şükela:  tümü | bugün
  • (ing. modernization theory).
    siyaset bilim saflarinda modernlesme kurami hakkinda sunlar anlatilir nesilden nesile:
    aslinda modernlesme kurami bir yanlis anlamanin urunudur. her sey seymour martin lipset'in 50li yillarin sonunda yazdigi bir makaleyle baslar. makalede ulu bilge lipset cesitli ulkelerin ekonomik ve politik verilerini karsilastirmis ve ekonomisi iyi ulkelerin demokratik olduklarini, digerlerinin ise her acidan battigini tespit etmis.

    simdi dikkatlerinizi bir noktaya cekmek isterim. 50lerin sonlari 60larin baslari diyoruz. o zamanlar siyaset bilimi dedigin oturup hikaye yazmaktan ibaret, oyle ampirik, karsilastirmali, hele hele istatistiki analizler yok denecek kadar az. bir de bu kolonilesme doneminin sonu artik, ingiltere, fransa vs. imparatorluklarin deniz asiri somurgeleri bagimsizlasmaya baslamislar. akademi “ne olacak simdi bu yeni devletlerin hali” diye kafalari kasimaya baslamis.

    bu noktada lipset amcanin argumanina sariliniyor iste. adam sadece bir iliski one surmus, ortada herhangi bir sebep-sonuc iliskisi (causality) yok. ama isguzar insanlar ekonomi iyi olursa,ulke iyi bir yonetim sekline (kastedilen demokrasi tabii ki) kavusur gibi bir cikarimda bulunmuslar, buna da modernlesme kurami demisler. iyi seyler el ele gider! “hayat ne guzel kelebekler filan” misali. bu kurama kanip 3. dunyada ekonomiyi duze cikarma, toplumu modernlestirme islemine hiz veriyor post-modern batili devletler, sehirlesme, endustrilesme**. ama ne oluyor? bu hikayeyi biz turkler cok iyi biliyoruz, sonunda tahmin edersiniz ki teori ellerinde patliyor bir nevi!

    60larin sonlarina 70lerin basina geldigimizde latin amerika’da bir vakitler modernlesme kuraminin gozbebekleri olan ulkeler patir patir sinifta kaliyorlar demokratiklesme dersinde. darbeler, otoriter rejimler girla gidiyor. cogumuzun “medeniyetler catismasi” ile tanidigimiz samuel huntington da cikip diyor ki siz politik duzeni ve istikrari ekonomik gelismeyle acikliyorsunuz ama politik duzen ve istikrar da ekonomik gelismeyi aciklayici bir faktordur (politik istikrar -> ekonomik gelisme) ayrica modernlesme geleneksel sosyoekonomik duzeni sarstigi icin politik sistemi de tehdit edebilir. latin amerika’daki gelismelerin sokunu ustunden atan bir grup marxist dusunur de bagimlilik (dependency) diye bir kuram ortaya atmis, latin amerika’da gucu elinde bulunduran kesim ve dolayisiyla bu ulkelerdeki gelisme bati’ya bagimli oldugu icin sonuclari basarisiz oldu diye one surmus, icten ice “kapitalist somurgeciler yaktiniz bizi!” diye sitem ederek. modernlesme kuramcilar utanc icinde koselerine sinip bir kontratak icin gunesin yeniden dogmasini bekler olmuslar.

    o gunes de 80lerde dogmus. petrol krizlerinin ardindan latin amerika ve uzak dogu’da demokratiklesme ruzgarlari esmeye baslamis. sutten agzi yanan yeni nesil modernizasyoncular da “demokrasi ille de zengin ulkelerde olacak diye bir sey yok, oyle olsa petrol ve elmas zengini ulkeler demokratik olurdu. ama ulkenin ekonomisi gelismis olunca insanlari egitiliyor, bilincleniyor, aktif oluyor, demokratik katilim talep ediyor. o yuzden ekonomik sorunlarini halletmis ulkeler daha demokratik oluyor” der olmuslar. 90lar ise 80lerde dogan gunesin modernlesme kuraminin yolunu isil isil aydinlattigi bir donem olmus, cunku komunizm sovyetler birligiyle beraber cokmus ve dogu bloku hep beraber kocaman adimlarla demokrasinin kollarina kosar olmustur. francis fukuyama bir heyecanla “artik tarihin sonu geldi!” demistir. “iste komunist sistemin otoriter ekonomik gelismesinin sonucu bu! modernlestiler, demokratiklestiler! siz de modernlesin, siz de demokratiklesin!

