şükela:  tümü | bugün
  • eşekli kütüphaneci olarak bilinir.
  • eşeklerine yüklediği sandıklar dolusu kitaplarla, susuz, elektriksiz, yolsuz, ürgüp ve çevresindeki köylere kütüphane hizmeti götüren halkının mutluluğu, huzuru ve refahı için çalışan dünya’nın, türkiye’nin ilk eşekli kütüphanecisi,
    17 şubat 2005’te 84 yaşında aramızdan ayrılan kültür insani.
  • mustafa güzelgöz'e 1963 yılında 'amerikan barış gönüllüleri derneğinin insanlığa hizmet ödülü' abd devlet başkanı john kennedy tarafından verildi.
  • kendisi kütüphaneye singer ve zenith marka dikiş makinaları koyarak kadınların kütüphaneye gelmesini sağlamıştır. ayrıca ücra köylere kitap götürmek için kullandığı eşeklerin masrafları boyunu aşınca, kültür bakanlığına başvurarak eşekleri kadroya aldırmıştır.

    bu zat, yine birgün eşekleriyle köylere kitap taşırken zaten yaşlı olan eşeklerinden biri ölür. o da bir mezar kazarak eşeğini gömer. o sırada oradan geçmekte olan bir köylü, mezarın kime ait olduğunu sorar. mustafa efendi de "uzun kulak efendi'ye," der. o gün bugündür o mezar, yanındaki ağaca çaput bağlamak suretiyle bir nevi yatır haline getirilmiştir.
    (bkz: ben anlatanların yalancısıyım)
  • girişimici bir insandır kendisi. şöyle ki;
    yıl 1943. genç mustafa’nın tayini kütüphaneci olarak ürgüp tahsin ağa kütüphanesi’ne çıkar. devlet memurluğu o dönemde süper bir şey, çünkü özel sektör falan yok. bizimki kütüphanede heyecanla okurları bekler; bir gün olur, beş gün olur, gelen giden yok. etraftakilerle konuşur, herkese anlatır: “bakın kütüphane bomboş duruyor, gelin kitap okuyun.” gelen giden olmaz. amirlerine durumu bildirir.

    – kardeşim otur oturduğun yerde, maaşını düzenli alıyon mu, almıyon mu
    – alıyorum.

    – eee, o zaman ne karıştırıyon ortalığı, gelen giden olsa maaşın mı artacak? başına daha fazla bela alacan, o kütüphaneye yıllardır kimse gelmez zaten.

    23 yaşındaki genç memur “ne yapayım, ne yapayım?” diye düşünür durur. sonunda aklına bir fikir gelir, eşine söyler. eşi önce “deli misin bey?” der, ama kocasının bir şeyler üretme, işe yarama çabasını yakından görünce fikri kabullenir.

    o dönem devletteki amirlerinin çıkardığı tüm engellerin tek tek, binbir güçlükle üstesinden gelir. çünkü o zaman da şimdiki gibi, “aman bir şey yapmayalım da başımıza bir iş gelmesin. çalışsan da aynı maaş, çalışmasan da“ zihniyeti aynen var.

    o bıyıklı, kravatlı, asık yüzlü, sigara kokan, arkalarındaki atatürk resminden utanmayan, ama ülkesine gram faydası olmayan bürokratları zorlukla ikna eder ve bir eşek alır. iki tane de sandık yaptırır. iki sandığa, kalınlığına göre 180-200 kitap sığar. sandıkların üstüne “kitap iade sandığı” yazar.

    kitapları eşeğe yükler ve köy köy gezmeye başlar.

    kütüphaneye de bir yazı asar: “sadece pazartesi ve cuma günleri açıyoruz.” köydeki çocuklar şaşırır. eşeğe bir sürü kitap yüklemiş bir amca, o gariban çocukların küçücük ellerine kitapları verir. düşünün, noel baba gibi. noel baba yalan, mustafa amca ise gerçek. geyikler yerine eşeği var. eşek de daha gerçek, mustafa amca da.

