şükela:  tümü | bugün
  • tam adı ahmet mümtaz idil'dir. caligula'yı konu alan bir biyografik romanı vardır. 2003 yılında etkin yayınevi tarafından yayınlanmıştır.
  • sovyet romancılığı konusunda çalışmaları vardır. a. mümtaz idil adıyla imzaladığı kitapları yarın yayınlarından çıkıyordu eskiden.
  • kürt sorununu bölgedeki kaçakçılığa, devletin getirdiği stok yasağına , türkiye'ye gelen ingiliz ve amerikalı kolej öğretmenlerine bağladığı "fevkalâde analizine" buradan buyurun.
    http://www.odatv.com/…da-bir-irlanda-var-1712091200

    "dilleri şehirlere göç ettikten sonra akıllarına geldi" ,
    "dünyanın hep bir ağanın boyunduruğunda yaşamını sürdürdüğünü sanan bölge halkı, yavaş yavaş uyanıyordu, ancak bu uyanış kendisini sömüren ağalık sistemine değil, daha çok kendisini sömürdüğünü sandığı bir başka ırka, sanal olarak yarattıkları bir ırka yöneliyordu. "

    gibi daha başka enfes tespitler de seri halde akıyor.
    işte kürt sorunu, işte oda tv farkı.

    not: "okuduğunu anlamaktan aciz bir takım sorosçu, liboş beyinsizlerin ", giriş kalıbı bu olsun, sonra argümanları alalım alta, dileyen olursa.
  • http://www.odatv.com/ ve http://www.bakiselamlar.com/knb/ sitelerinde yazılar yazan kişidir. saygılar sunuyoruz.
  • yine şahane bir yazıya imza atmış yazar.
    "kafka kadar olamadiniz"
    (bkz: http://www.odatv.com/n.php?n=c40f2336-2002101200)
  • nefes borusu kanseri tedavisi gören, bugün terör örgütüne üyelik ve halkı kin ve nefret yoluyla isyana teşvik suçlaması ile gözaltına alınan yazar.

    aşağıda bazılarına göre terör örgütü üyesi olan kin ve nefret dolu mümtaz idil'in bir yazısı var. okuyun da nasıl cani ruhlu, içinde nefret taşıyan bir adam olduğunu görün. ya da neler döndüğünü anlayın artık!