    o kadar uzun boylu degil. ekonomik gelisme ugruna gelir dagilimini kurban verince demokrasinin basina neler geliyor gorecegiz daha. demokrasinin besiginde “digerler” korkusuyla fasizme kayis hizlanirsa, o ekonomik zenginlikle egitilmis bilincli insanlar bu zenginligi o “digerler”i ile paylasmayi reddederse goruruz modernlesme kuramcilarinin balonunun bir kez daha sonusunu. pek yakinda sinemalarda…

    "ben yazacagim, olmayacak..." diyen ve bizleri goreve davet eden ukteci arkadasa sormak isterim: "oldu mu simdi, oldu mu ya?"
  • kökleri aydınlama dönemine dek giden, saint simon'un toplumsal mühendislik anlayışından beslenen, auguste comte'un düzen ve ilerleme biçiminde formüle ettiği ilerleme düşüncesinin 1950'lerde bir kuram haline dönüştürülmüş biçimidir.
    kuramın oluşturulmasını max f. milikan ile walt whitman rostow'un 1954'te birlikte hazırlayıp cia direktörü allen dulles'a sundukları "dış ekonomik politika üzerine notlar" adlı rapor tetiklemiştir.
    bu raporda, komünizmle yalnızca askeri düzeyde mücadele etmenin yetmeyeceği vurgulanarak, şu görüşler savunulmuştur:
    "(...)
    dünyanın komünist olmayan bölgeleri, yakın askeri tehditlere, kendi askeri güçleriyle ve gelirlerinde büyük düşüşler yaşamak zorunda kalmadan karşı koymalarına elverecek ekonomik kaynaklara sahip olmalıdırlar.
    (...) hür dünyanın toplumları, insanların kendilerini her tür saldırı ve tecavüze karşı korumak için gerekli fedekarlıkları yapmaya hazır olacağı bir zindeliğe sahip olmalıdır. ekonomik büyüme, yeterli olmasa da, bu zindeliğin bir koşuludur. daha uzun vadeli baktığımızda, bizim (dünyanın hemen tüm halklarıyla beraber) güvenliği, askeri güce bağımlı olmaktan çıkaracak dünya koşullarının yaratılmasında çok büyük bir çıkarımız vardır. insan enerjisinin yapıcı bir şekilde ve biraz da başarı ihtimali taşıyarak, demokratik bir çerçevede yaşam standartlarını arttırma sorununa yönlendirildiği yerde, totaliter yönetim biçimlerinin cazibesinin büyük ölçüde azalacağına inanıyoruz. (...) uzun vadede ise, başkalarıyla ortaklık içerisinde , doğrudan ya da dolaylı olarak toplumumuza korku salan toplumların ortaya çıkmayacağı bir ortamın gelişmesine güvenmeliyiz. bir ölçüde düzenli bir ekonomik büyümenin, böyle bir ortamın ayrılmaz bir parçası olduğuna inanıyoruz.
    bizim kendi ekonomimizin büyümesi, büyük ölçüde, dünya ekonomisinin büyümesiyle ilgilidir. milletimizin başlangıç döneminden beri enerjisinin önemli bir kısmını, kıtada fırsatları arttıran bir ekonominin yaratılmasına adamış olan amerikalılar, ülkedeki sürekli büyümenin, artık, tüm dünyada gelirlerin artmasını gerektirdiğini, giderek daha fazla anlamaya başlıyorlar. " vs., vs.
    bu rapor üzerine, dönemin en saygın üniversitelerinden columbia başta olmak üzere, abd üniversiteleri bu konuya eğilmiş ve modernleşme kuramını oluşturmuşlardır. kısa sürede, gelen eleştiriler ışığından düzeltilen ve yetkinleştirilen kuramın toparlayıcı ve özgün bir yorumunu 1960'ların başında cyrill e. black yapmıştır.*
    black'e göre, her toplum kaçınılmaz olarak modernleşmek zorundadır ve bu geleneksel toplumun değerleri ile modernliğin kurallarının özgün bir bileşimi sonucu gerçekleşir. modernleşme süreci çatışmalı ve sancılı bir süreçtir ve dört aşamada gerçekleşir. ilk aşamada modernliği savunan bir elit grubu ortaya çıkar. ikinci aşamada bu seçkinler iktidarını sağlamlaştırır. üçüncü aşama ekonomik ve toplumsal dönüşüm aşaması, dürdüncü ve son aşama ise toplumsal bütünleşme aşamasıdır.
