şükela:  tümü | bugün
  • 1 kasım 1934'te, reisicumhur mustafa kemal atatürk'ün, meclisin açılış konuşmasında "bugün dinlediğimiz musiki yüz ağartacak değerde ol­maktan uzaktır. bunu açıkça bilmeliyiz" demesi üzerine, zamanın maarif vekaleti acilen bir kongre toplar ve 8 bestecinin katılımıyla yapılan toplantı sonucunda, türk müziği'nin, umuma açık yerlerde ve radyolarda çalınıp dinlenmesini yasaklar. bunun yerine radyolarda batı müziğinin çalınması zorunluluğu getirilir. böylece, atatürk'ün en önemli devrim olarak gördüğü ve ölmeden önce başarıya ulaşmayan tek inkılabı olduğunu itiraf etmek zorunda kaldığı "musiki inkılabı" süreci başlamış olur.
  • yapılmak istenilen inkılaba muhtelif türlerden bir kaç örnek mahiyetinde:

    bektaşi nefesi*: http://www.youtube.com/…zlq_m3boeli&feature=related
    türkü*: http://www.youtube.com/watch?v=a2a69blq9tm
    tango*: http://www.youtube.com/watch?v=43iiyl0onoe
    nihâvend ve hicazkâr iki eser**: http://www.youtube.com/…zj_wiebqdte&feature=related
    köçekçe: http://www.youtube.com/watch?v=1hfhu6tccmq
    izmir marşı: http://www.youtube.com/…garuq9d-uns&feature=related

    alaturka musıkiye yasak kapsamında görülen inkılabın esas amacı tek sesli türk müziğinin özünü koruyarak batı müziği kulağı ile yeniden yorumlamaktı. belki bugün için bir anlam ifade etmeyebilen bu girişimin; okuyucuların ekseriyetinin hafız geleneğinden geldiği, solist icra tarzının bulunmadığı, icraların düzensiz olduğu bir devirde, aslında türk müziğini yaşatmak ve çağ atlatmak amacı taşıdığı söylenebilir. fakat meseleye emir-komuta mantığı ile yaklaşan zevat sayesinde iş sadece türk müziğinin yasaklanması noktasına mahkum edilmiştir. bu girişim başarısız addedilebilir fakat etkisiz olduğu söylenemez. örneğin, münir nurettin selçuk'un icra tarzını ve üslubunu yahut ruhi su'nun okuduğu türküleri, "musiki inkılabı"nı gözardı ederek yorumlak güç olacaktır.
  • işgüzar zevattan biri, musiki inkılabı konusunun tartışıldığı bir kongrede tek sesli müziğin tamamen yasaklanmasını talep edince, çok sesli müziğin ülkede yaygınlaşması için ömrünün 60 senesini harcayan cemal reşit rey'den şu cevabı alır:

    -bir çoban faraza davarlarını otlatırken, şarkı söylemek ihtiyacını hissederse, ille köye gidip bir ikinci çobanı bulup, gel birader sen de şu ikinci sesi uydur söyle, mi desin?
  • atatürk, alman gazeteci ve yazar emil ludwing'e verdiği demeçte müzikle ilgili olarak şunları söylüyor:

    -montesqieu'nün, 'bir milletin musikicilikteki meyline ehemmiyet verilmezse, o milleti ilerletmek mümkün olmaz' sözünü okudum. tasdik ederim... bizim müziğimizi geliştirmede batı gibi 400 yıl beklemeye tahammülümüz yoktur.

    atatürk, siyasi devrimlerdeki süratin aynısını kültürel alanda da görmek istemektedir. aslında devirim tabiatı da bunu gerektirir. harf devrimi yapıldıktan sonra bir daha eski yazı kullanmayan başta atatürk olmak üzere devrimin lider kadrosu, bu inkılabın uygulanması safhasında bir çelişki içine düşerler.

    cemal reşit rey, 1925 eylül ayında atatürk'ün huzurunda iken şöyle bir duruma şahit olur:

    "ben piyanonun, arkadaşlarım da hazırlanmış olan nota sehpalarının önüne önüne oturduk. cesar franck'ın 'quintet'ini çalmaya başladık. baştaki 'introdiction' bitmişti ki atatürk'ün misafirleriyle sohbete dalması üzerine konserimizi kesmenin münasip olduğunu hissettik. klasik batı müziğine karşı alakasının fazla olmadığını o gün anladım. işte bu sebepledir ki çoksesli müziğin memlekete girmesi konusundaki gayretleri kendisine karşı olan hayranlığımı büsbütün arttırdı. kendisinde hissiyata kapılmadan tarafsız görüşlerin ne derece kuvvetli olduğunu gördüm."

