şükela:  tümü | bugün
74 entry daha
  • son dönemde ilginç iddialarla gündeme gelen "belgesiz" bir zat bu.

    sayın murat belge 'nin de içinde bulunduğu 'cevat şakir / halikarnas balıkçısı' nı neredeyse faşistlikle suçlayabilecek kadar kendilerini anoia'ya kaptırmış bir grup insan evladının iddiası söz konusu: "hümanist mavi anadolucular meğer milliyetçiymiş/ırkçıymış." (nokta, y:1, s:7)

    böyle desteksiz sallamalar (destekli sallasalar keşke), klasik filoloji ruhunu, o koridorun ruhunu, sinanoğlu kardeşlerin çabalarını, cevat şakir 'in o heyecan verici soluğunu anlamadan, ona bir şekilde saygı gösterip fakat peygamber gibi tapınmadan yeri gelince onu eleştirebilen ardıllarının aşırı milliyetçilikle suçlanması, yunanca ve latinceden bihaber, yunanistan ve ionia kültürlerinin iç içeliği ve kimi zaman karşıtlığını, homeros ve hesiodos arasındaki medeniyet ve kültür karşıtlığını bilmeden atıp tutan başta murat belgesiz'in, a. ömer türkeş'in, semih gümüş 'ün çok samimiyetsizce, o havayı solumadan saldırdıkları çok net.

    önce iddialara bakalım; okumayan, karşılaşmayan varsa henüz, mevzuyu kavrasınlar, tabi iddiaları yerinde keseceğim ki, bu konu hakkında yetersiz kişilerin abuk iddialarının her birine cevap verebileyim;

    "mavi anadoluculuk, mustafa kemal atatürk'ün "ne mutlu türk'üm diyene" sözünü "ne mutlu anadoluluyum diyene" şekline çeviren, tarihsel ve kültürel birlikteliği öne çıkarıp milli olandan uzak duran türkiye'nin en popüler edebiyat ve kültü akımı..."
    *****

    şimdi bir kere, m.k. atatürk 'ün "ne mutlu türk'üm diyene" ifadesinin tamamı şudur: “türk demek türkçe demektir; ne mutlu türküm diyene.” yani ifade başlı başına bir dil birliğini işaret etmektedir. bakın bu kısmı tartışabilirsiniz, "hayır dil birliği değil, en ince ayrıntılarına kadar azınlıkların (hatta lozan'a göre azınlık olmayan grupları da azınlık olarak görebilirsiniz, başka bir tartışma konusu o.) kendi dillerinde eğitim ve kullanım hakkı mevcuttur, ben buna inanıyorum." diyebilirsiniz. bu, işte bu başlıkta inelenecek bir konu değildir. o ayrı. fakat burada bir kere altını çizmekte fayda var; mustafa kemal 'in türk milliyetçiliği ve millet kavramı üzerinde #9853523 no'lu entirimde bir hayli durmuştum, ona değinmiyorum o yüzden, burada şöyle bir şey var; büyük kurtarıcının "ne mutlu türküm diyene" sözü dil birliği üzerinde durduğu gibi, asla ve asla "mavi anadolu 'cular" diye tanımlanan edebiyatçı ve fikir adamları tarafından "ne mutlu anadolu'luyum." şeklinde değiştirilemez. bir kere mavi anadolu'cuların düşünce biçimlerinin temelinde yunanistan - ionia karşıtlığı söz konusudur. temel çıkış noktası da her ne kadar herodotos , homeros ve hesiodos'un adlarını birlikte anmış olsa bile, ayrılıklar ve ionia'nın, yunanistan'a olan bilgece üstünlüğüdür. bu entiride ileride bu konuya daha ayrıntılı değineceğim. asıl murat belgesiz'in sözlerine saklıyorum vurucu darbeyi. dergiden devam edelim;

    " ne var ki edebiyat ve edebiyat araştırması çevrelerine son zamanlarda bu akımla ilgili olarak kaleme alınan ciddi makaleler, mavi anadoluculuk'la ilgili bilgilerimizi ciddi ciddi göz den geçirmemiz gerektiğini gösteriyor. antik yunan'dan bugüne dek anadolu'ya uğramış veya bu topraklarda yaşayan tüm kültürleri "biz"den sayan, türk-müslüman kimliğini önemsemeye mavi anadolucuların esasında öyle olmadıkları, bırakın milliliği reddetmeyi, basbayağı milliyetçi oldukları kanısı giderek güç topluyor. halikarnas balıkçısı'nın öncülük ettiği, devamını azra erhat ve sabahattin eyuboğlu gibi entelektüellerin getirdiği akımın yarım yüzyıldır deşilmemiş, bilinmeyen yanlarını, türkiye'nin saygın edebiyat araştırmacılarının bulgularına dayanarak sunuyoruz..."

    "şimdiye dek yazılanlar arasında en sert eleştiri prof. murat belge'den geldi. birikim dergisinin ekim sayısında halikarnas balıkçısı'nın romanlarını analiz eden belge, okurlarının bugüne kadar sadece 'hümanist' yanıyla tanıdığı halikarnas balıkçısı için 'ırkçı' ve 'milliyetçi' sıfatlarını kullanmaktan çekinmiyor. belge, tespitini balıkçı'nın romanlarından yaptığı alıntılara ve o alıntılara uyguladığı metin analizlerine dayandırıyor."

    "konuyla ilgili olarak murat belge'den önce ;son bir-iki yılda daha çok akademik sayılabilecek eleştirel metinler kaleme alınmıştı. özellikle iki genç akademisyen barış karacasu ve kaya akyıldız'ın mavi anadolucuların kemalist yanlarına dair yazıları bu tartışmanın içinde önemli bir toplama denk geliyor. yanı sıra edebiyat eleştiri dergisi pasaj'da reyhan tutumlu : nermin yıldız imzalı eleştirel metinleri de bu çerçevede anmak gerekiyor. 1930'lu yıllardan başlayarak 1960'lara kadar uzanan süreçte türkiye edebiyat ve sanat yaşamının en merkezi yerlerinde bulunan akımın sözcülerilerinin bu yönleriyle neden eleştirilmedikleri sorusunun yanıtları çeşitli. bir yanda, bu yazarların milliyetçi veya ırkçı metinler yazabileceklerini katiyen kabul etmeyen veya böyle bir eleştiriyi hak etmediklerini söyleyenler; bir tarafta da akımın içindeki yazarların edebiyatçı çevresiyle kurduğu ahbaplık nedeniyle şimdiye dek eleştirilerden muaf tutuldukları kanısını taşıyanlar."

    'halikarnas balıkçısı için rahatlıkla 'ırkçı' diyebilen murat belge, sabahattin eyuboğlu, azra erhat, vedat günyol veya melih cevdet anday gibi isimler için daha temkinli. belge, bu yazarların daha çok kemalist-milliyetçi yanlarıyla öne çıktığını vurguluyor. hümanizmi savunan arkadaşlarının halikarnas balıkçısı'nı eleştirmeme nedenlerine ise ilginç bir yaklaşım getiriyor: "bu yazarlar adeta bir tapınma içindeler. e, bir şeye tapınıyorsan o tapındığın şeyin nebileri (peygamberleri) vardır. işte o nebinin de cevat şakir oiduğu anlaşılıyor. yoksa çok mümkün değil ki benim cevat şakir'le ilgili görüp rahatsız olduğum özelliklerinden onlar habersiz olsun. ama birini nebi kabul ettin mi, o zaman herhalde onun kusurlarını da görmüyorsun." '

    'gerçekten de, insanı ve doğayı öne çıkaran, bunların çevresinde betimlemeler yapmaya ayrı bir özen gösteren halikarnas balıkçısı, murat belge(siz)'in vurguladığı gibi 'tarihi' içerikli romanlarında dudak uçuklatan milliyetçi ve ırkçı cümleler kuruyor. uluç reis ve turgut reis adlı romanlarında halikarnas balıkçısı avrupai olan hemen her şeyi aşağılamaya çalışıyor.
    örneğin; avrupalı korsanlar türk topraklarını işgal ettiğinde hunharca türk kadınlarının ırzına geçerken, türk savaşçıları akdeniz ülkelerinden birini fethettiğinde avrupalı kadınlar büyük bir sabırsızlık ve şehvetle türk erkeklerini bekler oluyorlar. yazar, uluç reis'te bir hıristiyan kadını olan dona inez'in ruh halini şöyle anlatıyor: "ateşli dona inez, için için ispanyol kadırgasının korsanlar tarafından zapt edilmesini istiyordu. şehvet yangınını söndürmek için bir gemi dolusu korsan değil, bir donanma dolusu pala bıyıklı haydut ve ızbandut bile yetmezdi. kadın yarı kapalı mahmur gözlerle ve titriyen kirpiklerle korsanlar tarafından nasıl esir edileceğini düşündükçe zevk ve imrenişle yutkunuyordu." '

    "mavi anadolucularla ilgili sözünü sakınmayan yazarlardan barış karacasu, iletişim yayınları'ndan çıkan ansiklopedik-kitap dizisi modern türkiye'de siyasi düşünce'nin kemalizm cildindeki makalesinde "mavi anadoluculuk ile kemalist tarih tasarımı arasındaki benzerlik kaba bir benzetmeyle aynı tarihin yazımında türklüğün geçtiği yerlere anadolu'nun konularak yazılması biçiminde özetlenebilir" diyor. karacasu, ************ kemalist tarih yazımına göre mavi anadoluculuk'u 'daha az gülünç' bulsa da ************* bu akımda da "dünya tarihini türklüğe indirgeyen milliyetçi yaklaşımın daha yumuşak ama bir o kadar da seçkinci, kendini öteki karşısında yüceltici biçiminin izlerinin görülebileceğini" söylüyor.
    *********mavi anadolucular çevirilerde "tahrifat" yapmakla da suçlanıyor.********** bu konuda ilk uyarı yazar leyla erbil'den geliyor. erbil, sabahattin eyuboğlu'nun montaigne çevirilerinde materyalizme yakın bölümleri sistemli biçimde atladığını yazıyor. barış karacasu ise bir başka örneğe dikkat çekiyor: "hiçbiri tam olmayan ve üç çevirisi bulunan francois rabelais'nin gargantua'sının bir çevirisi de sabahattin eyuboğlu, azra erhat ve vedat günyol tarafından yapıldı. yazarların bu çeviride gereksiz gördükleri yerleri atladıklarını söyleyen bir çıkma bile var. 67. sayfada çevirmenler şöyle bir çıkma düşüyorlar metne: "rabelais'nin ses benzetmeleri ve oyunları ile yaptığı bu tekerlemeler daha birkaç satır sürer gider. biz bu kadarı ile yetindik." [çıkma 55, sayfa 247] ilginç olan şudur: atlanan benzetmeler arasında devlet görevlileri ile askerlere laf söylenen bir bölüm çevrilmiyor."

    'öte yandan sabahattin eyuboğlu'nun eleştirilere konu olan bir başka yönü de militarizm övgüsü. eyuboğlu, mavi ve kara isimli kitabında türk ordusunu sivillerden daha sivil ve ilerici gördüğünü yazıyor: "yeni türkiye'nin en büyük özelliklerinden ve yaşama sırlarından biri büyük askerlerinin sivilce, hatta çok kez sivillerden daha sivilce düşünmeleri, halktan, haktan ve barıştan yana olmalarıdır." '

    şimdi de gelelim konuyla alakalı, murat belge'yle yapılan söyleşiye;

    s: mavi anadolucuları, şimdi sizin yaptığınız gibi, milliyetçi ve ırkçı yönleriyle eleştiren yazılar çıkmamış mıydı daha önce?

    c: hatırladığım kadarıyla hayır. çünkü zaten bu grupta adı geçen insanları ırkçılıkla bir arada düşünmemiştir kimse. o gruptaki çoğu yazar-çizer için zaten ağır bir suçlama olur böyle söylemek. vedat günyol, melih cevdet anday için kimse ırkçıdır diyemez.

    s: şahsi tanışıklığınız oldu mu onlarla?

    c: hayır, ama halikarnas balıkçısı'nı tanıyanlarla tanıştım. onu tanıyanlar da zaten yücelterek anlatırlar. fakat halikarnas balıkçısı'nın bu romanları neden yazdığını da düşünmüyor değilim. acaba para kazanmaya ihtiyacı vardı da popüler roman yazmak durumunda mı kaldı, yoksa hakikaten ruhundan geçenleri mi yansıtıyor? korkarım ikincisi geçerli. o zaman da demek ki, ruhundan çok iyi şeyler geçmiyormuş.

    s: cevat şakir'in arkadaşlarına göre daha köşeli bir üslubu ve tavrı olduğu bilinir. gerçekten de onu azra erhat veya sabahattin eyuboğlu'ndan bu yönüyle ayrı tutabilir miyiz?

    c: evet, öyle diyebiliriz...

    s: peki, erhat ve eyuboğlu'nda milliyetçi veya ırkçı sayılabilecek yönler var mı?

    c: önce genel bir şey söyleyeyim: bu tür sözleri erken söyleyen kişi bildiğim kadarıyla cevat şakir'dir. cevat şakir de bunu ağır bir milliyetçilik dozuyla söylemiş görünüyor. onu izleyen, ondan daha genç olan insanlar da ona bu yolu açıyorlar. hani bu kelimelerle olmasa da ona "aramızda ilk öten horoz sensin" der gibi bir saygı gösteriyorlar. onların daha kemalist olduğunu söylemek mümkün. eyuboğlu ve erhat öyleydi. aslında marksist olan melih cevdet de marksist olarak kemalizm'e olabileceği kadar yakın bir yerde dururdu. bu durumunun özellikle yaşlandıkça daha fazla öne çıktığını söylemek de mümkün. makalelerinde vardı hep bu. şimdi bu anadolu, ortadoğu, yakın doğu, buralarda yetişmiş, serpilmiş inançlar, medeniyetler, mitolojiler vs içinde "biz aslında bunların yoğurduğu insanlar olmalıyız" bilinci vardı. bu bence çok yanlış bir tez de değil. ama bu öncüllerden yola çıkıp atatürk'ün tamamen akıl dışı, bilim dışı olan güneş dil teorisi, uygarlıklar, oklar, orta asya gibi teorilerini sanki olabilecek rasyonel bir temele oturtmak gibi bir iş yapıyorlar. ********yani kemalizm'i rasyonalize etmek gibi bir iş yapıyorlar.********* bununla belki en az ilgisi olan cevat şakir, bu genel alanda ilk konuşan olduğu için işin içinde. marksist olarak buna en uzak görünen melih cevdet de sonuçta bu medeniyetlerle bir bağ kurmanın önemine inandığı için gene bu çevrede. ama bunun merkezinde bir "kemalizm'i rasyonelleştirelim arkadaşlar kampanyası" diyebileceğimiz de bir şey yatıyor. eyuboğlu kardeşleri, azra erhat'ı falan bu grup içinde değerlendiriyorum. tabii azra erhat'ın bir de cevat şakir'le başka türlü yakınlığı var. mesela bir hayranlığı söz konusu.

    s: mavi anadolucular gibi, önceden okuyup da dikkate almadığınız ama şimdi çalışırken sizi şaşırtmış kitaplar, yazarlar var mı?

    c: bolca var tabii. okuduğumuz pek çok şeyde pek çok şeyi ıskalamışız. bu hepimiz için geçerli, benim için de. mesela kemal tahir, devlet ana'yı yazdığı zaman bu bana klasik anlamda milliyetçi denemese de milli takıntıları olan bir kitap gibi görünmüştü, o tarihte de bunu yazmıştım. ama başka kitaplarını okuduğumda benim beklemediğim oranda milliyetçi olduğunu gördüm yakın zamanda. ama gene de kemal tahir'i, mesela ermeni soykırımı konusunda doğru söyleyenler safına koymak gerekiyor. samım kocagöz için mesela milliyetçi bir yazar değil de solcu bir yazardır derdik. ama şimdi bakıyoruz; bazı kitaplarında epey milliyetçi olduğunu görüyoruz. ya da talip apaydın...

    s: mavi anadolucuları veya cumhuriyet'in ilk yıllarındaki edebiyatı bugünün milliyetçilik algısı ve fikriyle değerlendirmeme ğini savunan bir tutum var. ne dersiniz?

    c: bu sorunun cevabı az önce söylediğimde var; bizim de bir sürü şeyi fark etmemiş olmamız, kendimizi o milliyetçiliklerden ayırmadığımızın kanıtı. ama sonuçta ben ve benim gibi adamlar milliyetçi değiliz de. bugün karşılaştığımız seçimler o gün karşımıza çıksaydı gene üç aşağı beş yukarı hangilerini seçeceğimiz belli olurdu.

    s:yani özü itibariyle, mavi anadolucu ya onların dönemindeki diğer yazarların milliyetçilikleri bugünkü milliyetçilikle benzer mi? nihayetinde bir "türklük" fikriyle hareket ediliyor mu, edilmiyor mu?

    c:ediliyor tabii. onun için de onlar şimdiki gibi değillerdi denecek bir durum yok demek ki. "fark etmemişiz ne olacak canım" da diyemeyiz. halt etmişiz, fark etmemişiz.

    s:günümüz türkiye edebiyatı milliyeti bahsinde ne vaziyette?

    c:türkiye'de milliyetçilik hiçbir zama durmadı, hatta yavaşlamadı. şimdi de öyle. yalnız milliyetçiliğin kendi içinde sorunları, sanıyorum artacaktır. bugüne kadar doğrudan doğruruya milliyetçi diyeceğimiz edebiyat çok ilkel. bundan sonra gene milliyetçilik yapmak için bile biraz incelmesi gerektiğini düşünüyorum. bu kadar kaba saba olması artık fazla geliyor.

    evet röportajın tamamı bu murat belge'yle.

    şimdi geçelim cevaplara;

    murat belge"siz", belgesiz konuşurken; halikarnas balıkçısı hakkında atıp tutarken;

    1- “halikarnas balıkçısı'nı tanıyanlarla tanıştım. onu tanıyanlar da zaten yücelterek anlatırlar. fakat halikarnas balıkçısı'nın bu romanları neden yazdığını da düşünmüyor değilim. acaba para kazanmaya ihtiyacı vardı da popüler roman yazmak durumunda mı kaldı, yoksa hakikaten ruhundan geçenleri mi yansıtıyor? korkarım ikincisi geçerli. o zaman da demek ki, ruhundan çok iyi şeyler geçmiyormuş.” dediğine göre;
    a/ balıkçı'yla kişisel husumeti var. eğer böyle bir şey varsa ki yazdıklarından böyle bir şeyin olmadığını, ve biraz mantık çerçevesinde düşündüğümüz zaman olamayacağını (çünkü herhangi bir münasebet olsaydı, hb'ye getirdiği eleştirilerde biraz daha elle tutulur şeyler bulunabilirdi. zira saldırganlığın boyutu böylesine saçmasapan bir boyutta kalmazdı.) anlıyoruz.
    b/ balıkçı'yı sadece eserlerinden tanıyor. bunu zaten kendi ifadesinden de anlıyoruz. o halde;

    b1/ balıkçı'nın romanları ve romanlarındaki ideolojik saplantıları üzerine konuşabilir
    b2/ balıkçı'nın düşün yazıları ve ionya uygarlığı temelinde oluşturduğu söz konusu akıma has düşünceleri üzerine konuşabilir.

    ve genel itibariyle; murat belge'nin, halikarnas balıkçısı ile ilgili getirdiği eleştirilerin tamamı, yani verdiği örneklerin hepsi romanlarından alınmış. başa dönelim ne deniyordu:
    "uluç reis ve turgut reis adlı romanlarında halikarnas balıkçısı avrupai olan hemen her şeyi aşağılamaya çalışıyor." yani balıkçı'nın romanlarından alınan verilerle onun ırkçı olduğuna değiniyordu.

    o halde bir soru kafamızda canlanıyor;

    "ey murat belge, elif şafak hanımefendi'nin romanındaki bir karakterin söylemleri yüzünden mahkemede sürünmesini nasıl kınamıştın sen hatırlıyor musun, ne oldu da sen de romanındaki karakterlerden yola çıkarak, o romanın yazarının kellesini istiyorsun, onu faşistlikle, ırkçılıkla suçluyorsun?"

    aşağıdaki sözler kime ait sanıyorsunuz:

    "ama en azından bir ilk duruşma adına hadise yaratabilme imkanı için dava açıyorlar. işte en son okuyoruz; elif şafak’ın romanı için dava açmışlar. yazan arkadaşlar da var, basında, sağda solda... demek ki roman kahramanlarının söylediği laflardan ötürü bir türklük aşağılaması mahkemesi izleyeceğiz. gene orada aynı adamlar olacaklar, şehit anneleri gibi insanlar... "
    http://www.birikimdergisi.com/…/makale.aspx?mid=182

    veya;

    "ben isveç'teyken elif şafak'ın, daha doğrusu, yazdığı romandaki kişilerin 'türklüğü aşağılama' davası beraatle sonuçlanmış. bu sefer daha ilk duruşmada bu karar verilmiş. herhalde savcılar ve yargıçlar bu davaların açılması için sağa sola koşuşan muhbir zevatı daha iyi tanıdıkça, duruşma sayısı da düşüyor. "
    http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=199711

    yani bir yazarın romanındaki karakterden ötürü yargılanması, o yazar senin düşünce sisteminden biri olmadığı zaman makul karşılanmalı ama biri elif şafak hanıma dava açtığında, aynı sebepten ötürü o zaman vur abalıya. şimdi bu işin birinci boyutu, çok net; murat belge, haksızlık yapıyor, hak yiyor. sebebi nedir, onu başkaları araştırsın, ben sadece gördüğümü ve gerçekten samimiyetsizlik olarak algıladığımın altını çiziyorum.

    gelelim olayın diğer bir boyutuna.

    murat belge diyor ki; "önce genel bir şey söyleyeyim: bu tür sözleri erken söyleyen kişi bildiğim kadarıyla cevat şakir'dir. cevat şakir de bunu ağır bir milliyetçilik dozuyla söylemiş görünüyor. onu izleyen, ondan daha genç olan insanlar da ona bu yolu açıyorlar. hani bu kelimelerle olmasa da ona 'aramızda ilk öten horoz sensin' der gibi bir saygı gösteriyorlar."

    bir kere burada eserler ve eserlerin biçimleri arasında bir kavram karamaşasına düşüyor murat belge"siz". yukarıda da görüldüğü gibi sayın belge'nin üzerine düştüğü hb eserleri aslında romanları, yani romanlarındaki birkaç karakteri eleştirmekte. fakat burada söylemi değişiyor, halikarnas balıkçısı'nın hiçbir görüşünü, teorisini ortaya koymadan, bilgisizce ona saldırıyor. hem de havasını yutmadığı bir alanda; klasik filoloji ve klasik çağ kültürü üzerine böylesine saygısızca dalabiliyor. bakın burası çok önemli, cevat şakir 'in romanlarından düşün yazılarına geçtik. o halde murat belge"siz" nasıl ki, cevat şakir'e böylesine desteksiz saldırabiliyor, o halde şu ana kadar ben duymadım, herhangi bir savunma gelmedi, aynı derginin, aynı sayısında cengiz bektaş'ın yarım sayfa savunmasından başka, o halde ben de bu akşam, ekşi sözlük üzerinden murat belge'ye cevap vereceğim, tabi ki verdiğim bu cevabı da, başka cevaplar gelirse onları da murat belge'nin okuması ve algılayabilmesi mümkün değil. çünkü bu kültürün içinde değil bir kere. eğitimini almamış, metodolojik bir yaklaşıma sahip değil, eski yunan uygarlığı üzerine kafa yormamış, sadece ona birileri çık kemalizmin arkasında durup da -hani kemalizmi rasyonelleştirmeye çalışıyorlarmış ya- günümüz liboşları, abecileri ve din bezirganları tarafından saldırılmamış tek grup olan mavi anadolu'culara saldır demiş, o da görevini yerine getiriyor. ama bu sefer meydan boş değil, sesim ne kadar duyulur hiç umrumda değil, ben burada bunu yazacağım. o ırkçı nitelendirilen halikarnas balıkçısı ve onun peşinden gidenler neler düşünmüşler, nasıl koşullarda nasıl çabalamışlar onlardan bahsetmeye çalışacağım. tabi halikarnas balıkçısı gibi adamların arkasında belli odaklar olmadığından, avrupa'dan sürekli para akışı gerçekleşmediğinden, onları savunmak bana düşüyor, ben kendi gayretlerimle birşeyler karalayacağım.

    evvela bakalım; halikarnas balıkçısı ve öğrencileri neler demişler, nasıl bir ırkçılıkmış onlarınkisi;

    2.homeros

    homeros'un ilk filozof olduğunu söyleyen aristoteles bu savında haklıdır ; çünkü homeros bir dünya görüşünün habercisi, dünya ve hayatın bir yorumcusudur. şüphesiz, homeros'un kullandığı şekil bir şiir şekli, bir bilim - öncesi şeklidir. burada bir de ilias — aşağı yukarı i. ö, 750 de bitmiştir — ile odysseia — bitişi aşağı yukarı i. ö. 700 — arasındaki hem motiflerde hem de düşüncelerde kendini gösteren nesil ayrılığı açık olarak işe karışmaktadır. sonraları bilimsel felsefenin inceden inceye ele aldığı sorunlar bu destanlarda kapalı bir şekilde ortaya çıkmaktadır. nitekim bu destanlarda, ilk madde'nin ne olduğu hakkında bir soruşturmayı, tektanrıcılığa doğru bir eğilimi, olan bitenin anlamı üzerine bir araştırmayı buluyoruz. ozan, insanlar ve insan hayatı üzerine yaptığı sayısız gözlemleri çok kere birleştirerek genel bir yargıya varıyor. onun daha o zaman tanrı istencinin insan istenci karşısındaki durumunun ne olduğu sorusunu aydınlatmağa çalışması pek önemlidir (bu, sonraki felsefede istenç özgürlüğü diye adlandırılan sorundur). homeros'un dünyası baştan aşağı tanrılarla dolu olan esrarlı bir dünyadır ; ancak burada insan istenci'nin de büyük bir önemi vardır, bu istenç kahramanca davranmada olduğu gibi acılara katlanmada da kendini gösterir. bundan dolayı ozan olan-biteni tanrı ile insanın ortaklaşa yaptıkları bir iş olarak anlıyor — bu, zamanımıza kadar yaşayagelmiş bir düşüncedir. hatta odysseia'nın girişinde baş tanrı insanların kötülüğün nedenini kendilerinde, kendilerinin işledikleri günahta arayacaklarına tanrılarda aramaya kalkışmalarını yerer. — eski hellen mythoslarında pek çok zulüm hareketleriyle karşılaşılır ; bunun yanında homeros'un, insanlık şerefi ve onuru, evliliğin yüksekliği, çocuğun önemi — bunu bize babanın, çocuğunun kendinden daha değerli olmasını özlemesi gösteriyor — üzerine söylediği sözlerin parlaklığı bir kat daha artıyor. bundan dolayı şair horatius (horatius, epistulae i, 2, 1-4; “troiani belli scriptorem, maxime lolli, dum tu declamas romae, praeneste relegi; qui, quid sit pulchrum, quid turpe, quid utile, quid non,plenius ac melius chrysippo et crantore dicit. ” “..ey aziz dostum lollius, sen roma'da inşaat ve hitabet işleriyle meşgulken, ben praeneste'de yeniden troya savaşı'nın yazarını okudum. güzel, ayıp, faydalı veya faydasız olan şeyleri, homeros, chrysippus ile censor'dan daha iyi ve daha açık söylüyor.”), homeros'un ahlâkı stoalı filozofların birçoğundan daha açık olarak öğrettiğini söyleyebiliyor. (walther kranz, antik felsefe, sosyal yayınlar, sf: 1-2, çev: suad y. baydur)

    platon'a değin homeros'u anmayan bir tek yunan yazarı yok gibidir. bu yazarlardan bir kısmı bütün yunan destanlarını homeros'un yazdığını öne sürerken, bir kısmı eserin bütünlüğünün onun sayesinde ortaya çıktığını söyler. bazıları homeros'tan 'khios'lu adam' diye söz ederken bazıları 'khios'lu ve izmir'li der ona.

    edebiyat ve yazın alanında olduğu gibi aynı zamanda görsel sanat ve süslemelerde de homeros'un ilyada ve odysseia'sı yaygın olarak kullanılmaktadır. ilyada ve odysseia'nın birçok sahneleri yedinci yüzyıldan beri vazo resimlerine konu olmakta, homeros destanları ionya'da olduğu gibi, yunanistan yarımadasında da tanınmaktadır.

    homeros'un felsefe dünyasında tartışılması platon ile başlamaktadır. platon'un homeros hakkındaki görüşleri bir bakıma herodotos'un görüşlerine benzer. platon'a göre de homeros, yunan dünyasında bütün inanışların babasıdır, bu dünyada dile gelen ne varsa, onunla dile gelmiştir.

    yunanistan'da eğitim homeros destanlarının üzerine kurulmuştu. sadece atina değil, bütün yunan devletleri homeros'u her türlü bilginin özü olarak benimseyip, bir kutsal öğreti olarak kabul ediyorlardı. antik yunan'da din, politika, askerlik, gemicilik ve hekimlik gibi çeşitli alanlardaki bilgileri öğrenmek için homeros destanlarına başvurulur ve bunları öğrenen insanlar birer canlı kitaplık gibi ezberlediği destanları içinde taşırdı.

    platon da homeros okulunda yetişmişti ve bu yüzden eserlerinde homeros destanlarından sık sık alıntılar yapmaktaydı. ne var ki platon ilk defa olarak bu eğitime karşı çıkıp eleştirmekle geleneğin ta kendisine bir ayaklanma başlatmış oldu.

    platon sonrası hellenistik çağda artık homeros destanlarını safça okuyup benimseme sona ermiştir. buna karşılık bergama, iskenderiye okullarında homeros destanları üzerine pekçok filolojik araştırmalar yapılmış ve bu uğraş roma ve bizans dönemlerinde devam etmiştir. homeros destanları üzerine çalışmalar böylece kuşaklar boyu yüzyıllar süren bir devri kuşatır. yapılan filoloji araştırmalarında bergama, iskenderiye, miletos, roma, bizans bilginleri bir yandan homeros destanlarında metin araştırmaları yaparken, diğer yandan metnin yazarı üzerinde incelemelerde bulunuyorlardı. ( küken, gülnihal; a.g.e. , sf: 240-241) homeros metinleri iki başlık altında toplanabilir; birincisi ilias, ikincisi odysseia destanı.

    ilyada ile odysseia kuşkusuz sözlü bir geleneğin ürünleridir. homeros yazmalarına ilkçağda 'vulgata' deniyordu ve bütün vulgata'lar bir tek kaynağa dayanıyordu. homeros vulgatası isa'dan önce yedinci yüzyıl dolaylarında ionya'dan yunanistan'a getirildi. kaynaklar destanların ilkin sparta'ya kral lykurgos veya ilkin atina'ya solon ya da tyran peisistratos veya oğlu hipparkhos'un getirmiş olduğunu belirtiyorlar. homeros'un atina devlet dinine, devlet eğitimine sokulması ve atina'nın büyük bayramı panathenaia yortusunda okunması karar altına alınıyor. romalı hatip cicero'nun da belirttiğine göre; "önce karmakarışık bir halde olan homeros metinlerini ilk düzenleyen ve elimizde bulundukları biçime sokan peisistratos'tur."

    bu konudaki araştırıcıların vardıkları sonuçlara göre peisistratos, metinleri ionya'dan getirtip, atina'da kopya ettirmiştir, elimizdeki vulgata, o zaman kaleme alınmış bir yazmadır. yazıcılar, aslında ion-aiol lehçesiyle yazılmış destanları attika lehçesine uygulamışlardır. peloponez savaşında atina ile komşu megara kentinin arası açılınca, megaralı tarihçiler, solon ve peisistratos'un ilyada'nın bazı bölümlerini kendilerine göre değiştirdiklerini ileri sürmüşlerdir. peisistratos'un bir bilirkişi komisyonu toplayarak, bunlara büyük bir bütün olan destan metinleri arasından bir seçme yaptırdığı hatta homeros metnini sansür ettiği bile yapılan iddialar arasındadır. peisistratos zamanında yapılan bu sansürde, akhaların tarafı tutulmuş, bir anadolulu ozan olarak homeros'un, asıl troyalı'lardan yana olduğu halde, akhaları vahşi, kan dökücü gösteren parçalar eserinden çıkarılmıştır. bununla birlikte ilyada'yı okuyan dikkatli bir okuyucu, akhaların troya kenti ve civarına yaptıkları akınların aslında buralardaki büyük zenginliği yağmalamak amacını güderek büyük kan döktüklerini rahatlıkla anlayabilir. eserden o zamanlar çıkartılan parçalar arasında bulunan akhilleus'un ırzına geçip de öldürdüğü troilos, alçakça aldatılıp öldürülen palamedes, kurban edilen polyksene, amazon penthesileia efsaneleri ise sadece başlıkları ile bile şiddet ve vahşet içeren özelliklerdedir." (cicero, de oratore, 111, 34, 137)

    homeros şiirlerinin peisistratos tarafından sansür edildiği hakkında j. b. bury 'nin çeşitli düşünceleri vardır.( j. b. bury, history of greece, s:190) halikarnas balıkçısı söz konusu düşünceleri şöyle aktarır: “atina ünlü ion festivalini özel bir ilgi ve özenle korumuştur. eski ve modern zamanlarda birçok kimselerin inandığı ve söylediklerine göre, pisistratos ya da aydın, bir kişi olan oğlu hipparkhos iki büyük ion destanı, ilyada ve odise konusunda çok önemli bir girişimde bulunmuşlardır. anlatılan şu ki, atina tyran'ları, edebi bir komisyon kurarak, bu komisyonu ilyada ve odise metnini derlemeyi, kaleme almayı ve gözden geçirmeyi bu komisyona havale etmişlerdir. böylece atina tyran'larının girişimi ve okumuş kişilerin çabası sonucu, iki büyük destan ilk kez yazılı olarak ortaya çıkmıştır. bu doğru ise, bir kuşak önce atinalıların lesbos adası ile sigeion'u elde etmekteki kavgalarında, atina'nın ilyada destanının tanıklığına baş vurup, kendisinin troya savaşında oynadığı rolü ileri sürmesine inanmak güçtür, madem ki daha önce yazılmış ve genellikle kabul edilmiş bir metin yoktu ortada. gene atina'nın megara kenti ile salamis adası hakkındaki kavgasına kanıt olarak gösterdiği katalog dizesi ne gelince megara bu dizenin düzme olup atina tarafından kurulan komisyon tarafından kendi çıkarlarını korumak amacıyla ilyada metnine alındığını ileri sürmüştür. bu suçlamanın bir tutar tarafı yok değildir, çünkü komisyonun ileri gelen üyelerinden onomakritos'un düzme metin kurmakta usta olduğu biliniyordu. tyran'ın ilk oğlu hippias'a düzmece bir tanrısözleri koleksiyonu kurmakta yardım ettiği bilinir.