    "okan şahinbaş’ı siz hiç tanımadınız, artık tanımanız da mümkün değil. o, benim tanıdığım ve size anlatmayı düşündüğüm bir “surat”, çünkü ölümün yüzünü ilk kez ben onda gördüm. ölümden ürkmedim, ama dehşetini iliklerime kadar hissettim.
    çorum valiliği’nin ek binasındaki sekizinci katta bulunan büroma ilk geldiğinde (2001) 5 yaşındaydı. babası telaş içinde onu sakinleştirmeye çalışıyor, o ise çocukluğunun tüm özgürlüğüyle odaya girip çıkıyordu.
    babası, “müdür amca kızacak,” dedikçe, daha da azgınlaşıyordu. müdür de neydi ki? çocuk müdür falan dinler miydi?
    o ilk görüşümdü.
    ikinci kez gördüğümde ise ölmek üzereydi.
    ilk görüşümün üzerinde 7–8 ay geçmişti. bir gün babası, okan’ın hasta olduğunu ve ankara’ya sevk ettirdiklerini söyledi.
    benim de, oğlum için ankara’ya sık sık taşındığım zamana rastlıyordu.
    sonra ankara gidişleri sıklaştı. bir gün sordum: “nedir hastalığı?” diye.
    babası omuzlarını kaldırıp, “bilmiyorum müdürüm,” dedi. “bir kan hastalığı varmış. sürekli kan vermek gerekiyor. anasıyla benim kanım da uyuşmuyor. çocuk iyice zayıfladı...”
    aklımdan geçti, ama bir şey söylemedim.
    babasının söylediğine göre okan giderek ağırlaşıyordu. artık daha sık ankara’ya gidiyor, gittiği zaman daha fazla hastanede kalıyordu. hastalık da belli olmuştu: lösemi...
    arada bir iyileşiyordu okan, babası da umutla dolanıyordu dairede. çok düşkündü yavrusuna. kolay değil, 18 yıl sonra gelen ikinci evlattı okan ve çok da sevimliydi.
    baba giderek işe gelmez oldu. iş arkadaşları karıncalanmaya başladı, ama biliyordum onun çaresizliğini ve sessizce izliyordum.
    bir gün daha bir çaresiz geldi. duruşundan da, konuşmasından da belliydi çaresizliği. ankara’yı aradım, eşim aracılığıyla kan buldurdum. çorum’daki doktor arkadaşları arayıp, 0 grubu rh negatif kan tedarik etmeye çalıştım. çorum’un önde gelen hem doktor hem “insanlarından” göz doktoru ayhan mutlu sayesinde bulabildik.
    ama bunların hepsi “taşıma suydu” ve değirmeni bir yere kadar döndürecekti, hepimiz biliyorduk.
    bir gece baba şahinbaş dehşet içinde beni arayıp, bir cankurtaran bulmamı istedi. okan’ın ateşi 42-43 dereceye çıkmıştı ve havale geçirmek üzereydi. acilen ankara’ya gitmesi gerekiyordu.
    cankurtaran bulamadım, ama mecitözü’nden akrabası sağlamıştı ve okan bir kez daha ve son kez ankara’ya gitti.
    döndüğünde babası, doktorların artık yapacak bir şey olmadığını söylediklerini anlattı. söyledikleri: “tanrıdan umut kesilmez. artık bir mucize bekliyoruz...”
    bu, “ölecek artık,” demenin yumuşatılmışıydı besbelli.
    babası bunu bana anlattığında günlerden çarşambaydı. aynı gece, nedenini bilmeden ağladım. bir kez görmüştüm okan’ı, ama bir çocuğun çaresizlik içerisinde bu dünyadan göçüp gitmesini haksızlık olarak görüyordum. oysa binlerce, yüz binlerce, milyonlarca çocuk bu dünyadan haksız yere göçüp gidiyordu her gün, ama ben yine de okan’ı aklımdan çıkaramıyordum.
    eşimle telefonda konuştum. okan’ı ziyaret etmek istediğimi, onu kucağıma almak istediğimi ve sanki “alternatif tıp” varmış gibi, ona dokununca iyi edeceğimi sandığımı söyledim.
    nedense inanıyordum böyle bir şey yapabileceğime, saflık bu ya.
    perşembe günü kocaman, tüylü bir oyuncak alıp okan’a gittim. dehşet bir görüntüyle karşılaşacağımı biliyordum, ama bu kadarını beklemiyordum. inanılmaz zayıflamıştı. çöp gibi bacakları pijamasından sıyrılmıştı. sarı saçları amerikan biçimi kesilmişti. renkli gözleriyle yorgun yorgun bakıyor, ikide bir babasının boynuna sarılıp ayağa kalkmaya çalışıyordu.
    verdiğim oyuncağa bakmadı bile.
    “biraz dolaşalım,” dedim. aslında ondan çok benim ihtiyacım vardı dolaşmaya. dışarı çıkıp bir arabaya bindik. ilk kez o zaman kucağıma geldi. gözleri dalıp gidiyordu. sanki ölüme bakıyordu.
    evet, bence ölüme bakıyordu. o gözlerini, bakışını asla unutamayacağımı anladım.
    duygusaldım. biraz konuştuk, ama o da ben de ağzımızı zor açıyorduk, kelimeler benim boğazımda düğümleniyordu, onunki ise güçsüzlükten çıkmıyordu.
    baba oğul beni çarşıda bir yerde bırakıp döndüler.
    cumartesi akşamı o beklenen telefon geldi: okan’ı kaybetmiştik.
    onu tanımadınız, çok güzel bir çocuktu.
    çok akıllı, çok sevimli ve yaşamak isteyen bir çocuk... oynayamadı, sevinemedi ve babasının söylediği kadarıyla çok acı çekti. 6 yıllık bir yaşam, iki yılı delik deşik olmuş bir vücut...
    onu tanımadınız, ne yazık ki ben tanıdım.
    o, milyonlardan yalnızca bir tanesiydi...
    “ünlü” değildi...
    bu sayfalara “ünlü” olarak da giremedi."
  • kendisini yoğun bakıma alan doktorların yakın bir gelecekte terör örgütüne yardım ve yataklık suçlamasıyla gözaltına alınmasını beklediğim soysuzlar çetesi kurbanı değerli yazar.