    her ülke bu aşamaları geçmek zorundadır, ancak, ülkeler modernlikle karşılaşma biçimlerine ve bu karşılaşma anındaki geleneksel toplum yapılarına bağlı olarak bu süreci farklı yaşarlar. dünyadaki ülkeler bu açıdan yedi gruba ayrılırlar.
    1. ilk modernleşenler. süreci iç dinamikleriyle ve uzun bir sürede yaşayan ingiltere ve fransa'dır.
    2. ilklerin kolonileri. geleneksel toplum yapılarının yok edildiği ve göç edilen ülkeden aktarılan modern değerlerin başat olduğu ülkelerdir: abd, kanada, avustralya, yeni zelanda.
    3. ilklerin komşuları: bu ülkeler ilk modernleşen ülkelere yakınlıkları sayesinde, modernlik ile sürecin erken aşamalarında karşılaşmış ve kendi modernlik süreclerini oluşturmuşlardır: avrupa ülkeleri.
    4. üçüncülerin sömürgeleri: bu ülkelerde geleneksel yerli kültürü, göç edenlerin kültürü ve melez bir kültür birarada yaşamaktadır ve sömürgeci ülkenin modernleşmesine bağlı olarak modernlik ile tanışırlar: latin amerika ülkeleri, güney afrika vb.
    5. geleneksel elitin modernleşmeye karar verdiği ülkeler. bunlar modernlik ile karşılaştıklarında rekabet edebilecek köklü bir kültüre ve siyasal organizasyona sahip ülkelerdir. bu ülkenin geleneksel eliti, rekabeti sürdürebilmek için, kendi iradeleriyle modernleşmeye karar verirler: rusya, osmanlı imparatorluğu, iran, afganistan, çin ve japonya bu grubu oluşturur.
    6. köklü bir kültürü olan sömürgelerin yer aldığı grup. modernliğe direnebilecek köklü bir kültüre sahip olan bu ülkeler sömürgeci ülkelerin zorlamasıyla modernleşme sürecine girerler, orta doğu ve kuzey afrikada yer alan islam ülkeleri ile hindistan vs. bu grupta yer alır.
    7. modernliğe direnebilecek bir kültüre sahip olmayan sömürgeler. bunlar da sömürgecilerin zorlamasıyla modernleşir, ancak bu süreçte geleneksel kültür tamamen yok olur. sahra altı afrika ülkeleri bu grupta yer alır.
    bu açıdan bakıldığında, örneğin osmanlı imparatorluğu, 1700'lerin sonlarında, padişah iradesiyle, askeri alandan başlayarak modernleşme sürecine girmiştir. ortaya çıkan modern elit, 1908-1923 arasında iktidarını sağlamlaştırmış, 1923'ten başlayarak, devlet gücü ile ekonomi ve toplumu modernleştirmeye çalışmıştır. kuramı uygulamayı sürdürürsek, günümüzdeki çatışmalar, yani kürt sorunu ve islam konusundaki mücadele toplumsal bütünleşmenin nasıl sağlanacağına ilişkin çatışmalardır.
    konuyu özetlersek*: modernleşme kuramı, 1. ilerleme düşüncesinin ürünüdür ve ilerlemeye inanır. 2. toplumsal dönüşümün öncelikle ve belirleyici olarak siyasal alanda gerçekleştiğine inanır. 3. toplumsal dönüşümün aktörleri olarak elitleri görür ve 4. modernleşme sürecinde her ülkeyi tek tek analiz eder.
    son olarak: kuram komünizmle mücadele amacıyla geliştirilmiştir, ancak açıklama gücü olan bir kuramdır. hem abd dünyayı böyle yönetmeyi başarmış, hem de akademi, bilerek ya da bilmeyerek modernleşme kuramını kullanmıştır.