    / ionya fonetik harflerle yazıp okumayı nefs yunanistan'dan (yani yunanistan'ın kendisinden) iki asır evvel biliyordu. hatta solon okuma yazmayı anadolu'dan öğrendi. binaenaleyh mutlaka metin vardı, fakat hasır altı edildi. /” (halikarnas balıkçısı, düşün yazıları, bütün eserleri:6, bilgi yay., sf: 187-188)

    halikarnas balıkçısı 'nın homeros ve destanlarının anadoluluğu üzerine saptamaları da söz konusudur: “mesele, homeros'un hangi tarafa (akhalar mı, troyalılar mı) sempati gösterdiğini belirtmek değil mi? ilyada'nın bugünkü sansür edilmiş metninde bile bu gerçek apaçıktır. yine şu gilbert murray'ye dönüyorum, onun başka bir kitabında «the literature of ancient greece»'inde şunları yazıyor: ' hektor jle andromakhe'nin ayrılmaları sahnesi ilyada'yı bir zafer ve kahramanlık destanından çok daha yükseklere, savaşın ün ve şanının ötesinde yüce bir tragedya seviyesine çıkarmaktadır, biz burada insan gerçeğinin derinliklerine varıyoruz.' iyi ama bu gibi «humain» insanca özelliklerin hemen hepsi troyalılara özgü olarak gösterilmektedir homeros tarafından. «savaşın ün ve şanının ötesinde gerçek» bunu ancak minoen ve eski ege kültürü ile beslenmiş bir homeros, ya da homeros bir kişi değil de birçok homeros'iar yani rhapsodlar, ozanlar, bizdeki âşıklar görebilirdi. «homeros'un kendisi kendinden önceki şiir zenginliğine dayanıyor ve gününde destanın birçok büyük temalarının artık eskimiş olduğunu biliyordu.» bu şiir zenginliği kime aitti? akhaların mı? ki onlarda öyle bir şey yoktur, yoksa bu şiir zenginliği homeros'un mensup olduğu, eski ege ve anadolu kültürünün müydü? bittabi anadolu kültürünün idi. yoksa homeros mykene ve argos'ta doğar yaşardı yahu! «temaların eskimiş olduğunu biliyordu.» dediği zaman, anadolu'ya ait temalar demek istiyor, homeros'un bu fikirlerini theta 74, mü 70, delta 331 'de (ilyada kitaplarının numarası grek majüskülleri, odysseia kitaplarının numaraları grek minüskülleri ile gösterilir).bulacaksınız... homeros ister zenci olsun, ister başka ırktan, ege ve anadolu kültürüne ait bir adamdı.”

    2.1.6 hesiodos

    homeros ve hesiodos'un eserlerini türkçeye kazandırmış olan, mühim çevirmen ve araştırmacı azra erhat hesiodos bahsinde şöyle diyor: “hesiodos, homeros'tan sonra yunan ilkçağının en büyük ozanıdır. tanrı soylarını sayan, tanrılar arasında yetki ve şeref alanlarını saptayan ve tanrıların kişiliklerini belirten, bu iki ozandır, der yurttaşımız halikarnassos'lu herodotos. bunu söylerken de, her iki ozanın kendinden 400 yıl kadar önce yaşamış olduklarını ekler. oysa birçok yerlerde olduğu gibi, burada da yanılmış olsa gerek tarihçimiz. çünkü homeros ile hesiodos arasında yalnız çağdaşlıkta değil, yaratıcılıkta da önemli bir ayrım vardır. besbelli ki, hesiodos bir iki yüzyıl arayla izlemektedir homeros'u, ama onu izlediği de su götürmez bir gerçek: hesiodos, homeros'un silik bir kopyası, esini doğadan gürül gürül fışkıran büyük şairin yaya yürüyen bir çömezidir... yontulmamış bir öykünmeydi hesiodos'unki, bir köylü yapıtı, taşra yazısına örnek. ozanların ozanı homeros'tan aldığı biçimleri hesiodos başka özler, içeriklerle doldurmuştu gerçi, destan dili ve ölçüleri ile destandan ayrı bir tür yaratmış, öğretici denilecek yeni bir türe çığır açmıştı, ama ışığı doğudan alan bu şiir bugüne dek geçerli sanıların, kanıların tam trsine yunanistan'ın üstünlüğünü değil, geriliğini yansıtıyor, açığa vuruyordu. homeros ile hesiodos arasında bir iki yüzyıllık ara bulunduğu sonucuna varmıştı bilim... kendilerinden önce yazılı yapıt bırakmış başka dil yaratıcıları yoktur. homeros ile hesiodos, yunan din ve tanrı düzenini hepten uydurmuşlardır ya da yaratmışlardır demekle yanılmış değildir herodotos.” azra erhat, ionya ile yunanistan karşıtlığı hususunda, haliakrnas balıkçısı'nın izinden gitmektedir: “ne var ki onlarla iki ayrı çağ, iki ayrı dünya, iki ayrı insan görüşü, daha ileri giderek iki ayrı sınıf çıkıyor karşımıza diyeceğim. ilk bakışta - çevirirken izlenimimiz buydu - iki ozanın yapıtları değer ölçülerine vuruldu mu, daha yeni olanı daha eski, daha sonra geleni daha geri sayılabilir. homeroa'tan hesiodos'a değin bir gerileme olmuştur sanki. bir buçuk yüzyıllık önyargılı, yanlış değerlendirmelere karşın halikarnas balıkçısı'nın bayrak açtığını hep biliriz. haklıydı saldırı ve direncinde. ionya'ya kıyasla yunanistan bir çağdaş aydınlık dönemi karşısında bir ortaçağ karanlığını simgelemekteydi. diniyle, yaşayışıyla, töreleri ürünleri ile de kanıtlanabilir bu gerçek, hele i. ö. beşinci yüzyılda atina kentsel uygarlık ve kültür aşamasına varmazdan önceki süre için. balıkçı'nın deyimiyle hellenistan asya'nın - o zamanları kısaca asya diye adlandırılan küçük asya'nın, yani anadolu'nun — silik, buğulu bir aynası gibi görünüyordu, bu gerçeğe homeros ile hesiodos arasındaki ilişkiden daha iyi örnek bulunabilir nıiydi? biri şairlerin, şahı, öbürü hantal, soluğu kıt, becerisi az bir köylü ozanı.”( azra erhat, hesiodos eseri ve kaynakları, sf: 2)

    yani homeros'un anadoluluğunu, halikarnas balıkçısı, belli bir anlatım biçimi açısından ve kültürlerin karşılaştırılmasıyla değerlendirmiş ve ortaya dökmüştür. biri çıkıp da aksini söyleyebilir. fakat ırkçı biri şöyle şeyler söyleyebilir mi onu da anlamak mümkün değil, ama murat belge illaki kemalizme geçirmek istiyor, ona zaten "m.a. lular, kemalizmi rasyonelleştirmeye çalışıyorlar" diyerek saldırırken, cebinde taşıyabileceği tek verisi güneş dil teorisidir ki, halikarnas balıkçısı'nın veya azra erhat'ın hiçbir yazısında, eserinde güneş dil teorisine atıf yoktur. onun tartışma platformu da başka bir başlıktır. görüldüğü üzre murat belge, olabildiğince boş bir şekilde mavi anadolu'culara saldırıyor, ama asıl hedef kemalizmdir. oysa çok basit bir sağlaması var yaptığı çıkarımların antitezinin. bunun için de çok fazla araştırmaya gerek yok, sabahattin eyuboğlu'nun yaşadıklarına bakmak yeteri kadar "belge" sağlardı ona. peki yaşanmışlığa nasıl bakılır? asla beylik ifadelerle, kaynağı belirsiz ithamlarla değil (tabi yazılmış romanlardaki kurgu kahramanlar ve yapılmış çevirilerdeki anlatım metotlarıyla yazarları yargılamak istemiyorsak). o sabahattin eyuboğlu ki, bu rejimin eli en ağır tokatları hazırladığı dönemlerde feleğin değilse de yasaların, konmuş yasaların uygulayıcılarının, postala taparların altında ezilmemiş miydi? vedat günyolüstadımız (ki murat belge'nin giriştiği edebi & siyasi kıyımda kısmen de olsa kayırdığı o üstad! bkz. ilgili ifadeler) boş yere yazmadı şu satırları: "... 12 mart diye anılan bir dönemde (1971), sıkıyönetimin hışmına uğrayarak, otuzu aşkın genç yaşlı aydınlarla birlikte maltepe askerî cezaevinde dört ay konuk edildik. suçumuz, sözümona yasaya aykırı gizli bir örgüt kurmaktı. bunu, tutuklu olduğumuz günlerin sonunda, yani dört ay sonra öğrenebildik, öğrenir öğrenmez de serbest bırakıldık. örgüt kuranların başında s. eyuboğlu, a. erhat ve ben vardım bir üçlü (trio) olarak... üç buçuk ay geçiyor aradan, birbirimizi göremiyoruz koğuşlarda, son günlere dek. bu süre sonunda, savcının suçumuzu açıklayan iddianamesi çıka gelince, yerlere yatıyoruz gülmekten, kasıklarımız çatlarcasına. suçlama öylesine gerçek dışı, uydurma ve gülünçtü çünkü. ne var ki, daha önceki günler, anlatılmaz tedirginlikler, bilmeceler, ne olacağız kaygıları içinde geçiyordu. bu ara, haftada bir gün, avukatlarımız gelip bizi kabul odasında, görevlilerin gözetimi altında, yüreklendiriyorlardı. s. eyuboğlu'nun savunmasını, yakın dostu mehmet ali cimoz üstlenmişti danışman olarak. o gün, avukat gurubu (galiba üç kişiydiler), yazılı bir savunma ile gelmişlerdi. sabahattin'le azra adına hazırlanan savunmayı okumaya başladılar. savunmalar «ben komünist değilim» diye başlıyordu. ardından da bir sürü sözler sıralanıyordu. sol yanımda duran sabahattin'e bakıyorum. bir elinde sigara, gözleri yukarılara dikili, öyle duruyordu kımıldamadan. gözlerini yaş bürümüştü. tedirgin bir hali vardı. kendi hesabına, kendi ağzından çıkması uygun bulunan bir savunmayı dinliyordu. «beni bir an önce hapisten kurtarmak için, benim söyleyemiyeceğim sözleri, bana nasıl maledebilirler?» diye düşüp içlendiğini sandımdı o anda." (vedat günyol, giderayak, yaşarken 1, sf.208-209, çağdaş yayınları nisan 1989) üstadımızın alıntı yaptığım eserinde biz okuyuculara çizdiği özellikle yakından tanıdığı, dostu, dava arkadaşı sabahattin eyuboğlu resmiyle murat belge'nin çizdiği sabahattin eyuboğlu resmi arasında dağlar kadar fark yok, bizzat karşıtlık var. öyle ki murat belge'nin kemalizm'in süngülerinden kabul ettiği sabahattin eyuboğlu bizzat bu rejimin en sol & solcu düşmanı günlerinde kahır çekenlerinden olmuştur. ayrıca çok merak ediyorum, bir okuyucu herhangi bir edebiyatçının düşün dünyasını onu yakından tanıyan, beraber çeviriler yapmış aynı (siyasi) suçtan yargılanmış bir başka edebiyatçının kaleminden mi daha net öğrenebilir yoksa, o edebiyatçıyla tanışıklığının olmadığını baştan kabul edip, "feşmekan eserin çevirisinde x ile y arasındaki bölümü atladı" dan öteye gitmeyen verilerle hareket edip, bir başka edebiyatçıya eleştiri getirmediği vesikasını kabullenip başka da bir dayanağı olmadığı halde ideolojisini kritiklerine yedire yedire bir şeyler karalayan bir başka edebiyatçı, düşün adamından mı? biz olması gereken kaynaktan, yani vedat günyol'dan biraz daha yararlanalım, beslenelim: "duruşma günü geldi çattı. mahkemede, sabahattin yine solumda, azra da sağımda oturuyorlardı. harun karadeniz'in bir saat süren ve davayı kıyasıya çürüten, iddianameyi paçavraya çeviren o nefis, o soylu ve mertçe konuşmasından sonra iki kişiye daha söz verildi. sonra sıra sabahattin'e geldi gelecek. onu bir telaştır aldı. dirseğiyle dürttü beni:
    «vedat, bu ne böyle? kim yazdı, nasıl yazabildi? ver bir kurşun kalem, çabuk ol, düzeltmem gerek bunları» dedi ama, iş işten geçmişti. yargıç, seslendi kürsüsünden: «sabahattin eyuboğlu, sıra sizde» diye." (vedat günyol, a.g.e.) vedat günyol üstadımıza göre; sabahattin eyuboğlu'na "ben komünist değilim" dedirtmek zulümdü. murat belge'nin kemalizmi rasyonelleştirme çabasında olarak gördüğü bir edebi akımın en önemli temsilcisinin askerin önünde düştüğü duruma bakın hele!

    onun hakkında son sözü yine vedat günyol'a bırakıyorum, günümüze mesajı var üstadın!

    "sabahattin zaten temiz ve namuslu bir adamdı. bütün yaşamı, o onurlu yaşamı, bunun tanığıdır. amacım, kimi atgözlüklü kimselerin, kuş beyinlerinde yer etmiş olabilecek kuşkuyu lanetlemektir. sabahattin eyuboğlu saygın bir solcu aydın olarak yaşadı ve öyle öldü. ona saygı, tüm namuslu ve anlayışlı solcu aydınların, kendilerine olan saygılarıyla başlamalı, o saygıdan kaynaklanmalı derim. sizler ne dersiniz, ey namuslu solcu aydınlar?" (vedat günyol, a.g.e.)

    bu konuda konuşmaya devam ederiz.

    edit @: üşenmedim bu kadar yazı yazdım, onca destek mesajına rağmen bir tane karşı cevap almadım, karşıt entiri de girilmedi ama bu entiriyi zamanın ötesine yolladınız.burada yazılanların aksi yönünde fikir sunabilme yetisine sahip bir insan evladı aranıyor.
  • artık şaşırmıyorum sevgili sözlük, evet şaşırmıyorum sözlük, buyrun tartışalım; okuduğunu anlamayanlar, cımbızlamayla suçlayanlar, okuduğunu anlamamakla suçladıklarında, "heyecanlı kemalist" olarak ilan edilenler, konunun özünü kaçırıp, bir edebiyatçının, kültür adamının "peygamberleştirildiği" üzerine tartışma açan ve bunu olumsuz yargısı olarak sunan bir beyefendinin, adı murat'tır, ve adı murat olan şahıs, halikarnas balıkçısı için nasıl ki, ırkçı terimini kullanabilmişse, biri de karşısına dikilip ona murat diyebilecektir, evet heyecanlıdır, evet kemalisttir, hatta "mustafa kemal'in askeriyim" dyebilen biridir, evet heyecanlıdır, evet siyaset gütmez, "tümden milliyetçilere karşıyım" demez, dinler, okur, yazar, olumsuzlar, destekler ama asla ve asla "ben şu'culara tümden karşıyım" demez, evet heyecanlıdır, evet kemalisttir, evet murat'a murat der.

    iddia etmiyorum, yaşıyorum, ben halikarnas balıkçısı'nı, azra erhat'ı, eyuboğlu ailesinin o kültür adamlarını, sinanoğlu kardeşlerden, suat'ı, samim'i, oktay'ı ya da, hiç farketmez, kendini bilime, kültüre, araştırmaya, bu toprakların insanlarının geleceğini aydınlatmaya, yüzyıllara varan hükümranlıkları dağıtmaya çabalayan herkese saygılı, fikir sahibi ama öyle iki romandan iki karakteri alıp çarpıştırarak değil, gözleri kamaştırarak değil, okuyarak bilgi sahibi olarak, evet heyecanlıdır, evet kemalisttir, evet okuyacaksınız, okumazsanız, okumamış olduğunuz konularda fikir ortaya koyduğunuz zaman karşınızda, "evet heyecanlıdır, evet kemalisttir" diyen birileri mutlaka çıkacaktır. işte o zaman sabahın 6'sında, 7'sinde yollara düşen, akşamın bir körüne kadar, akademinin köhne koridorunda, yıllanmış odasında, içinden onyıllarca nice hocalar, nice öğrenciler geçmiş odasında, cicero'yu, caesar'ı, vergilius'u, horatius'u, tacitus'u anlamaya çalışan hocaları, hemen iki oda ötede yunan bölümünde ise, güler çelgin'ler, vedat çelgin'ler, faruk zeki perek'lerin, y. kenan yonarsoy'lardan devraldıkları bayrağı, yepyeni heyecanlara, yepyeni umutlarla dolu öğrencilere, bu ülkenin her manada, belki de o hep zikredilen seviyeye ulaşmasında çaba sarfeden yunan dili hocalarını düşünüyorum.

    aklım almıyor sözlük, murat belge diye biri çıkıyor, bu havayı hiç yutmamış, belli ki halikarnas balıkçısı üzerinden kemalizme geçirecek, grek-ion çatışması, çekişmesi üzerine tezleri olan, türkiye'de daha cumhuriyet'in ilk yıllarından itibaren bu yolda adeta , falanks içinde değil ama, savaşan bir balıkçı'yı eleştirmek bu kadar kolay mıdır, diye düşündürecek. üzerine uzun uzun yazılacak ama kimse okumayacak, tıpkı bay belgesiz'in getirdiği eleştirideki karmaşaya düşen biri gelecek, "peygamberini" savunacak, savunsun da hiç lafım yok, evet heyecanlıdır o da belki, evet o da bir yol tutturmuştur tabi, ama hiç problem değil. tek derdim şu, okusun, okuyun, okuyalım!!

    evet başlıyoruz, murat belge ne eleştiriler getirmişti?

    hb ve ardından gidenler humanist değil yani insan merkezli bir sistem idealiyle yanıp tutuşmuyorlar aksine, ırkçılar. kemalizmi rasyonel hale getirmeye çabalıyorlar. yoksa ben cımbızla mı aldım bu iddiaları? yok, bay belgesiz'in söz konusu röportajdaki bütün ifadelerini yayınladım. ne cımbızı? hepsini yayınladım. evet heyecanlıdır, evet kemalisttir, şimdi okuyacak sizlere, okutacak sizlere:

    bakın halikarnas balıkçısı ne diyor, adeta geleceği görmüş, kendisini ırkçı ilan edenleri görmüş, bakın ne diyor:

    "akademik diyorsun, bunun karşılığı bence dionisyaktır. bana kalırsa türkiye'nin dionisyak tarihini yazmalı. — meselâ bektaşîlerde içkinin yerini,tayin etmeli. zeybeklerde (bkz: io bakkhi) dionisyak akımı (cereyan demiyorum, aklıma mecra geliyor) takip etmeli. hani ya radyoda parazitli bir müzik dinlerken insan santrifüj kuvvetle parazitleri atar, ve onlara sağır kalarak musikinin çizgisine yapışıp onunla beraber gider. tarihte dionisyak olmayan ne varsa hepsini defedip, can kurtaran kaloması gibi dionisizme yapışakalmalı. <buraya dikkat>türk tarihi diye okutulan zırvalar hep harpler, zaferler, şanlar, methiyelerden ibaret, hani ya zafer alayı günleri kırmızı beyaz kâğıtlardan işporta malı taklar yaparız a, tarih diye laftan ve havacıvadan zafer takları!"

    ne kadar ırkçıymış halikarnas balıkçısı! murat belgesiz'e göre; kafasından maalesef (!) kötü düşünceler geçiyormuş!

    "bizde asıl abideler cami şeklinde tezahür eder, halbuki bu abidelerde, yani osmanlı kültürünün bu büyük örneklerinde sultanların multanların hiç payı yoktur. (ben kendimi bazen onlara şiddetle yabancı, bazen de şiddetle onlara ait hissediyorum) bu örnekler müşterek osmanlı say ve kültürünün eserleridir. meselâ mimar sinanbulgarlar bulgar'dı, diyorlar, varsın bulgar olsun, biz meleziz, mimar sinan'ın yaptığı bulgar kültürü değil, osmanlı kültürü idi. bugüne bugün bir bulgar kültürü yoktur. hem kültürün milliyetle ne ilişkisi var? o, yani mimar sinan, osmanlı mimarisinde dionisyak hamle ve atılıştır besbelli. bunu iyice anlamak için konya, karaman, sivas, erzurum, bursa ve son olarak istanbul mimarisini ele almalı. bana kalırsa asıl prototip efes'teki isabey camii. " (düşün yazıları)

    halikarnas balıkçısı, ırkçı olmakla suçlandı ya, ben suçlayanlara cevap verdim ya, benim cevabıma karşılık, murat belge'yi benim söylediklerime zerre cevap vermeden, zaten ion ve grek kültürlerine dair hiçbir şey bilmeyenlerin cevap vermeye girişmesi trajik karşılanabilir. zira bilmeyen ve okumayan için peygamberler vardır asıl. "hb'yi peygamberleştirdikleri için, eleştiremediler." eleştirisini getirenler bizzat kendi dünyalarının peygamberi ve okumadan, öğrenmeye kafa yormadan desteklendikleri kullarıyla yüceldiler. o halde bu görev benimdir, ben alıyorum klavyeyi elime;

    halikarnas balıkçısı'nın ırkçılıkla suçlanması bahsinde; konuya hakim olunmazsa, peygamberin peşinden koşulurken, ona adıyla seslenilmesine bile tahammül edilemediği bir ortamda, hb'yi "ırkçılıkla" itham eden ifadelere karşı söylemler getiriyorsam, evet heyecanlıyım, evet kemalistim *şu an ne alakası varsa*

    işte hb'nin kafasındaki ionya aydınlığı fikri, bakalım bunun güneş dil teorisiyle bir alakası var mı, yoksa bay belgesiz bu konuda neden bilerek konuyu saptırıyor. bakın hb nasıl anlatıyor:

    "milet'li thales ile ondan sonraki ionya filozofları entelektüel davranışın ilk örneğini verdiler. barbarlık içinde abanmış bulunan yunanistan'da karanlığa karşı duracak bir adam bile yoktu. fakat ondan sonra başka bir isyan baş gösterdi: bu seferki ahlakî bir isyandı. orfik teoloji (ahrete ait bir doktrin) tuhaf ayinler ve insanın davranışlarını düzenleyen acayip kurallar getiriyordu. ahretle, yani alt dünya ile ilişkide bulunduklarını iddia eden birçok mûrşid-i kâmiller türemişti. bunlara «bakid» ve «sibil» deniyordu. bu akımların da kaynağı aslında anadolu'da ve oradaki homeros gibi şairlerdedir. fakat anadolu'daki hayat o kadar neşeli, toprak o kadar verimli idi ki, cehennem tanrıçası persefon'un kurşuni renkli loş dünyası anadolululara hoş gelmiyordu. oysa yunanistan'da kıtlık kıranlık vardı. bu dünyada neşelenemeyenler öbür dünyada sevinmeyi umuyorlardı. işte bu akıma yine ionya filozofları, başta efes'li heraklit * ve kolofon'lu ksenofan karşı durdular. homeros eserlerini yazdıktan üçyüz yıl sonra, pizistrat zamanında homerik destanlarının panatenayik festivallerde okunması ve kutsal sayılması ile hellenik şuur yunanistan'da da uyandı."

    görüldüğü gibi yunan 'ın karşısına, ion kültürünü koyuyor balıkçı. bu teoriyi kendince, homerik hymnoslara dayanarak, edebi ve arkeolojik verilere dayanarak eserlerinde açıklamaya girişiyor. bu tez doğrudur demiyorum, herhangi bir tez doğrudur veya yanlıştır demiyorum. bu konuda ortaya atılan fikirleri teyid'in yeri burası asla değil. konsensus oluşturulur mutlaka, bilim dalları arasında uyumlu bir çalışma yoluyla balıkçı'nın tezi desteklenir veyahut kösteklenir. bu asla ve asla beni yaralamaz. beni yaralayan şu, biri çıkıyor türkiye'de cumhuriyet tarihi 'nin ilk yıllarında yaşamış -edebiyatımız hususunda- birini, belki de en son ırkçılıkla suçlanacak birini hem de elimizde onun bir dünya eseri mevcutken, yerden yere vuruyor,, belli birikimlere sahip olmamasına rağmen, "yanlış anlamışız, hb 'ye peygamber gibi tapıyorlar" diyebiliyor. sonra onun bu ifadelerine, hb'nin görüşlerini içeren entiriyle cevap verildiğinde, yok efendim "heyecanlı" yok efendim "kemalist" ünvanları takılıyor, onun yıl nutku'na referans veriliyor, güya belge ironisi sürdürülmeye devam ediliyor..

    ne olurdu ki okusanız? yunan ve ionya kültürü ve halikarnas balıkçısı'nın bu konudaki görüşleri ve azra erhat'ın humanizma anlayışını ortaya koymaya çabalayacağım. bakalım ben tam arena'ya girmişken, arena'dan kaçarak, seyirciler arasından yumurta atanlar onları da okuyacak mı..?

    bu konudaki bundan sonraki fikirlerimi hakettiği yerde; halikarnas balıkçısı başlığında bulacaksınız.

