araya gelmek demek de korkuyla yüzleşmeyi gerektirir. bu korku elbette ki türkler tarafından işgal edilmeyi içermiyor (kimi zaman futbol müsabakalarından sonra aşırı nüfusumuzun bir yansıması olarak avrupa sokaklarını işgal ediyor oluşumuz ayrı bir inceleme konusu) bizzat avrupa'yı avrupa eden değerlerin yitirilmesi önemli bir etkendir, bir travmadır. avrupa'yı avrupa eden neyse, ondan vazgeçmek anlamına gelebilir türklerle kaynaşmak. çünkü yukarıda bir örneğini verdiğim gibi, avrupalıların kafasında ilk canlanan birlik düşüncelerinden birinde bir araya gelmelerinin nedenlerinden biri 'türklere karşı'lıkta birleşme ihtiyaçlarıdır. o halde onlar için avrupalılığın ve modernliğin yeniden şekillenmesi gerekebilir; bu şekillenme sadece türklerin avrupalılığa kabulü açısından da değil, bizzat kendileri için de geçerlidir. çözüm önerileri ihtiyaçtan doğar; bir keşmekeşlik yoksa çözüm önerisine de gerek olmaz. avrupa birliği düşüncesi nasıl ki bazı sorunları çözmek için ortaya atıldı; o halde yaygın kanının aksine avrupalılığın da yeniden tanımlanması ya da geçmişte onu daha kültürel anlamda kapsayıcı tanımlayanların görüşlerinin canlandırılması gerekebilir.

    aslına bakılırsa husserl'in mecburen tarihsellik ve haritasallık eleğini önemsemeyip amerika'yı bile avrupa'nın uzantısı olarak görmesi şaşırtıcı olmamalı (r. p. buckley, husserl, heidegger, and the crisis of philosophical responsibility, p.27, springer, 1992); benzer şekilde avrupa'nın içerdiği anlamların bir uzantısı bizim için de geçerli olabilir. örneğin felsefeyi ele alalım; philos-sophia başlı başına yunan'a özgüdür. müslüman ve türk âlimleri nasıl ki felsefeyle ilgilenebilmiştir ve islam felsefesi, felsefe tarihinde kendine hacimli bir rol edinmiştir; o halde diyelim ki menşei avrupa'da bulunan bir sanat akımının ya da düşünce sisteminin uzantısı bizde de yaşayabilir; kaldı ki çalışmalar olmuştur da. islam âlimleri felsefeyle ilgilendiklerinde, kimilerince dindışı ilan edilmişlerse de, gelenekçe onları o eden kimliklerinin dışına çıkmamışlardır. burada esas olan nosyonlara katılımdır; avrupalılığın belli nosyonları olur, tarihsel ve haritasal anlamda ona bağlı olmayanlar, bu kriterler devredışı bırakıldığında, nosyonlara katılarak avrupalı olabilirler. o halde ülkemizde tartışmaya açılan alt kimlik-üst kimlik konusu burada da söz konusu olabilir. r. p. buckley'in kitabında japon kültürünün bile avrupalılığın "genç, taze, yeşil dalı" olarak görülebileceğinden bahsediliyor (p.27). burada avrupalılık kapsamında belirlenen kriterlere entegre olma vardır ve dışarıdan bakıldığında seçilebilecek bir birleşme vardır. bu bugüne kadar öne sürülen düşüncelerle de olmak zorunda değil; en nihayetinde avrupalılığa varan yol, üzerinden geçen herkesi avrupalı kılar. tabi ki olmak isteyeni, o yoldan yürümek isteyeni.

    buradan hareketle avrupalılık-modernlik modus'u haritanın ve tarihin dışına çıkarılarak, modernite, onun kapsamca dışında kalanları da kapsar hale getirilebilir. zira bu modernitenin modus'u çoğu kere, humanitas temasında olduğu gibi, tüm insanlara yönelik bir çözüm, bir nosyon sunabilir. bir doğulu ülkedeki adalet mekanizmasının roma hukukundan yararlanması ne kadar doğalsa (çünkü evrensel yasalar sunabilmiştir), vitruvius'un mimarisinden hareketle doğu stilinde bir yapı inşa etmek de o kadar kolaydır. modernitenin değerleri ön plana alındığında, haritasallığı ve tarihselliği ortadan kalkabilir; bunu renaissance edebiyatçısı rahatlıkla yapabilmiştir; avrupalı hümanistlerin rahatlıkla yapabildiğini türk hümanistleri ya da iran hümanistleri neden yapamasın? ancak ısrarla vurguladığım gibi burada değerlerin ön plana çıkmış olması şartı vardır; yoksa "türk hümanistiyim" diyen herkes türk hümanisti sayılmaz; zaten gerçek anlamda bir hümanist olabilmişse batının modern düşüncesinin anladığı ölçüde evrensel olabilir; o halde türk hümanisti, cicero'nun humanitas algısını, doğal bir şekilde, kendisine temel alabilir, tıpkı adalet mekanizmasında roma hukukundan parçaların bulunması gibi.

