şükela:  tümü | bugün
  • (bkz: buralar feci degerlenir)

    hakan karakaşoğlu'nun ilk romanı. kendisini bulup eylül'ün nerede olduğunu sormak isterdim..

    kendisi eski bir sözlük yazarıymış aynı zamanda, umarım tez zamanda başarısının devamını getirir.. bu arada kitabı bitirme pahasına uyutmadın beni iki gece, ayıp lan!
  • sel yayınları’ndan çıkan bir ilk romanı.

    kitap hakkında bilgi sahibi olduğum mahir ünsal eriş’in vatan kitap ekinde yaptığı eleştirisinde de bahsettiği üzere, romanda; oldukça sıradan bir insanın - ismi de adem üstelik - bir o kadar şaşırtıcı öyküsünü ele alınıyor.

    ben her ne kadar çağdaş türk edebiyatında; hayatımda hiç yaşamadığım şehirlerde geçen öykü ve romanları sevsem de (bkz: mahir ünsal eriş) (bkz: barış bıçakçı); istanbul’da mekik dokuduğum taksim, eminönü ve kadıköy’de geçen bu novellanın akıcı dili ve çok karakterli hikayesiyle zihnimde bir sinematografik etki bırakmayı başarabildiğini söyleyebilirim.

    --- spoiler ---

    geçirdiği trafik kazası sonucunda ailesini ve tat-koku alma duyularını yitirmiş adem, tüm tersliklere inat limonlu çay içen ve ter kokup kokmadığını algılamamasına rağmen sürekli koltuk altlarını kontrol eden bir kumaşçı çırağı. yanında çalıştığı, modern hayata entegre olarak esnaf-tavla ilişkisini bilgisayara taşıyan ve iş ile alakalı olarak sadece hesap-kitapla ilgilenen patronu yüksel, komşu dükkan patronları müslim harun bey ve gayrimüslim sina bey ile köşeyi kısa sürede dönme sevdalısı han çaycısı süleyman, romanın geçtiği mumsema han sakinleri, bir diğer deyişle adem’in handaki mesai arkadaşları. adem’in mesai saatleri içerisindeki tek mutluluğu, taksim’de metin bey’in işlettiği kumaşçıya mal götürdüğü ve böylelikle eylül’ü görebildiği anlar. mesai saatleri haricinde ise adem’in en mutlu anlarını yine kadıköy vapuruna binişini bazen bir ağacın bazen de bir midyecinin arkasında sessiz sedasız izleyerek eylül’ü görebildiği anlar. platonik aşkını karşı kıyıya gönderdikten sonra evine gitmeden iki kavurmalı ekmekle askerlik arkadaşı erhan’ı ziyaret ederek günün kritiğini yapan adem, iki bira ve penceresinin önünde konuşan iki mahalle delikanlısının sohbeti eşliğinde birgününü tamamlar.

    günlerden birgün handaki bir ölüm, adem’in sırlarla dolu bir deftere ulaşmasına; olmaması gereken bir zamanda handa oluşu çaycı süleyman ile kader ortağı olmasına; sırf kıramadığı için muhlis amca ile katıldığı bir ayin ise eylül’e olan aşkının boyut değiştirmesine ön ayak olur. roman, pencere önünde konuşan karakterlerin de sürpriz katılımlarıyla ilginç bir son bulur ve aklımızda heyecanlandığında istiklal caddesi’nde neşe ile hızlıca yürüyen eylül’ün sonu ile ilgili soru işareti bırakır.

    --- spoiler ---

    hep hayıflanmışımdır, ilk kitabından başlayarak bir yazarı takip edemediğim için. umarım bu şansızlığımı kırmak için hakan karakaşoğlu ve kitabı mumsema han benim için iyi bir fırsat olur.

    bir not: bu kadar karakter arasında ne hikmetse ben en çok yan rollerdeki sidar bey'i sevdim. keşke benim de parlak bir altınım olsa da meyhanenin birinde sidar bey ile tanışabilsem.*
  • güzel ancak bir takım yapısal sorunlar barındıran bir ilk roman. bazı eleştirmenler ilk romanlara fazlaca müsamaha gösterseler de, maalesef naçizane ben aynı görüşü paylaşamıyorum. edebiyatımızda ilk roman olup, gerçekten çok başarılı olan kitaplar var.

    edebiyatımız halihazırda kısa ve etkili, aforizmik yazılara ingirgenmişken roman yazmak risk aslında, bunu anlıyorum. ama henüz ham bir yazını, roman diye basmak biraz da yayınevinin yetersizliği ile açıklanabilir. mumsema han, alt-yapı olarak güzel kurulmuş ancak üstüne giydirilenler maalesef yetersiz. editörlük, yayıncılık tam da bu noktada başlıyor. karakterlerin derinliği, olayların gelişimi ve devamını iyi şekilde gözlemek zorunda editör. yazarın yazmadaki başarısı ortada, biraz daha üstüne çalışılıp farklılaştırılmış bir olay örgüsüyle bambaşka yerlere taşınabilirdi kitap. üzülerek söylüyorum, mevcut haliyle alt-yapıya yazık olmuş.

    kitabın sonu fazlasıyla ortada, hiç şaşırtmadı. kurguda günlük rutinler aktarılırken olması gerektiğinden fazla şekilde tekrara düşülmüş. erhan'ın evi, sokaktaki şarapçılar, sokaktaki sevgililer...

    kitapla ilgili söylenmesi gereken bir nokta ise, kitabın aforizma vermekten kaçınması. bu husus ayakta alkışlanası. çünkü edebiyatımız aforizmadan doldu taşıyor artık.

    kitapta polisiye bir hava esiyor, ama polisiyelik bir durum da yok. kitaptaki bu şekil; ortalarına doğru sıkmaya, sonlarına doğru baygınlık vermeye başlıyor.

    kitapta kullanılan dil oldukça sade. betimlemelerden, uzun psikolojik tahlillerden uzak durulmuş. kanımca kitabı dolduracak derecede bunlara yer verilmeliydi. bu haliyle çok transparan kalmış.

    kitapta dikkati çeken başka bir husus, diyaloglar. edebiyatımızın son zamanlarındaki en büyük problem. karakterler, giydikleri elbise ile konuşmuyorlar. öyle kelimeler var ki, o handa çaycı olarak çalışan adam o kelimeyi kullanmaz, kendini asla o şekilde ifade etmez. burada yine editörlerin müdahalesi olmalıydı.

    ilk çırpıda aklıma gelenler böyle. biraz savruk oldu ama ifade etmek istediklerim bunlardı. yazarın güçlü bir kurgu ile gelecek ikinci kitabını okumak isteyebilirim.
  • "rezil olmadan ölsem keşke, ne parçalarım dağılsın tanımadığım caddelerde ne de adını bile bilmediğim bir adamın tüm gücüyle kabzasını sıktığı bıçağın kör ucu mideme girsin. tertemiz ölsem, geride tek parça adem, kimseye zorluk çıkarmadan, ahını almadan ve hiç kimseyi daha fazla yormadan hak ettiğim yere kayıp gitsem."
  • akıcı bir roman, bir haftada okumuştum.

    ana karakterin koku duyusunu bir kazada kaybetmesi ve bu konuya kitabın başında çok girilmesinin mealini kitabın sonunda anlıyorsunuz.

    dil çok sade ve sokak ağzı. kısa cümleler çok yormuyor.

    yazar kitabın isimini güzel koymuş, mumsema ne demek diye bir merak içine giriyorsunuz. kitabın adı başka olsaydı dikkatimi çekmeyebilirdi.