  • modernleşme kuramı, geleneksel, azgelişmiş, doğu toplumları ile ileri, gelişmiş, merkez kapitalist ve batı toplumları arasında kesin bir ayrım yapar. stuart hall’un tabiriyle the west and the rest (batı ve gerisi). modernleşme paradigmasına göre, geleneksel toplumlar, belirli bir tarihsel evrim sonrasında ki temelinde sanayileşme ve kentleşme süreçleridir, gelişecekler ve tıpkı ileri batı toplumları gibi ‘özlenen’ veya ‘arzulanan’ aşamaya gelecektir. bu geçişi sağlayacak temel dinamik veya geçişin kökeninde yatan süreç, modernleşme kuramında ekonomik kalkınma anlayışına dayanır. sanayileşme, piyasa ve iletişimi oluşturacak, kentleşme ve okur-yazarların artmasıyla kültürel normlarda bir kırılma yaşanacak, siyasal zeminde ulusal egemenlik kavramı öncülüğünde temsili parlamenter sisteme geçilecek. anlaşılacağı üzere bu süreç çok pürüzsüzdür, hiçbir çelişki, sıkıntı, kriz, karşı koyuş, direniş söz konusu değildir, alternatif toplum ve tarih tasarımları ve tarihi gidişata tarihsel öznelerin memnuniyetsizliğinden kaynaklanan müdahaleleri ve toplumların özgüllükleri yoktur. aşamalar, güzergah varılacak nihai durak önceden verili: teleoloji. her toplum kader olarak aynı süreçleri yaşayacaktır. gelenekselden moderne ekonomik kalkınmasını gerçekleştirdikten veya sanayileşip kentleştikten sonra pürüzsüz olarak geçecektir.
    modernleşme kuramı, geleneksel ve modern ikiliği/düalizmi yaratır. batı-dışı toplumları, ilkellik, azgelişmişlik, gericilik, fanatiklik, vahşilik, barbarlık gibi sıfatlarla temsil eder. bu yaklaşımın en temel kusurlarından biri tarihi, mutlak olarak (aynı hat üzerinde) doğrusal ilerleme düşüncesine indirgemesidir. böylelikle, tarih, içinde birçok kopuşu, kesintiyi, çelişkili süreklilik süreçlerini, geriye dönüşleri veya süreksizlikleri içeren bir süreç ve ilişkiler sistemi olarak anlaşılmaz veya diğer bir ifadeyle tarih mutlak ileri doğru evrim, ilerleme ve gelişme sürecine indirgenir. tarihi, mutlak bir ilerleme olarak tasavvur eden, modernleşme paradigması, felsefi düzeyde pozitivizme dayanır. bu yaklaşımın en önemli varsayımlarından biri, olguların, zaman ve mekandan (tarih ve coğrafya olarak okunabilir) bağımsız, tarih-aşırı (veya üstü) geçerliliğe sahip olmamasıdır. buna göre, tüm toplumlar, sanayileşmiş ileri batılı veya kapitalist toplumların geçtiği aynı yolu veya tarihi aşamaları yaşayacaklardır. geleneksel toplumdan, modern topluma geçeceklerdir. modern toplum iktisadi kalkınma, özerk birey, kültürel çoğulculuğa saygı, düşünce, ifade özgürlüğünü, siyasal örgütlenme haklarını tanıyıp anayasal olarak garanti altına alan bir toplum olarak tanımlanırken, geleneksel toplum, tanımsız bırakılır veya iyimser bir deyişle yukarıda sıralanan modern toplumun özelliklerini taşımayan toplum olarak negatif biçimde modern toplum tanımı üzerinden açıklanır. bu paradigma içinde tarihsel özgüllük ilkesine yer yoktur. tarihsel özgüllük ilkesi olarak formüle edilen şey ise, tarihi süreç içinde her toplumun aynı aşamalardan geçmeye yazgılı olmadığı, toplumların kültürel, siyasi, ekonomik, düşünsel, diğer bir deyişle maddi ve zihinsel bir takım özgüllükleri veya farklılıkları, kendine özgülük durumunu bünyesinde taşıdıklarıdır. ancak, tarihsel özgüllük ilkesi de, toplumların birbirinden tamamen farklı ve bağımsız heterojen ilişkiler demeti olarak anlaşılmamalıdır. evrenselcilikten kaçalım derken tikelciliğe tutulmamak gerek.
  • büyük ihtimalle tarihte en çok ayar manyağı olmuş kuramlardan biridir. defalarca yanlışlanmıştır. sadece teorik anlamda değil, pratik ve somut düzlemde de saçma olduğu tekrar tekrar deneyimlenmiştir.