    "ergenekon soruşturması çerçevesinde önceki gün gözaltına alınan odatv ankara temsilcisi gazeteci-yazar a. mümtaz idil, hastaneye kaldırıldı.

    uzun süredir yemek borusu kanseri teşhisi nedeniyle tedavi gören idil, bu rahatsızlığı nedeniyle istanbul’a sorgulanmak üzere gönderilmemişti. gözaltında tutulduğu ankara emniyet müdürlüğü’nde rahatsızlandı. gece ibni sina hastanesi’nin acil servisine kaldırılan idil, göğüs hastalıkları bölümün tedaviye alındı.

    mümtaz idil’in yoğun bakımda olduğu bildirildi."

    (bkz: http://www.hurriyet.com.tr/…em/17192105.asp?gid=373)
  • "sabah tam yediyi on geçe geldiler.

    çok kibarlardı, naziklerdi... hiçbir kaba gösteri ve eylemde bulunmadılar.

    kelepçe filan da takılmadı…

    ev arandı, bütün eşyalar döküldü ve öğleden sonra saat 2 gibi bitti. annemlerin evi olduğu için arama çabuk bitmişti, bir tek bilgisayarın kopyalanması uzun sürdü.

    asıl "yukarı" diye tanımladığım, turan güneş bulvarındaki evin araması uzun sürecekti belli ki, zira tüm cd ve kitaplarım oradaydı. üstelik çocukların ve eşimin bilgisayarlarının kopyalaması da zaman alacaktı. nitekim gece üçte bitmiş.

    önce "sağlık kontrolü" diye gazi üniversitesi'nde bir doktorun karşısına oturttular. adam yüzüme bile bakmadan, "darp var mı?" diye sordu. "darp yok ama raporum var" dedim. "kanser hastasıyım."

    "biz ona bakmıyoruz" dedi son derece ilgisiz biçimde... dilimin ucuna kadar geldi, "peki neye bakarsınız? adli tıpa havale de mi edemezsiniz?" demek, ama karşımdakinin "doktor" olmadığını düşündüm çaresizce. doktor olsa mutlaka en azından rapora bakardı.

    ankara emniyet müdürlüğü'nün organize suçlar bölümünün nezarethanesine indiğimde doğan yurdakul, "hoşgeldin mümtaz" diye karşıladı beni. ama 24 saatten fazladır yemek yememiş olduğumdan halsizleşmiştim. biraz sohbet ettikten sonra yere, kilim üzerine uzandım.

    giderek halsizleşiyordum. ne bir şey yemek, ne içmek ne de diğer ihtiyaçlarımı gidermek gibi bir talebim olmadı. öylece yatıyordum.

    avukatım ismail sami çakmak ile kardeşim dışarıda uğraşıyorlarmış. avukat bana sıkı bir horozlanmıştı evdeyken: "ne zaman sorsam iyiyim diyorsun, oysa hiç de iyi değilmişsin" diye.

    raporumu getirmişler. polisler sanıyorum endişelendiler ki, beni gece yarısına doğru ibn-i sina hastanesinin acil bölümüne götürdüler. çok uğraştılar "seyahat edemez" diye rapor almak için, ama acil servis, "bunu vermeye yetkimiz yok" diye geri çevirdi.

    geri döndüm ve hayatım boyunca unutamayacağım bir olay yaşadım.

    saat sabahın dördüydü, beni yeniden nezarethaneye attıklarında. doğan yurdakul ve ankara ekibi çoktan istanbul yolunda düşmüşlerdi. içime tarifsiz bir hüzün çöktü. kendimi müthiş yalnız hissettim o anda. oturup ağlayacaktım az kaldı.

    polisler beni korunaklı bir hücreye koydular tek başıma. çünkü nezarethaneden bizimkiler gitmişti, ama yerine "kart sahtekarlığından" gözaltına alınmış kalabalık bir grup gelmişti.

