şükela:  tümü | bugün
  • eskiden, bazı güz akşamları havaya esrarengiz bir serinlik çalınırdı akdeniz’de. esrarengizdi evet, çünkü üşütmezdi. hafif ama sürekli esen doğu rüzgarı, gemi direklerini garip ıslıklarla arşınlardı. bahir böyle zamanlarda sakince güney ufuklarına uzanırmış gibi görünse de, aslında en tehlikeli zamanlarını yaşatırdı açıkta seyreden denizciye. ekim kasırgaları öylesine sessizce gelir öylesine aniden vururdu ki, şeytanı bile kıskandırırdı kendine. bu yüzden sonbahar geceleri hep tetikte ve donanımlı olmak gerekirdi. yine de tüm bunlar, bahri yalnızca balkonundan seyreden kıyı kentlerinin esrarengiz yaşlı kadınları için anlamsızdı. ancak onlar bile, ekim havasından sarhoş olmuş olacaklar ki balkonlarında uyuklarken kayıp rüyalarına dalarlardı.

    aniden uyandı kadın. bir çocuk yanıbaşında korkuyla dürtüyordu onu. işaret parmağını denizin sol yukarısına, yani güney doğuya bakan ufuklara doğru kaldırarak “bu nedir” diye sordu. kadın çocuğun neyden bahsettiğini hemen anlamıştı. bulutlar, olanca ihtişamıyla güney ufuklarını işgal etmişti. belirli aralıklarla gizem dolu bir mor ışık patlayor, ve vuruyordu ışığını gölgesi karanlığına akdeniz kıyılarının. denizin mora çalan gudubet dalgaları bir görünüp bir kayboluyor gibiydi. “gökyüzü balkıyor” diye mırıldandı kadın. çocuk bir yaşlı kadına bir de bulutlara bakarak “ama hiç şimşek sesi duyulmuyor” dedi, ürpertiyle sesi titrerken. kadın uykusuna dönmeden hemen önce “şimşek değil oğlum, gök balkıyor, tanrı denizde tehlikede olanlara yardım etsin...” diyerek iç çekti ve geri döndü kayıp rüyalarına.

    kaptan kulak patlatan bir gök gümbürtüsüyle kendine geldi. “acilen güverteye gelseniz iyi olur efendim, halat pervanelerden birine dolanmış olmalı, bordadan çok sert dalgalar yiyoruz” yatağında doğrulur doğrulmaz büyük bir öğürtüyle midesindeki her şeyi çıkardı kaptan. kahrolası migren onu delirtecek gibiydi! çakan her şimşek, bir kamçı misali derin yaralar açıyordu beyninde. gemideki yalpalamaya bakılırsa durum gerçekten de kötüydü. hızla güverteye adım attığı birkaç saniye içinde suratına vuran tuzlu su dolu rüzgarla sırılsıklam olmuştu. paldır küldür adımlarla koşarak yaslandı vardavelaya. dümen tamamen kilitlenmişti. deniz çalkalanıyordu. en az rüyasındaki çocuk kadar büyük bir korku içinde donuk bir bakış fırlattı gökyüzüne. mor bir ışık ve akabinde gudubet bir gürültü duyuldu. sıcak yatağında buradan uzaklarda olmayı her şeyden çok istediği düşüncesi aklına geliverdi bir an. geldiği gibi de gitti. denizdeyken, denizden uzakta olmak fikri iyi değildi. kıskanırdı deniz. dümenin kilitlendiğini unutup “iskele alabanda” diye mırıldanırken rüyasındaki çocuğu düşünüyordu. “ah çocuk” diyordu içinden: sen bir gece yarısı vardavelaya yaslayarak dirseklerini, ellerinin arasına yerleştirdiğin yüzünle karanlık ufka bakarken dinlediğin gökyüzü şarkılarının yüreğe doldurduğu ürperti ve umut dolu özgürlük duygusunu hiç bilir misin yürekte...
  • kuzu kulağı ve tavşan göremedim hüzünlendim.

    nicke bakınca sandro görebilirim diye düşündüm üzüldüm.