    1934'ün sonlarına doğru opera, senfoni gibi müzik türlerinin türk kimliğine uygun olarak bestelenmesinin ve seslendirilmesinin o zaman için kültürel yapı ve gerçekleşmesi istenen sentez için ülkede yaşayan müziklerin tümünün dikkate alınması gerektiği görüşü atatürk tarafından yakın çevresine aktarılmaya başlanmıştı. bu görüşü burhan belge, atatürk'e dayandırarak 30 aralık 1934 günü ulus gazetesinde "yarı siyasal" başlıklı köşesinde yayınladı. bundan başka falih rıfkı atay ve ahmet cevat emre de bu görüşe şöyle diyordu:

    "1934 yılında yoğunlaşan ve birer atılım niteliğine bürünen dil ve müzik çalışmaları, birkaç aylık kısa bir süre sonunda bu konuda yeterli ön bilgi ve becerilerin birikmemiş, yeterli uzmanların yetişmemiş ve ön hazırlıkların yapılmamış olduğu, ayrıca her iki konudaki devrimlerin takvim ve harf devrimi gibi bir çırpıda yapılamayacağı; başarıyla yürürlüğe konduktan sonra alışılıp sindirilmeleri için yıllarla ölçülecek bir süre gerektiği gerçeklerini ortaya koydu. bu görüş 1934'ün son günlerinden başlayarak atatürk'ün de uygun görmesiyle uygulanmaya başlandı."

    atatürk'ün özel toplantılarında bulunmuş ahmet cevat emre ise 1956'da yazdığı kitabında bu düşünceleri şöyle dile getiriyordu:

    "ata'nın, 'ikişeyden inkılap olmaz: dilde ve musikide' diyeceği zaman çok uzak değildi..."

    kaynak: dr.ayhan sarı
    cumhuriyetimiz ve geleneksel türk sanat müziği
    orkestra dergisi, ocak 1995, 253. sayı
  • türk müziği'nde eski ile yeni çatışmasının kökeni esasen "musiki inkılabı" tabir edilen 1930'lu yıllardaki çabalardan çok daha gerilere dayanır. 1826'da mehterhane'nin lağvedilmesi ve ardından mızıka-yı hümayun'un kurulması, büyük formda bestelerin terkedilmesi ve "şarkı" formunun ağırlık kazanması, fasıl heyetlerinde; "fasl-ı atik" ve "fasl-ı cedid" ayrımı yapılması ve yeni tarzı benimseyen fasl-ı cedid bünyesinde flüt, mandolin gibi enstürmanlara yer verilmesi... şeklinde uzayacak bir listeye bakıldığında görülecektir ki musiki inkılabı gökten bir gecede zembille inmiş bir şey değildir. en azından bu yönde bir arayış ve gidişat yaklaşık bir asırdır gündemdedir.

    bilimsel mesnedi olmadan, ideolojik gerekçelerle bu girişimi eleştiren "yeni osmanlıcı" cenah bilmelidir ki bu çabalar bizzat osmanlı sultanlarının girişimleriyle başlatılmıştır. yoksa dede efendi, keyfinden aşka gelip vals bestelemedi herhalde... ayrıca bu durum ii.mahmut'un reformcu olmasından bağımsız bir devlet politikasıdır. bugün bir gazetede operaya, baleye küfredip, "ulu hakan"a methiyeler düzenler bilmezler ki ii.abdülhamit; yıldız'da, opera ve tiyatro salonu yaptırmış ve operetler, oyunlar tertip ettirmiştir. harem mensuplarını, devlet ileri gelenlerini ve hatta yabancı elçileri de bu temsillere bizzat davet etmiştir. yani özetle, bugün bile ülkemizde yer yer hor görülen operayı, halife-i müslimin sıfatını taşıyan osmanlı sultanı himaye etmiştir.