    * düşeceğim not tabi ki herakleitos'la alakalıdır:

    "tüm ephesos'lular gibi herakleitos da artemis'e baktığında onun
    zatında hem tanrı'yı hem de doğayı görüyordu. ama herakleitos'un
    gözleri diğerlerinden daha keskin olduğu için onun sözleri de tüm
    ötekilere göre daha derin ve engin idi. bir gün ona sordular; "doğada
    hem birlik olduğunu söylüyorsun hem hareket. oysa bunlar birbirlerini
    dışlarlar; birliğin olduğu yerde hareket olmaz, hareketin olduğu
    yerde de birlik. yani bir olan harekete geçince birliğini yitirir;
    hareket halinde olan ise ne orada, ne burada, ne şu, ne bu olduğundan
    ona var denemez." sonrasında, herakleitos, bu soruna hiç kimsenin
    beklemediği bir yanıt verir: "doğa kendini gizlemeyi sever. gizli
    olanı kavramak içinse gözler ve kulaklar yetmez. bakın artemis'e,
    hayatın ve ölümün tanrıçasına; bakın lir ve yay tanrısı apollon'a,
    gerilimden meydana gelen ahenk tanrısına.. o hayatın diyalektiğidir;
    o zıtların birliğidir ve o dünyanın gizidir. bunu kavramak için
    insanın ruhunu eğitmesi koşuldur. ve eğer insan ruhunu eğitmemişse
    gözler ve kulaklar o insan için kötü tanıklardır. hakikat düz bir
    görme ve duymaya kendini açık etmez. bir kez görüp de o görülen şeyin
    üzerine eğilip düşünülmedikçe, görünüşlerden hareketle gerçeğe doğru
    yönelmek mümkün olmaz." (kaynak: atlas, hasan demirbüker: herakleitos/@jimi the kewl)

    not: ayrıca murat bey'in başına musallat olmaya gerek var mı bilmiyorum, şaşkınlığa ya da?
    zira murat bey'in musallat oldukları hususunda ben üzerime düşen görevi yapacağım, belki diğer konularda değil ama bu konuda, okumamışlara ilgili kaynakları sunacağım, o zaman ister heyecanlı desinler, ister kemalist. ikisi de hoşuma giden ünvanlarmış zaten, şimdi anladım.
  • murat belge tıpkı çok sıkı takipçileri gibi canının istediğiyle, herkesi yargılayabilendir. o anlayışta ve onlar gibi düşünenlerin anlayışında konuya derinlemesine dalma veyahut konu hakkında uzun süre çalışmaksızın, masaya tez koymaksızın söz sahibi olabildiğini sanma durumu maalesef ülkenin araştırmacılarının nasıl da küçük şeyhlere dönüştüğünün, bilme ve merak'ın yerini itaat ve sonsuz bir saldırganlık hali almış olduğunun kanıtı.

    murat belge, mavi anadoluculuk akımının başta halikarnas balıkçısı olmak üzere; "kemalizmi rasyonelleştirmeye çalıştığını" iddia ediyor bunu da roman karakterleri üzerinde durarak temellendiriyor. oysa halikarnas balıkçısı'nın tezlerindeki asıl vurgu denemelerinde, eleştirilerindedir. pekala bakalım, 'murat belge'yi -karşı fikri okumadan- savunma hadisesi' ne gibi bir hezeyandır, inceleyelim. halikarnas balıkçısı bir tez ortaya koyuyor ve bu tezin güneş dil teorisiyle uzaktan yakından ilişkisi olmadığı gibi; antikite ruhundan da asla bağımsız düşünülemezdir. bakın efendim; murat belge'yi savunanlar şu ifadeleri cevaplayabildiler mi?

    "milet'li thales ile ondan sonraki ionya filozofları entelektüel davranışın ilk örneğini verdiler. barbarlık içinde abanmış bulunan yunanistan'da karanlığa karşı duracak bir adam bile yoktu. fakat ondan sonra başka bir isyan baş gösterdi: bu seferki ahlakî bir isyandı. orfik teoloji (ahrete ait bir doktrin) tuhaf ayinler ve insanın davranışlarını düzenleyen acayip kurallar getiriyordu. ahretle, yani alt dünya ile ilişkide bulunduklarını iddia eden birçok mûrşid-i kâmiller türemişti. bunlara «bakid» ve «sibil» deniyordu. bu akımların da kaynağı aslında anadolu'da ve oradaki homeros gibi şairlerdedir. fakat anadolu'daki hayat o kadar neşeli, toprak o kadar verimli idi ki, cehennem tanrıçası persefon'un kurşuni renkli loş dünyası anadolululara hoş gelmiyordu. oysa yunanistan'da kıtlık kıranlık vardı. bu dünyada neşelenemeyenler öbür dünyada sevinmeyi umuyorlardı. işte bu akıma yine ionya filozofları, başta efes'li heraklit * ve kolofon'lu ksenofan karşı durdular. homeros eserlerini yazdıktan üçyüz yıl sonra, pizistrat zamanında homerik destanlarının panatenayik festivallerde okunması ve kutsal sayılması ile hellenik şuur yunanistan'da da uyandı."

    cevap çok net hayır. niye mi? çünkü bu konuda o derginin adında olduğu gibi "birikim" kendilerinde mevcut değil. (ilber ortaylı'nın kendisi bile antikite konusunda türkiye'de yetkin bir otorite değildir. nasıl mı böyle rahat konuşabiliyorum? tansu açık'ın http://www.birikimdergisi.com/…m/kisi.aspx?kid=2476 adresinde de görülebileceği gibi aynı dergide humanizma yazısı vardır. ben aşağıda alıntılar yapacağım, ama o gözü kapalı ateşli taraftarlar bunları okuyamazlar. zira ben nasıl ki kafama estikçe fransız sosyalizmi üzerine burada ahkam kesemiyorsam veyahut akademilerden (istanbul üniv veya ankara univ. dtcf'den) bir hoca çıkıp da yaka paça herhangi bir fransız sosyalizmi üzerine eğilmiş bir kişiyi bir grubu hiç olmadık verilerle suçlu bulmuyorsa, o halde bu alanda çalışmış olan onlarca saygın hocaya ve hocaların hocaları hb, azra erhat, eyuboglu 'lar, sinanoglu ailesi'ne saygı gösterilmeli diye düşünüyorum. işte ilber ortaylı'nın, murat belge'yi filolog ilan etmesi de pek umrumda değildir. zira "filolog" terimi ile onun içindeki "klasik filolog" terimini ayrı tutmak lazım. zira bu bölümlemeler boş yere yapılmıyor. ilber ortaylı 'nın çok ama çok saygın bir hoca olması -kabulümdür- başka bir şey, o'nun bir başkasını hem de uzmanlığı olmadığı alanda otorite ilan etmesi başka bir şeydir. "otorite nerede?" bu soru içinse google'dan gerekli bilgilere ulaşmak yeterlidir. )

    birinci boyut: tartışmada bilgi sorunu

    okunmadığından mıdır, okunmasına rağmen anlaşılmadığından mıdır ben çok net biliyorum, aslında bu tartışmanın yeri mavi anadoluculuk başlığı ya da halikarnas balıkçısı; ama hayır bilgi bacon'la birlikte egemenlik aracı oluyor; doğayla olan karşılıklı sırasıyla; (batı için) antikitede do ut des ve ortaçağ'da intellego ut credam anlayışları yerini daha tek taraflı doğaya egemenlik bahsine bırakıyor. francis bacon 'a göre bilmek egemen olmaktı. doğayla bütünleşti ya, aydınlanıyordu ya insan; aslında bu pragmatist bir çerçeveden gerçekleşiyordu; insanın amacı sömürebilmekti onu. hatta kendi ırkından olup da, kendisi gibi gelişemeyenleri sömürmek. doğada ne varsa kullanmak, kendi yaşamını düzenleyip, zenginleştirmek ve işte tragedyanın en sağlam örneği; bu yolla da uygar olmak! işte günümüz uygarlığının kanımca en büyük açmazı bu noktada başlıyor. batı medeniyeti denilen şeyi, yunan mucizesi ve romalılık ruhu ile ilişkilendirmek hiç ama hiç boş yere değildir. türkiye'de humanizma aktiviteleri, düşün faaliyetlerini anlayabilmek için işte günümüz batısındaki tartışmaları, kültür üzerine anlayış farklılıklarını, doğu-batı sentezi veya çatışması üzerine çözüm yollarını iyi takip etmek lazım. ancak inanın bana buradan bakarak, orayı anlamak çok güç. bir kere latince bileceksiniz, balmumu odalardan geçeceksiniz. yunancaya hakim olacaksınız, o tarihi plutarkhos'un yunancasından kelime kelime okuyacaksınız. ardından çağdaş dillerden, ingilizce, almanca ve fransızcayı hem okuyabiliyor hem de yazabiliyor olacaksınız. yetinmeyeceksiniz; osmanlıcayı bilmek zorundasınız, farsçayı ve en nihayetinde türkçeyi kullanabilme gereğini duyacaksınız. onun dışında, iki ileri beş geri, on ileri on beş geri gider durursunuz ya da küçük küçük şeyhler belirlersiniz kendinize, sadece gazete köşelerinde, dergi köşelerindeki bilmem kaç satırlık makalelerle tartışma yürütürken bulursunuz kendinizi. o halde humanizma üzerine bilgi sorunu için çözüm, önce metot ve yol yordam bilmekten geçiyor. söz gelimi; tacitus'un germania'sını latincesinden okuyamayan, burada gelip de barbarlık kavramından söz etmemeli, etmesin de zaten. zira barbaros'un ne zaman günümz manasıyla barbarlığı, vandallığı tanımlar hale geldiğini o metinlerde çözümleyemeden, batılının sana "barbar" yakıştırmasını savuşturamazsın . savuşturmak mı mühim olan hayır? çarpıtma ve konuyu başka yere çekip, günlük siyasi çıkarlara yarım bilgiyi alet etme durumu her çağda yaşanmıştır, ne kelleler gitmiştir bu yolda, ne devrimler gerçekleşmiştir hatta ne linçler.. yarım bilginin olduğu yerde danton asılır, sokrates daimonlara inandığını bağıra çağıra söylerken, tanrılara inanmamakla suçlanarak zehir içmek zorunda bırakılır ya da cicero'nun kellesi o sevda uğruna senatus'da "egemen güçlerin emrine amade" senatorlerın önünde sergilenir. bilgi sorunu, yol yordam bilmekle, ona ulaşabilmek için deredeki taşlardan seke seke geçmekle çözülür. işte ben bu entirimde murat belge 'nin, hb ve arkadaşları için söylediklerine karşıt bir şeyler söyleyeceğim. onların ahlaksız saldırılarına aynı ahlaksızlıkla cevap vermişsem, benim bilgiye ve bu alana duyduğum sevdanın, heyecanın etkisindendir. neyse geçelim ikinci bölüme;

    ikinci boyut: türkiye'de humanizma tartışmaları

    alanında sunduğu makaleler açısından pek üretken isimlerden tansu açık hocanın (ankara üniversitesi dil ve tarih coğrafya fakültesi, eskiçağ dilleri ve kültürleri bölümü : http://www.humanity.ankara.edu.tr/tansuacik.html ) ne tesadüftür ki yine birikim dergisi'nde çıkmış "türkiye’de hümanizm tartişmalarina bir bakiş" yazısından alıntılarla bu ikinci boyuta dalmaya başlıyorum; evvela hoca, yazısında humanizma'nın sınırlarını nasıl belirlemiş olduğunu sunmuş;

    "hümanizm deyimi ile onunla birlikte geçen kimi anahtar deyimler, bütün bir cumhuriyet dönemi yazılı belleğinde yer alır: bir yazın ülküsü, ulusal yazın yaratma, klasik yazın, uygarlık değiştirme-batılılaşma, ortaçağ-yenidendoğuş (rönesans),yunan dünyası, doğu batı, bir ortaöğretim, yükseköğretim tasarısı bağlamlarında geçer1. hümanizm, doğrudan doğruya felsefelik bir ölçünme (fr. reflexion), düşünme konusu oluşturduğu ender örnekler dışında 1940 yılları dolayında, bir de 1970’li yılların başlarında, farklı biçimlerde düşünce gündemlerinden biri olmuştur. burada, salt felsefelik veriler sunmamakla birlikte aşağı yukarı bütünlüklü bir görünüm sunan 1960 yılına kadarki süre irdelenecektir. çünkü geri kalan dönemin tartışmaları dolaylı olarak, varoluşçuluk, marksçılık bağlamında gündeme gelir; ayrıca sözkonusu dönem, başta 1960 yılında yayımlanan suat sinanoğlu’nun l humanisme a venir kitabı olmak üzere kimi metinlerin üzerinde enine boyuna durmak gerektirir. yazıya temel olan -dilbilimcilerin deyimiyle- bütünce (corpus), gazete yazıları dışında tüm kaynakları kapsayacak biçimde, düşünce ortamını oluşturan bütün belli başlı dergiler taranarak oluşturuldu. ancak burada yalnızca belli bir süreklilik gösteren izleklere değinilerek toplu bir bakışa ulaşılmağa çalışılacak, öte yandan deyimin avrupa dillerinde geçirdiği anlamca dalgalanmalar yalnızca türkçe metinlere yansıdığı ölçüde ele alınacaktır."

    o halde bakalım yazıda neler var:

    "cumhuriyetin ilk yıllarındaki kültür, yazın tartışmalarına ışık tutan bir derleme var elimizde (kaplan 1981): 1923 tarihli yazısında m. şekip tunç, “münevverliğin esasını” oluşturan, lisede başlayıp üniversitede tamamlanan öğrenime fransızcada “insaniyet: humanité”sini yapmak dendiğini bunun, yunan roma yapıtları ile büyük klasikleri özgün dilinden okumak olduğunu yazar (455-460). cumhuriyet öncesinde yeni bir yazın açısından konu gündeme gelirken, cumhuriyetin ilk yıllarında “rönesans” örneksemesi de işin içine katılır. yakup kadri 1924 yılından “avrupakâri, avrupaî” başlıklı gazete yazısında maarif izlencesinin eksikliğinden sözeder, medrese ilga edilmiştir, durumu bir tür “rönesans” diye niteler, avrupa’da üçyüzyıl önce beş on dil, tarih meraklısının “hümanist”in bizim “insaniyatçı” dediklerimizin yaptığını düşünüp hüzünlenir, avrupa’da “hümanite”nin şimdi az çok lise öğrenimini kapsadığına değinir, tanzimat avrupayı avrupa yapan irfana ulaşamadıysa tek sebebi “hümanizm tezhibine” zerre kadar değer vermemesidir (535-538). sözlüklere bu anlamıyla girmemiş olan sözcüğe yeni bir anlam yükleyen, z. gökalp’tir (1972:104-105): fransızca “culture” sözcüğünün anlam ayırtılarını türkçeye taşır, ulusal kültür anlamına gelenini “hars”, matthew arold’u anarak uluslararası yüksek kültür anlamına gelenini “tehzib” diye ayırır. yakup kadri iki yıl sonra da türk devriminin kökleşmesi için “dört gözle beklediğimiz edebi ve bediî rönesans”tan sözeder (118-119); 1929 yılında hasan cemil (çambel) (66-68), 1934 yılında reşat ömer (irdelp) “kültür inkılabı”nı “rönesans” diye niteler. cumhuriyetin ilk yıllarında ortaöğretime avrupa edebiyatının girmesinden korku duyulduğunu iki savunu yazısı kanıtlamaktadır: 1927 yılında ali canip liselerde avrupa edebiyatının öğretilmesiyle “kozmopolit”leşileceği korkusuna karşı yazar (135-138); liselerden arapça ile farsçanın kaldırılmasından bir yıl sonra 1929 yılında yazan hasan ali (yücel) “kültürle medeniyetin” bütünüyle ayrı şeyler görüldüğü zamanlarda liselerde yalnızca türk edebiyatının öğretilmesiyle yetinildiğini söyleyerek yeni girdiğimiz uygarlık çevresini en iyi gösterecek araç edebiyat olduğu için, avrupa edebiyatlarının liselerdeki gereğinden sözeder (147-148). bu derlemeden son yazı 1935 yılından, ahmet ağaoğlu yunan latin kaynaklarından içmek gereği üzerinde durur, rus avrupalılaşmasında yunan latin yazınına dayalı lise eğitimine değinip, “tebaamız olan” güneydoğu avrupa devletlerinin bu yoldaki örneklerini hatırlatır, üniversitede -dtcf sözkonusu olmalıdır- iki saat latince yunanca dersi verilmeğe başlanmasını yetersiz bulmakla birlikte sevinçle karşılar, er geç o yola girmek gereğinden söz eder (491-494). kâzım nami duru ise 1934 yılında “humanisma” yazısında (duru 1934a) yunanca ile latince öğretiminin eğitsel, düşünsel, yazınsal yararından sözedip bunun “milliyetçiliğe” aykırı olmadığını belirtme gereği duyar, “türk milliyetçisi isek de beynelmilliyetçi olmağı da isteriz” diye ekler."

    "1932 yılında toplanan birinci türk tarih kongresi’nde, bütün dünya uygarlığı üzerinde kurucu olma hakkı iddia edilir, tarihöncesinde ortaasya’daki kuraklık sonucunda türklerin göçleriyle dünya uygarlıklarının oluştuğu önesürülür, iki kişi dışında sava doğrudan karşı çıkan yoktur. kongrede en çok gönderme yapılanların başında gelen yunanlılar konusunda, halet cemil çambelege medeniyetinin menşeine umumî bakış” adlı bildirisinde “klasik grek medeniyeti müstakil bir medeniyet değildir, onun aslı ege medeniyetinin doğurduğu iyon medeniyetidir” der (1932)1; ege uygarlığının arkasında minos, türk olan akalar yani mikenler bulunur; iyonlar etilerle ilişkileri sayesinde yükselmiştir. fazıl nazmi dolaylı karşı çıkışında ortaöğretim tarih kitaplarında eski yunan yer, boy adlarının türkçe kökenbilgileriyle açıklanmasına karşı çıkar, yer adlarının tutarsız yazılışından sözeder, onun saptamalarına samih rifat yanıt verir (215-221)."

    görüldüğü gibi söz konusu köken tartışmaları tüm hızıyla sürmüş. yani dönemin mühim araştırıcıları, hocaları arasında konu gidip gelmiştir, tartışılmıştır. taraf olanlar olduğu gibi o iddialara, karşı olanlar da vardır. zaten araştırma ve bilgiye ulaşma yolu da ancak böyle katedilir.

    "1932-1935 yılları arasında yayımlanan kadro dergisi biricikliğini vurguladığı devrimin ilk kez kuramını yapmağa, amaçlarını belirlemeğe girişir. derginin kurucularından y. kadri’nin doğrudan konumuzla ilintili yazısına rastlanmazsa da darülfünun tasfiyesinin hemen ardına rastlayan yazısında, burhan asaf (belge) (1933) üniversiteyi 1932’deki ilk tarih kongresinin amaçlarını anlamamakla suçlar. amaç avrupamerkezli tarih kaynaklarını eleştirmek, bilimdışı olduklarını kanıtlamak, avrupa’nın “tarihöncesi” olan devri bir “türk hümanizması” adına tarihin içine almaktır; ardından bilime müdahele edilemeyeceği ya da “bilim bilim içindir” düşüncelerinin 19. yy liberal zihniyetinin ürünü olduğunu belirtip liberalizm eleştirisine geçer. burada geçen “türk humanizması” tamlamasına, şu noktaya dek gözden geçirdiğimiz tanıklıklardan başka bir doğrultuda, terime, kimi insan bilimlerine biçtiği toptan “kanıtlama” göreviyle siyasal bir anlam yüklenir."

    söz konusu mavi anadoluculuk akımının aslında faşizan bir yönünün olduğunun iddia edildiği nokta dergisi nde; eyuboglu için de "militarizm" övgüsü yaptığına dair ifadeler geçmekteydi, bunu hatırlatayım önce. eyuboğlu'nun ilk kez bu tartışmalara katılması aylık insan dergisi (1938-1941) ile oluyor:

    "hilmi ziya ülken, nurullah ataç, sabahatin eyüboğlu ile muzaffer şerif’in (başoğlu) kurucusu olduğu celâlettin ezine’nin maddi olarak desteklediği aylık insan dergisi 1938-1941 arasında yayımlanır; gündeşi dört beş edebiyat, düşünce dergisi arasında en göz doldurucusudur, dergiye yahya kemal, ahmet ağaoğlu, pertev naili boratav da yazar. derginin sahibi h. z. ülken’in yazıları şu noktaya kadar kuşbakışı göz attıklarımız arasında sorduğu sorularla, ortaya attığı yeni görüşlerle en kapsamlısıdır. ilk sayıdaki yazısında (ülken 1938a) tanzimatın çeşitli katlardaki ikiliklerini saptadıktan sonra bunların bir düzeydeki devamı olarak gördüğü z. gökalp’ın “medeniyet-hars” ikiliğine değinerek, bir türk-islam harsı kurmak olanaklı mıdır, sorusunu sorar. buna tek koşut örnek japonya’dır. “rönesans” hamlesinin bizde yeni başladığını söyler, “kendimizi bulmak” bu yenidendoğuşun başlıca şiarıdır."

    aslında 1932’de türkiye’ye dönerek istanbul üniversitesi edebiyat fakültesi fransız dili ve edebiyatı bölümü’nde doçent olarak göreve başlayan eyuboğlu'nun söz konusu tartışmadaki yeri görüldüğü gibi 1938 yılında şekilleniyor gibi. ayrıca eyüboğlu tarafından yunus emre 'nin baş niteliği olarak belirlenen humanizmanın (zeki baştımar’ın “büyük türk hümanisti tevfik fikret” yazısındaki sıfat, 1960’larda mevlana’ya yakıştırılacak, `<<<<<` ama asıl sabahattin eyüboğlu’nun yunus emre’nin baş niteliği olarak öne süreceği, hümanizm kavramının `>>>>>` enikonu bir belirsizlikle yalnızca insancıllık anlamındaki bugüne gelen kullanımının bir ilk örneği sayılabilir.) ise anadolu humanizması olduğu da bir iddiadır, bir tezdir kabul edilebilir olmakla birlikte, ya oluşturulan konsensuslarla ya da bireysel karşı çıkışlarla reddedilebilir. 1940’lardan sonraki çalışmalarıyla etkin olan eyüboğlu'nun tercüme, yaprak, yeni ufuklar, tanin, cumhuriyet vb’ de çıkan yazılarıyla hümanist düşüncenin öncülüğünü yaptığını söylemek pek haksız değildir kanımca. ayrıca eyuboğlu, 1959’da m. ali cimcoz’ la eflatun’ dan yaptığı devlet çevirisiyle tdk ödülünü alacak kadar da iyi bir çevirmendir. (http://www.ata.boun.edu.tr/…sabahattin_eyuboglu.htm)

    o yıllarda hümanizm tartışmaları gündeme oturmuş:

    " derginin ikinci sayısındaki “humanisma” yazısında nurullah ataç (ataç 1938)1 fransız yazın tarihini gözönünde tutarak yunan roma yazın yapıtlarının bugünün okuyucusuna söyleyebileceklerinin sınırlılıkları üzerinde durduktan sonra yine de yunanca ile latincenin öğretilmesinin gereğini öne sürer, avrupalı olsaydım bu kanıda diretmezdim ama bizim klasik yazınımızın geniş, tam değildir, der. son olarak da dilimiz avrupa irfanından birçok kavramı düşünmemize elverişli olmadığından bu dillerin öğretiminin kurulacak olan bilim, düşün diline doğrudan temel sağlamada yararına değinerek yazısını bitirir. yunan ve latin klasiklerinin çevirilmesinde en çok emeği geçmiş, yazılarıyla bu konuyu gündemde tutmuş olan n. ataç bu dillerin ortaöğretimde öğretilmesini ömrünce savunacaktır. derginin üçüncü sayısında h. z. ülken “yunan mucizesi”(1938b) yazısında e. renan kaynaklı deyimleşmiş bu sözün ardındaki uygarlık tasarımını kurcalar, onu bengi (ebedî) bir örnekçe değil tarihsel bir aşama olarak anlamak gerektiğini önesürer. tarih kongrelerinin etkisi kendini duyurur, zaten bilinen bir bölük büyük kültür başarısının doğu akdeniz’deki kaynaklarını sıraladıktan sonra en önemli kök olarak sümer-anadolu yolunu anar; “kök” arama merakını durduramaz, din, musiki konusunda yunanistan’ın doğusundan kökenler sıralar. derginin 6. sayısında on yıldır dergilerde felsefe, toplumbilim yazılarına rastlanan, kabataş lisesi felsefe öğretmeni hatemi senih sarp’ın “içtimaî ümanizma” (1938) yazısına rastlarız. yazı hümanizme yalnızca gününün kimi felsefe sorunları bakımından değinmesiyle dikkat çekicidir. sözcüğün fransızcada 19.yyın son çeyreğinde ortaya çıkışını, bir de i. babbit’in akımını anar. ardından toplumsal bir felsefe olarak “humanizma”yı ele alır, sonu liberalizme varan soyut biçimde eşitlikçi birey, bireycilik karşısında kişiden, kişicilikten personalismeden söz ederek ona getirilen eleştirileri sıralar; insan ne deneysel bilimlerin yoluyla yasalılıklar aranarak ne de tarih içerisinde, toplumsallığı içerisinde araştırılabilirdir."

    nurullah ataç'ın derginin ikinci sayısındaki yazısı için azra erhat 'ın düşüncelerini tansu açık şöyle aktarıyor:

    "azra erhat bu yazıyı büyük bir atılıma yön verecek bir nitelikte görür, ayrıca derginin programı gibi görür ki derginin diğer yazıları bunu doğrulamaz; erhat ayrıca klasik kültür üzerine son kırk yılda dile getirilen düşünceleri özetlemek gereğinden sözeder (erhat 1977 : 112-113; 117). o yıllarda hümanizm tartışmalarının gündeme oturduğunu gösteren bir belirti de hüseyin cahit yalçın’ın her şeyiyle tek başına çıkarttığı fikir hareketleri dergisinde 1938-1939 yıllarında hümanizmle ilintili bir dizi kısa çeviri yayımlanmasıdır (sayı 262, 265,268, 271, 274, 280): bu yazılar milletler cemiyeti’nin düşünce işbirliği enstitüsü’nün düzenlediği başkanlığını paul valéry’nin yaptığı 1936 peşte toplantısının seçme bildirilerinden oluşur; sorular “humanité” ile “humanisme” arasındaki, klasik “humanités” ile yeni eğitim tasarı arasındaki bağıntılar, çağdaş bir “humanisme”in tanımıdır; yazıların gösterdiği gibi konu eğitim, uygarlık tasarımları bakımından avrupa’da da tartışma konusudur. "

    üçüncü boyut: yunanca ve latincenin eğitim hayatımıza dahili konusu

    "sırada çok yankı uyandırmış bir yazı dizisi var. burhan asaf belge ulus gazetesindeki köşesinde on sekiz yazılık bir dizi yayımlar (belge 1938). a. oktay’ın (2002: 233) “hümanizmin kültürel bir tercih olarak yarı resmileştirilmesi” olarak nitelediği bir yazıdır bu. belge’nin değerlendirmesinde yenidendoğuş, hümanizm, ulusal kültür aynı düzlemde ele alınır. bu bakımdan şu noktaya dek gözden geçirdiklerimize oranla bir yenilik taşımaz. yenilik klasik lise önerisidir; gerçi bu yazı dizisinden aylar önceki bir belge bu konuda bir tasarının varlığını ortaya koyar. dtcf klasik filoloji bölümünün kurucusu georg rhode 9.2.1938 tarihli bölüm yazışmasında ortaokulda latince yerine yunancayı önerir kültür bakanına, lisede her ikisi de okutulacaktır. önce bir ‘tanzimatın kültür çıkmazı’ çözümlemesiyle karşılaşırız, o zamanki engellerden biri dilse öteki “münevver”in hümanist değil kozmopolit olmasıdır 1. şark hümanizminin çocuğu olsa da ahmet mithat, muallim naci övgüye değerdir, batı kültürüne geçmenin gereği olarak kaynaklarına gitmekten başka yol yoktur, bahçe temizlenmiştir, yapılacak aşının adı hümanizmdir; bunun yolu hümanist liselerden geçer, en az üç merkezde bunlardan kurulmalıdır. buradan çıkacak gençlerin bir bölümü liselerde öğretmen olacak, bir bölümü dtcf’de okuyacak, bir tarihten sonra lise öğretmenleri yalnızca bu tür lisenin mezunlarından oluşacaktır, bu son aşamaya yirmi beş yıldan önce ulaşılamaz. yazıya geniş bir karşılık h. z. ülken’den gelir (1939): kemalizmin kökü doğuda olan her geleneğe düşman olduğunu söyleyen b. belge’yi geçmişe en geniş ölçekten bakınca doğu-batı ikiliğinin kalmayacağını söyleyerek yanıtlar. hint, çin, islam “humanizma”larını anarak sermaye birikimi sonucu kapitalizm öncesi toplumların çöküşe geçtiğini belirtir. üzerinde düşünülmesini istediği noktalar arasında latin-yunan eksenine terim, metin, öğretim bakımından ne ölçüde gireceğimiz; geçmişi yeni bir açıdan incelemek de vardır. yunan-latin “humanizma”sına aşılanarak yenidendoğuşunu yapan halkları dört öbeğe ayırır: dil ile dinin ortaklığından, yalnızca dinden -alman, rus-, ümmet terbiyesinden geçmeden çağdaşlaşanlar –fin-, ne dil ne de dinin latin dünyasına bağlamadığı japonlar, türkler. bizde belli oranlarda “latin-yunan”ın yanısıra “arap-fars”ın da payı olacaktır. mayıs 1939 tarihinde toplanan birinci neşriyat kongre’sinde, ilgili encümen cumhuriyet döneminde henüz geniş kapsamlı hiçbir örneği yayımlanmış bulunan ansiklopedi, sözlük, başvuru kitaplarının yayımını önerir (birinci türk neşriyat: 112-118); bir çeviri dergisi ile tercüme bürosunun kurulması önerilir. bu kitapta ayrıca, o zaman varolan iki üniversitenin -aslında bir üniversite ile dtcf’den söz etmek gerekir zira henüz ankara üniversitesi kurulmamıştır- türkçenin tarihinden yayımlanmasını önerdiği yapıtlar listesine; dtcf klasik filoloji bölümünün kurcusu georg rohde’nin türkçeye çevrilecek klasikler üzerine düşüncelerine rastlarız (397-402). temmuz 1939 tarihinde toplanan i. maarif şûrası’nın arefesinde türkiye’de yirmidört ilde lise vardır; içlerinde j. dewey de içinde olmak üzere eğitimin düzenlenmesi konusunda cumhuriyet döneminde önerilerine başvurulan yabancı uzmanlardan lisede latince yunanca öğretimi konusunda bir öneri gelmemiştir, baş sorun mesleki teknik öğretimdir. maarif şûrasının yüksek öğretim oturumlarında liselere latince yunanca dersi konmasını ilk ortaya atan cevat dursunoğlu’dur (birinci maarif : 394), saim ali dilemre buna şiddetle karşı çıkar (404), e. hirsch haftada iki üç saatle bu işin olamayacağını kendi lise deneyiminden örnekler (403), halil vedat fıratlı doğru dürüst bir üniversite için klasik lisenin gereğini belirtir (408), zamanın iü edebiyat fakültesi dekanı hâmit ongunsu ertesi gün konuyu tekrar açıp hümanizmi tarih bilinciyle bağlantılı olarak ele alır: latince yunanca hiç olmazsa lise son sınıfa konmalıdır, lise için gereken üniversite için de gerekir , ancak o günün koşulları bunlara elverişli değildir; yaşayan ya da ölü dilleri “ikinci nevi” bir araç olarak görmediğini ayrıca belirtir. ismail hakkı baltacıoğlu hümanizmi üniversite eğitimiyle bir tutmaktadır (460-462)"

    dördüncü boyut: halikarnas balıkçısı

    "yunan imgesinin kaynağı olması bakımından füruzan hüsrev tökin’e, halikarnas balıkçısı’na değinebiliriz. f. h. tökin’in “yunan kültürünün kaynağı anadolu’dur” başlıklı yazısında (1950a) mısır, sümer eti, yunan; son halkadan latin, islam, oradan da batı kültürü, tümüyle tek bir zincirin halkaları olarak tasarlanır, dahası yanlış yorumlanmış bir takım hitit incelemeleri alıntılanarak dionüsos anadolulu yapılır. tökin daha önce anılan yazılarındaki temel düşünceleri cumhuriyet devrimleriyle birlikte ele alarak genişlettiği kitapçıklar yayımlamıştır. örneğin (1951) kitapçığının ilk tümcesi şöyledir: “batı kültürünün gerçek öğreticisi sayılan klasik kültürün ilk kaynağı anadolu’dur”; ikinci tümce ise bugünkü bilgilerimize göre dünyada ilk tiyatronun ankara’dan yirmi mil ötede oynandığını kesinler- evet aynen böyle! ardından aynı yıllarda eskiçağ anadolusu üzerine yazmağa başlayan halikarnas balıkçısı’nın anadolu tanrıları (1955) kitabındaki cetvele benzer bir sıralama gelir, bir yakada roma çağı da içinde olmak koşuluyla anadolulu “hemşehri” şair, bilgin, düşünürler, öte yandaki cılız mı cılız listede yunaneli. büyük uyanış (1953) kitapçığında da benzer görüşler yinelenir. balıkçı’da da rastlayacağımız, ‘avrupa ülkelerindeki büyük uyanış anadolu’dan batıya doğru ilerleyen kültür dalgasıyla olanaklı olmuştur’1 savı bu kitaptadır. ilk dil-tarih kongrelerinde kuzey yarıkürenin bütün bir uygarlaşma tarihinde türkler kilit noktasını oluşturur iken, belli başlı bütün kültür dilleri türkçeyle bağlantılı iken şimdi yunan uygarlığını yaratan soya sahip çıkılmaktadır. bunun içerimleri neler olabilir? uygarlığın taşıyıcısı soy olarak tasarlanmaktadır, bir uygarlık tasarımında en temele yerleşmekle, ulusçu böbürtü geçmişe yansıtılmıştır. süreklilik gösteren yapıların ortaya çıkartılması için en başta dizge, yapı kavrayışının bulunması gerekir; oysa nesep, soy örneğin kutsal kitap’ın nuh’un oğulları anlatısındaki gibi olabilecek en basit geçmiş tasarımıdır.yoksa dna araştırmalarının tanıtladığı gibi anadolu’nun kimi bölgelerinde eskiçağda yaşamış kişilerin soyundan gelme kişilerin yaşadığı kuşkusuzdur .
    suat sinanoğlu konuyu uygarlık tasarımına bağlayarak klasik bir ortaöğretim kurumunun kurulmasını ileri sürer; değil mi ki içten sönmüş, yaratıcı kudretini yitirmiş doğu uygarlığı yerine seçilen batı uygarlığının kaynakları yunan-roma dünyasındadır (sinanoğlu1952). bu yazıyı yankılayan yanıt yunan-latin ahlak anlayışını genel çizgileriyle irdeleyen o. burian’dan gelir (1952) . nermin abadan (1956) “humanist eğitim hakkında” yazısında epeydir teknik öğretimin alanının genişlemesi karşısında kimi amerikan üniversitesinde uzmanlık bilgilerinin verilmesinden önce dünyayı bütün olarak kucaklayan bilginin verilmesi yönündeki eğilimi belirtir. abadan’ın yaptığı hümanist eğitim bölümlemesi en eski örneklere dayalı, retorik, tarih, felsefe, edebiyat bölümlemesidir; bunları yalnızca anmakla yetinir, ayrıntılı bir eğitim tasarısı sunmaz, yunanlılardan başlayarak andığı yazarlar arasında batılı olmayan bir tek yunus vardır. ona göre bu ana metinlerin okunması öncesiz sonrasız değerlerle temasa geçmek, geçici ile kalıcıyı ayırt etmek bakımından eğiticidir. "

    hatta tansu açık 'ın düştüğü not ise halikarnas balıkçısı'na getirilmiş bir eleştiri mahiyetindedir:

