şükela:  tümü | bugün soru sor
  • münir özkul'un oynadığı karakterlere bir türlü tam olarak ısınamamışımdır. ne uzun eğitim hayatından sonra emekli olup parasızlıktan zengin babaların çocuklarının okuduğu bir koleje müdür yardımcısı olan mahmut hoca'yı, ne bıçak kemiğe dayanmadan patronuna ses çıkaramayan yaşar usta'yı, ne de turşu yüzünden karısından ayrılmaya kalkan turşucu kazım'ı sevemedim.

    kendisi her ne kadar garip yorumlarla gündeme gelse de nagehan alçı'nın yaşar usta yorumu da oldukça yerinde bir tespittir. bu filmlerde kadın sürekli aşağılanıp korkutulacak, hizaya sokulacak bir varlık olarak resmedildi laik yeşilçam tarafından.

    geçen gün yıldıray oğur'un yazdığı yazıyı okuduğumda münir özkul'un da oynadığı bu rollere ısınamadığını, tiyatro ve sinema çevresini ise sahiplenemediğini ve apayrı bir dünya görüşüne kaydığını gördüğümde, işte bu yüzden olmalı dedim. yazının tamamı şurada, ama ben yazıdan önemli gördüğüm yerleri aşağıda alıntılayacağım.

    ------------------------

    sonra o varoluşsal sorunları büyüdü. 60’ların ortasında tiyatronun zirvesindeyken ortalıklardan kayboldu. nereye kaybolduğunu 1970 yılında abdi ipekçi’ye verdiği bir röportajda anlattı:

    “... bir gün sait faik ‘sen alkoliksin, bu çevreden kop. beni siroz ettiler, sen kurtar kendini” dedi. ‘neyi kastediyorsun sait, anlamadım’ dedim. ‘bak işte etrafına’ dedi.... ‘bir duruma gelirsin, onlar getirdik derler seni. sonra da eteğine yapışırlar... çok büyük insan çıksın istemez o çevre...’ sonra zamanla anladım ki o çevre dediği sanatla bilfiil uğraşmayan, bir takım ölçüler ortaya koyan, kıymet değerlerini tayin eden garip bir zümre... insanı kendi kurallarına, kendi ölçülerine uymayan şeyler yapmaya zorluyor ve ters bir yola götürüyorlar... onlara kendini beğendirme zorluğu hissediyor insan. hem de farkına varmadan... bir takım avrupa aktörleri, avrupa piyesleri beğenmeye başladım. dümbüllü’ye, naşit’e sevgim azaldı. çok ters geldi. çıkamadım da işin içinden. hem öyle garp kültürüm filan olsaydı belki uygun olabilirdi. bir çıkmaza girdim... bunlara sırt çevirip halka yönelmenin, gerçek halk beğenisine varmanın en doğru yol olduğunu buldum.

    ------------------------

    pınar türenç’ın yaptığı milliyet’teki röportajdan okuyalım:

    “taksim’den fındıklı’ya inen yokuşun üzerinde zemin kattaki küçük, loş evin çalışma masası, tasavvuf kitaplarıyla doluydu. duvarda eski türkçe yazılı tablolar, münir özkul’un elinde ise içki kadehi yerine çayla dolu bardağı vardı. dev tespihi masanın üzerinden sarkıyordu. eskisi gibi sıkılgandı. sımsıcak gülerek, çok yavaş sayılabilecek ses tonuyla, ağır ağır konuşuyordu:

    batılı sanat anlayışımı, batılı gözle dünyaya bakışımı değiştirdim. bir batılı gibi görünmeyi bıraktım artık. çocukluğumdaki gibi düşünmeye, babam gibi görmeye başladım. aslıma döndüm. babam da çok dindar bir kişiydi. tasavvufa meraklıydı. şimdi onun gibi oldum. vaktiyle babamın savunduğu fikirleri reddederdim. o zamanlar babamın fikirlerini savunanlara gerici derdim. o tür fikirleri kabul etmez, onu geçmek isterdim. galiba bu da doğanın kuralı. insan hep büyüklerini geçmek istiyor... insan bu istanbul şehrinde bunalıma düşüyor. burası karışık bir dünya. işimiz burada. sıkışıp kalmışız. kültür yozlaşması, insanları perişan ediyor. ne doğulu oluyorsunuz, ne batılı. karmaşa içindesiniz.”

    --------------------------------

    pek çoğumuz için o hababam sınıfı’nda sert mizacının altında müşvik bir kalp atan mahmut hoca, gülen gözler’de evine uçakla giren vecihi’nin sakarlıklarına bile tahammül eden ama ailesini korumak için patronunun karşısına dikilen yaşar usta, bazıları için neşeli günler’de saadet hanım’la turşu kavgası yapan, çocuklarına pek de lezzetli olmayan yemekler yapan, dikişlerini diken, palavracı ziya’nin abisi yoksul turşucu kazım efendi...

    ama herhalde yakın çevresi dışında çok az kişi bu büyük ama sahte karakterler dışında gerçek münir özkül’u hatırlayacak.

    mütevaziliği, çekingenliğiyle, büyük kalabalıkların onu yakından tanımasına izin vermedi çünkü. onun hayatı, oynadığı karakterlerin arkasında kaldı.

    halbuki, abartılı bir neşe içindeki aileler, gerçek hayatta görünmeyecek kadar dayanışma içindeki insanlar, sürekli gülen gözler, kalp krizleri geçirten fazla idealizm, fazla diğergamlıkla dolu bütün o karakterlerden daha gerçekçi, daha zor, daha büyük bir karakteri bizzat kendi hayatında oynamıştı.

    hakikati ve mutluluğu bulmuş, kendinden ve doğrularından emin bütün o sürreal kahramanların ötesinde, münir özkul, türkiye modernleşmesinin kimlik sancılarını bizzat yaşamış, yaratıcı ve farklı insanları aşağıya çeken devletin, toplumun baskılarının acısını çekmiş; kimliğini, hakikati ve mutluluğu aramaya cesaret etmiş gerçek bir kahramandı.

    içimizi ısıtıp, güldüren, ağlatan bütün o karakterler de onun acı çekerek, düşünerek, hesaplaşarak yükselttiği sanatının mevyeleri.

    92 yaşındaki büyük bir ustaya veda ederken bugün o içimizi ısıtan, bizi mutlu eden, iyi şeyler hatırlatan bütün o karakterler dışında, gerçek münir özkul’u ve onun hepimizin hikayesi olan gerçek hikayesini de hatırlamalıyız.

    --------------------------------

    yazı bittiğinde dedim ki; vay be, sol ve laik medyanın parlattığı o film karakterlerinin altında doğu-batı sancısını iliklerine kadar yaşayan, batı ve doğu ile hesaplaşmış ve sonunda kendisini tasavvufa vermiş tevazu dolu bir adam varmış. hiç de manşetleştirildiği karakterlerle alakası olmayan bir derinlikli insan.

    işte şimdi oldu münir amca. şimdi seninle ilgili gizlenen şeyin ne olduğunu anladım. iyi ki varsın, iyi ki yaşamışsın.
  • (bkz: nagehan sen misin)

    bu arada aynı kafaya sahip insanların ve güya ölünün arkasından kötü konuşmama terbiyesine sahip kesimimizin yaptığı yorumların hep aynı düzlemde olması ne kadar ironik.