    "musiki inkılabı"nın gereksiz bir şey olduğu kanaatinde olunabilir -ki bunu yapanlar da üzerinde ısrarcı olmamışlar- ancak bunu kemalizmle ilişkilendirip meselenin bütününü görmeden bir yerlere saldırmak da doğru bir yaklaşım olmayacaktır. eğer bu konu üzerinden batılılaşma eleştirisi yapılacaksa da bu eleştirinin başlayacağı yer, 1930'lar değildir kuşkusuz...
  • cemal reşit rey, "atatürk ve müzik" başlıklı yazısında müzik inkılâbının nasıl yapıldığına dair ilginç bilgiler vermektedir: "atatürk'ün direktifi üzerine bir müddet sonra (1934'te) maarif vekili abidin özmen, sekiz müzisyen olarak bizleri [isimler sayılıyor] ankara'da kongreye toplamıştı. toplantı açılıp nâzikâne nutukların teatisinden sonra, maarif vekili sevimli şivesiyle bizlere 'ey, hadi bakalım, musiki inkılâbı yapacakmışız, bunu nasıl yapacağız?' demesi üzerine kongrede bir şaşkınlık havası esmeye başladı. toplantı dört saat kadar devam etti. arada sırada maarif vekili'ni telefona çağırıyorlardı. son telefondan sonra abidin özmen, heyecanla bizlere: "paşa çankaya'dan birkaçtır telefon ettiriyor. musiki inkılâbı ne yoldadır diye soruyor" dedi. biz büsbütün şaşkına döndük. ne gibi bir karar alınacağını bir türlü kestiremiyorduk..." (orkestra dergisi, sayı 9, aralık 1963)

    kaynak: [http://ahmetturanalkan.net/…tu-savunma-gol-getirir/ http://ahmetturanalkan.net/…tu-savunma-gol-getirir/]
  • yıldız teknik üniversitesi sosyoloji bölümü'nde öğretim üyesi olan dr. güneş ayas'ın "musiki inkılabının sosyolojisi" adlı çalışması, konudaki en kapsamlı çalışma görünüyor (bkz. güneş ayas, musiki inkılabının sosyolojisi, istanbul, doğu kitabevi, 2014).
  • bu inkilabın en ateşli zamanlarında alafrangacı kanadın forvetlerinden mahmut ragıp gazimihal (ki "anadolu türküleri ve musiki istikbalimiz" adlı kitabı halen müzik nazariyesinin temel kitaplarından biridir), alaturka müziği hırpalamak için saçmalamada sınır tanımayıp sembolik şiddetin güzide örneklerini sergiler. mesela 1934'de varlık dergisi'nde yazdığı bir yazıda* mikroplu müzik olarak tanımladığı klasik musikiyi icra edenlerin -yarı şaka yarı ciddi- kellesini almayı teklif edecek kadar ileri gider:

    “eski zamanlarda avrupa’da da bu gibi mikroplu musikilere karşı devlet kuvvetlerinin harp açtığı, kanunlar çıkardığı görülmüştür. meselâ isveç’te öyle bir devir gelmiş ki büyük şehirlerde ahlâksızlık ve ruhsuzluk terennüm eden şarkıcılar idama mahkûm edilir olmuşlar; hem de öyle alaylı bir şekilde tatbik olunan bir idam cezası ki, anlatmadan edemeyeceğim: geniş bir meydanın ortasına sun’î ve dik bir tepe yapılıyor. tepenin etrafına idamı seyredip eğlenecekler yığılıyor. mahkûm tepeye çıkarılıyor. bir de dana getiriyorlar. dananın kuyruğu iyice yağlanmıştır. bir iki kişi danayı sopalarla dövüp tepeden aşağı kaçırmağa çalışacaklardır; bu esnada, mahkûm da onun yağlı kuyruğundan geri doğru asılacak, kaçırtmamağa çalışacaktır. şayet yağlı kuyruk elden kayıp da hayvanlar kaçarsa idam tatbik olunacak; yüzde bir ihtimal ile zapt etmeye muvaffak olduğu takdirde ise ölümden kurtulacaktır. fakat hayvanlar yüzde doksan dokuz dayaktan yakayı kurtardıkları için, seyircilerin kahkahaları ortasında mahkûmların kelleleri uçuruluyordu!”
    *mahmut ragıp gazimihal, “musiki inkılâbı şenlikleri” (varlık, nr. 35, 15 birincikânun 1934)

    ayrıca (bkz: musiki inkılabı'nın sosyolojisi)