    "halikarnas balıkçısında batılılaşmak, cumhuriyet devrimleri izleklerine rastlanmaz, aradaki çağları atlayarak batı anadolu halkında eskiçağı bulur; yalnızca soy gerekçesinden olacak biz “klasik çağın gerçek varisiyizdir” (1955: 4); bütün çabası yunan uygarlığının temeli ionlar akalar yunanlı değildir, büyük kültür başarılarının dinlerinin ardında anadolu “köken”ler vardır önermelerini kanıtlamaya çalışmak olacaktır. dolaylı olarak ilk tarih kongresinin bir yönünü sürdürdüğü bu savlarla yahya kemal’inkini karşılaştırsak “biz coğrafyaca, kısmen de medeniyetçe yunanlıların vârisiyiz. bu verasete din mâni olmuştur” diyen yahya kemal (yücel 1989: 255) ağır çeker. balıkçının sıraladığı “anadolulu”lar klasik çağ öncesi yaşamış kişilerdir, zaten platon, sokrates , tragedya şairleri, aristoteles ilgisini çekmez, ilk ikisi için ayrıca ağır lâflar eder, geniş bilgi için (kranz 1999: 93-157). dolayısıyla tanıl bora, balıkçıda “tarih tezi”nin milli evrenselciliğinin naif bir esintisini sezmekte haklıdır (1998:38). herkül millas’ın dikkat çektiği ( 2000: 240) “tarih ve batı görüşü” yazısında düşünür, konuşur insanın orta asya’da türeyip, göç sonucu akdeniz’e doğru aktığından söz eder ( 1971: 60). herkül millas’ın vardığı sonuca göre 1966 yılında yayımlanan turgut reis romanında tek bir olumlu hıristiyan yoktur, türk akıncılarsa yalnızca tutsakları kurtarmak için saldırır (millas 2000: 126-129). yazarlık yaşamında eskiçağ çok sonra gelir, kendi ağzından altmışından sonra mitologyayla uğraşmağa başlamıştır (kocagöz 1973). halikarnas balıkçısından kaynaklanan toptan nesebe dayalı “köken açıklamalarını” son yıllarda arkeolog cengiz işık savunmaktadır; bunca zaman savlara yeni bir öğe eklememiştir: aynı listeler, yunanlıların yaratıcı olmadığı, bilim ile sanatın anadolu’da doğduğu (aynen böyle!) savları için (işık 2003)."

    görüldüğü gibi salt roman karakterlerinden değil, aynı zamanda balıkçı'nın tezleri üzerinden eleştirilebilmesi olanaklıdır, ama tabi konuya hakim olan için geçerli bir husus bu.

    ayrıca çiğdem dürüşken hoca 'nın http://www.kabalciyayinevi.com/…mantasyon.asp?tip=2 adresinden elde edilebilir olan humanitas dizisi için kaleme aldığı yazıda da o yıllara ve söz konusu emekçilerin üretim ve çalışma şartlarına yönelik bilgi almak da olanaklıdır.

    "edebiyatımızda çeviri ırmağına, yunan ve latin klasiklerinin belli bir program çerçevesinde katılması ve ilk ciddi örneklerinin yayımlanması,1 dönemin milli eğitim bakanı hasan ali yücel’in girişimiyle kurulan ve 28 şubat 1940 yılında ilk toplantısını gerçekleştiren tercüme bürosu’nun yoğun çalışmaları sayesinde olmuş ve diğer dünya klasiklerinin yanında yunanca ve latince klasikler de dilimizde bizimle sohbete başlamıştır. ülkemizin yetiştirdiği klasik filologlar arasında özel bir yeri olan azra erhat, klasiklerin çevirilerine öncü olan tercüme bürosunun çalışmalarını kültürel bir çığır olarak değerlendirir ve 1975 yılında yeni ufuklar’da çıkan bir yazısında, o dönemde yüreğinde hissetmiş olduğu heyecanı adeta yeniden yaşayarak şöyle dile getirir: '“ömrümde geçirdiğim büyük şoklardan biridir: 1939 sonbaharında birinci neşriyat kongresi toplanmış, 1940’ın başlarında da maarif vekaleti’nce tercüme ettirilecek klasikler listesi çıkmıştı. işte bu liste elimize geçince çarpıldım, göklere, yıldızlara merdiven dayanmış da biz o merdivenlerden yukarıya tırmanacağız gibime geldi. bir gün fakülteye giderken nurullah ataç’a rastladım:
    -nasılsın bakalım, kedi yavrusu, dedi kıs kıs gülerekten.
    kedi yavrusu derdi bana, bu deyiş de ustanın bir okşayışı gibiydi benim için.
    -heyecan içindeyim, nurullah bey, bu klasikler listesi ne? kim çevirecek bunları? başta homeros… sophokles, platon… daha kimler kimler, bunları türkçe’ye çevirtecekmişsiniz, olmaz ki çevirebilecek adam yok ki türkiye’de.
    -yok mu? görürsün. ilkin senden başlayacağız, hangisini seçtin bakalım?.....
    ……….
    tercüme bürosu, tercüme dergisi ve klasikler çevirileri türkiye’de bir çığır açmıştır….bu çığır kültür ve edebiyatımıza yenilik getirmekle, dilimizi biçimlendirmekle kalmadı, yayın hayatımızı da bir düzene soktu, bilimde metne ve somut gerçeğe dayanmasına yol açtı, dünya düşünü, yazını ve sanatı ile alışverişe koydu türk aydınını ve sanatçısını. yazara ve okura bir kitap ahlakı aşıladı.”' "

    beşinci boyut: halikarnas balıkçısı takipçileri tarafından eleştirilemez bir peygamber gibi miydi?

    bu sorun ise tümüyle murat belge 'nin abartısıdır. zira azra erhat 'ın salt düşün yazıları nda bile bir sürü eleştirisi vardır. hem metot hem bilgi yönünden. örneklere bakalım mı?

    "
    sf. 34

    aslında h.b., kaynaklarına çok saygılı bir kimsedir, kimden ne aldığını titizlikle belirtmek isteğini taşır, ama düşüncesinin hızlı akışında bir kaynağını, bir alıntısını bilimsel yöntemlerin ve kuralların gerektirdiği biçimde bildirse de, koşaradım ilerlediği yol boyunca bir başka alıntısını belirtmeyi unutur.

    sf. 35

    iolkos tesalyada bir liman şehridir. söylenceye göre, karadeniz'e altın postu aramaya çıkan argonautlar, bu limandan açılmışlardır. h.b. resmini çizdiği bu artemis'in imgesini nerden aldığını bildirmemektedir. ben de şimdiye dek yaptığım araştırmalarla bu resmin aslını bulamadım.

    sf. 47

    dişi dionysos tapıcılarına 'bakkha' ya da 'mainad' denilir: erkeklere h.b. savına göre; 'iobakkhi' denmiştir anadolu'da. h.b. bu savında herodot'un kit. iv. 46. 73. ve 76. paragraflarına dayanır, ne var ki buralarda bir kez olsun 'iobakkhi' gibi bir deyime rastlanmaz.

    sf. 143

    böyle bir şehrin adı ilyada'da geçmez, yalnız bir kez il. l. 39'da apollon smintheus'tan söz edilir.

    sf. 156

    prolegomena denilen eserin kimden olduğu burada belirtilmiyor.

    sf. 159

    bu tanrıçanın adına r. graves, 21.4 'te değinilir, ama h.b. , brizo hakkında söylediklerini yalnız graves'ten almış değildir.

    sf. 162

    h.b., ingilizce olarak verilen bu metnin kimden olduğunu belirtmemiştir. bu metni r. graves'de bulamadım.

    sf. 166

    halikarnas balıkçısı'nın bu «iktibasını» aydınlatmak benim için bir sorun olmuştur. balıkçı bu metni nerden aldığını bildirmez. metni ingilizce olarak verdiğine göre bir çevirisinden almıştır, ama bu çeviri kimindir, hangi kitapta yayınlanmıştır? elimde bulunan almanca nietzsche kitaplarını karıştırdım, bu çevirinin aslını bulamadım. kaldı ki çevirinin aslına bakılırsa, kısaltılmış bir metne, bir özete benziyor. çünkü nietzsche bu fikirleri birçok eserlerinde dile getirmiş, ama hiçbir yerde bu kadar kısa biçimde değil, işin içinden çıkamayınca, hacettepe üniversitesi, felsefe profesörü dr. ioanna kuçuradi'ye baş vurdum. sayın kuçuradi bu metnin nietzsche'nin «götzendammerung» (putların alacakaranlığı) adlı eserinden alınmış olabileceğini bildirdi. bu kitabın «was ich den alten verdanke» (eskilere neler borçluyum) bölümünde balıkçı'nın naklettiği parçalar, tümceler bulunmaktadır, ama arka arkaya değil. demek ki bu alıntı ingilizceye özetlenerek çevrilmiştir. h.b.'nm bunu tam kaynağından bildirmemesi bir kusurdur. a.e

    sf. 172

    burada da alıntının nerden yapıldığı belirtilmemiş. r. graves 'in kitabında arayıp bulamadım.

    sf. 173

    balıkçı'nın burada kuşak sözcüğüne daha alışılmamış gibi takılması şaşılacak şeydir,..

    sf. 192

    h.b. bir gazetede palamedes olayının ilyada'da geçtiğini yazmıştı da ben doğru olmadığını belirtmiştim.

    sf. 194

    burada h. b., bir yanlışlık yapmış olsa gerek, , stesikhoros diyor, oysa homeros ile stesikhoros'un meleagros'tan dem vurduklarını söyleyen simonides' tir, bu lirik şair kendinden yüz yıl kadar önce yaşamış ve destansal ilahiler ve övgüler yazmış olan stesikhoros ile homeros'tan söz edebilir; elinde bir ilyada'nın bulunması olası olan da elbette ki simonides'tir. h. b., iki adı yazarken karıştırmış olacak.

    sf. 195

    h.b. sının herhalde gene gilbert murray 'den aldığı bu tümcek "he mentions" diye başlamakta, ne var ki bu "he " nin kim olduğu anlaşılmamaktadır.

    sf. 200

    h.b. 'sının burada, tantalos'a neden izmirli dediği anlaşılmaz, tantalos sipylos, yani manisa dağının ve eteğindeki magnesia'nın kralı olarak bilinir, ionya'lı değil, lydia'lıdır. izmirli demesi genelleme olsa gerek, çünkü başka yazılarında tantalos ve pelops 'un asıl kaynağını kesinlikle belirtir.

    sf. 203

    h.b. bundan sonra yaptıgı ingilizce alıntıların nereden, kimin hangi eserinden olduğunu belirtmiyor.

    sf. 204

    akhilleus'un klasik sonrası zamanlarda yapılan etimolojisine göre bu ad a-keilos'tan gelmedir ve dudaksız anlamına gelir. oysa bu açıklama uydurmadır, sözlüklerin hepsinde akhilleus'un etimolojisinin bilinmediğ kayd edilir. h.b., kendisinin de uydurma dediği bu efsaneyi nerden naklediyor? g. murray'den olmasa gerek.

    böyle bir olgu ilyada'da kesinlikle yoktur, akhilleus myrmidon ordusunun başındadır ve bu ordu öbür akha komutanlarından epey ayrılmaktadır, hatta troya önündeki akha'ıar kampında uzak bir yerde yer almaş bulunmaktadır. tabii îl-yada'ya göre, ne var ki h.b., burada söylediklerini llyada'dan başka kaynaklara dayanarak söylüyor. bu kaynakları ne yazık kî yeterince bildirmiyor.

    sf. 205

    bu kez h.b. fransızca bir metin kopya etmektedir. acaba nerden alınmış bir metindir bu?

    sf. 212

    bunun artık kesinlikle ileri sürülemediği blegen kazılarında ortaya çıkmıştır. bkz ilyada önsözü

    sf. 213

    önce r. graves'in, sonra da h.b.'sının home-ros'tan bunca yüzyıl sonra yaşamış bir bizanslı sözüm ona bilginin savlarına dayanarak bu çirkin, troilos öyküsünü ilyada'dan bilmeleri şaşılacak şeydir. ingiliz yazarı bu troilos işinde herhalde shakespeare'in etkisinde kalıyor, ama h. b., akhilleus'un ilyada'da canlandırılan kişiliği ile bu çeşit sapıklıkların bağdaşmadığını nasıl görmemiştir?

    sf. 214

    görüldüğü gibi r. graves 'in savını kanıtlamak için baş vurduğu kaynakların hepsi, klasik çağlardan çok sonralarıyla ilintili pek güvenilmez görülen kaynaklardır.

    sf. 216

    troilus and cressida 'nın kaynakları besbelli ki ortaçağ şövalye romanlarından gelmedir. h.b., bunu belirttiği halde, nasıl oluyor da ilyada'da hiç sözü geçmeyen , daha dogrusu ilyada'da briseis olarak geçen bir kızı kalkhas'ın uydurma bir ihaneti öyküsüne bağlayıp homeros ile ilintili gösteriyor; buna da şaşılır.

    .. keçi değil, geyiktir.
    .. burada h.b. ne demek istiyor, belli değil, olduğu gibi aktarıyorum.

    sf. 217

    bu çeşit savlar ne yazık ki bilimsel olabilecek hiçbir esasa dayanmamaktadır. h.b. mythoslara tarihsel oluşum ve gelişim içinde eklenen kimi motifleri bir tüm olarak almakta, çeşitli söylence anlatımları arasında hiçbir ayırım yapmamaktadır.

    sf. 220

    bundan sonraki alıntının kimden oldugunu belirtmiyor h.b., gene guthrie'den oldugu kanısını verir.

    sf. 224

    h.b.'sının homeros'tan sonra uydurulmuş oldukları besbelli olan bu çeşit söylenceleri ilyada'da araması, bunlar ilk anlatımda vardı da sonra atıldı gibi savlardan yana çıkması bir çelişkidir. h.b., bu konularda hem batılı bilginlere karşı çıkmak ister, hem de onların kullandıgı belge ve savları işlemekten kendini alıkoyamaz.

    sf. 225

    h.b., bu parçayı r. graves, 39.8'den almıştır, kaynak göstermemiş.
    "

    görüldüğü gibi salt bu eserde bile, azra erhat'ın özellikle homeros ve ilias'a dokunan h.b. savlarına tepkisi çok serttir. bırakın h.b.'na bir peygamber bir itaat etmeyi, onu bu hususta yerden yere vuruyor, çok net. murat belge'nin eleştirisi de düşüyor haliyle.

    evet entirimi kesiyorum burada, yeteri kadar o döneme ve o dönemin zihniyetinde üretim çabalarına başka başka başlıklarda değinmeye devam edeceğim.

    not bu entiri kötülense ne olur, o sıkı takipçilerinin canına okuyan bir yazı oldu bu.
  • murat belge kendi alanında *belgeli* *saygın* *akademik* veya herhangi bir sıfatla anılabilir bir kişidir, muhakkak ki onu kendi alanıyla yargılamak ne benim ne de başkasının görevi olabilir, fakat konu üzerine uzun uzun araştırma ve derin analizlerde bulunmamış birisi murat belge dahi olsa eleştirilebilir, ortaya konan fikirleri *ister burada yazarlarla tartışmaya tenezzül etsin veya etmesin bu benim sorunum değil ben kişilerle uğraşmam, bizzat konuya eğilirim.* hatta mezun olduğum lise bile *kaldı ki evvela bilgece (!) yaklaşırcasına, gülümseyerek olgunca tavır takınırken, birden kapasitesi gereğince (darlık durumu) saldırmaya başlayanlara, hala ve hala ion-yunan çatışması üzerine fikir beyan edemeyecek olduğundan üsluba ve hatta benim mezun olduğum liseve eğitim sistemi üzerinden beni eleştirmeye kalkanlara karşı* savunmam için beni bekleyebilir. görüldüğü üzre bir kişiyle değil, birçoğuyla bir savaşa girişiyorum. maalesef azınlıkta kalan görüş benimkisi. maalesef herkes ve her şey her türlü eleştirilebilecekken, tutarsızca istedikleri yöne çekemediklerinde saldırganlaşara karşı hala ve hala konunun özüyle alakalı bilgi vermeye çalışan yine benim. öyle tutarsızlar ki; önce "neden bu kadar akademik bir entiri giriyorsun? bunun yeri burası mı?" diye eleştiriyorlar, benden cevap alamadıklarında, üslubumu ve metodumu ancak benim ayarlayabileceğimi anladıklarında bu sefer metodumun "demek ki alıntılar yanlış, mantık zinciri kopuk.." şeklinde eleştirilebilmesi durumunu söz konusu edebiliyorlar. niye? çünkü cevabı çok basit konunun özüyle zerre alakaları yok, okumamışlar. ion-yunan çatışması üzerine tezlerden bahsediyorum, adam bana çıkıyor kenan evren lisesi diyor, ben burada türkiye'de humanizma tartışmaları'na değiniyorum, kaynak vererek en uç künyesine kadar veriyorum adam bana perseus sitesinden bahsediyor ki o perseus'un zerre alakası yok konumuzla.
    ben biliyordum başıma gelecekleri, okumadıkları için konunun özünden sapıp, ya çok kötü butonunu aşındıracaklarını (evet murat belge hakkında girdiğim tüm entiriler zamanın ötesine gitmiş) ya da abuk sabuk, kılla yünle uğraşacaklarını. bakalım ben mi uydurmuşum, yoksa bana metot öğretmeye kalkan konunun özüne fakirler mi saptırmış anlayalım.

    bakın nokta'daki haber şöyle -ki entirilerimde sağlam kaynak vermeme rağmen, algı zayıflığından sanırım, derginin mi yoksa benim ifadem mi hala anlaşılamamış, oysa entiriye bakınca anlaşılıyor. kaldı ki beni diğer o yoz milliyetçilerle bir tutamayacaklarından gerek üslubum gerekse metodumdan ötürü beni yabana atamayacaklarından gidip de mezun olduğum liseyi ve gördüklerini görmezlikten gelip, yazdıklarıma kör gii yaklaşıp başka yerlere çekerek konuyu; eğitim sistemini falan işe katabilirlerdi, öyle de oldu.-;

    bakın nokta dergisinde şöyle geçiyor:

    "şimdiye dek yazılanlar arasında en sert eleştiri prof. murat belge'den geldi. birikim dergisinin ekim sayısında halikarnas balıkçısı'nın romanlarını analiz eden belge, okurlarının bugüne kadar sadece 'hümanist' yanıyla tanıdığı halikarnas balıkçısı için 'ırkçı' ve 'milliyetçi' sıfatlarını kullanmaktan çekinmiyor. belge, tespitini balıkçı'nın romanlarından yaptığı alıntılara ve o alıntılara uyguladığı metin analizlerine dayandırıyor."

    okumadınız değil mi ben yazdım diye? o halde tekrar;

    "şimdiye dek yazılanlar arasında en sert eleştiri prof. murat belge'den geldi. birikim dergisinin ekim sayısında halikarnas balıkçısı'nın romanlarını analiz eden belge, okurlarının bugüne kadar sadece 'hümanist' yanıyla tanıdığı halikarnas balıkçısı için 'ırkçı' ve 'milliyetçi' sıfatlarını kullanmaktan çekinmiyor. belge, tespitini balıkçı'nın romanlarından yaptığı alıntılara ve o alıntılara uyguladığı metin analizlerine dayandırıyor."

    bakın çok net. "romanlarından yaptığı alıntılara ve o alıntılara uyguladığı metin analizlerine" ifadesi ortada. murat belge bu haberin yanlışlığını bildirdi mi? yoksa teyit etti mi? eğer benim bilgim dışımda bu haberdeki ifadelerin kendisine ait olmadığını, birikim 'deki makalesinde yer alan sözlerinin çarpıtıldığını bildirmişse o ayrı. ama böyle bir şey yoksa, bu ifadeleriin söylediği gibi; h.b. den bahsederken "ırkçı ve milliyetçi" ifadelerini kullanabiliyorsa; o halde benim verdiğim cevaplarda ne türden bir sorun var anlamış değilim. işte ben ona cevap vermişim zaten.

    '..halikarnas balıkçısı için rahatlıkla 'ırkçı' diyebilen murat belge, sabahattin eyuboğlu, azra erhat, vedat günyol veya melih cevdet anday gibi isimler için daha temkinli. belgesiz, bu yazarların daha çok kemalist-milliyetçi yanlarıyla öne çıktığını vurguluyor. hümanizmi savunan arkadaşlarının halikarnas balıkçısı'nı eleştirmeme nedenlerine ise ilginç bir yaklaşım getiriyor: "bu yazarlar adeta bir tapınma içindeler. e, bir şeye tapınıyorsan o tapındığın şeyin nebileri (peygamberleri) vardır. işte o nebinin de cevat şakir oiduğu anlaşılıyor. yoksa çok mümkün değil ki benim cevat şakir'le ilgili görüp rahatsız olduğum özelliklerinden onlar habersiz olsun. ama birini nebi kabul ettin mi, o zaman herhalde onun kusurlarını da görmüyorsun." '

    bu ifadeyi olduğu gibi kullandığım olmuş, sadece nasıl ki h.b.'den ırkçı şeklinde bahsetmekten çekinmiyor murat belge ben de ondan bahsederken murat belgesiz diye bahsetmekten kendimi alamamışım. ne var bunda?

    murat belge ile yapılan söyleşide ise şunları söylemiş bay belge!

    "şahsi tanışıklığınız oldu mu onlarla?" sorusuna bakın nasıl cevap vermiş:

    "hayır, ama halikarnas balıkçısı'nı tanıyanlarla tanıştım. onu tanıyanlar da zaten yücelterek anlatırlar. fakat halikarnas balıkçısı'nın bu romanları neden yazdığını da düşünmüyor değilim. acaba para kazanmaya ihtiyacı vardı da popüler roman yazmak durumunda mı kaldı, yoksa hakikaten ruhundan geçenleri mi yansıtıyor? korkarım ikincisi geçerli. o zaman da demek ki, ruhundan çok iyi şeyler geçmiyormuş."

    h.b. nın ruhundan çok iyi şeyler geçmediğini söylüyor mu murat belge? yani aşırı milliyetçilik duygularını kastediyor. zira söyleşinin bütününde, kendisinin milliyetçi olmadığını ve bizzat haberin de özü olan "humanist olarak bildiğimiz mavi anadoluculuk akımının aslında milliyetçi olduğu" durumu göz önünde tutulunca çok net ki, murat belge h.b. nin ruhundan iyi şeyler geçmediğini söylerken; milliyetçiliğini kastediyor. hatta ileri gidiyor.

    "peki, erhat ve eyuboğlu'nda milliyetçi veya ırkçı sayılabilecek yönler var mı?" sorusuna şöyle cevap veriyor: "önce genel bir şey söyleyeyim: bu tür sözleri erken söyleyen kişi bildiğim kadarıyla cevat şakir'dir. cevat şakir de bunu ağır bir milliyetçilik dozuyla söylemiş görünüyor. onu izleyen, ondan daha genç olan insanlar da ona bu yolu açıyorlar. hani bu kelimelerle olmasa da ona "aramızda ilk öten horoz sensin" der gibi bir saygı gösteriyorlar. onların daha kemalist olduğunu söylemek mümkün. eyuboğlu ve erhat öyleydi. aslında marksist olan melih cevdet de marksist olarak kemalizm'e olabileceği kadar yakın bir yerde dururdu. bu durumunun özellikle yaşlandıkça daha fazla öne çıktığını söylemek de mümkün. makalelerinde vardı hep bu. şimdi bu anadolu, ortadoğu, yakın doğu, buralarda yetişmiş, serpilmiş inançlar, medeniyetler, mitolojiler vs içinde "biz aslında bunların yoğurduğu insanlar olmalıyız" bilinci vardı. bu bence çok yanlış bir tez de değil. ama bu öncüllerden yola çıkıp atatürk'ün tamamen akıl dışı, bilim dışı olan güneş dil teorisi, uygarlıklar, oklar, orta asya gibi teorilerini sanki olabilecek rasyonel bir temele oturtmak gibi bir iş yapıyorlar. ********yani kemalizm'i rasyonalize etmek gibi bir iş yapıyorlar.********* bununla belki en az ilgisi olan cevat şakir, bu genel alanda ilk konuşan olduğu için işin içinde. marksist olarak buna en uzak görünen melih cevdet de sonuçta bu medeniyetlerle bir bağ kurmanın önemine inandığı için gene bu çevrede. ama bunun merkezinde bir "kemalizm'i rasyonelleştirelim arkadaşlar kampanyası" diyebileceğimiz de bir şey yatıyor. eyuboğlu kardeşleri, azra erhat'ı falan bu grup içinde değerlendiriyorum. tabii azra erhat'ın bir de cevat şakir'le başka türlü yakınlığı var. mesela bir hayranlığı söz konusu."

    burada murat belge, h.b.'yi dışarda bırakmakla birlikte, diğer isimleri "kemalizm'i rasyonalize etmek gibi bir iş yapıyorlar." diyerek tanımlıyor. murat belge 'nin kemalizmden anladığı salt güneş-dil teorisi ise o başka, kaldı ki öyle olsa bile h.b. ve diğer sayılan isimlerin teorilerinin güneş dil teorisiyle bir alakası yok. ve ben adım gibi eminim hala ve hala balıkçı'nın özellikle üzerinde durduğu, eleştirilebilir olan ion-yunan çatışması ve yunan'a karşılık ion medeniyetinin mevzubahis edilmesi durumu yine tartışılmayacak. niye? çünkü onların okuduğu murat belge'nin o makalesini bile okumadan oturup burada savunmasını yapıyorlar. zira o makaleye bakınca görecekler ki; murat belge, roman karakterlerinden yola çıkarak, h.b.'nin denemelerinde özellikle üzerinde durduğu anadolu medeniyetini ön plana alma fikrini eleştirerek, kendisini bir nevi travmatik bir mengenede savunmaya çalışan bol bilgili taraftarlarını da tuzağa düşürmüştür. zira kaç kere yazdım bilmiyorum, yeniden yazıyorum; h.b. ve başkaları, herkes eleştirilebilir olmakla birlikte, azra erhat 'ın bile yer yer balıkçı'nın tezlerine getirdiği eleştirilerden bahsettim. her ne kadar azra erhat 'ın ve diğerlerinin h.b. ye peygamber gibi tapındığını ilan etmesine rağmen bay belge!