    “çocuklar bunları okuyun, aranızda da değişin. on beş gün sonra aynı gün gelip alacağım. aman yıpratmayın, diğer köylerdeki arkadaşlarınız da okuyacak” der.

    mustafa artık ürgüp’teki kütüphanede bir iki gün durmakta, diğer günler eşeği yüksel’le köy köy gezmektedir. köylerdeki çocuklar eşekli kütüphaneciyi her seferinde alkışlarla karşılarlar. kalpleri küt küt atar heyecandan, sevinç içinde yeni kitapları beklerler. mustafa amca‘nın ünü etrafa yayılır. diğer devlet memurları makam odalarında sıcak sıcak oturup iş yapmazken, mustafa’nın eşeği yüksel yediği otu hepsinden fazla hak etmektedir.

    zamanla insanlar kütüphaneye de gelmeye başlar. mustafa bakar ki kütüphaneye kadınlar hiç gelmiyor. zenith ve singer’e mektup yazar: “bana dikiş makinesi yollayın, firmanızın adını kütüphanenin girişine kocaman yazayım“ der. zenith dokuz tane, singer bir tane dikiş makinesi yollar (ilk sponsorluk faaliyeti). salı günlerini kadınlar günü yapar. kumaşı alan kadın kütüphaneye koşar. on makine yetmediği için sıra oluşur. sırada bekleyen kadınların eline birer kitap verir, beklerken okusunlar diye. okuma-yazma oranının düşüklüğünü görünce halkevlerine okuma yazma kursları vermeye gider. halıcılık kursları başlatır, bölgede halıcılığı canlandırır. bu arada valilik mustafa hakkında dava açar, “kendi görev tanımı dışında davranıyor” diye. 50 yaşına gelen mustafa amca baskıyla emekli edilir.

    mustafa amca köylüler arasında efsane olur, yıllar geçtikçe köylerdeki çocuklarda okuma aşkı yerleşir. 2005 yılında mustafa amca vefat eder.

    tüm kapadokya çok üzülür, aralarında toplanırlar. ürgüp’e eşekli kütüphaneci mustafa güzelgöz ve eşeğinin heykelini dikerler.

    girişimcilik ne biliyor musun?

    bulunduğun yere yenilik katmalısın.

    mutlaka adım atmalısın.

    yaptığın iş olduğu yerde durup duruyorsa, sende bir uyuzluk vardır arkadaş.

    insan var, dokunduğu yere değer katar; insan var, dokunduğu yere değer kaybettirir.

    bakın nevşehir’den ve bu ülkeden nice müdür, amir, vali, bürokrat, milletvekili, politikacı geçti; binlercesinin adını kimse hatırlamaz ama mustafa güzelgöz ve eşeğinin heykeli var.

    sözün özü, bunlar gibi devlet adamı olacağına, böyle eşek ol, daha iyi.

    not:bir mail yolu ile geldi, çok güzelmiş, ama kaynak anonim olarak kaldı. bildiren olursa sevinirim.

    kaynak editi: cordut'a teşekkürler. kaynak bildirdi. alıntıladığım yazının kaynağı ahmet şerif izgören'in "süpermen türk olsaydı pelerinini annesi bağlardı" kitabı imiş.
  • eski kalecilerdendir,yine eski kalecilerden sunay akın'ın anlattığı hikayesi çok güzeldir.
  • itü sözlükte hakkında yazılan güzel bir entryi buraya da taşımak istediğim bir şahsiyet. entrynin yazarı premium vivere isimli bir yazar. alıntı için kendisinin müsadesi alınmıştır. teşekürlerimi de sunarak paylaşmak istedim.

    merhaba arkadaşlar,

    benim adım merkep. tahmin ettiğiniz gibi ben bir eşeğim. üstelik maaşını devletten alan, arpasını, yulafını kendi alın teriyle kazanan bir eşeğim. ben kadrolu bir devlet memuruyum. http://www.itusozluk.com/…r/mustafa g�zelg�z/284139 ’de sahibim ve benim fotoğrafımı göreceksiniz.

    ben size şimdi sahibimin öyküsünü anlatacağım. sahibimin adı mustafa güzelgöz. mustafa güzelgöz 1921 yılında doğmuş. 2005 yılında ölmeseydi cumhuriyetten 2 yaş büyük olacaktı. sahibimi siz eşekli kütüphaneci diye tanırsınız. sizler kitap okuyan, belgesel izleyen arkadaşlar olduğunuz için aslında sahibimi de, beni de tanıyorsunuz aslında. ben tanımayanlar için anlatıyorum.