    hele bir de şu adam var ki, bazen diyorum allahım iyi ki bu adamın yerinde değilim;

    (bkz: francis fukuyama)

    utançtan insan içine çıkamazdım herhalde. veya "şaka yaptıım" derdim...
  • bir tür dayatmadır, şöyle ki; merdivenin en tepesinde gelişmiş ülkeleri görürüz tüm gösterişleriyle. en aşağıdaki basamakta ise malumunuz gelişmemiş ya da gelişmekte olan ülkeler vardır ve tepeye hayran gözlerle bakarlar, yukarıdakiler aşağıdakileri kendi yanlarına çağırır. fakat gelebilmeleri için bazı şartları yerine getirmeleri gerekmektedir; geleneklerinden, kalıplaşmış düşüncelerinden feragat etmeleri.

    işte modernleşme kuramının tek derdi, kalıplardan sıyrılıp, yenilikçi, devingen, aktif, girişimci düşünceyi benimsemek ve kadercilikten uzaklaşmaktır. bunların yanında teknoloji en üst düzeyde olmalı, kitle iletişim araçları insanları motive edici ve eğitici yayınlar yapmalıdır.

    kuram, yukardan dayatmacı oluşu ve temel sorunlara çözüm üretmemesi, onlarla ilgilenmemesi sebebiyle eleştirilir, nitekim haklı eleştirilerdir. çünkü geleneklerden, yılların birikim ve değerlerinden sıyrılmak fazla ütopik bir düşünce olur. hele ki işsizlik, açlık gibi çok daha temel ihtiyaçlarını karşılamayı düşünen insanların olduğu bunca ülkenin modernleşme çabası içine girmesi beklenemez.
  • bu literatürde mutlaka okunması gereken 10 eser için; http://www.foreignaffairs.com/…modernization-theory
  • türkiye ve brezilya olayları ışığında güncel bir eleştirisi için; http://whynationsfail.com/…middle-class-rising.html
  • orjinal ismi modernization theory olan özellikle 1970'lerde foucault, edward said, dependency school gibi isimler ve ekoller ön plana çıkana kadar batı dünyasında hakimiyet kurmuş ve hala üstünlüğünü koruyan teori. buna göre gelişmekte olan ülkelerde modernleşme ve demokrasinin konsolide edilmesi ancak batı'da yüzyıllar önce izlenilmiş yol izlenirse başarıya ulaşabilir. bu nedenle bu teoriye göre demokrasi ve modernleşmenin motoru olan güçlü bir burjuva sınıfı yaratılması, sanayileşmenin, kentleşmenin gerçekleştirilmesi, din etkisinin azaltılması, eğitim seviyesinin yükseltilmesi gerekmektedir. seymour martin lipset gibi akademisyenler tarafından çeşitli istatistik verilerle de desteklenir bu teori. bu teoride gözden kaçırılan ve eleştirilebilecek olan noktalar demokrasinin tek bir yolunun olduğuna inanmaları, gelişmiş demokrasilerin geçmişte sanayileşirken kendi pazarlarını dışarıya kapatmış olmalarını ve birçok gelişmekte olan ülkenin emperyalizm nedeniyle türlü türlü sıkıntılar çekiyor olmalarını unutmalarıdır.