    "bu tür sözleri erken söyleyen kişi bildiğim kadarıyla cevat şakir'dir. cevat şakir de bunu ağır bir milliyetçilik dozuyla söylemiş görünüyor. onu izleyen, ondan daha genç olan insanlar da ona bu yolu açıyorlar. hani bu kelimelerle olmasa da ona "aramızda ilk öten horoz sensin" der gibi bir saygı gösteriyorlar. "

    yine söz konusu yazıda geçen bir başka ifade şöyle: "..humanizmi savunan arkadaşlarının halikarnas balıkçısı'nı eleştirmeme nedenlerine ise ilginç bir yaklaşım getiriyor (murat belge): 'bu yazarlar adeta bir tapınma içindeler. e bir şeye tapınıyorsan o tapındığın şeyin nebileri vardır. işte o nebinin de cevat şakir olduğu anlaşılıyor. yoksa çok mümkün değil ki, benim cevat şakir 'le ilgili görüp rahatsız olduğum özelliklerden onlar habersiz olsun.' " (kaynak: nokta dergisi, aynı sayı, sf: 21) bakın azra erhat 'ın salt düşün yazıları'nda bile tonla eleştirisini entirilerimde verdim daha ne yapayım, murat belge 'nin bu eleştirileri okumamış olmasını kanıtlayabilmek için? ya da buradaki taraftarlarının gözünü açabilmek için? daha ne yapayım size, kitap kitap, satır satır kaynak veriyorum, bilgi veriyorum yine de tatmin olunmuyorsa ben ne yapayım daha?

    kaldı ki; tansu açık'ın "türkiye'de humanizma tartısmaları" adlı makalesi üzerinden ben de hb'ye yönelik eleştirileri yazmış biriyim. herhangi bir taraf olmadan, salt bilgisizlikle yapılan saldırıları def ediyorum; buyrunuz misal şöyle bir eleştiri gelebildi mi vedat günyol 'a;

    "vedat günyol’la birlikte kuracakları ufuklar dergisi, yükün büyük bölümünü omuzladığı yücel dergisi , türkçe yazın, çeviri eleştirmenliği, aralarında ingilizce’den ilk shakespeare çevirlerinin de bulunduğu çok sayıda çeviri, iki oyun verimli, kısa yaşamına sığdırdıklarındandır; v. günyol’un ilk türk hümanisti diye nitelendirdiği o. burian’ın kaynakçası için (özerdim 1958). dergide daha önce de konuyla ilgili yazılar çıkmıştır. fevzi muhip’in “neo-humanisme” ile başlayan (1935) ne önceli ne de ardılı bulunan üç yazısını recep peker’in devrimin resmi kuramını yapma denemesiyle birlikte düşünürsek anlayabiliriz, buna ek olarak i. tarih kongresi’nde ortaya atılan tarih anlayışını (örneğin “türko-sümero-hün kültürü” ) sindirilmemiş bir felsefe tarihi bilgisiyle harmanlayıp hamaset dolu bir ulusal hümanizm felsefesi öne sürdüğü görülür. p. desfosses’in “humanisme hakkında birkaç düşünce” (1938) yazısı o sıralarda “humanizma” sözünün en geniş anlamıyla “kahramanca, duyusal, totaliter, sürü” gibi çeşit çeşit siyasal insan anlayışlarını niteleyecek biçimde alabildiğine gevşek , rastgele kullanılabildiğini gösteriyor; bu yoldaki kullanıma bir diğer örnek saffettin pınar’dan gelir (1940) yenidendoğuş konusundaki kalıp yargıları yineleyip neo-humanizma ile “avrupa medeniyetinin ortasındaki, totaliter rejimlerin despotisminden kurtulmak ihtiyacından ” sözeder. "

    ama yok, o ruhu tatmamış olanlar, konunun özünden sapıp üslupla, şununla bununla beni suçlayanlar, murat belge ismi altında bunu yaptıklarını unutmamalılar.

    not: ayrıca böylesi bir entiri giriyorum, daha yarım dakika olmadan "haksızsın ibne" türünde mesajlar alabiliyorum. yahu bir okuyun önce sonra de diyeceğini. ve ben öyle linçle veya hakaretle üstesinden gelinecek biri değilim. bilgi heyecandır, merak insanı ayakta tutandır. bu merak ve heyecan olduğu sürece herkesle her yerde savaşırım, fikirlerim kapışır, bilinsin de.

    not2: bundan sonra şu bilinsin: anladım ki idrak problemli insanlara seslenirken bir şeyi tekrar tekrar yazmamın hiçbir manası yok. o halde çok net; bu tartışmayı sürdüreceğim!! sırf böyle senenin 365 gününde de demokrasiden, insan haklarından söz edip de karşı bir fikir geldiğinde tahammül edemeyen insanlar canları estiğinde istediklerini ezemeyeceklerini anlasınlar, öğrensinler diye bu tartışmayı sürdüreceğim!! ama bu okuyamayan, hala ve hala yazılarında ion-yunan karşıtlığına değinemeyen çocuklara tepki koyacağım, bundan sonra bu konuda yazacaklarım demagojik ifadeler olacaktır. sırf meydanın boş olmadığını anlasınlar!! sırf çok kötü butonuyla beni yıldıramayacaklarını anlasınlar! sırf canları istediğinde hayatları boyunca zerre dalmadıkları bir alanda atıp tutmaktan men edilsinler diye! demagoji mi? kralını göreceksiniz! bilgi mi, bu entirileri boş yere girmedim.

    ayrıca mesajlarına cevap yazmadığım için sinirlenen tiplerin bana çemkirmeleri de umrumda değil. kötüleyin işte daha ne.
  • (bkz: #10425507)
  • murat belge ne ezber bozandır, ne de belgeli konuşandır.

    artık anlamış bulunuyorum ki, ekşi sözlük sınırları içerisinde okumasını bilmeyen yazarlar var, olur şey değil hala şu sorulursa bana "olur şey değil" derim; birincisi; "murat belge nerede etmiş bu lafları?.. üstelik belge'nin halikarnas balıkçısı nı ırkçılıkla suçladığını gösteren bir belgeye rastlamadım." eh okumazsan rastlamazsın tabi, eh ne demiş bu adam neyle suçlanmış, suçlayanlar hangi verileri kullanmış oturup kafa yormazsan, verdiği kaynaklara hadi ulaşamadın, kaynağını vermiş olduğu eserlerden yaptığı alıntılara göz gezdirmezsen tabi ki göremezsin, bundan önce girmiş olduğum bu konuyla ilgili bütün entirilerde nokta dergisindeki röportajından, birikim dergisi'ndeki edebiyat eseri eleştirisinden söz ettim. "üstelik belge'nin halikarnas balıkçısı nı ırkçılıkla suçladığını gösteren bir belgeye rastlamadım." söz konusu dergi (nokta dergisi, tekrar tekrar yazıyorum ki; tekrar yöntemiyle belki kafalara sokarım bunu, konu hakkında hala bir yorumu olmayanların üsluba takılıp kalmalarından sıkıldım, ve demagoji sözü vermiş olmama rağmen, yine bilgi veren tek entiri benimkisi olacak anlaşıldı.) 14-20 aralık 2006 , s:7 künyeli kapağına şöyle bir başlık attı; "hümanist mavi anadolucular meğer milliyetçiymiş."
    yine söz konusu dergiden yola çıakrak alıntı yapmaya devam edeyim; "şimdiye dek yazılanlar arasında en sert eleştiri prof. murat belge'den geldi. birikim dergisinin ekim sayısında halikarnas balıkçısı'nın romanlarını analiz eden belge, okurlarının bugüne kadar sadece 'hümanist' yanıyla tanıdığı halikarnas balıkçısı için 'ırkçı' ve 'milliyetçi' sıfatlarını kullanmaktan çekinmiyor. belge, tespitini balıkçı'nın romanlarından yaptığı alıntılara ve o alıntılara uyguladığı metin analizlerine dayandırıyor." bu yazı dergide haberi işleyen hamza aktan 'a ait. (teker teker tüm bilgileri vereceğim ki üsluba takılmasınlar konunun özüyle ilgilensinler. hoş ilgilenmeseler de olur, onlar 50 ben tek kişi olsam da bu kavga sürecek, okumadan ahkam kesenlere prim vermeyeceğim.)

    "konuyla ilgili olarak murat belge'den önce ;son bir-iki yılda daha çok akademik sayılabilecek eleştirel metinler kaleme alınmıştı. özellikle iki genç akademisyen barış karacasu ve kaya akyıldız'ın mavi anadolucuların kemalist yanlarına dair yazıları bu tartışmanın içinde önemli bir toplama denk geliyor. yanı sıra edebiyat eleştiri dergisi pasaj'da reyhan tutumlu : nermin yıldız imzalı eleştirel metinleri de bu çerçevede anmak gerekiyor. 1930'lu yıllardan başlayarak 1960'lara kadar uzanan süreçte türkiye edebiyat ve sanat yaşamının en merkezi yerlerinde bulunan akımın sözcülerilerinin bu yönleriyle neden eleştirilmedikleri sorusunun yanıtları çeşitli. bir yanda, bu yazarların milliyetçi veya ırkçı metinler yazabileceklerini katiyen kabul etmeyen veya böyle bir eleştiriyi hak etmediklerini söyleyenler; bir tarafta da akımın içindeki yazarların edebiyatçı çevresiyle kurduğu ahbaplık nedeniyle şimdiye dek eleştirilerden muaf tutuldukları kanısını taşıyanlar." (yine hamza aktan'a ait.)

    ve işte "hani nerede ırkçı denmiş?" diye ortalıkta koşuşanlar benim evvelki yazılarımı okusalardı dergide geçen şu ifadeyi de göreceklerdi:

    '> halikarnas balıkçısı için rahatlıkla 'ırkçı' diyebilen murat belge <, sabahattin eyuboğlu, azra erhat, vedat günyol veya melih cevdet anday gibi isimler için daha temkinli. belge, bu yazarların daha çok kemalist-milliyetçi yanlarıyla öne çıktığını vurguluyor. hümanizmi savunan arkadaşlarının halikarnas balıkçısı'nı eleştirmeme nedenlerine ise ilginç bir yaklaşım getiriyor: "bu yazarlar adeta bir tapınma içindeler. e, bir şeye tapınıyorsan o tapındığın şeyin nebileri (peygamberleri) vardır. işte o nebinin de cevat şakir oiduğu anlaşılıyor. yoksa çok mümkün değil ki benim cevat şakir'le ilgili görüp rahatsız olduğum özelliklerinden onlar habersiz olsun. ama birini nebi kabul ettin mi, o zaman herhalde onun kusurlarını da görmüyorsun." ' (sf: 21)

    şimdi denebilir ki; "efendim, bu ifadede murat belge 'nin hb için rahatlıkla 'ırkçı' diyebildiği geçiyor ama kendi ağzından duymuyoruz ki?" derim ki; 1- murat belge bu haberi yalanladı mı? 2- aynı dergide, aynı sayıda murat belge ile yapılan şu röportajda kendi ağzından çıkan ifadelere ne demeli? şu soru sorulmuş:"peki, erhat ve eyuboğlu'nda milliyetçi veya ırkçı sayılabilecek yönler var mı?" bakın murat belge ne cevap vermiş:

    "önce genel bir şey söyleyeyim: bu tür sözleri erken söyleyen kişi bildiğim kadarıyla cevat şakir'dir. cevat şakir de bunu ağır bir milliyetçilik dozuyla söylemiş görünüyor. onu izleyen, ondan daha genç olan insanlar da ona bu yolu açıyorlar. hani bu kelimelerle olmasa da ona "aramızda ilk öten horoz sensin" der gibi bir saygı gösteriyorlar. onların daha kemalist olduğunu söylemek mümkün. eyuboğlu ve erhat öyleydi. aslında marksist olan melih cevdet de marksist olarak kemalizm'e olabileceği kadar yakın bir yerde dururdu. bu durumunun özellikle yaşlandıkça daha fazla öne çıktığını söylemek de mümkün. makalelerinde vardı hep bu. şimdi bu anadolu, ortadoğu, yakın doğu, buralarda yetişmiş, serpilmiş inançlar, medeniyetler, mitolojiler vs içinde "biz aslında bunların yoğurduğu insanlar olmalıyız" bilinci vardı. bu bence çok yanlış bir tez de değil. ama bu öncüllerden yola çıkıp atatürk'ün tamamen akıl dışı, bilim dışı olan güneş dil teorisi, uygarlıklar, oklar, orta asya gibi teorilerini sanki olabilecek rasyonel bir temele oturtmak gibi bir iş yapıyorlar. ********yani kemalizm'i rasyonalize etmek gibi bir iş yapıyorlar.********* bununla belki en az ilgisi olan cevat şakir, bu genel alanda ilk konuşan olduğu için işin içinde. marksist olarak buna en uzak görünen melih cevdet de sonuçta bu medeniyetlerle bir bağ kurmanın önemine inandığı için gene bu çevrede. ama bunun merkezinde bir "kemalizm'i rasyonelleştirelim arkadaşlar kampanyası" diyebileceğimiz de bir şey yatıyor. eyuboğlu kardeşleri, azra erhat'ı falan bu grup içinde değerlendiriyorum. tabii azra erhat'ın bir de cevat şakir'le başka türlü yakınlığı var. mesela bir hayranlığı söz konusu."

    görüldüğü gibi ben bu cevapla iki şeye birden cevap vermiş oluyorum:

    1- "murat belge nerede ırkçı demiş yahu?" sorusuna
    2- "murat belge kemalizmle nerede uğraşmış yahu?" sorusuna. zira bu soru önemliydi, düşünebiliyor musunuz, hb 'nin mustafa kemal 'in güneş dil teorisi'ni bu yönde rasyonalize etmeye çalıştığını? önceki entirilerimde kanıtlamaya çalıştım bunu, zira hb 'nin hiçbir eserinde güneş dil teorisine olumlu bir gönderme olmadığı gibi eleştirdiği de olmuştur. evet eleştirmiştir, aşağıda göreceksiniz, okuyacaksınız zaten.

    şimdi yetinmem ben, bilen bilir 1962 'nin ocak ayında ikinci baskısı yapan anadolu tanrıları adlı eserinde halikarnas balıkçısı 'nın ibretlik sözlerinden yola çıkarak, onun ırkçı veyahut aşırı milliyetçilik dozuyla bir yol gütmediğini kanıtlamaya çalışacağım sizlere, umarım bu sefer yazdıklarım okunur da, okumadan bana yazı yazanlar, mesaj yollayanlar hatta çok kötü butonunu aşındıranlar biraz olsun kendilerine gelirler;

    "halikarnas balıkçısı 'nın anadolu tezleri" diye başlık atıyorum entirimin bu bölümüne;

    "bu sebepten dolayı biz, o medeniyetin, yani klâsik medeniyetin gerçekten vârisleriyiz. çünkü o kültür anadolu'da doğup gelişmiştir, anadolu'dan yunanistan'a geçmiştir. bu gerçeğin anlaşılması —bilhassa duygu alanına geçirilmesi—, zihniyet ve ruhî halet itibariyle, birçok hayırlı ve güzel neticelere ve değişikliklere sebep olabilir."
    ..

    "batı'da küçük çocuklara, yunan efsaneleri diye, anadolu efsanelerini okutup anlatırlar. işte bunlar, bizim elde etmek istediğimiz batı'lı kültürün kökünü ve temelini teşkil ederler. daha sonra, gençlik yağındaki çocuklar, klâsiklerle beslenip büyütülürler. bu suretle batı âlemi, tamamiyle yabancısı bulunduğu bir kültürün vârisleri yerine getirilir. bir taraftan da, hemen her fırsatta, grek'lerle aynı kökten —yani hint-avrupai— oldukları ilân edilir. bu surette de, grek'lerle kendilerinin arasında bir kan bağı, hâsılı bir soy sopluk ve hısım akrabalık kurulmuş bulunur. "

    [burada bir not düşmek istiyorum; dikkat ediniz rica ediyorum; "işte bunlar, bizim elde etmek istediğimiz batı'lı kültürün kökünü ve temelini teşkil ederler." bakın böyle diyor hb. satır aralarını çok iyi değerlendirmelisiniz!]

    "bugün avrupa kültüründe yüksek mevki tutan bir zat ile beraber, ege anadolu'sunun şehir ve mabetlerinin harabelerini gezerken, o zat, o berrak arşipel göğünün ve güneşinin altında, birdenbire durakladı ve bana: «çok tuhaftır! fakat ben, yunanistan'daki harabeleri dolaşırken, oralarını hiç yadırgamıyordum; oraları, eskideri beri tanıdığım kendi evimmiş gibi bir duygu içinde geziyordum. oysa burası, bana o duyguyu vermiyor!» dedi. bu şoven duygusunun, çocukluğundan beri kendisine yapılan telkinin bir neticesi olduğunu, eğer coğrafya bakımından yunanistananadolu, anadolu'yu da yunanistan saymış olsaydı, o zaman burasını benim seyip, orasını yadırgamış olacağını, kendisine söyledim."
    ..

    "ingiltere'de onuncu yüzyıldan onyedinci yüzyıla kadar, ingiliz'lerin troyalılar ahfadından oldukları tartışılırdı. 1200 yılında geoffrey of monmouth, eneas'ın (bkz: aeneas) torunu brutus'un, troya ırkının kalıntılariyle ingiltere'ye geldiğini ve troynovant yani yeni troya'yı kurduğunu (bu şehir, yazarın iddiasına göre, bugünkü londra şehridir) ve troya'lılardan önce ingiltere adasında ancak devler yaşamış olduğunu, ciddiyetle yazar. bu efsane, onsekizinci yüzyılın başına kadar, birçok aklı başında ve başı yerinde âlimler tarafından —meselâ stow tarafından 1605'de, speed tarafından da 1629'da— münakaşa ve kabul ediliyordu. hollingshead gibi bir adam bile, bu kanaatte idi. ilk ingiliz şairlerinden spencer ile dryton, bu efsaneyi şiir olarak anlattılar."

    "onsekizinci yüzyıla kadar, bütün avrupa'da kabul edilen bu gibi efsaneler, daha sonra, mahiyeti değiştirilerek ilmîleştirildi. bu arada, tarihçilere yakışmıyan bir taraf tutma ile, bütün hellenik noksanlar, aksaklıklar ve hoyratlıklar hasır altı edildi. pek güzel bir misâl değil, fakat yunan heykellerinin yanakları kırmızı, gözbebeklerî kara ve mabetlerle sütunların kahverengi, lâcivert ve başka renklerle boyandıkları bilindiği halde, «ak mermerden yapılma aphrodite, hermes heykellerinde», «joconde» un gülümsemesinden bin kere daha manalı ve kur'anın her ayetinde ham sofularca farz edilen yedi bin yedi yüz yetmiş yedi hikmetten daha hikmetli neler de neler bulunmadı! hele o mavi gökleri musiki notaları gibi, ding! dang! dong! diye dilim dilim eden kar beyaz hellenik sütunlarından, heyecan saraları ile sarsılarak bahsedildi. bir taraftan hellenik ne varsa böylece pöh pöhlenirken, öte taraftan da hellen'lere muarız sayılanlara istihfafla asyatik denildi. ve bu asyatik denilenlerin, hellenierden daha hâs «hint - avrupai» oldukları meydana çıkınca da, bu sefer yeni bir sıfat icat edilerek, muarızlara asyanik denildi."

    "ondokuzuncu ve yirminci yüzyılda avrupa'nın — ilmi araştırmalar yapan— tarihçileri, grek'lerin —ve bilhassa grek saydıkları akha'ların— kuzey avrupa'dan gelme, mavi gözlü ve sarı saçlı avrupa'lılar olduklarını, home-ros'un menelaos'tan ksantos —yani sarı— diye bahsettiğine, zeus'un en büyük ve en eski mabedinin kuzey yunanistan'da epiros'ta dodona'da bulunduğuna, grek'lerde bazan kuzey kabilelerinde pek ilkel şekilde rastge-linen ekklesia ve bule gibi kurultayların varlığına dayanarak, iddia ederler. euripides, danae eserinde, yunanistan'da esmerler pek çok, sarılar pek seyrek oldukları için, sarıların pek gözde olduklarını, bundan dolayı bazan kadınların, hattâ bazan da züppe erkeklerin «komes ksantizmata» kullanarak saçlarını sarıya ve kırmızıya boyadıklarını anlatır. zeus'a gelince, onun yapısında — çünkü birçok tanrıların birleşmesinden peydahlanmıştı— bir kuzeyli tanrı da mevcut olabilir. fakat homeros, zeus'un gözlerinin kara olduğunu kaydeder. sonra da, olympos tepesinde, kendisine yalvaran thetis'e «evet» makamında başını salladığını ve koskoca dağı temellerine kadar sarstığı zaman, sallanan ambrosia'lı saç büklümlerinin de kara olduğunu söyler. troya savaşında zeus, kuzey avrupa'lı tarihçiler tarafından kuzeyli diye tarif edilen akha'ların değil, fakat troya'lıların tarafını tutar."

    "ekklesia ve bule meclislerine gelince, bunların da ilkel şekillerinin, güney afrika'nın kapkara zencilerinde de, amerika'nın kırmızı derililerinde de, çin ile başka yerlerde de bulunmakta olduğu meydana çıkmıştır. binaenaleyh, amerika'lı zencilerin de aslen sarı saçlı, mavi gözlü kuzeylilerden gelme oldukları iddia edilebilir. son zamanlarda bir alman tarihçisi, bin küsur sayfa yazarak, grek'lerin teuton olduklarını isbat etti. chipier adında bir fransız tarihçisi de, efes artemis'inin papazlarına, byzos, baş papazına da megabyzos denilmesinden tutturarak, bu tanrıçanın, gal aslından, halis muhlis bir lâtin olduğunu ileri sürer. bu gidişle zavallı öksüz anadolu'ya, ilâç için olsun, bir tanrı bile kalmıyacaktır."

    "avrupa'lıların isa'dan iki bin yıl önce bir medeniyet veya kültür yaratmış olmaları imkânsızdı. çünkü onlar, ancak rönesans devrinde uyanabildiler; ve bu uyanışları da kuzeyden değil, güneyden geldi. oraya da doğudan geçmişti. akhileus'un hamburg'dan, artemis'in de paris'ten geldiğini iddia etmek, apollon'un alpoğlan'dan, artemis'in de erdoğmuş'tan gelme olduklarını ileri süren bâzı aşırı türkçüleri bile yaya bırakır. birleşmiş milletler, insanoğlunun tarafsız bir tarihini yazdıracakmış —pek güç ya— bu işi başarabilirse, ne mutlu ona!"

    [efendim; iyi okudunuz mu? ben tekrarlayayım sizlere: " akhileus'un hamburg'dan, artemis'in de paris'ten geldiğini iddia etmek, apollon'un alpoğlan'dan, artemis'in de erdoğmuş'tan gelme olduklarını ileri süren bâzı aşırı türkçüleri bile yaya bırakır." diyor halikarnas balıkçısı. çok net, bu sözleri sarfedebilen balıkçı, nasıl olur da aşırı milliyetçilik dozuyla eserler yazmış olabilir!! nasıl olur da kimse okumadan onu ve arkadaşlarını tam tersi bir yönde onları eleştirebilir!! okuyun, sadece okuyun, "okumuyorlar efendim" diye kendimi parçalıyorken, birisi mesaj atıvermişti, "neyi okuyalım?" diye, eh konuyla alakalı araştırma yapıldığında, kim ne demiş, nasıl demiş, hangi maksatla demiş, biraz araştırın, beyazıt merkez kütüphanesi boşuna dikilmemiş oraya.]

    "sarı saçlılık veya kara gözlülük münakaşası —bazı toparlak gözlü miyop ve gözlüklü, burun uçları kalkık ve yaşları geçkin anglosakson missislerinin sırtlarına uzun yenli ionya peplosları giyerek, zarif ionya dansları ediyoruz diye ortada sıçramaları kadar— gülünçtür. "

    [bu hususta belirtmekte fayda görüyorum; bu tartışmayı gülünç buluyor hb. yani onlar sarı saçlı değil, kara saçlı olmalı bizimkiler gibi demiyor, bu tartışmayı başlı başına gülünç, manasız buluyor.]

    " çünkü homeros devrinden çok önce — hele anadolu'da — ırklar, bulamaç halinde karışmıştı. grek'lerde akha'ların menşeleri hakkında biricik hâtıra, pelops efsanesidir (bk. anadolu efsaneleri'nde tantalos, pelops ve niobe efsaneleri). bundan başka batı anadolu'da, bütün adalar denizi adalarında, yunanistan'da yer, deniz, burun, dağ ve nehir adları aynı kökten olduklarına göre, yunanistan ve adalar denizinde oturmuş olan insanların, anadolu'da oturmuş olan insanlardan oldukları anlaşılıyor."

    [şimdi okuyacaklarınız ise, asıl 'ezber bozma çabasında olan'ın kim olduğunu gözler önüne serecek!]

    "biz bir yandan batı kültürünü benimsemiye kalkışırız. batı ise klâsik kültürünü benimser ve kendisini o a-sıldan bilir. fakat biz, vaktiyle anadolu'da yaşamış olan ecdadımızın yarattığı o kültürü yadırgar ve yabancısarız. dudaktan olarak batılılaşmaktan söz ederiz. ne var ki, anadolu'daki eski kültürün sözü geçtikçe. «adam sen de! yunan kültürü!» dîye omuz sîlker ve konuyu baştan savarız. buna sebep, batının kendisini sütbesüt klâsik aslından, bizi ise barbar aslından asyatik sayması, bizim de batının bu kanaatına içten içe katılmarnızdır. evet, bu noktayı ağzımızla ikrar etmiyor, fakat kalbimizle tasdik ediyoruz. zaten, böyle olmasa, batıyı taklit etmemize lüzum kalmazdı. bu duyguya bir tepki ve bu hale bir protesto olarak, her şeyin türk olduğunu isbata, teselli kabilinden de, kazanmış olduğumuz eski muzafferiyetlerle övünmiye kalkışıyoruz. hindistan'da bir ingiliz, eski pantolonunu ve yeni pantolonu için kumaşı, tutup bir hint'li terziye götürerek, ona eski pantolonunun aynısını yapmasam tembih etmiş. terzi, yeni pantolonu dikince, eskisiyle beraber ingiliz'e götürmüş. ingiliz, iki pantolonu birbirinden ayırdedememiş. çünkü birindeki leke ve yırtıklar, ötekinde de aynen ve aynı yerde varmış. îşte taklit böyle olmamalı! biz batıdan elektrik lambasını, buzdolabını, şehir planını alınca, artık batılı ve modern olduk sanıyoruz. halbuki batılı zihniyet, o ampulden daha iyisini ve daha ilerisini yapmıya savaşan zihniyettir. bu ilerleyiş dolayısiyle batıdan harfiyen aldıklarımızda pek geç kalıyoruz. mesela, şimendifer yapmiya kalkıştık; biz onu yapıncaya kadar, şimendiferin modası geçmiş bulundu; ve batı şose, kamyon ve otobüsü icat etti; yani biz bir pantolonu taklit ederken, batılı yeni bir pantolon yaptı. yıllarca sonra ikmal edilecek şehir planları da, bittabi aynı akıbete uğrayacak. daha iyisini ve ilerisini yapma isteğinin, yani yaratıcı atılışın kökünde tecessüs ve merak duygusu vardır. bu duygu, hiçbir pratik neticeyi gaye edinmez. yalnız öğrenmek ister ve araştırır. pratik netice keşiften çok sonra gelir. taklit etmemiz lâzım gelen bir şey varsa, o da, bu araştırma gücüdür, ve bu araştırma gücüdür ki — bittabi her sahada—bilhassa bu bizim anadolu'muzun eski kültürünün gerçeğini meydana çıkarma işini başararak, ilerleyişi köstekleyen birçok kompleksleri ortadan kaldırır. biz bu diyarın gerçek vârisleriyiz, dedik. fakat, bu mirasımızı, şimdiye kadar dört bucağa pek mirasyedicesine saçtık. osmanlı devleti sırasında, dünyanın yedi hârikasının, yedisi de osmanlı toprakları içinde idi. o mirasın, elle tutulur sanat kalıntıları, babalarının mallarıymış gibi, şimdi, batının çeşitli müzelerindedir. o «ne olacak? gâvur putu! yabancı şeyler.» dedik. o eski mimarlık ve heykeltraşlık anıtlarından çok daha önemli olarak, onlardan kalma bir de kültür serveti vardır. onu da, bizim başımıza kondurmadan «adam sen de! vazgeç! asklepios, aftospiyos, kıtıpiyoz yunan kültürü» diye, batılıların başlarına savurmuş bulunuyoruz. şimdi biz, şapka diye, onların külahlarını taklide çalışıyoruz."

    "eski muzafferiyetlerle —yâni arkaya bakarak— iftihara gelince, bir milletin tarihindeki muzafferiyetlerle iftihar etmesi kadar tabiî bir şey olamaz (kazanılmış yüzlerce zafer dolayısiyle başka milletlere kıyasla, daha bol iftihar vesilesi elimizde de var). yalnız bütün bakışlar ve bilhassa gayretler, tamamiyle arkaya dönmüş olmasın! bu vaziyet, bu takdirde pek gayri tabiî olur."

    "dante'nin îlâhî komedi'sinin cehennem'inde, istikbali görmek iddiasında olan kâhinlerin cezalandırıldıkları bir yer vardır. bunların yüzleri, boyunları burkularak, tam arkalarına bakar ve, kıçın kıçın geriye doğru yürürlerken de, ilerlediklerini sanırlar. dante onlar hakkında:

    'forse per i'orza gia di parlasia
    si travolse cosi alcun del tutto;
    ma io nol vidi, ne credo che sia.'

    der, yani: «belki felç dolayısiyle yeryüzünde insanların biri bu mertebe tersine burkulmuştur. fakat, doğrusunu söylemek gerekirse, ben (dünyada) böylesine hiç rastgelmedim ve ne de (dünyada) böylesinin var olduğunu sanıyorum.» der.

    gerçekten de böyle bir durum anormal olur, iftihar edilen o zaferler, geçmişin bir anında veya gününde elde edilmişlerdir. bu an ve gün ile o an ve günün bir farkı yoktur. bu anda ve bu günde, o anda ve o günde kazanılan zaferler gibi —başka çeşitten de olsa— bir zafer kazanılabilir. yepyeni günü, geçmiş günün bir olayına ta mamiyle kurban etmekle, güzelim yepyeni güne yazık edilmiş olur!
    "
    "günlük edebiyatta, sürüm sağlamak amaciyle geçmiş tarihî olayların kahramanlarına— gerçekte hiç de böyle olmadıkları halde— bir kabadayılık, hattâ bir hoyratlık ve hunharlık atfedilir. meselâ, üstün stratejisi ve zekâsiyle ün salmış birisi de olsa, ondan: «koç boynuzu bıyıklarını burup burup— ha hayt! kuman evlâtlarım! — diye bir nâra saldı ve koca palasını sıyırdı» şeklinde bahsedilir. bu makule külhanbeyimsi hareketlerle —manialar olmasaydı— müsamahası dolayısiyle isviçre gibi bir siyasi teşekkülü yaratmıya namzet olan bir osmanlı devleti değil, fakat alelade bir çadır bile kurulamaz. bazı basının sırf paraca kazanç kaygusuyla yaptığı bu iş, biraz da fransız'ların kaz karaciğerlerinden bol bol «foie gras» (kaz karaciğeri ezmesi) elde etmek için, kazları hasta ederek, karaciğerlerinin büyümesine sebep olmalarına ve bu münasebetle gövdeye atacak karaciğer ezmesi tedarik etmelerine benzer."

