şükela:  tümü | bugün
  • bir profesöre lösemi teşhisi konulmasıyla başladı her şey. yoksa kim kanser hastaları ve yakınlarının neler yaşadığını bu kadar iyi bilebilir, ihtiyaçlarının farkına varabilirdi ki? birçok ‘ilk’i bünyesinde barındıran antalya’daki kanser merkezi, bu hissiyatın ürünü…

    yıl 2004’tü. birçok başarılı hekimin yetişmesine vesile olmuş akdeniz üniversitesi tıp fakültesi onkoloji bilim dalı öğretim üyesi prof. dr. mustafa samur, lösemi olduğunu öğrenmişti. kendine de öğrencilerine de böyle bir gerçekle yüzleşmek ağır gelmişti. önce akdeniz üniversitesi’ndeki tüm imkânları kullandı. kendi yetiştirdiği öğrencilerle kafa kafaya verip bu hastalığı yenmeye çalışıyordu. lösemi diğer kanser türlerine göre daha hızlıydı. acil ilik nakli gerekiyordu. fakat o dönemde bunu yapabilecek hastanelerin nakil bölümleri tadilata girmişti. kaybedecek vakitleri yoktu. prof. dr. samur ile onu hastalığı süresince hiç yalnız bırakmayan talebesi prof. dr. mustafa özdoğan, amerika’ya gitmeye karar verdiler. sonrasında yaşananları özdoğan’dan dinleyelim: “yurtdışında hem hekim hem de hasta yakını olarak bulunmak ayrı bir deneyimdi. orada çok üzüldük. tedaviye ulaştık ama bir kanser hastası evinden 18 bin kilometre uzağa gitmek zorunda kaldı. son derece yaralayıcıydı. yurtdışında tedavi olurken her şeyi istediğiniz şekilde sunmuyorlar size. paranız kadar hizmet alıyorsunuz.”

    mustafa samur 5, mustafa özdoğan da 3 ay kaldıktan sonra akdeniz üniversitesi’ne geri döner. ama çok önemli bir farkla; artık kanserli bir hasta ile hasta yakını olarak bakmaya başlarlar yaşadıkları dünyaya, çalıştıkları hastaneye… ve söz verirler birbirlerine. bir gün sadece türkiye’den değil, yurtdışından da hastaların gelebileceği, uluslararası standartlara sahip bir kanser merkezi açacak, içinde de sadece ilaçla değil, sevgiyle, şefkatle, insanların ruhuna dokunacak aktivitelerle hastaları tedavi edeceklerdir. yalnız o günün şartlarında bu, gerçekleşmesi imkânsız bir hayal gibidir. çünkü antalya bölgesine hizmet veren akdeniz üniversitesi’nin onkoloji servisi sadece 20 yataklıdır. hastane kapısında kanserli vatandaşlar günlerce sıra bekliyor, ağaç altlarında yatmak durumunda kalıyordur. samur ile özdoğan, amerika’dan döndükten sonra hem mesleklerine kaldıkları yerden devam ederler hem de üniversitede yavaş yavaş bir şeyleri değiştirmeye başlarlar. mesela yeni bir kanser kliniği açarlar. 1300 metrekarelik bir alanı toplanan bağışlarla türkiye’nin en iyi kemoterapi merkezi hâline getirirler. kanserli hastaları sadece ilaçlarla değil, manevi olarak da rahatlatmak için sosyal projeler hazırlarlar. cam sanatçıları, ressamlar, türk sanat müziği korosu ve spor faaliyetleri de bu dönemde başlar. kanserli hastaların kendilerini iyi hissetmeleri, bu yorucu süreci en az yarayla atlatmaları için ellerinden ne gelirse yaparlar. iki hekim can-ı gönülden kafa kafa verdiğinde neler yapabileceklerini böylece görür. akdeniz üniversitesi onkoloji bilim dalı başkanı samur, haziran 2008’de lösemiye yenilerek vefat eder. ismi akdeniz üniversitesi’ndeki kemoterapi merkezi’ne verilir.