    mustafa güzelgöz 1943 yılında nevşehir ilinin ürgüp kasabasındaki tahsin ağa kütüphanesi’nde göreve başlar. harf devriminin yapıldığı 1 kasım 1928 tarihinden sonra okunmadığı için ambara atılan osmanlıca kitaplar çürümeye yüz tutmuştu. sahip önce o kitapları ambardan çıkarıp bir güzel havalandırdı ve bugüne miras olarak bıraktı. insanların okumayı bilmediği, anlamadığı o dilde yazılan kitaplarla insanların kütüphaneye geleceğini sandı. ama yine kimse gelmedi kütüphaneye.

    kuş uçmaz, kervan geçmez, kimse uğramaz bir kütüphanedir tahsin ağa kütüphanesi. sahip bu durumdan çok rahatsız olup, benden yardım istedi. ben de kendisine “bana iki sandık yap, ben köylere kitap götüreyim” dedim. sahibim bu fikri çok beğenmiş olacak ki; kağıt kalemi eline alıp, kalınlıklarına göre 180-200 kitabın sığacağı sandıkları çizdi. sahibimi marangoz ahmet efendi’nin dükkanına kendi sırtımda götürdüm. kütüphaneye dönerken sahip çok mutluydu. bizim oraların en tanınmış halk ozanlarından biri olan muharrem ertaş’tan türküler söylüyordu. siz onun oğlu neşet ertaş’ı bilirsiniz.

    “neden garip garip ötersin bülbül
    yoksa sen de bahtı kareli misin?
    bilmem feryat edip coşarsın bülbül
    sen de benim gibi yareli misin?”
    (bkz: muharrem ertaş)

    kütüphaneye döndüğümüzde beni ahırıma bağlayıp yemimi verdi. o arada kendisi odasına çıkıp köy çocuklarına götüreceği kitapların listesini yapmaya başladı. saatlerce çalıştıktan sonra elindeki kitapların yeterli sayıda olmadığını fark edip muhtarı ziyaret etmeye karar verdi. ben çayırda otlarken onlar kahve içerek sorunu nasıl çözeceklerini konuştular. istanbul’da, ankara’da ve yurtdışında yaşayan ürgüplülere mektup yazarak onlardan kitap istemeye karar verdiler.

    birkaç haftaya kitaplar nevşehir’e gelmeye başladığında o kitapları nevşehir’den ürgüp’e hep ben taşıdım. küçük prens’i, pinokyo’yu, kırmızı başlıklı kız’ı hatta robin hood’u ben taşıdım. en çok mutlu prens’in hikayesine ağladım. mutlu prens fakirleri görünce ağlıyordu hep.

    bilirsiniz ben atların kuzeniyim. rene guillot diye bir amca benim kuzenimi anlatmış. insanların çok sevdiği kuzenimi kıskandım. insanların beni de çok sevmesini istedim. okurken en çok mutlu olduğum kitaptı beyaz yele.

    ben kurtlardan hiç korkmazdım. ama kırmızı başlıklı kız’ı okuyunca kurtlardan korkmam gerektiğini öğrendim. sait faik abasıyanık’la beraber ellerimiz ceplerimizde adım adım burgazada’yı dolaştık. mahalle kahvelerinde barbar bardak demli çay içtik. balıkçıları, aylak adamları izledik. semaverin sesiyle uyanıp erken kalkıp sarnıçtan su içtiğimiz de oldu, iki lüzumsuz adam olduğumuz da.

    “sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;
    yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
    yolumun karanlığa saplanan noktasında,
    sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.”

    bu şiirle birlikte hep beni bekleyen çocukları hatırlıyor, o çocuklara kitap götüreceğim günün özlemini duyuyorum.

    kitaplar geldi ve sahip onları tasniflemeye başladı. pazartesi ve perşembe günleri köylere, çocuklara gidiyorduk. biz köylere girdiğimizde çocuklar panayır gelmiş gibi seviniyorlardı. ayaklarında çarık, paçalarında yamalı pantolonlu çocukların gözleri ışıl ışıl parlıyordu. benim kitap götürdüğüm çocuklar vali, kaymakam, doktor, mühendis ve aklınıza gelebilecek her meslekten görevlerini en güzel icra edenler oldu. 12 kütüphane açıp, toplam 85 bin kitap topladık.