    "ormanda şaşırıp yollarını kaybedenler, kurtulacağız diye yürürlerken, artık, fasit bir daire üzerinde, tekrar tekrar dönüp dolaşırlar. bu fasit daireden kurtulmak için, nereden yürünmiye başlanmışsa, gene oraya varıp, oradan yeni bir istikamet almak gerekir (güzel sanatlarda dekadans başgösterdiği zaman, primitiflere dönüş, böyle bir harekettir.) buradaki konuda —sırf türk diye bilinen tarih ve kültürü ihmal etmemekle beraber — batı kültürünün ilk ve daha önceki çağ anadolu'suna dönmek, yukarıda anlatmıya çalıştığımız birçok iyi neticeleri verir, bir yandan da, osmanlı devletinin kurulmasında ilk çağ anadolu'sunun ne büyük tesirleri olduğu anlaşılır. bu arada ahilerin, bektaşilerin, mevlevîlerin, zeybeklerin, tahtacıların ve kızılbaşların da muammaları çözülmüş bulunur."

    "klâsik medeniyetin menşei araştırılınca, klâsik kültürün sarih olarak ilk belirdiği —yani kendilerine sonraları hellenik diyen toplumun, kendilerini barbar dedikleri yabancılardan ayırdıkları ve olympos'lu tanrıları teşkil ettikleri- yerin, anadolu'da ionya olduğu anlaşılır. bu iş, zaman bakımından, isa'dan önce dokuzuncu ve belki de onuncu yüzyıllarda oldu. çünkü homeros ve ondan önce gelip de meçhul kalanlar, o sıralarda yaşadılar. homeros «îlyada» ve «odysseia» yi ion lehçesinde, dokuzuncu yüzyılda yazdı. ion kelimesi grekçe değil, anadolu'lu bir dile mensuptur. başlangıçta ionya'lılar (yâni yunanlılar) bu kelimeyi iavan diye yazıyorlar ve böylece telâffuz ediyorlardı. bu anadolu'lu insanlar, kendilerini iavan oğulları sayıyorlardı. sonraları, bu kelimenin «v» si kaldırıldı, kelime iaon ve daha sonra da îon şekline girdi (tevrat'ta ve yahut încil'in pentateuch'nde, ki isa'dan önce onbeşinci yüzyılda yazılmıştı. javan iafes'in oğlu olarak anılır. oradaki bu sözün, îon'larla ilişiği olmasa gerek), ion'ların anadolu'lu yerli halka nasıl karışmış bulundukları, herodotos'un ve thukydides'in eserlerinde okunabilir. ne var ki, dor'ların istilâsından kaçtıkları rivayet edilen bu halk, homeros 'un akha'ları ve danao'ları oldukları söylenir. bunlar ise, daha önce bahsettiğimiz gibi, vaktiyle anadolu'dan yunanistan 'a göç etmiş olan halklardı." (a.g.e., sf: 8-16)

    [bu konuya anadolu tanrıları başlığında devam edeceğim.]

    sonuç itibariyle halikarnas balıkçısı 'nı aşırı milliyetçi dozuyla süslü gören bay murat belge 'nin aslında bu satırlardan bihaber olduğu, tarihteki zaferlerle övünmekle uygarlığımıza katkımızın olamayacağınıbelirten hb 'nin humanizma anlayışını kavrayamadığı açıktır. peki ya onu savunanlar? onlar zaten hiç okumadılar, bu konuda da hiçbir fikirleri zaten yok..
  • şimdi tabi belli bir metoda hakim olamayanların söyledikleri havada kalacaktır elbette, "kendi adima okumus oldugum bir yazar olmadigi icin ekstradan cevat sakir konusuna deginmeyecegim" savunması tabi ki, söz konusu üzerine tartıştığımız mevzudan kopukluğun işaretidir. salt savunmak adına , salt söylemiş olmak adına konuşanlar asinus portans mysteria karakterlerinden ötürü, ve bir de "illa ki bu tartışmada ben de yer alayım" amaçlı kendini gösterme çabasından ötürü şu an burada bulunanların söylediklerini çocukça bulduğumdan es geçiyorum ve şunu net açıklıyorum; benim bu tartışmada kaale aldığım tek kişi -şu ana kadar yazılanlar açısından-can sebahattin dere 'dir. onu da sadece benim üslubumla alakalı söylediklerinden ötürü ciddiye almam söz konusudur. yazılarımın bir kısmını düzelttim bu sayede ve eleştirilerinden yararlanarak ilk yazılarıma çeki düzen verdim. kendisi ne demek istediğimi algılamış olup, kontrol etme gereği duyduğunda gerekli değişikliklere şahit olacak ve beni anlayacaktır. o yüzden murat belge ile konuşmak için önce, bu konuda hayatı boyunca okumamış konu hakkında hiçbir fikri olmayan çocukların bir şekilde "kendini gösterme" çabası içinde benim karşıma gelip de boy poslarını göstermiş olması benim için sadece bir paragraflık bir konudur. ayrıca eklemeliyim ki; eğer gerçekten bilgi verecek olanlar olursa, bunu çok büyük bir saygıyla karşılarım, ama dönüp dolaşıp konuyu üsluba taşıyacaksanız, salt kendinizi göstermek adına karşıma dikileceksiniz, kaale alınamayacaksınız, kusura bakmayın, bana bilgi lazım, ben bilginin peşindeyim; bu konuda da dik durmaya devam edeceğim.

    onun dışında çok açık yüreklilikle söylüyorum ki; bu konuda eli kalem tutmamış , bugüne kadar kafa yormamış hiçbir kimsenin yazdıkları, attıkları mesajlar "siyasi görüşlerine hiç katılmadığımız insanlardan eleştiri konusunda ders almamız gerekebilir. ansiklopedi maddeleri sıralayarak eleştiri yapamazsınız... “akademik doğruculuk” böyle bir şeyse, önce akademiye sonra doğruculuğa sokalım diyorum." şeklinde devam eden karşı çıkışları da sırf murat belge'nin şahsında değerlendirelim derim. zira; murat bey 'i böylesine savunan kişilerin anadolu tanrıları üzerinden ion-yunan çatışması, medeniyetin kökleri, mezopotamya 'nın çıkış noktası olması, bu akdeniz havzasında kültürler arası benzerlik durumu gibi konularda konuşmayıp, akademiye, akademik üsluba şuna buna dalması pek komik durmakta. ben nasıl konuşuyorum, bana karşı çıkanlar nasıl konuşmuş bunun bir değerlendirmesini yapın: murat belge/@jimi the kewl

    şimdi geçelim safsatayı, ciddi hususlardan bahsedelim biraz;

    birinci bahis: elif şafak, yazdığı bir romanın karakterinden ötürü yargılanmamalı. halikarnas balıkçısı yazdığı eserlerdeki karakterlerin davranışlarından ötürü ırkçı ilan edilmemeli. çünkü roman kahramanının, farzedelim ki rodion romanovic raskolnikov 'a o suçunu işlettirirken, paete non dolet dercesine, onu bu yola iten, kalemiyle kaderini belirleyen yazarına suça azmettirici gözüyle bakamayız. demişim ki;

    ***
    "ama en azından bir ilk duruşma adına hadise yaratabilme imkanı için dava açıyorlar. işte en son okuyoruz; elif şafak’ın romanı için dava açmışlar. yazan arkadaşlar da var, basında, sağda solda... demek ki roman kahramanlarının söylediği laflardan ötürü bir türklük aşağılaması mahkemesi izleyeceğiz. gene orada aynı adamlar olacaklar, şehit anneleri gibi insanlar... "
    http://www.birikimdergisi.com/…m/kisi.aspx?kid=2476

    veya;

    "ben isveç'teyken elif şafak'ın, daha doğrusu, yazdığı romandaki kişilerin 'türklüğü aşağılama' davası beraatle sonuçlanmış. bu sefer daha ilk duruşmada bu karar verilmiş. herhalde savcılar ve yargıçlar bu davaların açılması için sağa sola koşuşan muhbir zevatı daha iyi tanıdıkça, duruşma sayısı da düşüyor. "
    http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=199711

    yani bir yazarın romanındaki karakterden ötürü yargılanması, o yazar senin düşünce sisteminden biri olmadığı zaman makul karşılanmalı ama biri elif şafak hanıma dava açtığında, aynı sebepten ötürü o zaman vur abalıya. şimdi bu işin birinci boyutu, çok net; murat belgesiz, haksızlık yapıyor, hak yiyor. sebebi nedir, onu başkaları araştırsın, ben sadece gördüğümü ve gerçekten samimiyetsizlik olarak algıladığımın altını çiziyorum.
    ***

    ikinci bahis: halikarnas balıkçısı 'nın takipçileri tarafından eleştirilememesi durumu..

    bunu şöyle açıklıyorum:

    2.homeros

    homeros'un ilk filozof olduğunu söyleyen aristoteles bu savında haklıdır ; çünkü homeros bir dünya görüşünün habercisi, dünya ve hayatın bir yorumcusudur. şüphesiz, homeros'un kullandığı şekil bir şiir şekli, bir bilim - öncesi şeklidir. burada bir de ilias — aşağı yukarı i. ö, 750 de bitmiştir — ile odysseia — bitişi aşağı yukarı i. ö. 700 — arasındaki hem motiflerde hem de düşüncelerde kendini gösteren nesil ayrılığı açık olarak işe karışmaktadır. sonraları bilimsel felsefenin inceden inceye ele aldığı sorunlar bu destanlarda kapalı bir şekilde ortaya çıkmaktadır. nitekim bu destanlarda, ilk madde'nin ne olduğu hakkında bir soruşturmayı, tektanrıcılığa doğru bir eğilimi, olan bitenin anlamı üzerine bir araştırmayı buluyoruz. ozan, insanlar ve insan hayatı üzerine yaptığı sayısız gözlemleri çok kere birleştirerek genel bir yargıya varıyor. onun daha o zaman tanrı istencinin insan istenci karşısındaki durumunun ne olduğu sorusunu aydınlatmağa çalışması pek önemlidir (bu, sonraki felsefede istenç özgürlüğü diye adlandırılan sorundur). homeros'un dünyası baştan aşağı tanrılarla dolu olan esrarlı bir dünyadır ; ancak burada insan istenci'nin de büyük bir önemi vardır, bu istenç kahramanca davranmada olduğu gibi acılara katlanmada da kendini gösterir. bundan dolayı ozan olan-biteni tanrı ile insanın ortaklaşa yaptıkları bir iş olarak anlıyor — bu, zamanımıza kadar yaşayagelmiş bir düşüncedir. hatta odysseia'nın girişinde baş tanrı insanların kötülüğün nedenini kendilerinde, kendilerinin işledikleri günahta arayacaklarına tanrılarda aramaya kalkışmalarını yerer. — eski hellen mythoslarında pek çok zulüm hareketleriyle karşılaşılır ; bunun yanında homeros'un, insanlık şerefi ve onuru, evliliğin yüksekliği, çocuğun önemi — bunu bize babanın, çocuğunun kendinden daha değerli olmasını özlemesi gösteriyor — üzerine söylediği sözlerin parlaklığı bir kat daha artıyor. bundan dolayı şair horatius (horatius, epistulae i, 2, 1-4; “troiani belli scriptorem, maxime lolli, dum tu declamas romae, praeneste relegi; qui, quid sit pulchrum, quid turpe, quid utile, quid non,plenius ac melius chrysippo et crantore dicit. ” “..ey aziz dostum lollius, sen roma'da inşaat ve hitabet işleriyle meşgulken, ben praeneste'de yeniden troya savaşı'nın yazarını okudum. güzel, ayıp, faydalı veya faydasız olan şeyleri, homeros, chrysippus ile censor'dan daha iyi ve daha açık söylüyor.”), homeros'un ahlâkı stoalı filozofların birçoğundan daha açık olarak öğrettiğini söyleyebiliyor. (walther kranz, antik felsefe, sosyal yayınlar, sf: 1-2, çev: suad y. baydur)

    platon'a değin homeros'u anmayan bir tek yunan yazarı yok gibidir. bu yazarlardan bir kısmı bütün yunan destanlarını homeros'un yazdığını öne sürerken, bir kısmı eserin bütünlüğünün onun sayesinde ortaya çıktığını söyler. bazıları homeros'tan 'khios'lu adam' diye söz ederken bazıları 'khios'lu ve izmir'li der ona.

    edebiyat ve yazın alanında olduğu gibi aynı zamanda görsel sanat ve süslemelerde de homeros'un ilyada ve odysseia'sı yaygın olarak kullanılmaktadır. ilyada ve odysseia'nın birçok sahneleri yedinci yüzyıldan beri vazo resimlerine konu olmakta, homeros destanları ionya'da olduğu gibi, yunanistan yarımadasında da tanınmaktadır.

    homeros'un felsefe dünyasında tartışılması platon ile başlamaktadır. platon'un homeros hakkındaki görüşleri bir bakıma herodotos'un görüşlerine benzer. platon'a göre de homeros, yunan dünyasında bütün inanışların babasıdır, bu dünyada dile gelen ne varsa, onunla dile gelmiştir.

    yunanistan'da eğitim homeros destanlarının üzerine kurulmuştu. sadece atina değil, bütün yunan devletleri homeros'u her türlü bilginin özü olarak benimseyip, bir kutsal öğreti olarak kabul ediyorlardı. antik yunan'da din, politika, askerlik, gemicilik ve hekimlik gibi çeşitli alanlardaki bilgileri öğrenmek için homeros destanlarına başvurulur ve bunları öğrenen insanlar birer canlı kitaplık gibi ezberlediği destanları içinde taşırdı.

    platon da homeros okulunda yetişmişti ve bu yüzden eserlerinde homeros destanlarından sık sık alıntılar yapmaktaydı. ne var ki platon ilk defa olarak bu eğitime karşı çıkıp eleştirmekle geleneğin ta kendisine bir ayaklanma başlatmış oldu.

    platon sonrası hellenistik çağda artık homeros destanlarını safça okuyup benimseme sona ermiştir. buna karşılık bergama, iskenderiye okullarında homeros destanları üzerine pekçok filolojik araştırmalar yapılmış ve bu uğraş roma ve bizans dönemlerinde devam etmiştir. homeros destanları üzerine çalışmalar böylece kuşaklar boyu yüzyıllar süren bir devri kuşatır. yapılan filoloji araştırmalarında bergama, iskenderiye, miletos, roma, bizans bilginleri bir yandan homeros destanlarında metin araştırmaları yaparken, diğer yandan metnin yazarı üzerinde incelemelerde bulunuyorlardı. ( küken, gülnihal; a.g.e. , sf: 240-241) homeros metinleri iki başlık altında toplanabilir; birincisi ilias, ikincisi odysseia destanı.

    ilyada ile odysseia kuşkusuz sözlü bir geleneğin ürünleridir. homeros yazmalarına ilkçağda 'vulgata' deniyordu ve bütün vulgata'lar bir tek kaynağa dayanıyordu. homeros vulgatası isa'dan önce yedinci yüzyıl dolaylarında ionya'dan yunanistan'a getirildi. kaynaklar destanların ilkin sparta'ya kral lykurgos veya ilkin atina'ya solon ya da tyran peisistratos veya oğlu hipparkhos'un getirmiş olduğunu belirtiyorlar. homeros'un atina devlet dinine, devlet eğitimine sokulması ve atina'nın büyük bayramı panathenaia yortusunda okunması karar altına alınıyor. romalı hatip cicero'nun da belirttiğine göre; "önce karmakarışık bir halde olan homeros metinlerini ilk düzenleyen ve elimizde bulundukları biçime sokan peisistratos'tur."
    bu konudaki araştırıcıların vardıkları sonuçlara göre peisistratos, metinleri ionya'dan getirtip, atina'da kopya ettirmiştir, elimizdeki vulgata, o zaman kaleme alınmış bir yazmadır. yazıcılar, aslında ion-aiol lehçesiyle yazılmış destanları attika lehçesine uygulamışlardır. peloponez savaşında atina ile komşu megara kentinin arası açılınca, megaralı tarihçiler, solon ve peisistratos'un ilyada'nın bazı bölümlerini kendilerine göre değiştirdiklerini ileri sürmüşlerdir. peisistratos'un bir bilirkişi komisyonu toplayarak, bunlara büyük bir bütün olan destan metinleri arasından bir seçme yaptırdığı hatta homeros metnini sansür ettiği bile yapılan iddialar arasındadır. peisistratos zamanında yapılan bu sansürde, akhaların tarafı tutulmuş, bir anadolulu ozan olarak homeros'un, asıl troyalı'lardan yana olduğu halde, akhaları vahşi, kan dökücü gösteren parçalar eserinden çıkarılmıştır. bununla birlikte ilyada'yı okuyan dikkatli bir okuyucu, akhaların troya kenti ve civarına yaptıkları akınların aslında buralardaki büyük zenginliği yağmalamak amacını güderek büyük kan döktüklerini rahatlıkla anlayabilir. eserden o zamanlar çıkartılan parçalar arasında bulunan akhilleus'un ırzına geçip de öldürdüğü troilos, alçakça aldatılıp öldürülen palamedes, kurban edilen polyksene, amazon penthesileia efsaneleri ise sadece başlıkları ile bile şiddet ve vahşet içeren özelliklerdedir." (cicero, de oratore, 111, 34, 137)

    homeros şiirlerinin peisistratos tarafından sansür edildiği hakkında j. b. bury 'nin çeşitli düşünceleri vardır.( j. b. bury, history of greece, s:190) halikarnas balıkçısı söz konusu düşünceleri şöyle aktarır:
    “atina ünlü ion festivalini özel bir ilgi ve özenle korumuştur. eski ve modern zamanlarda birçok kimselerin inandığı ve söylediklerine göre, pisistratos ya da aydın, bir kişi olan oğlu hipparkhos iki büyük ion destanı, ilyada ve odise konusunda çok önemli bir girişimde bulunmuşlardır. anlatılan şu ki, atina tyran'ları, edebi bir komisyon kurarak, bu komisyonu ilyada ve odise metnini derlemeyi, kaleme almayı ve gözden geçirmeyi bu komisyona havale etmişlerdir. böylece atina tyran'larının girişimi ve okumuş kişilerin çabası sonucu, iki büyük destan ilk kez yazılı olarak ortaya çıkmıştır. bu doğru ise, bir kuşak önce atinalıların lesbos adası ile sigeion'u elde etmekteki kavgalarında, atina'nın ilyada destanının tanıklığına baş vurup, kendisinin troya savaşında oynadığı rolü ileri sürmesine inanmak güçtür, madem ki daha önce yazılmış ve genellikle kabul edilmiş bir metin yoktu ortada. gene atina'nın megara kenti ile salamis adası hakkındaki kavgasına kanıt olarak gösterdiği katalog dizesi ne gelince megara bu dizenin düzme olup atina tarafından kurulan komisyon tarafından kendi çıkarlarını korumak amacıyla ilyada metnine alındığını ileri sürmüştür. bu suçlamanın bir tutar tarafı yok değildir, çünkü komisyonun ileri gelen üyelerinden onomakritos'un düzme metin kurmakta usta olduğu biliniyordu. tyran'ın ilk oğlu hippias'a düzmece bir tanrısözleri koleksiyonu kurmakta yardım ettiği bilinir.

    / ionya fonetik harflerle yazıp okumayı nefs yunanistan'dan (yani yunanistan'ın kendisinden) iki asır evvel biliyordu. hatta solon okuma yazmayı anadolu'dan öğrendi. binaenaleyh mutlaka metin vardı, fakat hasır altı edildi. /” (halikarnas balıkçısı, düşün yazıları, bütün eserleri:6, bilgi yay., sf: 187-188)

    halikarnas balıkçısı 'nın homeros ve destanlarının anadoluluğu üzerine saptamaları da söz konusudur:
    “mesele, homeros'un hangi tarafa (akhalar mı, troyalılar mı) sempati gösterdiğini belirtmek değil mi? ilyada'nın bugünkü sansür edilmiş metninde bile bu gerçek apaçıktır. yine şu gilbert murray'ye dönüyorum, onun başka bir kitabında «the literature of ancient greece»'inde şunları yazıyor: ' hektor ile andromakhe'nin ayrılmaları sahnesi ilyada'yı bir zafer ve kahramanlık destanından çok daha yükseklere, savaşın ün ve şanının ötesinde yüce bir tragedya seviyesine çıkarmaktadır, biz burada insan gerçeğinin derinliklerine varıyoruz.' iyi ama bu gibi «humain» insanca özelliklerin hemen hepsi troyalılara özgü olarak gösterilmektedir homeros tarafından. «savaşın ün ve şanının ötesinde gerçek» bunu ancak minoen ve eski ege kültürü ile beslenmiş bir homeros, ya da homeros bir kişi değil de birçok homeros'iar yani rhapsodlar, ozanlar, bizdeki âşıklar görebilirdi. «homeros'un kendisi kendinden önceki şiir zenginliğine dayanıyor ve gününde destanın birçok büyük temalarının artık eskimiş olduğunu biliyordu.» bu şiir zenginliği kime aitti? akhaların mı? ki onlarda öyle bir şey yoktur, yoksa bu şiir zenginliği homeros'un mensup olduğu, eski ege ve anadolu kültürünün müydü? bittabi anadolu kültürünün idi. yoksa homeros mykene ve argos'ta doğar yaşardı yahu! «temaların eskimiş olduğunu biliyordu.» dediği zaman, anadolu'ya ait temalar demek istiyor, homeros'un bu fikirlerini theta 74, mü 70, delta 331 'de (ilyada kitaplarının numarası grek majüskülleri, odysseia kitaplarının numaraları grek minüskülleri ile gösterilir).bulacaksınız... homeros ister zenci olsun, ister başka ırktan, ege ve anadolu kültürüne ait bir adamdı.”

    2.1.6 hesiodos

    homeros ve hesiodos'un eserlerini türkçeye kazandırmış olan, mühim çevirmen ve araştırmacı azra erhat hesiodos bahsinde şöyle diyor: “hesiodos, homeros'tan sonra yunan ilkçağının en büyük ozanıdır. tanrı soylarını sayan, tanrılar arasında yetki ve şeref alanlarını saptayan ve tanrıların kişiliklerini belirten, bu iki ozandır, der yurttaşımız halikarnassos'lu herodotos. bunu söylerken de, her iki ozanın kendinden 400 yıl kadar önce yaşamış olduklarını ekler. oysa birçok yerlerde olduğu gibi, burada da yanılmış olsa gerek tarihçimiz. çünkü homeros ile hesiodos arasında yalnız çağdaşlıkta değil, yaratıcılıkta da önemli bir ayrım vardır. besbelli ki, hesiodos bir iki yüzyıl arayla izlemektedir homeros'u, ama onu izlediği de su götürmez bir gerçek: hesiodos, homeros'un silik bir kopyası, esini doğadan gürül gürül fışkıran büyük şairin yaya yürüyen bir çömezidir... yontulmamış bir öykünmeydi hesiodos'unki, bir köylü yapıtı, taşra yazısına örnek. ozanların ozanı homeros'tan aldığı biçimleri hesiodos başka özler, içeriklerle doldurmuştu gerçi, destan dili ve ölçüleri ile destandan ayrı bir tür yaratmış, öğretici denilecek yeni bir türe çığır açmıştı, ama ışığı doğudan alan bu şiir bugüne dek geçerli sanıların, kanıların tam trsine yunanistan'ın üstünlüğünü değil, geriliğini yansıtıyor, açığa vuruyordu. homeros ile hesiodos arasında bir iki yüzyıllık ara bulunduğu sonucuna varmıştı bilim... kendilerinden önce yazılı yapıt bırakmış başka dil yaratıcıları yoktur. homeros ile hesiodos, yunan din ve tanrı düzenini hepten uydurmuşlardır ya da yaratmışlardır demekle yanılmış değildir herodotos.” azra erhat, ionya ile yunanistan karşıtlığı hususunda, haliakrnas balıkçısı'nın izinden gitmektedir: “ne var ki onlarla iki ayrı çağ, iki ayrı dünya, iki ayrı insan görüşü, daha ileri giderek iki ayrı sınıf çıkıyor karşımıza diyeceğim. ilk bakışta - çevirirken izlenimimiz buydu - iki ozanın yapıtları değer ölçülerine vuruldu mu, daha yeni olanı daha eski, daha sonra geleni daha geri sayılabilir. homeroa'tan hesiodoa'a değin bir gerileme olmuştur sanki. bir buçuk yüzyıllık önyargılı, yanlış değerlendirmelere karşın halikarnas balıkçısı'nın bayrak açtığını hep biliriz. haklıydı saldırı ve direncinde. ionya'ya kıyasla yunanistan bir çağdaş aydınlık dönemi karşısında bir ortaçağ karanlığını simgelemekteydi. diniyle, yaşayışıyla, töreleri ürünleri ile de kanıtlanabilir bu gerçek, hele i. ö. beşinci yüzyılda atina kentsel uygarlık ve kültür aşamasına varmazdan önceki süre için. balıkçı'nın deyimiyle hellenistan asya'nın - o zamanları kısaca asya diye adlandırılan küçük asya'nın, yani anadolu'nun — silik, buğulu bir aynası gibi görünüyordu, bu gerçeğe homeros ile hesiodos arasındaki ilişkiden daha iyi örnek bulunabilir nıiydi? biri şairlerin, şahı, öbürü hantal, soluğu kıt, becerisi az bir köylü ozanı.”( azra erhat, hesiodos eseri ve kaynakları, sf: 2)

    azra erhat 'ın da yararlandığı bu görüşler ve hesiodos 'u soluğu kıt olarak değerlendirecek bu ifadelerin merkez noktası halikarnas balıkçısı'dır. ancak buradaki fikirlerin karşısında durduğu zamanlar da olmuştur azra erhat 'ın. bundan bahsettim, buyrunuz:

    azra erhat 'ın salt düşün yazıları nda bile bir sürü eleştirisi vardır. hem metot hem bilgi yönünden. örneklere bakalım mı?

    "
    sf. 34

    aslında h.b., kaynaklarına çok saygılı bir kimsedir, kimden ne aldığını titizlikle belirtmek isteğini taşır, ama düşüncesinin hızlı akışında bir kaynağını, bir alıntısını bilimsel yöntemlerin ve kuralların gerektirdiği biçimde bildirse de, koşaradım ilerlediği yol boyunca bir başka alıntısını belirtmeyi unutur.

    sf. 35

    iolkos tesalyada bir liman şehridir. söylenceye göre, karadeniz'e altın postu aramaya çıkan argonautlar, bu limandan açılmışlardır. h.b. resmini çizdiği bu artemis'in imgesini nerden aldığını bildirmemektedir. ben de şimdiye dek yaptığım araştırmalarla bu resmin aslını bulamadım.

    sf. 47

    dişi dionysos tapıcılarına 'bakkha' ya da 'mainad' denilir: erkeklere h.b. savına göre; 'iobakkhi' denmiştir anadolu'da. h.b. bu savında herodot'un kit. iv. 46. 73. ve 76. paragraflarına dayanır, ne var ki buralarda bir kez olsun 'iobakkhi' gibi bir deyime rastlanmaz.

    sf. 143

    böyle bir şehrin adı ilyada'da geçmez, yalnız bir kez il. l. 39'da apollon smintheus'tan söz edilir.

    sf. 156

    prolegomena denilen eserin kimden olduğu burada belirtilmiyor.

    sf. 159

    bu tanrıçanın adına r. graves, 21.4 'te değinilir, ama h.b. , brizo hakkında söylediklerini yalnız graves'ten almış değildir.

    sf. 162

    h.b., ingilizce olarak verilen bu metnin kimden olduğunu belirtmemiştir. bu metni r. graves'de bulamadım.

    sf. 166

    halikarnas balıkçısı'nın bu «iktibasını» aydınlatmak benim için bir sorun olmuştur. balıkçı bu metni nerden aldığını bildirmez. metni ingilizce olarak verdiğine göre bir çevirisinden almıştır, ama bu çeviri kimindir, hangi kitapta yayınlanmıştır? elimde bulunan almanca nietzsche kitaplarını karıştırdım, bu çevirinin aslını bulamadım. kaldı ki çevirinin aslına bakılırsa, kısaltılmış bir metne, bir özete benziyor. çünkü nietzsche bu fikirleri birçok eserlerinde dile getirmiş, ama hiçbir yerde bu kadar kısa biçimde değil, işin içinden çıkamayınca, hacettepe üniversitesi, felsefe profesörü dr. ioanna kuçuradi'ye baş vurdum. sayın kuçuradi bu metnin nietzsche'nin «götzendammerung» (putların alacakaranlığı) adlı eserinden alınmış olabileceğini bildirdi. bu kitabın «was ich den alten verdanke» (eskilere neler borçluyum) bölümünde balıkçı'nın naklettiği parçalar, tümceler bulunmaktadır, ama arka arkaya değil. demek ki bu alıntı ingilizceye özetlenerek çevrilmiştir. h.b.'nm bunu tam kaynağından bildirmemesi bir kusurdur. a.e

    sf. 172

    burada da alıntının nerden yapıldığı belirtilmemiş. r. graves 'in kitabında arayıp bulamadım.

    sf. 173

    balıkçı'nın burada kuşak sözcüğüne daha alışılmamış gibi takılması şaşılacak şeydir,..

    sf. 192

    h.b. bir gazetede palamedes olayının ilyada'da geçtiğini yazmıştı da ben doğru olmadığını belirtmiştim.

    sf. 194

    burada h. b., bir yanlışlık yapmış olsa gerek, , stesikhoros diyor, oysa homeros ile stesikhoros'un meleagros'tan dem vurduklarını söyleyen simonides' tir, bu lirik şair kendinden yüz yıl kadar önce yaşamış ve destansal ilahiler ve övgüler yazmış olan stesikhoros ile homeros'tan söz edebilir; elinde bir ilyada'nın bulunması olası olan da elbette ki simonides'tir. h. b., iki adı yazarken karıştırmış olacak.

    sf. 195

    h.b. sının herhalde gene gilbert murray 'den aldığı bu tümcek "he mentions" diye başlamakta, ne var ki bu "he " nin kim olduğu anlaşılmamaktadır.

    sf. 200

    h.b. 'sının burada, tantalos'a neden izmirli dediği anlaşılmaz, tantalos sipylos, yani manisa dağının ve eteğindeki magnesia'nın kralı olarak bilinir, ionya'lı değil, lydia'lıdır. izmirli demesi genelleme olsa gerek, çünkü başka yazılarında tantalos ve pelops 'un asıl kaynağını kesinlikle belirtir.

    sf. 203

    h.b. bundan sonra yaptıgı ingilizce alıntıların nereden, kimin hangi eserinden olduğunu belirtmiyor.

    sf. 204

    akhilleus'un klasik sonrası zamanlarda yapılan etimolojisine göre bu ad a-keilos'tan gelmedir ve dudaksız anlamına gelir. oysa bu açıklama uydurmadır, sözlüklerin hepsinde akhilleus'un etimolojisinin bilinmediğ kayd edilir. h.b., kendisinin de uydurma dediği bu efsaneyi nerden naklediyor? g. murray'den olmasa gerek.

    böyle bir olgu ilyada'da kesinlikle yoktur, akhilleus myrmidon ordusunun başındadır ve bu ordu öbür akha komutanlarından epey ayrılmaktadır, hatta troya önündeki akha'ıar kampında uzak bir yerde yer almaş bulunmaktadır. tabii îl-yada'ya göre, ne var ki h.b., burada söylediklerini llyada'dan başka kaynaklara dayanarak söylüyor. bu kaynakları ne yazık kî yeterince bildirmiyor.

    sf. 205

    bu kez h.b. fransızca bir metin kopya etmektedir. acaba nerden alınmış bir metindir bu?

    sf. 212

    bunun artık kesinlikle ileri sürülemediği blegen kazılarında ortaya çıkmıştır. bkz ilyada önsözü

    sf. 213

    önce r. graves'in, sonra da h.b.'sının home-ros'tan bunca yüzyıl sonra yaşamış bir bizanslı sözüm ona bilginin savlarına dayanarak bu çirkin, troilos öyküsünü ilyada'dan bilmeleri şaşılacak şeydir. ingiliz yazarı bu troilos işinde herhalde shakespeare'in etkisinde kalıyor, ama h. b., akhilleus'un ilyada'da canlandırılan kişiliği ile bu çeşit sapıklıkların bağdaşmadığını nasıl görmemiştir?

    sf. 214

    görüldüğü gibi r. graves 'in savını kanıtlamak için baş vurduğu kaynakların hepsi, klasik çağlardan çok sonralarıyla ilintili pek güvenilmez görülen kaynaklardır.

    sf. 216

    troilus and cressida 'nın kaynakları besbelli ki ortaçağ şövalye romanlarından gelmedir. h.b., bunu belirttiği halde, nasıl oluyor da ilyada'da hiç sözü geçmeyen , daha dogrusu ilyada'da briseis olarak geçen bir kızı kalkhas'ın uydurma bir ihaneti öyküsüne bağlayıp homeros ile ilintili gösteriyor; buna da şaşılır.