    200 yataklı kanser hastanesi

    prof. dr. mustafa özdoğan’ın çalışmaları mevcut iyileştirmelerle sınırlı kalmaz. 2004’te 3 ayını, birçok avrupa ülkelerindeki tamamlayıcı tıp uygulamalarını yerinde görmek için ayırır. amacı ilacın dışında kanser hastalarına nelerin iyi geldiğini öğrenmektir. her gittiği kanser merkezinde kanser hastalarının yaşam kalitesini artıracak kesitler görür. özdoğan’ı en çok göl kenarında balık tutarken, resim yaparken kemoterapi alan hastalar etkiler.

    dünya bu kadar ileriye gitmişken akdeniz üniversitesi’nin onkoloji bölümündeki yenilikler ona yeterli gelmez. onkoloji bölümü öğretim üyesi arkadaşlarıyla bir araya gelerek 200 yataklı 31 bin metrekarelik bir kanser hastanesi kurmak isterler. çocuk-erişkin kanserleri, ölmekte olanların bakımı, onkolojik rehabilitasyonlar, yan tedaviler, psiko-sosyal desteklere kadar her ayrıntıyı düşünürler. yapmak istediklerini türkiye’nin en iyi firmalarıyla da paylaşıp destek alırlar. 6 ay proje koordinatörlüğü yapan prof. özdoğan, zamanla onkoloji hastanesi hayalini akdeniz üniversitesi çatısı altında gerçekleştiremeyeceklerini anlar: “gönlümüz isterdi ki orada yapalım. ama tam gün yasası, bunun hekimlerin üzerinde oluşturduğu motivasyon kaybı, üniversitelerin içindeki birtakım bürokratik engeller, finansal imkânların doğru yönetilememesi gibi olumsuzluklar üst üste gelince proje yapılamaz hâle geldi.”

    tüm çabalar hayal kırıklığıyla sonuçlandığı sırada memorial grubu hekimlerin projelerini duymuş ve bunları hayata geçirmek istemiş. hekimler hayallerinin hangi çatı altında gerçekleştiğini önemsemediği için bu teklifi kabul etmiş. memorial grubu antalya’nın en eski özel hastane grubu an-deva ile anlaşmış ve antalya merkezdeki 12 katlı binayı satın almış. bu da ‘hayal kanser projesi’nin bir başlangıcı olmuş ve 5 profesör, 1 doçent de medstar’ın kanser merkezi’ni kurmuş. prof. dr. mustafa özdoğan, hedeflerinin bununla da sınırlı olmadığını belirtiyor: “böyle bir mekâna hastaları doldurup ondan sonrasına karışmamak değil amacımız. biz hayallerimizi burada denemek istedik. başarımız süreç içinde görülecek. şu an bizi örnek alıp onkoloji bölümlerini yenileyen 4-5 hastane var. hepsini destekliyor, yardımcı oluyoruz. çünkü artık bir şeylerin ülkemizde değişmesini istiyoruz. buna vesile olabilirsek ne mutlu bize. zamanla örnek teşkil edecek birçok projemizi de hayata geçireceğiz.”

    medstar antalya hastanesi’ndeki kanser merkezi ülkemiz açısından birçok yeniliği bünyesinde barındırıyor. tıbbi onkoloji, hematoloji, kemik iliği nakli merkezi, enfeksiyon hastalıkları, nükleer tıp, girişimsel radyoloji, cerrahi, radyasyon onkolojisi gibi kanser tedavisinde gerekli görülen ve koordinasyonlu şekilde çalışması gereken tüm branşlar tek çatı altında toplanmış. kullanılan ileri teknoloji ve profesör düzeyindeki deneyimli hocalar sayesinde hastalığın teşhisi 4-5 günde konuyor, hemen tedaviye başlanıyor. hastalar tüm tetkikler için sadece 90 tl ödüyor. teşhisten sonra ortaya çıkan tüm maliyetleri de sgk üstleniyor.

    ailelere psikolojik destek

    kanserli birinin tüm ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla kurulmuş sistemde sadece kanser hastalarıyla ilgilenen psikologlar var. kişilerin kanserle ilk yüzleşmelerinde, tedaviyi kabul edip gündelik hayatlarına uyum sağlamalarında ise şüphesiz katkıları büyük. bir de küçük çocuğu bulunanlar için can simidi gibiler. çünkü genç yaşta hastalığa yakalanan kadın ya da erkeklerin küçük çocukları varsa aileler hastalığı nasıl, ne şekilde anlatacaklarını bilemiyorlar. bu konuda da psikologlar devreye giriyor. önce anne-baba üzerinden çocuklar tanınıyor. ardından da birebir görüşmeler yapıyorlar. sonra doktorlarla çocukların buluşturulduğu özel günler de düzenliyorlar. minikler ebeveynlerinin doktorlarıyla tanışıyor. hastalığı bir de onların ağzından dinliyorlar. tüm bu çabalar sonucunda “annem ölürse ben de ölürüm” diyenler, “annemiz ölürse çok zorlanırız. bize çok ağır gelir” noktasına geliyorlar. psiko-onkoloji biriminden tüm ayakta tedavi görenler, hasta eşi ve çocukları, hasta anne-babası, hastanın kardeşleri, donör ve diğer akraba ve tanıdık bireyler istifade edebiliyor.