  • batılı olmayan toplumların değişim süreçleri, ıı. dünya savaşı sonrasında, amerika’da başlıca tartışma alanlarından birisi haline gelmiştir. bu dönemde, amerikan entelektüel yaşamında genel olarak toplumlararası ilişkilerin düzenlenmesi kaygısıyla, batı dışı dünyaya ilişkin yoğun bir bilgi üretimi söz konusu olmaya başlamıştır. batı dışında kalan toplumların öncelikle, endüstrileşmeden farklı olmakla birlikte, artan bir ekonomik dönüşümle özdeşleşen ve giderek büyüyen iş bölümü, yönetim tekniklerinin kullanımı, teknolojinin ilerlemesi ve ticari yeteneklerin artması gibi unsurları bünyesinde barındıran iktisadi bir çerçevede tartışıla gelen gelişme sorunu önem kazanmıştır. zamanla artan okuma yazma oranı, kentleşme süreci ve giderek geleneksel otoriterliğin zayıflaması gibi öğelerden oluşan toplumsal, genellikle sekülerleşme ve ulusalcı ideolojiye bağlılığın üretildiği kültürel ve siyasi partiler, parlamentolar, oy hakkı gibi katılımcı karar vermeyi destekleyen, anahtar kurumları içeren siyasal bir modernleşmeyi içine alan boyutlar da ele alınır hale gelmiştir. 1945 sonrasında gündeme gelen ve batı dışı toplumların kalkınma süreçleri ile ilgilenen gelişme çalışmalarına iktisatçılar, sosyologlar, antropologlar ve siyaset bilimciler ilgi duymaya başlamış ve süreç içerisinde gelişme yazını olarak nitelenecek bir birikim gün yüzüne çıkmıştır. konuya farklı disiplinlerin ilgi duyması, modernleşme kuramı olarak adlandırılan ve 1950’li ve 60’lı yılların hakim bakış açısını oluşturan teorik bir çerçevenin yaratılması sonucunu doğurmuştur. bir toplumsal değişme teorisi olarak beliren modernleşme kuramı, modernleşme sürecinin evrenselliği vurgusundan hareketle batı dışında kalan toplumların da bu sürece katılmasının, şu ya da bu biçimde, mümkün olduğunu varsayarak batı’nın izlediği tarihsel seyri, inceleme nesnesi olarak aldığı toplumlara izlenmesi gereken bir model olarak sunmuştur. batı dışı toplumların gelişmesi süreci ile ilgilenen modernleşme kuramı, savaş sonrasında batı dışı dünyanın değişim süreçlerinin incelenmesinde ve belli önerilerin ortaya konmasında etkin bir konum elde etmiştir. modernleşme kuramının gündeme getirdiği yaklaşımlar yalnızca amerikan sosyal bilim çevrelerinde değil, aynı zamanda batı dışı toplumlar içerisinde de karşılık bulmuştur. batılı olmayan toplumların birçoğunda gelişme süreçlerine ilişkin değerlendirmeler modernleşme paradigmasından ciddi biçimlerde etkilenmiş ve fiili durumun da kışkırtmasıyla bu coğrafyalarda kalkınma, bir amaç halini almıştır.