    .. keçi değil, geyiktir.
    .. burada h.b. ne demek istiyor, belli değil, olduğu gibi aktarıyorum.

    sf. 217

    bu çeşit savlar ne yazık ki bilimsel olabilecek hiçbir esasa dayanmamaktadır. h.b. mythoslara tarihsel oluşum ve gelişim içinde eklenen kimi motifleri bir tüm olarak almakta, çeşitli söylence anlatımları arasında hiçbir ayırım yapmamaktadır.

    sf. 220

    bundan sonraki alıntının kimden oldugunu belirtmiyor h.b., gene guthrie'den oldugu kanısını verir.

    sf. 224

    h.b.'sının homeros'tan sonra uydurulmuş oldukları besbelli olan bu çeşit söylenceleri ilyada'da araması, bunlar ilk anlatımda vardı da sonra atıldı gibi savlardan yana çıkması bir çelişkidir. h.b., bu konularda hem batılı bilginlere karşı çıkmak ister, hem de onların kullandıgı belge ve savları işlemekten kendini alıkoyamaz.

    sf. 225

    h.b., bu parçayı robert graves, 39.8'den almıştır, kaynak göstermemiş.
    "

    görüldüğü gibi salt bu eserde bile, azra erhat'ın özellikle homeros ve ilias'a dokunan h.b. savlarına tepkisi çok serttir. bırakın h.b.'na bir peygamber bir itaat etmeyi, onu bu hususta yerden yere vuruyor, çok net. murat belge'nin eleştirisi de anlamsızlaşıyor haliyle.
  • yine konu dışında yine başka birini, yani her defasında başka bir çocuğu konu dışında bana saldırırken görmekten artık bir haz duyar oldum. hayır yani çok kötü butonuyla sürekli saldırılan biriyim, bunu anlıyorum yazacak hiçbir şeyleri yok bu çocukların, ama artık entirilere sıçradı bu salya sümük saldırıları. ben ki sadece aşina olduğum, kafa yorduğum bahislerde görünmeye çalışıyorum. beni eleştirebilme haddini kendinde duyan çoluk çocuğun "zira takip ettigim, okudugum bir adam da degildir, .." diye benim yazılarımdan haberdar olmadığını iddia edip, nasıl bir altta kalmışlıkla eklediği "yoksa yillar önce begenilmeyen entrylerini silip silip tekrar yazdigi icin tuhaf buldugum,.." notuyla yıllar öncesinde yapıp ettiklerimi (benim bile hatırlamadığım hahah, ayrıca c .s. dere de benim mezun olduğum lise üzerinden eleştirmişti, ironi yapmıştı. ;) ) hatırlayabilmesi hususunda afedersiniz ama "çoluk çocuklukla alakalı bu" demem bile yersizdir ya neyse, tekrar ediyorum bu konuda bilgi sahibi insanlar benim muhatabımdır onun dışında biliyorum ki, bu çocuk ve bu çocuk gibi konuyla alakası olmayanlar (itirafı şu cümledir: "kendi adima okumus oldugum bir yazar olmadigi icin ekstradan cevat sakir konusuna deginmeyecegim.") bu konuda rica ederim atıp tutmasınlar, yoksa böyle komik duruma düşerler, düşürürüm.

    geçelim konuya bakalım bu kadar kişi bana cevap yazdı, ancak hala konunun özüyle ilgili "hayır halikarnas balıkçısı'nın izinden gidenler, murat belge'nin dediği gibi mustafa kemal'in güneş dil teorisini rasyonalize etmeye çalışıyorlar, bakın bunlar da onu haklı çıkartıyor bıdı bıdı.." diyen biri çıkmadı ki tartışma olsun, biraz araştırdım sözlükten acaba kim bu konuda beni yerden yere vuracak diye, çünkü bu çok önemlidir, fikirlerim yerden yere vurulmalı ki, ben de yükselebileyim, hatalarımı düzeltip, tıpkı c. s. dere'nin üslubumla alakalı eleştirilerini düzeltmem ve akabinde onun eleştirilerinin havada kalması ve ardından onun da kendi üslubuna çeki düzen vermesiyle, konunun özüne belki diyalogumuz açısından yaklaşamasak da, en azından bazı yamukluklarımızı düzeltmemiz mevzubahis olmuştur, diyebilirim. bakınız efendiler, bu tartışma ciddi bir tartışma, artık bu konuda fikri olanlar yazsın, bilgi sahibi olanlar yazılarını konuştursun, fikirlerim yerden yere vurulsun hiç mühim değil, ben zaten amacıma ulaştım, konuyu sıcak tuttum, belki sadece tozlu raflarda kalacak bir tartışmayı neredeyse 20 gündür sıcak tuttum, akadmeide birçok saygıdeğer hocayla birebir, öyle röportaj, yazışma vs değil, bazılarından bu konuda yazı yazma sözü alacak derecede görüştüm, bakın hala konu sıcak, her ne kadar konu hakkında bilgi sahibi olmayan çaresiz çocuklar araya girip çıksalar da, konu yer yer benim de kabul ettiğim gibi, bilginin zorla sokulamayacağı kafalara demagoji yöntemiyle dış yüzeyine ancak sıvanabilme metoduyla sunulmak istenen, diri tutulmuştur, memnunum bundan ama belirttiğim gibi; özle ilgili fikir sunan olmadı benden başka.

    bakınız efendiler, yukarıda da dediğim gibi biraz araştırdım, bu konularda kim bana konu dışında saldırma yöntemini bırakıp, öze döner de layığıyla bir tartışma yaşanır diye taradım. cheja 'yı buldum (maalesef sosyomat'ta bu konuda görüşlerini bildirmiş o da, kendisini uyardım, mesaj yoluyla ulaştım), astro 'yu buldum (mitosların uygarlaşma ve insanlaşma süreci başlığında bana karşı bir fikir sunmuştu.), 3661 var mesela onun da çok keskin bir dili ve bilgi birikimi olduğunu hatırlıyorum aylar öncesinden, veya aristonikos var furkan akderin hususunda çarpıştığımız. yahu bir ses edin, bu konularda bilgi birikimi olan, ve çoğu konuda benim bilmediğim konularda bile yol göstericiliklerine saygı duyacağım insanlarsınız, oturalım tartışalım, murat belge 'nin konuyu çok kötü ele aldığından, hb'nin düşün makalelerinde ve eserlerindeki fikirlerinin eğer eleştirileceklerse, roman kahramanlarından yola çıkılarak bunun yapılamayacağından söz edin. kendinizi ortaya koyun.

    yahu bu konuda karşıt fikir söyleyen olmayacak mı, hala ve hala beni abuk sabuk şeylere cevap verirken mi görmek istiyorsunuz, burada gerçekten ilmi bir tartışma yapabiliriz, cidden bunu yapabiliriz, benim murat belge/@jimi the kewl tüm entirilerime bakın, bir dünya şeyden bahsetmişim, yahu bunları boş yere mi anlatıyorum ben, biri çıkıp da şunu demedi yahu; "be kardeşim sen murat belge 'ye laf koyuyorsun ama baksana adam orada aslında hb'nin tezlerinin özünün pek de yanlış olmadığından bahsediyor.".. bunu diyen çıkmadı. zira bunu bekledim ilk günden beri, çünkü bu söylenseydi bana benim karşı cevaplarım hazırdı. neyse bari bu entirimde o sözü kimse söylemedi, ben söylenmiş varsayayım ve cevablayayım:

    murat belge şöyle diyor: "şimdi bu anadolu, ortadoğu, yakın doğu, buralarda yetişmiş, serpilmiş inançlar, medeniyetler, mitolojiler vs içinde 'biz aslında bunların yoğurduğu insanlar olmalıyız' bilinci vardı. bu bence çok yanlış bir tez de değil. " ancak şöyle de ekliyor bay belge: "ama bu öncüllerden yola çıkıp atatürk'ün tamamen akıl dışı, bilim dışı olan güneş dil teorisi, uygarlıklar, oklar, orta asya gibi teorilerini sanki olabilecek rasyonel bir temele oturtmak gibi bir iş yapıyorlar." (kaynak: nokta dergisi, aynı sayı; artık hala "jimi kaynak vermiyor" diyen çıkarsa artık ben ne diyeyim bilmiyorum.. )

    şimdi bakınız ben murat belge 'nin bu sözünün ne kadar da gerçeği yansıtmadığını ispat ettim sizlere. hem de 5.6. kaynaktan sözlerle, şurdan burdan arak ifadelerle değil, bizzat halikarnas balıkçısı 'nın kendi sözlerinden yola çıakrak bunu kanıtladım, bakın ne diyor üstadım:

    ""biz bir yandan batı kültürünü benimsemiye kalkışırız. batı ise klâsik kültürünü benimser ve kendisini o a-sıldan bilir. fakat biz, vaktiyle anadolu'da yaşamış olan ecdadımızın yarattığı o kültürü yadırgar ve yabancısarız. dudaktan olarak batılılaşmaktan söz ederiz. ne var ki, anadolu'daki eski kültürün sözü geçtikçe. «adam sen de! yunan kültürü!» dîye omuz sîlker ve konuyu baştan savarız. buna sebep, batının kendisini sütbesüt klâsik aslından, bizi ise barbar aslından asyatik sayması, bizim de batının bu kanaatına içten içe katılmarnızdır. evet, bu noktayı ağzımızla ikrar etmiyor, fakat kalbimizle tasdik ediyoruz. zaten, böyle olmasa, batıyı taklit etmemize lüzum kalmazdı. bu duyguya bir tepki ve bu hale bir protesto olarak, her şeyin türk olduğunu isbata, teselli kabilinden de, kazanmış olduğumuz eski muzafferiyetlerle övünmiye kalkışıyoruz. hindistan'da bir ingiliz, eski pantolonunu ve yeni pantolonu için kumaşı, tutup bir hint'li terziye götürerek, ona eski pantolonunun aynısını yapmasam tembih etmiş. terzi, yeni pantolonu dikince, eskisiyle beraber ingiliz'e götürmüş. ingiliz, iki pantolonu birbirinden ayırdedememiş. çünkü birindeki leke ve yırtıklar, ötekinde de aynen ve aynı yerde varmış. îşte taklit böyle olmamalı! biz batıdan elektrik lambasını, buzdolabını, şehir planını alınca, artık batılı ve modern olduk sanıyoruz. halbuki batılı zihniyet, o ampulden daha iyisini ve daha ilerisini yapmıya savaşan zihniyettir. bu ilerleyiş dolayısiyle batıdan harfiyen aldıklarımızda pek geç kalıyoruz. mesela, şimendifer yapmiya kalkıştık; biz onu yapıncaya kadar, şimendiferin modası geçmiş bulundu; ve batı şose, kamyon ve otobüsü icat etti; yani biz bir pantolonu taklit ederken, batılı yeni bir pantolon yaptı. yıllarca sonra ikmal edilecek şehir planları da, bittabi aynı akıbete uğrayacak. daha iyisini ve ilerisini yapma isteğinin, yani yaratıcı atılışın kökünde tecessüs ve merak duygusu vardır. bu duygu, hiçbir pratik neticeyi gaye edinmez. yalnız öğrenmek ister ve araştırır. pratik netice keşiften çok sonra gelir. taklit etmemiz lâzım gelen bir şey varsa, o da, bu araştırma gücüdür, ve bu araştırma gücüdür ki — bittabi her sahada—bilhassa bu bizim anadolu'muzun eski kültürünün gerçeğini meydana çıkarma işini başararak, ilerleyişi köstekleyen birçok kompleksleri ortadan kaldırır. biz bu diyarın gerçek vârisleriyiz, dedik. fakat, bu mirasımızı, şimdiye kadar dört bucağa pek mirasyedicesine saçtık. osmanlı devleti sırasında, dünyanın yedi hârikasının, yedisi de osmanlı toprakları içinde idi. o mirasın, elle tutulur sanat kalıntıları, babalarının mallarıymış gibi, şimdi, batının çeşitli müzelerindedir. o «ne olacak? gâvur putu! yabancı şeyler.» dedik. o eski mimarlık ve heykeltraşlık anıtlarından çok daha önemli olarak, onlardan kalma bir de kültür serveti vardır. onu da, bizim başımıza kondurmadan «adam sen de! vazgeç! asklepios, aftospiyos, kıtıpiyoz yunan kültürü» diye, batılıların başlarına savurmuş bulunuyoruz. şimdi biz, şapka diye, onların külahlarını taklide çalışıyoruz."

    "eski muzafferiyetlerle —yâni arkaya bakarak— iftihara gelince, bir milletin tarihindeki muzafferiyetlerle iftihar etmesi kadar tabiî bir şey olamaz (kazanılmış yüzlerce zafer dolayısiyle başka milletlere kıyasla, daha bol iftihar vesilesi elimizde de var). yalnız bütün bakışlar ve bilhassa gayretler, tamamiyle arkaya dönmüş olmasın! bu vaziyet, bu takdirde pek gayri tabiî olur."

    ..

    "günlük edebiyatta, sürüm sağlamak amaciyle geçmiş tarihî olayların kahramanlarına— gerçekte hiç de böyle olmadıkları halde— bir kabadayılık, hattâ bir hoyratlık ve hunharlık atfedilir. meselâ, üstün stratejisi ve zekâsiyle ün salmış birisi de olsa, ondan: «koç boynuzu bıyıklarını burup burup— ha hayt! kuman evlâtlarım! — diye bir nâra saldı ve koca palasını sıyırdı» şeklinde bahsedilir. bu makule külhanbeyimsi hareketlerle —manialar olmasaydı— müsamahası dolayısiyle isviçre gibi bir siyasi teşekkülü yaratmıya namzet olan bir osmanlı devleti değil, fakat alelade bir çadır bile kurulamaz. bazı basının sırf paraca kazanç kaygusuyla yaptığı bu iş, biraz da fransız'ların kaz karaciğerlerinden bol bol «foie gras» (kaz karaciğeri ezmesi) elde etmek için, kazları hasta ederek, karaciğerlerinin büyümesine sebep olmalarına ve bu münasebetle gövdeye atacak karaciğer ezmesi tedarik etmelerine benzer."

    ..

    "avrupa'lıların isa'dan iki bin yıl önce bir medeniyet veya kültür yaratmış olmaları imkânsızdı. çünkü onlar, ancak rönesans devrinde uyanabildiler; ve bu uyanışları da kuzeyden değil, güneyden geldi. oraya da doğudan geçmişti. akhileus'un hamburg'dan, artemis'in de paris'ten geldiğini iddia etmek, apollon'un alpoğlan'dan, artemis'in de erdoğmuş'tan gelme olduklarını ileri süren bâzı aşırı türkçüleri bile yaya bırakır. birleşmiş milletler, insanoğlunun tarafsız bir tarihini yazdıracakmış —pek güç ya— bu işi başarabilirse, ne mutlu ona!" (halikarnas balıkçısı, anadolu tanrıları)
    gizli bkz. verdiğim ifadeyi tekrar okuyunuz efendim. gerçek halikarnas balıkçısı budur, murat belge, hb'nin romanlarından yola çıkarak, onun düşün yazılarında üzerinde durduğu felsefeyi eleştiriyor. hatta kemalizmi rasyonalleştirmeye çalışmakla suçluyor onları. (hb'den yola çıkan diğer yazarları. zira murat belge 'ye göre rasyonalleştirme çabası içinde en az bulunan hb'dir.: "bununla belki en az ilgisi olan cevat şakir, bu genel alanda ilk konuşan olduğu için işin içinde." [a.g.e.])

    devam edeceğim ama önce bir uyarı, bilgi sahibi olmayanlar yerine, logos'u olanlar acele etsinler. ayrıca bana saldırmakla klavyenizi aşındırmayın, fikirlerimle uğraşın.

    not: zamanın ötesine yerleştirildi bu entiri kimbilir kiim tarafındaan ;) anlaşılmadı mı sanıyorsun?
  • bu entirim bir corrigenda niteliği taşımaktadır; zira ilk entirilerimin üslubundan son entirilerimin üslubuna dek, birçok sözlük yazarı tuttu, özü, sözü bıraktı üslubumla uğraşmaya girişti; "orada bunu demişsin, şurada şunu demişsin." oysa tekrar etmemde fayda var diyorum; ben aslında biraz da böylesine sert bir üslup kullanmış olmaktan hiç pişman değilim; murat belge'ye murat dediğim zaman tepki çekeceğini biliyordum, zira ortaya koyacağım sebep benim için çok geçerliydi; diyecektim ki savunma olarak; "yahu o halikarnas balıkçısı'na aşırı milliyetçilik dozuyla yazı yazıyor dediği zaman, ben de ona murat derim, sanane?" veya "halikarnas balıkçısı 'nın izinden gidenlere ırkçı diyebilen birine ismiyle -hem de bir insana ismiyle hitap etmenin nesi kusurlu bir davranışsa- hitap etmiş olmam bile yeteri kadar büyüklüğümdür." gibisinden bol demagoji soslu bir saldırı gerçekleştirecektim. kısmen bunu dile de getirmişliğim var; başta dedim ya bu entiri bir corrigenda niteliği taşımaktadır diye, işte efendim benim düzeltmem gereken, altını kırmızı kalemle çizgiyi atmam gereken bir entiriye ihtiyaç vardı. işte bu odur.

    murat belge, hakkında görüştüğüm bir çok ilim adamından hiç iyi şeyler duymamışsam da (özellikle halil berktay da aynı kaderi paylaştı bu sorgularımda. yani insanlar belli kişileri sevmek zorunda değillerdir, o yüzden ilgili hocalar kendileri yazarlarsa ben o yazıları burada paylaşırım, eğer yazmazlarsa kayıtdışı niteliğinde bu bahislerden söz açmam.) çok eminim ki; kendince belli bir birikimi mutlaka vardır, biri (jimi the kewl) çıkıp da ona soyadından yola çıkarak, tıpkı bir çocuğun burada "sen yıllar önce beğenilmeyen entirilerini siliyordun.." altta kalmışlığını göstermesi gibi, tutup da "murat belge(siz)" demesi ne kadar da saçmadır! düzeltiyorum bunu, hatta mevcut entirilerimde o ibareleri düzelttim, niye mi, çünkü amacıma ulaştım bu kadar yazı yazıldı, havada kalmadı konu, tartışmada kimsenin özden haberinin olmadığı da ortaya çıktı. asc ısrarla birikim dergisi'ndeki makaleyi okumadığımı düşünerek, benim eleştirdiğim konuyla üslubum arasındaki kopukluk ve manasızlık üzerinde durdu. oysa asc entirilerinde (sanırım iki adet entirisi var bu konuda), murat belge 'ye getirdiğim eleştirilerde kullandığım kaynaklarıma ve dayanaklarıma bakmadan, ya da daha değişik bir şekilde söylemem gerekirse; benim ne üzerine konuştuğumu anlamadan, -hatta kaynak aldığım tansu açık 'ın bizzat makalesinin başlığı "türkiye'de hümanizma tartışmaları" idi- beni salt üslubumla eleştirdi. asc dedi ki mesela; "..akademik tartışmaları, sokak kavgaları ve şövalye hikâyeleri gibi "birbirinin canına okuma" olarak görmek ancak basiretsizliğin işareti olabilir. bir kavram kargaşası yaratarak, "eleştiriye tahammülsüzsünüz", "kamplaşma yaratıyorsunuz", "bana karşı çıkamadınız" vs demek de garip bir duygu olsa gerek. oysa biz yöntemi eleştirdik, ne karşımızdakini ad hominemsel suçladık, ne de saf olarak "belge haklı", "sen tamamen haksızsın" dedik. ama hâlen daha -kimi entari kötülemeleri de üzerinden- "akademi" soslu şövalyelik pek şık durmuyor." her ne kadar gerçekleri yansıtmayan (quid est veritas sorusunun manasızlığına hala inanıyorum.), bana ait olmayan, örneğin "kamplaşma yaratıyorsunuz" ifadesini hiç kullanmadığım halde bana yamamış olmasına rağmen, haklılık payı muhakkak vardır onun. örneğin akademik soslu şövalyelik girişimim başarılı olmuştur, olmamıştır demeyin sakın, bakın oturmuş uzun uzun yazılmış entirileri okuyorsunuz, okumalısınız da, okudukça açılacak, bilmediklerinizi anlayacaksınız. uzun uzun yazılıyor ki, çünkü tahrik ediciliği sağladım; bunun adı "akademik soslu şövalyelik" olabilir, bunun adı başkasının elinde "sokak kabadayılığı" olabilir, başka birinin elinde "bu yolla kız götürme" de olabilir, hepsi olabilir, önemli olan bu değil, önemli olan şu; murat belge'nin , makalesinde savunduğu görüşleri buraya kopyalayınca, çok büyük bir fikir paylaşımında bulunduğunu sanan bir çocuğun, hayatı boyunca halikarnas balıkçısı okumamış olmasıdır. okumadığını itiraf ettiği halde, bir insan bilmediği bir kişiyle ilgili yazılmış bir makalede nasıl olur da taraf kesilir ve ahkam keser, sonra rezil olduğu zaman yok jimi begenilmeyen entirilerini silmiş, yok bilmemkimle konuştum haberler iyi, yok o yok bu, tamam altta kalmışlığın su yüzüne çıktığında geri dönüşün olmayabilir ama bunu git başka başlıkta yap, başka bir ortamda yap, burada halikarnas balıkçısı 'nın hakikaten de murat belge 'nin dediği gibi, aşırı milliyetçilik dozuyla yazıp yazmadığını tartışmaya çalışıyoruz. yoksa otur sözlükte karma puanını bile tartış, bize ne bundan, okuyucuya ne..

    murat belge sonuç itibariyle mühim bir kişiliktir. bu entirim corrigenda niteliğinde olduğundan, çeşitli noktaları düzeltmek için yazılmıştır, bu "murat belge sonuç itibariyle mühim bir kişiliktir. " cümlesi de bu yüzden buraya yazılmıştır.
  • tabi murat belge ile ilgili her fikir beyan ettiğimde, biri çıkıp da benimle uğraşıyor, tabi oturup da uzun uzun konunun dışına çıkmaktansa, konunun içinde kalıp sayın murat belge 'nin nasıl bir halikarnas balıkçısı gördüğü ya da görmek istediği konusu üzerinden bir şeyler söylemek istiyorum; önce şunun üzerinde durmalıyım; "mavi anadoluculuk akımı humanist değildi." ifadesi sadece murat belge 'nin vardığı bir sonuç değildir, öcellikle barış karacasu mavi anadoluculukla ilgili konuşurken, murat belge 'nin yazısının önemli olduğunun altını çiziyor. hatta nermin yazıcı'nın da bir yazı yazdığından bahsediyor. (nokta dergisi, aynı sayı, sf: 24)

    bakın barış bey ne diyor: "en baştan şunu söylemek gerekir sanırım: bu kişilerin hemen hepsi de yelpazenin solunda yer aldığı düşünülen kişiler. dolayısıyla bu gözle bir değerlendirmenin yapılmamış olması çok da şaşırtıcı değil. karşı taraftan ise mavi anadolucular ile onlara dokunan kişilere yapılmış eleştiriler var, ama bunlar da aman aman kayda değer değil. asıl şaşırtıcı olan herhangi bir değerlendirmenin uzun yıllar yapılamamış olması. bunlar azımsanmayacak üretkenlikte kişiler. yine de bütün bu külliyata karşın bu metinlerin nasıl okunabileceği, içermelerinin neler olabileceğine ilişkin de çok az çalışma var. en azından toplumsal ve kültürel düzlemde etkileri bugün bile süren bir akım üzerine değerlendirmelerin daha çok olması beklenirdi. değinip geçivermek, "güzel insan"lar olduklarından dem vurmak, projeleri bağlamında değil insanlarla ilişkileri bağlamında 'hümanist' demeyi yeğlemek... söz konusu kişilerin çalışmalarına, yapıtlarına bakacak olursak üç öbekte toplandıklarını görürüz: çeviriler, edebi metinler, 'kuramsal' diyebileceğimiz metinler. bugüne değin son saydığımız metinlere yönelik çalışmalar oldu, konunun o bakımdan tüketildiği söylenebilir. edebi metinlerle ilgili olarak ise hâlâ tartışmaya gereksinimimiz var. nermin yazıcı'nın konuyla ilgili bir iki çalışması var. murat belge'nin son yazısı önemli bir katkı olmakla beraber başlangıç sayılabilir. çeviri etkinliğinin de ne olduğuna, neler içerdiğine bakmak gerek. en önemlisiyse bütün bunların bir arada neye karşılık geldiği. yapılan işlerin tamamı da bir büyük projenin sacayağı. bunların birbirleriyle ilişkileri, dokundukları yerleri de ortaya çıkarmak gerekir." (a.g.e.)

    yine aynı bahis üzerinde murat belge 'yle aynı fikri paylaşan bir diğer isim de a. ömer türkeş, bakın ne diyor sayın türkeş: "doğrusunu söylemek gerekirse halikarnas balıkçısı, sabahattin eyuboğlu ve azra erhat isimleriyle simgelenen mavi anadolucuların anadolu ve türk kimliği hakkındaki düşüncelerine getirilen eleştiriler bir süredir yapılıyordu. ama belki akademik çevrelerde sınırlı kalmışlığından -biraz da mavi anadoluculuğun günümüzde pek taraftarı kalmadığından- söz konusu eleştiriler uzun uzadıya tartışılmadı. akımın, popüler olduğu dönemlerde neden tartışılmadığı sorusu önemli. çünkü sorunun yanıtı bizi türk solu ve türk aydınının kemalizm'le olan göbek bağı üzerinde düşünmeye zorluyor:
    türk soluyla kemalizm arasındaki yakınlık iki önemli eksen etrafında kurulur, ilki kemalizm'in halkçılık / köylücülük / devletçilik popülist söylemine duyulan yakınlıktır, ikincisi milli mücadele'nin anti-emperyalist yanına yapılan vurgunun abartılarak benimsenmesidir, işte bu yaygın kabul, mavi anadolucuların anadolu'ya giydirmeye çalıştıkları türk kimliğinin ve iyon uygarlığı'nı yunan uygarlığı'ndan ayırma girişiminin yadırganmamasıyla sonuçlanmıştır. elbette mavicilerin hümanizmini de göz ardı etmemek ve onların -bir tür- milliyetçiliğini bugünkü yavan ve saldırgan milliyetçilikle / ulusalcılıkla karıştırmamak gerekir. ileri sürdükleri düşünceler hem kemalizm'le hem o dönemin sol zihniyetiyle çatışmaz. mavici söylemde burası anadolu'dur; dillerin, dinlerin, etnik kimliklerin harman olduğu, halkların uyum içerisinde yaşadığı, tarihin en büyük uygarlıklarının beşiğidir. ve burası "bizim"dir. "biz"den anlaşılansa türk ulusudur. kemalistlerle mavi anadolucular arasındaki fark anadolu'yu bizleştirme yöntemlerindeki farktır; ilki ve gerçekçi olanı silahla çözmüştür meseleyi, ikinci ve hayalci olanı türklerin yüce değerleriyle... işte bu tezler -hele ki içinde açıkça bir düşmanlık barındırmamışken- solcu aydınların rahatlıkla benimseyebileceği türden tezlerdi.
    eleştirilerin ortaya çıkması, sol kesimin kemalizm'le yollarını ayırmasından, pek çok meseleye -tarihe, ırklara, ayrımcılığa, kadına, kültüre, orduya, milli mücadele'ye- farklı bir bakış açısıyla yaklaşmasıyla ilgilidir. " (a.g.e., sf:23)

    murat belge 'ye bir diğer destek de semih gümüş 'den geliyor:
    "halikarnas balıkçısı'nın temelini oluşturduğu, sabahattin eyuboğlu'nun temsil gücüyle öne çıkardığı mavi anadoluculuk başlangıçta yeni bir kültür anlayışı olarak savunulmuş, ama sonradan bir ideolojiye dönüşmüştür. cumhuriyet ideolojisine uygun bir yeni kimlik arayışı, bir grup batılı entelektüel aydın ve yazarın mavi anadoluculuk düşüncesinde karşılığını bulan kimlik fenomenini ortaya çıkarmıştı.
    batı kültürünü oluşturan bütün özün anadolu'dan çıktığını savunmak epeyce köktenci bir görüştü. bunun başlangıçta pek çoklarına çekici geldiği de belli. ama kafalar aydınlanıp gelişince, mavi anadoluculuğun, ucu anadolu şovenizmine uzanan bir düşünce olduğu anlaşıldı. bütün uygarlığın kaynağı anadolu'ya aitse, mavi anadoluculuk kolayca batı kültürüne sırtını dönebilirdi. üstelik onlara göre anadolu'daki bütün uygarlıklar sonunda bugünün anadolu'suna aitti ve bir bütündü. böylece anadolu'ya gözünü diken batı da kolayca ebedi bir hasma dönüşecekti, insanlığın sahip olduğu bütün düşüncelerin ve hümanizmin kaynağı olarak anadolu'yu görmek, hiç kuşku yok ki sapkın bir düşünce sayılabilir. bu anlayışın günümüzün ulusçu ve milliyetçi anlayışlarıyla kolayca buluşması şaşırtıcı olmaz.
    mavi anadolucu düşünceler daha önce de eleştiri konusu edildi. ama adamakıllı tartışılmadı. kimliği belirsiz bir akım olarak kaldı. doğrusu, etkisi uzun süreli de olmadı. ama bu tür düşünceler her zaman canlandırılıp kullanılabilir.
    bugün mavi anadoluculuğun şoven yanlarına ilişkin sert eleştiriler yapılması, milliyetçiliğin ülkedeki yükselişine karşı duyarlıktan olsa gerektir."

