şükela:  tümü | bugün soru sor
  • allah'ın isimlerinden.

    hâdiyy ismi hidayet veren, doğru yola ileten anlamlarına gelirken; mudill ismi tam tersi olarak, dalalete düşüren, yoldan saptıran anlamlarına gelir.

    el-hâdiyy isminin tam mazharı hz. muhammed (s.a.v.) iken, el-mudill isminin tam mazharı şeytan aleyhillanet'tir.

    mudill isminin hışmına uğrayıp dalalete düşen kişinin alllah'ı tanıdıkça bile dalaleti, gafleti ve cehaleti artar. öyle dikkat etmek gerek işte bu ismin tuzaklarına düşmemeye.
  • bilinsin ki, iblîs mudill isminin en mükemmel ve en kemâlli görünme yeri
    olan bir rûhanidir. ve ruhlar mertebesi ayrılık ve gayrı oluştan bir çeşit üzerine
    zât’ın hâriçte açığa çıkmasından ibârettir. ve vâhid’in ikilik çerçevesinde
    rü’yeti bu mertebeden başlar. bundan dolayı mudill isminin hükümlerinin
    açığa çıkmasının başlangıcı bu mertebedir. “ıdlâl” şaşırtmak demektir. bir
    vücûdun bir diğerinden başka olarak iki görülmesi şirk ve şirk ise dalâl’in
    ayn’ıdır. ve bu rü’yet tarzı, vehim veren kuvvetin şânıdır.

    şimdi bu kuvvet mudill isminin görünme yeri olup, iblis’in hakîkâtidir.
    çünkü şânı “telbîs (ikilem)”tir; ve “iblîs” ismi de bundan türemiştir. ve iblîs
    bu te’sîri ile âlemleri ihâta etmiştir.

    ve ona tâbi’ olan sayısız ve hesapsız ruhlar mevcûttur ki, hepsi şaşırtmaya
    ve baştan çıkartmaya memûrdurlar. ve bunlar tabîatlar âleminde bütün eşya-
    ya sirâyet etmiştir. (s.a.v.) efendimiz’in: “her kimse ile berâber bir şeytan
    doğar ve ben benimle doğan şeytanı islâm’a getirdim” buyurmaları, insan
    nefsindeki “vehm”e işârettir. çünkü vehim veren kuvvet aslâ yalan söylemek-
    ten çekinmez. ve şânı bütün kuvvetler üzerine yükselmektir.

    ve vücûdundan eser olmayan bir şeyi mevcût ve aslında mevcût olan şeyi
    yok gösterir. şimdi tefekkür etme kuvveti aklın hükmüne tâbi’ olursa, ona
    “aklın hükmüne tabi düşünce” ve eğer vehmin hükmüne tâbi’ olursa ona
    “hayâli düşünce” derler. iblîsin hakîkati, akl-ı kül olan insâniyye hakîkatine
    diğer ulûhiyyet kuvvetleri gibi itaat etmesi teklîfine karşı “ene hayrun
    minhü” ya’nî “ben ondan daha hayırlıyım” (a’râf, 7/12) dedi. bu cevap, ken-
    disini ayrı görmek demektir. biri iki görmek ise vehimdendir.

    işte iblîs bütün ilâhî isimleri ve sıfatları toplamış olan akl-ı külle tâbi’ ol-
    mayıp, ayrı olma davasına ve üstün olmaya kalktığı ve biri iki ve mevcûdu
    yok ve yoku mevcût gördüğü için, ulûhiyyet zatı onu diğer kuvvetler arasın-
    dan “fahruc inneke mines sâğirin” ya’nî “çık, muhakkak ki sen küçük dü-
    şenlerdensin”(a’râf, 7/13) hitâbı ile uzaklaştırdı. çünkü vehim veren kuvvet
    bütün kuvvetlere musallat olmakla berâber, onlara göre kıymetsiz ve küçük
    bir şeydir. çünkü şânı, hakîkate ulaşmaktan men’ etmektir.

    iblîs kendilerine gökler ve yere âit sırlar açılmış olan seyri sülûk ehlini da-
    lalete düşürmek için hayâli düşünce olarak arz ve semâ sûretlerinde açığa çı-
    kar. ve hattâ zâti tecellilere dahi karışıp, sâliki dalalete sürükler. ancak, mu-
    hammedî sûretinde ve onun vârisleri olan kâmilîn sûretlerinde sûretlenemez.
    çünkü (s.a.v.) efendimiz ile onların vârisleri olan kâmiller hâdî isminin ve
    iblîs ve ona tabi olanlar ise mudill isminin en mükemmel görünme yerleridir.

    ve zâtî tecellîlere karışması ulûhiyyet zâtının hâdî ve mudill isimlerinin her
    ikisini de toplamış olmasındandır. iblîs’in hakîkâti mudill ismi olduğundan ve
    hakîkatleri değiştirmek mümkün olmadığından, gerek kendi ve gerek tabi
    olanları hâdî isminin görünme yeri olarak sûretlenemezler. iblîsin hakîkati
    hakkında söz çoktur; fakat irfân ve zekâ ehline bu esasa âit genel kâideler
    kâfîdir.

    (muhyiddin-i arabi, fusûsu’l-hikem/hikmetlerin özü)