    içlerinden biri "kardeş sen niye buradasın?" diye sorunca, son soluğumla ve yüksek sesle, "ergenekon!" dedim.

    o anda "hurra!" diye bir ses yükseldi ve bir alkış koptu.

    içlerinden biri, "bizden sana selam olsun" diye bağırdı. alkışlar da devam etti.

    demir parmaklıklara kafamı koydum. gözlerim sulanmıştı...

    ertesi gün öğleden sonraya kadar uyudum. yine bir şey yemedim, içmedim ve ihtiyaçlarımla ilgili bir talepte bulunmadım.

    öğleden sonra yine aynı polis geldi ve "hastaneye gidiyoruz" diye beni uyandırdı.

    yeniden ibn-i sina hastanesine gittik. bu kez göğüs cerrahisi bölümüne acilden havale ettirdik. saat 17 gibi de giriş yaptık.

    polisler çırpınıyordu beni istanbul'a "teslim etmemek" için. doktorlara söylüyorlardı: "şuraya, 'seyahat edemez' diye bir not yazın, hastayı size bırakıp gidelim" diye. ama işlerin o kadar kolay olmadığını bilmiyorlardı.

    sonunda yatışımı yaptılar. başımda bir sivil polis gece 02'ye kadar oturduk. tam o saatlerde istanbul'dan, gözaltının kaldırılması ile ilgili "talimat" geldi ve beni o halde bırakıp, görüşmek üzere nidalarıyla gittiler.

    bir anda serbest kalmıştım, ama hala tedirgindim.

    yoğun bakıma aldılar ve tedavim başladı. uzun ve sıkıcı bir hastane dönemi geçirdim tahmin edilebileceği gibi. onlarca tahlil ve küçük operasyonlar sonucu, altıncı günün sonunda yoğun bakımdan servise alındım.

    polislerin bana ve avukata söylediği şekliyle, taburcu olur olmaz emniyete gidip ifade vermem gerekiyordu. aslında rapor da alabilecek haldeydim, ama bir an önce "ifademle" yüzleşmek istiyordum.

    doktorum, ibn-i sina hastanesi tıp fakültesi dekanı ilker ökten hoca bir ay sonrası için kontrol koşuluyla raporları elime tutuşturdu. müthiş güven veren ekibiyle de beni yolcu etti.

    ardından altı saat süren sorgulama ve serbest bırakılış...

    beni hastanede ziyaret eden sevgili nuran yıldız'a, gözaltındakilerin "ergenekon" dedikten sonra "hurra" şeklinde beni alkışlamalarını anlattığımda, "bunu ben yazayım" demişti, ama dayanamadım ben yazdım. yine de ona sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum buradan.

    12 günlük nezarethane ve hastane maceram böyleydi.

    yeniden odatv'de yazmayı o kadar özledim ve istedim ki, bütün bilgisayarlarım alındığı için, oğlumun bürosuna geçip oradan çala kalem bu yazıyı kaleme aldım.

    sıradan bir öyküydü, ama işte ne yaparsınız ki, benim başımdan geçti.

    bir yandan arkadaşlarımla olamadığım için utanç duyarken, diğer yandan da kanser olduğum için seviniyorum.

    böyle bir çelişki olabilir mi insan hayatında?"

    (bkz: http://www.odatv.com/…dil-o-gunu-anlatti-1503111200)
  • 07.09.2013 tarihinde;

    "dün itibariyle resmi gazete’de bakanlar kurulu’nun bir kararı yayınlandı. bu kararla 2013-2014 eğitim-öğretim yılında, ortaöğretimlerini yurtdışında bitirmeleri halinde tc vatandaşı olan öğrenciler, türkiye’de istedikleri üniversiteye sınavsız girecekler.
    bununla kalsa iyi. bu öğrencilerden üniversite harcı ve öğrenci katkı payı da alınmayacak.
    böylelikle, eğitimde fırsat eşitliği cebinde parası olanlar için tamamen rafa kaldırılmış oluyor. öyle ki, diyelim tanzanya, moğolistan, gana, kenya, kongo gibi fakir ülkelerdeki fethullah gülen okullarından birinden diplomanız olursa, üniversiteye girişte bir sorun çıkmayacak..."