    bana sorarsanız, en tepede söylediğim gibi, doğunun belirlenimi olmadığı için modern olmanın doğulu için bir anlamının olmaması, yerilecek bir durum değildir. doğulunun kendi paradigması olabilir; kaldı ki doğuludan kasıt da tam belirgin değildir; japonun kültür ideali ile müslüman türkün kültür ideali aynı mıdır? veyahut aynı kültürden iki doğulunun kültür idealleri bile benzeşmek durumunda mıdır? bu açıdan bakıldığında yukarıda söylediğim gibi, bir saflık arayışının ön plana çıkarılabileceğini, evrensel değerler açısından savunabilirim. bugün avrupa ülkeleri arasındaki öğrenci değişimi projesinin adının "socrates-erasmus programı" olması tesadüfî değildir. aksine sokrates'in "bilgi arayışı" ile erasmus'un "saflık arayışı" birleşmiş ve öğrencilerden buradaki paylaşımın gereği olarak salt "öteki"ye ait bilgiyi saflık olarak görmesi istenmiştir. ben burada modernitenin en saf vücuda gelişini görüyorum.

    ayrıca tüm bunların yanında avrupa'yı merkez alırsak (tabi ki arkasında , kendilerine dair hiçbir şey bilmediğimiz ancak bizim en uzak atalarımız olan dedelerimizin üstlendiği rol gibi "doğuya özgü bilgelik geçmişi"; örneğin pythagoras ne kadar batılıdır? bunu gelin tartışalım; roma'daki en etkili felsefi disiplin olan stoa felsefesinin bile suriye kaynaklı olduğu düşünüldüğünden, diğer felsefi disiplinlerden ayrı bir yere konur: "stoa yunanî değildir" diyenler bile vardır; ki bu felsefi disiplin modern avrupa'nın ve hıristiyanlığın şekillendirici baba figürlerinden biridir) doğuya ve daha batıya uzanan değerleri temel alıp modernitenin bir parçası olmak mümkün. bizdeki mustafa kemal devrimleri bununla alakalıdır; onun bir parçası olma telaşını görürüz türkiye cumhuriyeti'nin düşün temellerinde.

    örneğin macit gökberk'in de belirttiği gibi, moderniteyi belirleyen temel nitelik 'teknik' ise (ben modus'la göstermeye çalıştım bunu; yani "ölçü"yle) o halde bugünün batılı insanının davranış ve tutumlarını anlamak için tekniğin ne olduğunu, ne yaptığını, ne getirdiğini, daha neleri getirmek yolunu açtığı konularında bir aydınlığa ulaşmak mutlaka gereklidir (macit gökberk, değişen dünya değişen dil, sf.8, çağdaş yayınları, 1980). ya da ord. prof. dr. ekrem akurgal'ın şu kabulünü düşününüz: "batılı ülkelerin düzeyine, onların gittiği yoldan ve uyguladıkları yöntemle ulaşıldığını artık bilmemiz gerekmektedir." (ekrem akurgal, türkiye’nin kültür sorunları ve anadolu uygarlıklarının dünya tarihindeki önemi, sf.50, bilgi yayınevi, birinci basım 1998 [cumhuriyet, 29 nisan 1976])

    işte ben bu noktada modernitenin gerekli bir şekilde sunduğu "ölçü"nün değer olarak alınması durumunda avrupalılık ve türkiyelilik probleminin de çözülebileceğini düşünüyorum. ancak bu son yargım değil; doğulunun alman gibi felsefe yapmak, yunan gibi destan yazmak zorunda olmadığını düşünüyorum. ancak gördüğüm kadarıyla islam üzerine çalışma yapan kimi müslüman teologlar bile hıristiyan teologların hıristiyanlık teolojisine uygun "ölçü"lerle kendi dinlerini incelediğini görüyorum. böyle bir durumda ben sorgulayıcı bir zihin olmak zorundayım; aksi halde, teslimiyetçi olmak umrumda değil ama her şeyden önce samimiyetimi yitiririm: batının modus'unun illa ki ödünç alınmak durumunda olup olmadığına dair son hükmü kim verebilir? japonu japonluktan çıkaran, türkü türklükten çıkaran ölçülerin en yetkin ölçüler olduğuna dair kaç yüzyıllık bir deneyimimiz ve araştırma birikimimiz var? e. husserl tarihsellikten ve haritasallıktan çıkabiliyor bunu anlıyorum; ancak beni ben eden kimliği ortadan kaldıracaksa, tekniğe yani modus'a hangi amaçla yönlenmiş olurum? kendimi yok etmek için mi? ibn rüşd ne kadar müslüman kalabilmiştir? değerleri bilmek ile düşünce dünyasının temeline yerleştirmek başka şeylerdir.

    beni yok etmeyen bir modernitenin peşine düşmem gerekebilir; bunun içinse yine batı modernitesinin "sorgulayıcı" zihnine ihtiyacım var. beni kıskıvrak saran bir sistem düşünüyorum; ondan kurtulmam da ona bağlı. onun dışında kalmam da aslında onun içinde kalmam demek; ne kadar içindeysem o kadar dışındayım. bunları düşünelim mi?
28 entry daha