    kalkınma problemini merkeze alarak ekonomik büyüme konusunu işleyen w. w. rostow, diğer modernleşmeci düşünürler gibi, gelişme sürecini her şartta gerçekleşmek durumunda olan kaçınılmaz bir süreç olarak görür ve toplumların kendi kendisini besleyebilen bir ekonomik büyümeye ulaşabilmeleri için geçirmek zorunda oldukları beş aşamadan bahseder. bu aşamalardan birincisi geleneksel toplum aşamasıdır. bu aşama fiziksel dünyaya newton-öncesi dönemin gözüyle bakan, newton öncesinin bilim ve teknoloji anlayışı üzerinde temellenen ve sınırlı üretim fonksiyonlarına sahip olan bir toplum yapısını bünyesinde barındırır. bu toplum yapısı modern bilim ve teknolojiyle ya tanışmadığından ya da onu düzenli ve sistematik olarak uygulamadığından (uygulayamadığından) oldukça sınırlı bir verimle karşı karşıya kalmaktadır. ikinci aşama, atılıma hazırlık aşamasıdır. bu aşama gelenekselden moderne doğru bir geçiş süreci yaşayan toplumları bünyesinde barındırır. atılım için hazırlık aşaması ilk ve en açık biçimiyle 17. yüzyıl sonu 18. yüzyıl başı batı avrupası’nda kendisini göstermiştir. geleneksel toplumla hazırlık süreci arasındaki geçişte gerek ekonominin kendisinde gerekse de toplumsal değerler dengesinde yaşanan köklü dönüşümlerin etkisine değinse de ona göre bu süreçte esas dönüştürücü güç siyasal erktir. güçlü ulus-devletlerin ortaya çıkması ile birlikte, geleneksel örgütlenmeleri büyük oranda tahrip eden ulusalcı anlayışın gündeme gelmesi ve sömürgeciliğin ortaya çıkması en önemli iki siyasal gelişme olarak kendisini göstermektedir. rostow’un sıralamasında üçüncü aşama olarak atılım aşaması karşımıza çıkar. atılım aşaması devam edegelen büyümeye karşı süregelen engellerin ve direnme mekanizmalarının artık bütünüyle çaresiz kaldığı ana işaret eder. büyüme bu aşamada normal ortamını bulur. genel olarak atılım aşaması yalnızca toplumda sermaye artışını, tarımda ve endüstride teknolojik gelişmeyi değil, aynı zamanda ekonominin modernleşmesini ciddi ve önemli bir politik pratik haline getirmeye aday bir siyasi elitin de doğuşunu içerir. dördüncü aşama olgunluğa yönelme aşamasıdır. bu aşamada ulusal gelirin yüzde onu ila yirmisi yatırım olarak değerlendirilmekte ve üretim miktarının nüfus artış hızından düzenli olarak yüksek olması sağlanmaktadır. rostow, genel olarak, atılım aşamasının başlangıcından sonraki altmış yıl içerisinde bu aşamaya ulaşılabileceğini belirtmektedir. rostow beşinci ve son aşamayı kitlesel tüketim çağı olarak niteler. bu aşamada yüksek bir kitlesel tüketimle karşı karşıya kalınır ve başlıca sektörler kendilerini tüketicilerin taleplerine göre ayarlarlar. rostow’a göre yirminci yüzyılda bu aşamaya ulaşmayı başaran toplumlar iki şeyi gerçekleştirmişlerdir. bunlardan birincisi, söz konusu toplumlarda kişi başına düşen gelir artmış ve insanların birçoğu temel yaşam ihtiyaçlarının üzerinde bir tüketim olanağına kavuşmuşlardır. ikincisi ise, işgücünün yapısı değişmiş ve bu değişim kendisini yalnızca kentli nüfus oranının toplam nüfus içerisindeki artışında değil, aynı zamanda bürolarda ve bilgi gerektiren işlerde çalışan insan sayısının artışında da göstermiştir. rostow bu aşamaya ulaşan batılı toplumların büyüyen ekonomiyi toplumsal refahın ve güvenliğin sağlanmasına adamayı yeğlediklerini belirtmektedir.

    modernleşme kuramının günümüzde itibar kaybettiğini düşünen giddens’a göre; 1960’lardan bu yana kuramın, dünya sisteminin kendisine önemli katkılarda bulunan işleri gördüğünün de kabul edilmesi gerekir. bunun nedeni; bu kuramın dayandığı varsayımların, üçüncü dünya ile karşılıklı ilişkiye girdikleri zaman batı yönetimlerince ve birleşmiş milletler, dünya bankası vs. gibi kuruluşlarla bağlantılı kalkınma amaçlı unsurlarca paylaşılmasıdır. rahat içinde yüzen sanayi düzeni, kalkınmanın göstergeleri olarak kabul edilmekte ve sanayileşmiş ülkelere dönük olarak izlenecek siyasal ve ekonomik politikaları yönlendirmede kullanılmaktadır. giddens’a göre, bunların bir sonucu olarak dünya ekonomisi gittikçe rayından çıkan bir eğilim içine girmiştir; çünkü modernleşme kuramı bir takım “sakat” önermelere dayanmaktadır. bu çerçevede bir dereceye kadar batı kapitalizminin dünya üzerindeki egemenliğinin ideolojik yönden savunulmasına yaramıştır. wallerstein’ın ‘’ekonomik model olarak kapitalizm’’ görüşüne katılan ve bunu modernleşme kuramı ile ilişkilendiren giddens; ‘’kapitalizmin yayılması, az gelişmişliğin doğmasına sebep olmuştur’’ der.