    şeklinde bir haber yapmıştır:
    http://www.odatv.com/…inin-onunu-actilar-0709131200

    fakat ne hikmetse 06.09.2013 tarihli resmi gazete kararlarında ve ileri geri 5 günlük aramalarım sonucunda resmi gazete böyle bir ilana hiç rastlamadım isterseniz siz de bakın.

    6 eylül 2013 tarihli ve 28757 sayılı resmî gazete

    yürütme ve idare bölümü

    bakanlar kurulu kararları
    2013/5151 istanbul sabahattin zaim üniversitesi rektörlüğü bünyesinde tıp fakültesi kurulması hakkında karar
    2013/5193 spor genel müdürlüğünün taşra teşkilatında 138 adet gençlik hizmetleri ve spor ilçe müdürlüğünün kurulması hakkında karar
    2013/5265 çevreye duyarlı konaklama tesisi belgeli işletmelere elektrik enerjisi desteği hakkında karar
    2013/5277 154 kv bozüyük osb tm-eskişehir çimsa tm enerji iletim hattı projesi kapsamında bazı taşınmazlarda direk yerlerinin mülkiyet şeklinde, iletken salınım gabarisinin ise irtifak hakkı kurulmak suretiyle türkiye elektrik iletim anonim şirketi genel müdürlüğü tarafından acele kamulaştırılması hakkında karar
    2013/5279 ölçüm sistemi kurulmasını lüzumlu kılacak yeraltı suları hakkında karar
    2013/5280 istanbul ili, pendik ilçesi, batı mahallesi sınırları içerisinde bulunan alanın riskli alan ilan edilmesi hakkında karar
    2013/5281 izmir ili, karşıyaka ilçesi, cumhuriyet mahallesi sınırları içerisinde yer alan alanların riskli alan ilan edilmesi hakkında karar
    2013/5282 bursa ili, osmangazi ilçesi, soğanlı mahallesi sınırları içerisinde yer alan alanın riskli alan ilan edilmesi hakkında karar

    yönetmelikler
    — afyon kocatepe üniversitesi önlisans ve lisans eğitim-öğretim ve sınav yönetmeliğinde değişiklik yapılmasına dair yönetmelik
    — bingöl üniversitesi önlisans ve lisans eğitim-öğretim ve sınav yönetmeliğinde değişiklik yapılmasına dair yönetmelik
    — boğaziçi üniversitesi teleiletişim ve enformatik teknolojileri uygulama ve araştırma merkezi yönetmeliği
    — bursa teknik üniversitesi yabancı diller yüksekokulu yabancı dil eğitim ve öğretim yönetmeliği
    — celal bayar üniversitesi yabancı diller yüksekokulu yabancı dil hazırlık eğitim-öğretim yönetmeliğinde değişiklik yapılmasına dair yönetmelik
    — düzce üniversitesi türk dili öğretimi uygulama ve araştırma merkezi yönetmeliği
    — gediz üniversitesi lisansüstü eğitim ve öğretim yönetmeliği
    — kadir has üniversitesi girişimcilik, yenilikçilik ve teknoloji transferi araştırma ve uygulama merkezi yönetmeliğinde değişiklik yapılmasına dair yönetmelik
    — sabancı üniversitesi temel geliştirme yılı eğitim ve öğretim yönetmeliği

    ilânlar
    a - artırma, eksiltme ve ihale ilânları
    b - çeşitli ilânlar
    – t.c. merkez bankasınca belirlenen döviz kurları ve devlet iç borçlanma senetlerinin günlük değerleri

    http://www.resmigazete.gov.tr/…2013/09/20130910.htm

    bu kadar yalan haber olabilir mi??
  • oldukça aklı başında yazılar yazan bir yazar. özellikle kişisel geçmişinden olayları da eklemesi yazılarını daha da ilginç kılıyor. sanırım dtcf rus dili ve edebiyatı mezunu ve 80 öncesi dönemi iyi tanıyanlardan.