    şimdi gelelim savunmaya halikarnas balıkçısı anadolu tanrıları adlıe serinde diyor ki; ("neden bu savunma murat belge başlığında?" diye soranlar merak etmesin anadolu tanrıları başlığında bu entirinin bir kopyası bulunacak.)

    "büyük bir değişiklik olunca, değişikliğin neticesinde yeni bir kültür ve yeni bir ideal doğunca, gelişen yeni şey, kendini çok defa yeni diye ilân etmez, fakat kendini, eskinin ihya edilmiş bir şekli veya bir eski asla dönüş sayar. meselâ, fransız ihtilâli, geçmişten en çok ayrılmış inkılâplardan biri olduğu halde, o inkılâbı yapanlar, eski roma cumhuriyetçiliğine ve tabiî insan hayatının sadeliğine dönmekte olduklarını sanıyorlardı. bizde de yeni türkçe, yepyeni bir şey olduğu halde, türk dillerinin aslına ve aslındaki sadeliğe bir dönüş sayılır, ion'lar da kendilerini, apollon'un oğlu hayalî bir ion'un evlâtlarından sanırlardı. güya apollon, kreusa adında bir kızı sever. ondan ion adlı bir oğlu olur, kreusa, sonra ksutos adında bir erkekle evlenir; fakat ondan çocuğu olmaz, işte bu, ion hakkındaki birinci efsanedir. bütün grek'lerin kendilerine hellen demeleri sonradır, ikinci bir efsaneye göre, güya deukalion'un hellen adlı bir kahraman oğlu, onun da doros, ksutos ve aiolos adlı üç erkek çocuğu olur. doros'tan dor'lar, ksutos'tan ion'lar ve aiolos'tan da aiol'lar doğar. grek sayılan bu üç kola, bu suretle, hellen adı verilir, ilk efsanede ion'lar apollon'un neslinden iken, ikinci efsanede hellen'in oğlu ksutos'un oğullarından olurlar. bu ikinci efsanenin bu üç kolu birleştirme kaygusundan ileri geldiği meydandadır. buna rağmen, ta başlangıçtan beri dor'lar, ion'ları hellen olmamakla ittiham ederler. bu zıddiyet tarihî zamana —yâni kendilerini dor sayan sparta'lıların ve kendilerini ion sayan atinalıların birbirini karşılıklı olarak mahvettikleri âna— kadar sürüp geldi."

    ..

    "platon (felâtun: adamın pek arapçalaştırılmış adıdır. bâzıları eflâtun yazarak, adama patlıcanin eflâtunî rengini verirler). «euthydemos» adındaki kitabında, sokrates'in «hiçbir ionya'lı bir zeus «patroos» (baba) u tanımaz. bizim patroos'umuz apollon'dur, çünkü ion'un babası odur.» dediğini kaydeder. bu sözler ise, ikinci efsaneye değil, birinci efsaneye dayanır. apollon'a gelince, troya savaşında hiç de hellen değildir. akha'ların kanlı bıçaklı düşmanıdır. grek ordusu mahveder. troya'lı hektor'a durmadan yardım eder. akhilleus'u öldürür. apollon'a ithaf edilen homerik ilâhilerde («hymnos»larda) musa'ların bu büyük kılavuzunun ve göklerin bu ulu ok atıcısının olympos'a yanaştığı zaman, zeus ve leto müstesna, öteki bütün tanrıların tahtlarından korkuyla ayağa sıçradıkları okunur, ionya'lı homeros, ilyada'da bittabi ionya'lı tanrıyı getirdi. her ne kadar gelenek, bu tanrıyı grek'lerin düşmanı olarak gösteriyorsa da, — o zamanın şairleri geleneğe bağlı kalmak zorunda idiler—, homeros'ta onu küçültmek meyli yoktur. apollon, homeros'un olympos'lu tanrılarının en heybetlisi ve en muhteşemidir. kendisi anadolu'nun eski matriyarkal cemiyetine ait bir tanrı idi. belki de, hittit'lerin arinna güneş tanrıçasının sevgilisi güneş tanrısıdır. ion'ların baba saydıkları tanrı, işte bu apollon'dur.
    "
    ..

    "ion sözünün batıya doğru seyahatına paralel olarak grekçe ne üzümün, ne şarabın, ne incirin ve bilhassa ne de zeytinin adlarının grekçe aslından olmayıp, birçok dağ, burun ve körfez adları gibi, bir anadolu'lu dilin kökünden oldukları anlaşılmıştır. delice zeytini, portekiz'den hindistan'a kadar vardır. fakat zeytinin, bir gıda maddesi olarak kullanılışı, yunanistan'a anadolu'dan geçmiştir. çünkü homeros, anadolu'da zeytinyağının, bir tuvalet yağı olarak, hattâ yazılarının başka bir yerinde de, ilâç olarak kullanıldığını anlatır. bittabi, bir gıda maddesi olarak kullanıldığını yazmıya lüzum görmemiştir. zeytin ağacı, anadolu'da ve anadolu'ya ait adalarda boldur, yunanistan'da ise seyrektir. zaten zeytin, yunanistan'a ionya'dan başka bir yerden gelemezdi. rodos adası italya'nın egemenliği altında iken, italyan'lar italya'dan, italya delicelerinin üzerine aşılanmış cins zeytin fidanları getirdiler. italyan'lar ne ettilerse, bir türlü o fidanları tutturamadılar. bunun üzerine, marmaris ve bodrum'dan, tonlarca anadolu'lu delicelerin tohumlarını getirtmek zorunda kaldılar. (delicelerin kökleri, hangi toprağın hangisi olduğunu, hudutlar çizen diplomatlardan daha iyi bilir), tanrıça athena'ya ait bir efsane, zeytinin yunanistan'a nasıl geldiğini imâ etmesi bakımından önemlidir. tanrıça athena ile denizler tanrısı poseidon, atina şehrinin hâmiliği için, müsabakaya girişirler. şehre en faydalı şeyi getiren, muzaffer sayılacaktır. poseidon atı, athena ise zeytin ağacını getirir. athena kazanır ve şehrin koruyucusu olur. o zamanın megaron denilen, iki gözlü evlerinin alt odalarında pencere yoktu. o karanlıkta poseidon'un atını oynatacak değil, kandil yakacaklardı. zaten yunanistan'da zeytin, azlığı yüzünden, kutsal bir hal almıştı. yarışlarda kazananların alınlarına, zeytin dalı çelengi konulurdu. ispanya'da zeytine aceituna (arapça elzeytun'dan) denir. ispanya'da delice, arap'ların araba kelimelerinden önce vardı. fakat zeytinin bu adla anılması, zeytinin ispanya'da bir gıda maddesi olarak kullanılması âdetinin, arap'lar tarafından getirildiğini gösterir.
    anadolu'dan yunanistan'a getirilmiş olan bir iki önemli şey arasında, fenike'den alındığı iddia edilen bir de alfabe vardır. bu fonetik alfabe, ilk önce anadolu'da kullanıldı. o zaman yunanistan, yazıya şiddetli bir lüzum duymayacak kadar geri idi. hattâ orası tamamiyle kültürsüz ve vahşî bir yer sayılabilirdi. ve böyledir ki, homeros ve ondan iki yüzyıl sonra babasıyla beraber anadolu'dan yunanistan'a göç eden hesiodos, hayallerini, hâtıralarını ve düşüncelerini, ancak lon lehçesinde yazabildiler. "
    ..
    "ion lehçesi ise, en eski grek lehçesidir. yani ondan önce gelmiş ve kullanılmış bir başka lehçe yoktur. attika (yani atina ve dolaylarının) lehçesi, bu ton lehçesinden gelişmedir. aiol lehçesi, ilk olarak midilli adasında, sappho ve alkaios tarafından kullanılmıştı. barbar kelimesi, grekçe konuşulmayıp da başka bir dilde «vırvır» veya «carcar» diye lâkırdayanlara greklerce atfedilen bir ad idi. (meselâ türkçede, «bar bar bağırdı» deriz. burada söz onomatopoetik'dir, yani anlatmak istediği şeyin sesini taklit eder: mırıldamak, fısıldamak gibi). ne homeros'ta, ne de ondan bir iki yüzyıl sonra anadolu'dan yunanistan'a göç etmiş olan hesiodos'ta ne barbar kelimesine, ne de hellen kelimesine rast geliriz. meselâ, isa'dan önce dördüncü yüzyılda yaşamış olan herodotos'un eserinde, barbar kelimesine tesadüf edilir, fakat bu kelime orada, yabancılara yani barbarlara karşı bir istihfafı göstermez. hatta herodotos, barbar dediği yabancıları hor görmek şöyle dursun, onlardan çok kere sitayişle bahseder. barbarları hor görmek âdeti, yunanistan'da peyda oldu."

    ..

    "buraya, şu önemli olayı da kaydedelim: yunanistan'da atinalı solon, grek kültürünün yunanistan'daki ilk mümessili sayılır. isa'dan önce altıncı yüzyılda yaşamış olan bu adam, bir tüccardı ve işlerini görmek üzere anadolu'ya gidip gelirdi. anadolu'da yazı yazmasını öğrendi ve gene anadolu'da gelişmiş sosyal kurulları gördü. anadolu'da öğrendiği lon lehçesinde şiirler yazdı. fakat şiirlerin, kendisinden önce gelen midilli'n sappho veya paros'lu arkhilokhos gibi şair olduğu için değil, o devirde yazı, manzum olarak yazıldığı için yazdı. yoksa solon yüz yıl sonra geleydi, mutlaka nesir olarak yazardı. o devirde arazi zenginlerin elinde idi. halk zenginlere ait toprakları —mahsulün altıda birini alarak— işliyordu. bu pay geçimlerine yetmediği için, zenginlere borçlanıyor, borçlarını ödeyemediklerinden dolayı da haraç mezat köle olarak satılıyorlardı. solon, o sıralarda, okuma yazma bilen, dünya görmüş bir adam olduğu için, arkhon (kanun yapıcı hâkim) seçildi. arkhon'ların âdeti, o mevkie seçilince, zenginlerin topraklarını —eksiltmeden— muhafaza edeceğini ilân etmekti. solon böyle bir söylevde bulunmadı. bütün borçları keenlemyekün saydı; bundan dolayı da satılarak köle olmuş olanlara hürriyetlerini iade etti. solon'un bu ıslahatına kurtuluş denilerek şenlikler yapıldı. solon kanunlarına göre, kimse borçtan dolayı köle olamazdı. yunanistan'daki yeygi değerleri yükselmesin diye de, yeygi ihracatı yasak edildi, işte bu kanunlar, bir sürü noksanlarına rağmen, yunanistan'ın' demokrasiye doğru ilk ilerleyişi sayıldı.
    şimdiye kadar anadolu'da ion'lardan söz ettik. yunanistan'da hellen şuurunun anadolu'dan yunanistan'a geçmesi, isa'dan önce altıncı yüzyılda olmıya başladı. ancak isa'dan önce, 560-527 yılları arasında yani atina'da peisistratos zamanındadır ki, homeros'un eserleri yunan yarımadasına geçti ve atina'nın panathenaia festivallerinde muayyen bir sıramla okunmıya başlandı, işte o zaman, bu eserler, atina'da kutsallaştırıldı ve oradan bütün yunanistan'a yayılarak hellenik şuur peyda oldu. bu arada, anadolu'dan yunanistan'a geçen olympos'lu tanrılar ile hellen'lerin dini de kurulmuş bulundu."

    ..

    "ion'lu şuur, anadolu'da geliştikten ancak üç yüzyıl sonra yunanistan'a geçebilmiştir. herodotos «homeros ile hesiodos, grek tanrılar hanedanını kurdular, onlara adlarını taktılar, vazifelerini ve sanatlarını tâyin ettiler.» diye yazar ve bu işin, kendi gününden (m. ö. 430) dört yüz yıl önce olduğunu ilâve eder (homeros ile hesiodos, bu tanrıları tutup yoktan var etmediler. anadolu tanrıları adını verdiğimiz bu kitap, tanrıların menşelerini araştırmıya çalışır) fakat anadolu yunanistan'a dilini, dinini, klâsik şuuru ile hellenik denilen medeniyetin esaslarını vermekle kalmadı, isa'dan önce 490 yılına doğru, yunanistan'ın pers'ler tarafından istilâsı, klâsik kültürün ve yunan medeniyetinin geçirdiği en büyük tehlike sayılırdı. son zamanlardaki bazı avrupa tarihçileri, bu kanaatta değildirler. çünkü pers'ler ionya'yı, o devrin en ileri şehri olan milet'i, başkenti ile beraber bütün karya'yı zaptettikleri halde, oralardaki sosyal kurullara dokunmadılar. bu kurullar, bu ionya ile güney anadolu'daki klâsik kültür hareketi devam etti, gelişti. asıl, pers istilâsından öncedir ki, anadolu'dan yunanistan'a gelen klâsik kültür ve hellenik denilen medeniyetin varlığının en büyük tehlikesiyle karşılaştı."

    ..

    "orfik'lerin mistik tarikatı veya dini, isa'dan önce yedinci yüzyılda yunanistan'a yayılmıya başladı. yakın doğudaki bu yeni din, şayet yunanistan'da bütün hurafeleri, sırları ve sihirleriyle kökleşseydi, muhakkak, akliliği, felsefeyi ve ruh hürriyetini boğar, hayatı akla ve güzelliğe dayanan bir eser yaratmak arzusunu tamamiyle söndürürdü. hayat artık geleneklere, hurafelere ve papaz güruhuna alt olurdu. solon devrinde, dünyanm yaratılışı hakkında homeros ve hesiodos'un tanrılar nesebine, teogoni'sine dair yazdıklarına karşı, entelektüel bir isyan baş göstermişti. bu naklî teogoni'ye anadolu'da milet'li thales ve gene milet'li anaksimandros ve onları takip edenler, tamamiyle aklî, tabiî felsefelerle mukabele ettiler. zaten bu adamlara filozof değil, fakat «physiologos» yani fizikçi denirdi, isa'dan önce dokuzuncu yüzyılda homeros'un teogoni'si, her ne kadar ileri bir adım sayılabilirse de yüzyıllarca sonra bu teogoni'nin insan aklı üzerine abana kalması, dünkü hakikatin bugünkü yalan olarak temadisini sağlayabilirdi. yalanın temadisinin de pek öldürücü tesiri olabilirdi. bisiklet yürürse durur, durursa düşer."
    ..

    "entellektüel isyandan sonra, homeros ve hesiodos'un mitolojisine karşı başka bir isyan, bu sefer ahlâkî bir isyan basgösterdi. bu isyan orfizm denilen bir şekil aldı. bu tarikat veya hesiodos'un verdiği efsaneleri, moral bir duyguya uyacak surette değiştirip tefsir ediyordu. bu işte, m. ö. 640 yılında sicilya'da doğan şair stesikhoros un büyük tesiri oldu. mesele, klytaimnestra tarafından ve karısı klytaimnestra'nın da kendi oğlu orestes tarafından öldürülmesidir. bu mitoloiik olayı ilk önce nakledenler, bu sade olaylardan ahlâkî bir hisse çıkarmayı akıllarından bile gecirmemislerdi. halbuki stesikhoros öyle mi yapıyor? hayır! ona göre agamemnon, kendi (aynı zamanda klytaimnestra'nın) kızı iphigeneia'yı kurban olarak öldürttüğü için, karısı tarafından öldürüldü. karısı da, kocası agamemnon'u öldürdüğü yani bu cinayeti islediği için, orestes tarafından öldürülür. olayların naklinden ibaret olan bu efsanenin bu yolda yorumlanması, ortada şaşmaz bir adalet olduğunu göstermiye yeltenir. tşte. efsanevî olaylara da bu suretle ahlâkî bir düzen verilmiş olur. stesikhoros tarafından başarıları bu kabîl ahlâkî efsanelerden, aiskhylos ve daha başka tragedia yazarları pek faydalandılar. ne var ki; bu ahlaki hareket, orfik denilen bir tarikat, hattâ bir din mahiyetini aldı; orfik dinin veya tarikatın şeyhleri ve mürşitleri, kendilerine göre bir ilahiyat uydurdular. bu işlereagdistis, dionysos ve zagreus efsanelerini karıştırdılar ve bunun neticesi, yeni bir mistik ve metafizik cereyandır, aldı yürüdü. yunanistan'ın her tarafını kerametler, mucizeler ve sihirler sarmıya başladı."

    ..

    "kuzey yunanistan'da dionysos ancak m. ö. sekizinci yüzyılda itibar görmeye başladı. anadolu'nun derelerinden ve tepelerinden yunanistan'ın olympos tepesine, hemen hemen ancemaatin göç eden tanrılar kafilesine pek geç katılan bu yabancı tanrı, ilk önceleri orada hiç de iyi karşılanmadı. ne var ki, aradan çok zaman geçmeden, orgia'ları orman yangını gibi atina ve dolaylarında parlayıp, yunanistan'ı sarmıya koyuldu. ona tapanlar, geceleri dağ tepelerinde toplanıyorlar, sırtlarında geyik postu ve ellerinde meşaleler ve «thyrsos» denilen üzerlerine sarmaşık dolanmış çubuklar sallayarak, alabildiklerine davullar ve tefler gümbürdetip ve flütler öttürüp kıyametler kopararak, kutsal kurbanlarını elleriyle paramparça yırtıyor, kanlı ve dumanlı parçaları diri diri yiyorlardı. böylece mistik bir heyecan ve cezbe yoluyla (yani orgia ile) dionysos'a kavuşuyorlar, başka bir deyimle fenafillâh mertebesine ve mutlak saadete ulaşıyorlardı. bu işi asıl kadınlar görüyordu. işte bundan sonra ve bundan dolayıdır ki, delphoi'daki apollon kâhinleri kadınlardan seçildi."
    ..

    "güneşi, şarabı, neşeyi ve gülüşü bol anadolu'nun bağlık, bahçelik ve apaydın tonya'sında (homeros, tanrıların ambrosia'sı - bir çeşit kevser şarabı - tükenince, güneşli maionia'nın - salihli ve sardes ovası - şarabından içtiklerini anlatır) hayat, yunanistan'daki kadar çetin olmadığı için, insanlar topraklarının persephone (yani ölüler) dünyasına «varsın olsun» diye yüksekten bakıyorlardı. yunanistan'da ise hayat şartları pek ağırdı. yaşama hızı fena halde kösteklenmiş, engin ve gür yaşama ümidi kalmamış olduğundan, atina sokaklarından koşa koşa geçen orfik mistlerin, «dünya keder dolu! kederler ile de deryalar dolu!» yollu yürekler acısı ah vahları, bizim alaturka denilen musikinin radyo yayınları gibi, her taraftan, yaslı yaslı ötüyordu."

    ..

    "yunanistan'da eleusis'te tutan orfizm cereyanına, bir de «eleusis sırları» diye, yeni bir ad takıldı. bu sırlara göre, alt dünyanın tanrısı, lakkhös idi. bir de alt dünyada «çift tanrıçalar» yani demeter ile persephone vardı. eleusis'li festivallerde, sokaklarında «ey erenler! denize!» diye çığlıklar salan bu tarikatın mensupları tozu dumana katarak, cumhur cemaat, denize seğirtirler, kendilerini denize atarlardı. sonra, «çift tanrıçalar» mabedinde tapınırlardı. orada kendilerine sırlar açıklanırdı.işte bu sıradadır ki, sisam adasında, dâhi bilgin pythagoras, büyük bir matematikçi olmasına rağmen, bilhassa sicilya'da batînî yani bir çeşit orfik mezhebini yaymıya koyuldu. fen ve ilim, tabiatın sırlarını çözmiye çalışır. fakat, insanların sabrı mı tükendi ne, işte bu yeni din, bu işi sihirle kestirme yoldan başarmıya kalkışıyordu.
    "
    ..

    "orfik din, az kalsın, bütün yunan mabetlerini saracaktı. bu takdirde papaz güruhu da, memleketin sosyal durumuna hâkim olacaktı. bu takdirde, mısır'da olduğu gibi, yunanistan da ehramlariyle bir mezaristana dönecekti. ne var ki, yaratılış meydanına samanla karışık buğday taneleri atılırsa, yaratılış gerçeği yani taneleri geliştirir. samanı da boşa götürmez, tanelere gübre yapar. orfizm muvaffak olamadı ama, gene de başta aiskhylos ve pindaros olduğu halde, memleketin ve dünyanın edebiyatına tesir etti; hattâ orfizm, platon'a bile mülayim geliyordu. orfîzm zehrine karşı anadolu'da ionya bir panzehir vazifesini gördü. orada, ilahiyat ile fenni birbirinden ayıran hareket orfizm'den çok önceleri başlamıştı. ve işte budur ki, klâsik medeniyeti, papazlar tarafından dogmatik bir tarzda tefsir edilecek bir dinin istibdadı altında mahvolmaktan kurtarmıştı. pythagoras ve müritleri, fen alanında çok önemli ilerlemeler başarmış oldukları halde, sonraları bütün kudretlerini mistisizme vermişlerdi. fakat, hiç dalgınlığa kapılmadan, cesaretle akıl yolunu tutanların başında, anadolu'da diyalektik felsefenin kurucusu ephesos'lu herakleitos gene anadolu'da kolophon'lu ksenophanes bulunuyordu. bunlardır ki, klâsik medeniyeti, pers istilâsından çok daha büyük ve muhakkak bir tehlikeden kurtardılar.
    "
    ..

    "ksenophanes, anadolu'yu terkederek, yunanistan'da ve italya'da, şehir şehir taban tepti. îonya'lıların pers'lere lâyıkıyla mukavemet etmediklerine müteessir olmuştu. işte bundan dolayı, grek'lerin dinine ve ideallerine şiddetle hücum etti, gelenek haline gelmiş inançlara karşı savaştı. ilk önce o zaman kabul edilmiş olan ortodoks dine saldırdı. insan şeklindeki tanrıların, akla ne kadar aykırı olduğuna dikkati çekti. «eğer öküzlerin, beygirlerin ve arslanların kendilerine tanrıları yapan elleri olsaydı, onlar da tanrılarını öküz, beygir ve arslan şeklinde yaparlardı.» dedi. sonra, grek'lerin hocaları homeros ile hesiodos'a karşı protesto çekti. «onlar insanlara hırsızlıktan, zina ve karşılıklı sahtekârlıktan başka bir şey öğretmediler.» dedi. sonra, grek hayatının müteamil ve itibarî (konvansiyonel) ideallerini - mesela, atlet idealini gülünç buldu. bir yarışı veya atletik müsabakayı kazanana karşı gösterilen, saygıyı ve büyüklemeyi delilik saydı."
    ..

    "«aklımız beşerî hayvan ve beygirlerin kuvvetinden daha iyidir.» dedi. ksenophanes, yanında tambur veya bağlama dıngırdatan bir köle bulundurarak, ihtilâlci fikirlerini, diyar diyar gezdirdi. (bunu bir anadolu'ludan başka kim yapar? unutmamalı ki, nasrettin hoca ile bektaşi nüktelerinin memleketindeyiz). ne derece cesareti olduğu şu noktadan anlaşılır: ksenophanes, böyle bir yerden bir yere giderek, her uğradığı yerde, olağan üstü dünya ve ahıretle temasta oldukları sanılan - bazan bakid ve bazan da sibil diye anılan - orfik evliya ve mecnunlar da kalabalık halinde kaynaşıyorlardı. bunlar istikbali keşfediyorlar, hastalıkları iyi ediyorlardı; insanları, cenabetlikten şartlanmak suretiyle temizlemek gibi, lanetten kurtarıyor yahut temizliyorlardı. hattâ bunların arasında epimenides denilen bir büyücü, koskoca atina şehrini mekruhluk ve lanetten kurtarmak için, oraya çağrılmıştı."

    ..

    "ksenophanes yalnız yıkıcı değil, fakat aynı zamanda da yapıcı idi. felsefesinin baş prensibi, bir tek tanrı idi. fakat bu tanrıyı «kosmos» la (kâinatla) birleştiriyordu. bu tek tanrı ile beraber tabiata hayat veren birkaç ikinci derecede tanrıyı kabul etmemiş olsaydı, tam bir panteist (vahdeti vücutçu) olurdu. ksenophanes'in jeoloji alanında büyük keşifleri vardır: arz küresinin tarihi hakkında, fosillerden neticeler çıkarıyordu. gözünü asla budaktan sakınmaz hür bir düşünücü olarak, ksenophanes klâsik medeniyetin çok cazip bir önderidir. fakat, bizi burada ilgilendiren nokta, hesiodos'u şiddetle reddettiği kadar, orpheus'u da reddetmesidir. ksenophanes'in, mistisizm ve kutsal ilhamlarla arası hiç de iyi değildi. orfik papazları ve mürşitleri, sahtekâr ve şarlatan diye, teşhir ediyordu; hele pythagoras'a şiddetle karşıydı, akıl uğrunda yaptığı savaşların değeri takdirden ötedir. "

    ..

    "aklın öteki devi, ephesos'lu herakleitos'tur. «hep akar ve hiçbir zaman hiçbir yerde durmaz.» diyerek, dünyada bir «statü quo» nun mevcut olamayacağını ilk anlayan herakleitos'tur. bu adamın huyu ve suyu, ksenophanes'inkinden bambaşka idi. siyasette bir aristokrat idi, ancak pek aydın olan birkaç seçkin zenginin anlayabileceği güç bir üslûpta yazıyordu. ihtiyarlayınca, felsefe kitabını,
    ephesos'ta artemis mabedine bıraktı ve son günlerini yaşamak üzere, şehrin yanındaki bir ormana yapayalnız çekilip gitti. kendisinden önce gelen ionya filozoflarının hepsinden daha büyük bir dehâya sahip olan, kendisinden sonra gelenlere heybetiyle tesir eden bu adam, yukarıda işaret ettiğimiz gibi, fluksu yani daimî değişmeyi ve varlığın değişmeden ve akmadan ibaret olduğunu tesbit eden doktrini düşünüp bulmuştu. «hep akar» ve «biziz ve değiliz» dedi. bununla kalmıyarak, rölativite doktrinini de buldu: «fena ve iyi aynı şeydir.» diyordu. biz, burada onun felsefesinin gelişmesini anlatacak değiliz. fakat, şu nokta unutulmamalı ki, klâsik medeniyetin dayanağı - belkemiği diyeceğim, geliyor- felsefe idi. bu da, o zaman, zihnin sırrıliğe galebesi demekti. bu hareket orfizme son verdi. o koca tehlike, kan dökülmeden, gürültüsüzce, yok edilmiş oldu. ne var ki, buhransızî, kansız, sessiz geçiştirilen tehlikeler, çarçabuk unutulur, ionya'daki bu hareket bir oluştu. çam ağacı büyüyüp gelişirken, davul zurna çalmaz, fakat pers savaşlarındaki gibi yıkılırken, tarih top atıyormuş gibi gürler. düşünülsün ki,- peisistratos zamanında, o günün orfik dini üstün bir önem kazanarak, papaz sınıfına öldürücü bir kudret verseydi, o sınıf, hemen iktidarda olan aristokratlara ve tiranlara elinden geldiği kadar yardım edecekti. tiranlar da orfik ruhanileri, bir tedhiş vasıtası olarak kullanacaklardı. orfik'leri de pythagoras'ın mürit ve ihvanları takviye ediyodu. bu koca tehlikeye karşı savunan, anadolu ionya'sının ölümsüz fikir adamlarıdır."
    ..

    "klâsik medeniyetin varlığını tehdit eden bu tehlikenin vaki olduğu âna, kadim tarihin «yedi hâkimler» devri denir. bunlar:
    1 — atina'lı solon,
    2 — korent'li periandros,
    3 — sparta'lı kylon,
    4 — midilli'li pittakos,
    5 — priene'li bias,
    6 — milet'li thales,
    7 — lindos'lu kleobulos.
    bu devrin çeşitli zamanlarında yaşayan ve anadolu ile yunanistan'ın değişik yerlerinden olan bu yedi kişinin son dördü, anadolu'ludur. zaten bir atina'lı, bir korent'li ve bir de sparta'lı olarak üç kişinin yediler arasına konulması, yedilerin arasında yunanistan'ın üç önemli kısmından birer mümessil bulunması gayretinden ileri gelir. çünkü bir thales'in bulunduğu listeye, nasıl olur da, korent tiranı sokulur? .. mamafih, lonya'lı filozoflardan sonra seçilen bu yedi kişinin arasında, meselâ pythagoras'ın bulunmaması dikkate değer. "

    ..

    "yunanistan, anadolu'da olup bitenlerin bir aynası olmuştur. kültür anadolu'da söndükten biraz sonra, ayni hal yunanistan'da olmuştur: meselâ, orfizm, pitagorizm anadolu'da gelişti. fakat orfizm yunanistan'a gelince, anadolu'da artık ondan eser kalmamıştı. fakat anadolu'da o itikat sönmiye yüz tuttuktan sonra atina'ya, daha sonra da roma'ya sirayet etti."

    ..

    "büyük iskender, bu noktayı pek iyi anlamıştı. anadolu'ya geldikten sonra onda, bir doğu siyaseti gütmek arzusu uyandı. halbuki, atina'ya karşı hiç sempatisi yoktu. yalnız pindaros'un evini ayakta bırakmak suretiyle, koca thebai şehrini yerle bir etti. zaten yunanistan, iskender'e karşı, pers kralı ile ittifak etmek istiyordu, kısmen etti de. antlaşmaya göre yunanistan, iran'ın, anadolu ionya ve karya'sı üzerindeki egemenliğini tanıyordu. bu iş için atina iran'dan para aldı. buna karşılık, milet ve halikarnas, kendisine karşı şiddetle mukavemet ettikleri halde, şehrin imarı için yeni baştan para verdi ve her türlü yardımda bulundu."

    ..
    "büyük iskender, askerlerini, anadolu'lu kızlarla evlenmiye teşvik ediyor ve evlenenlere çok para veriyordu. batılı tarihçiler, büyük iskender'in bu meylini bir çeşit delilik ve tereddi saydılar, iskender'in doğulu bir şehinşahı taklit etmekte olduğunu sandılar." (h.b., sf:16-27)

    anadolu üzerine tezlerini değerlendirebilmek için önce, halikarnas balıkçısı 'nın sözlerine kulak asmamız lazım, ondan sonra, onun fikirlerini hayali bulabilir, kemalizmle karşılaştırabiliriz. bu lafım entirinin başında sözünü ettiğim eleştirmenleredir.

    not: çocuklara cevap verecek miyim? hayır, çok kötü butonuyla oynayan kimseye cevap vermeyeceğim. ;)
906 entry daha
hesabın var mı? giriş yap