    sadece çocuklara kitap okutmadık. kütüphaneye radyo kurup, kahvelerde oyun oynayan adamların artık kütüphaneye gelmesini sağladık. artık köylüler daha az kahvehaneye gidip, bizi daha çok ziyaret ediyordu. ama kadınlar; kadınlara kitap okutamıyorduk. bizi karşılamaya gelen erkeklerden çekinip beni ziyarete gelemiyorlardı. benim çok üzüldüğümü gören sahip zenith ve singer fabrikalarına mektup yazıp köy kadınları için dikiş makinası istedi. salı günleri bizim tatilimizdi ve kütüphanemiz de kapalıydı. bu fabrikalardan toplam 10 dikiş makinası geldi. bu dikiş makinalarını salı günleri kadınlar kullanmaya başladı. biçki, dikiş, nakış kursları verdik. 10 dikiş makinasının arkasında kuyrukta bekleyen kadınlara çocuk bakımı, moda, nakış kitapları okuttuk. cumhuriyetin kuruluşunda %7 olan okuma yazma oranını yükselttik. hepsinde sahibimin ve benim payım var.

    1963 yılında 77 ülkeden çeşitli projeler arasında biz de kendi hikayemizle yarıştık. bizim hikayemiz 77 ülke arasında birinci oldu. benim çok yorulduğumu bilen abd’nin öldürülen başkanı bize jeep hediye etti. başarımızı gören kültür bakanlığı bize yedi sekiz eşek, biri katır ve birkaç sahip daha gönderdi. araba yolu olan köylere jeeple, olmayan köylere nallarımızla kitap götürdük.

    komşu köyde bir genç vardı. bir gün bir kucak yulafla beni karşıladı. muhtarın kızını çok severmiş ve kızın yaşı tutmadığı için kızı kaçırmayı düşünürmüş. sahip ona türk ceza kanunu kitabını verdi. o genç sevdiğini kaçırırsa 7 yıl hapis yatacağını öğrenip, 7 yıl hapis yatmaktansa bir yıl bekleyip kızın 18 yaşına gelip evlenmesinin daha doğru olduğunu öğrendi. 15 gün sonraki ziyaretimizde sahibimi ve beni çok güzel ağırladı. 1 yıl sonra ben gelini sırtımda taşıdım. sahip nikah şahidi oldu. ürgüp ve çevresinde adli olaylarda ciddi bir azalma oldu. çünkü “okuyan insan suç işlemez”

    köylere sinema götürdük, folklor oyunları sergiledik, tarım, hayvancılık, halıcılık gibi konularda köylülere eğitimler verdik. sayemizde ürgüp halısı, kapadokya şarabı dünyaca ünlü markalar oldu. yunanistan’ın larissa kentinde yaşayan dimitrios bizi ziyarete geldi. o bizi, biz onu çok sevdik. dimitrios hep hemşerilerini getirdi, biz hemşerilerimizi larisa’ya götürdük. biz onlarla, onlar bizle kardeş oldu. http://www.itusozluk.com/…r/mustafa g�zelg�z/284140 daki fotoğrafı ben çektim.
    http://www.denizce.com/tunaturgay31.asp

    bu fotoğraftan bir müddet sonra, 2005 yılında sahip benden ayrıldı. bizi sevenler ürgüp meydanı’na sahibimle benim heykelimi yaptılar. artık sizler okudukça biz hiç ayrılmayacağız. heykelimiz hep orada kalacak.

    imza; eşekli kütüphaneci mustafa güzelgöz kulu; merkep kitapgötüren – kasım 2011

    dipnot; alıntı değil alınteridir. çeşitli kaynaklar için;

    http://tr.wikipedia.org/wiki/mustafa_güzelgöz
    http://www.nesetertas.com.tr/…8/muharrem-ertas.html
    http://www.denizce.com/tunaturgay31.asp
    http://arsiv.sabah.com.tr/2002/01/07/o20.html

    bu da linki: http://www.itusozluk.com/…mustafa g�zelg�z/@7973756
  • örnek alınası idealist kişilik. şahsi rahatı yerine topluma faydalı olmayı seçmiş, "onlar kitaplara gelmiyorsa ben onlara giderim" diyerek bir eşeğe bağladığı sandıklarla köy köy dolaşıp kitap dağıtan, kadınları kütüphaneye çekebilmek için dikiş makinası getirten örnek alınası insan.

    düşünüyorum da böyle etkili bir hayattan nasıl bir film çıkardı acaba. toplumsal duyarlılık için bu kadar güzel bir sembol olabilir mi?
  • cumhuriyet döneminin tam da demek istediği.

    birisi köy enstitüleri ise, birisi bu adamdır.
  • bir insanı değiştirirsen dünya da değişir, diye düşünmeye devam etmeye beni teşvik eden bir evliya.