    kanser hastaları için beslenme çok önemli. bunu hemen her ortamda duymuşsunuzdur. fakat normal şartlar altında kanser hastalarının nasıl beslendiğiyle ilgilenecek vakitleri olmaz doktorların. kanser merkezi’nde bu eksiklik de görülüp giderilmiş. kanser hastalarının beslenmesiyle özel olarak ilgilenen bir de diyetisyen var. hasta hangi evrede ne şekilde beslenmesi gerektiğini, mevcut rahatsızlıklarını doğru gıdalarla nasıl hafifletebileceğini, kemoterapi aldığı günler özellikle nelere dikkat etmesi gerektiğini diyetisyenden öğreniyor.

    türkiye’de konuşulmayan konulardan biri de cinsel rehabilitasyon. hele de konumuz kanser hastalarıysa bu konunun gündeme gelmemesi imkânsız. çünkü hastalara verilen ilaçlar, tedavi sürecinde östrojen gibi hormonların baskılanması sebebiyle hastaların yüzde 70’i özel hayatında sorun yaşıyor. bundan dolayı da bu alanda yurtdışında eğitim almış bir psikolog haftada bir gün istanbul’dan antalya’ya gelip problemli hastalarla görüşmeler yapıyor, çiftlerin sorunlarını çözmeye çalışıyor. tüm bu pahalı hizmetler için kanser merkezi’ndeki hastalardan yine ücret alınmıyor. sgk ise kanser hastası vatandaşların beslenme, psikolojik destek, cinsel rehabilitasyon gibi hizmetlere ihtiyacı bulunmadığı kanaatine vardığı için herhangi bir maddi destekte bulunmuyor kurumlara. sırf bu sebeple de bu tarz hizmetlerin türkiye’de yaygınlaşamadığına dikkat çekiyor prof. dr. özdoğan: “bireyi yaşamın içinde tutacak, enerji verecek, kendini iyi hissettirecek, hastayı kanser koridorundan çekip alacak, hayatın sadece hastane ve ev üçgeninde geçmesini engelleyecek çözümlere ihtiyacımız var. doğru zamanda doğru ilacı doğru şekilde hastaya vermeniz, onun iyileşmesi, kendini toparlaması için yeterli değil. bu tarz destekler hastanın iyileşmesini hızlandırıyor ya da kalan ömrünün kalitesini artırıyor.”

    resim, müzik rehabilite ediyor kanser merkezi’nin içinde bir de kemote-rapi ilaçlarının alındığı kemoterapi sanat merkezi var. akvaryumların, kişiye özel kulaklıkla izlenebilen televizyonların olduğu geniş, ferah, aydınlık, yeni ve şık tasarlanmış bir çatı katı burası. genelde kemoterapi tedavisinin bodrum katlarında, güneş görmeyen odalarda verildiğini biliyorsanız buranın farkını daha iyi anlayabilirsiniz. akvaryumun arkasındaki gizli koltuklar ise oldukça merak uyandırıcı. öğrendiğimize gör; bu alanı yeni teşhis konmuş, ilk ya da ikinci ilacını almak için gelenler tercih ediyormuş. hasta burada yalnız kalmak istiyor, çevresindeki saçı dökülmüş, yorgun hastaları görmemeyi tercih ediyormuş. bölümde görevli hemşire hanım genelde hastaların ilk iki kürden sonra ortama alıştığını, kendiyle aynı sıkıntıları yaşa-yanlarla konuşmak istediklerini anlatıyor. kabullenme sürecinde hastaların bulun-dukları mekânı- çalışanları sevmesi, huzur bulması önemli. kanser merkezi ekibi ise hastaların hastane ortamına alıştırılması konusunda oldukça deneyimli. bunda payı olan elbette çok kişi var. onlardan biri de ressam aysun erdoğan. güler yüzü ve etrafa cömertçe saçtığı pozitif elektriği bir kaç metre uzaktan hissediliyor. aysun hanım’ın annesi de kansere yakalanmış ve kızının pozitif yaklaşımları, resim merakı sayesinde bu süreci kolay atlatıp sağlığına kavuşmuş. aysun hanım resmin hastalar üzerindeki olumlu etkilerini gözlemleyince birçok yerde gönüllü olarak çalışmaya başlamış. bunlardan biri de akdeniz üniversitesi’ndeki onkoloji bölümü. sonra cam sanatçısı eşi de ona eşlik etmiş. prof. dr. mustafa özdoğan’la birlikte kanser merkezi’ne geçmiş. aysun hanım özellikle yeni gelen, mutsuz ve umutsuz hastaları ortama hazırlamaktan mutluluk duyuyor. ilk önce hastayı ayrıntısıyla tanıyor. bazen bu fasıl 4-5 saat bile sürebiliyor. hastaya hastaneyi, doktorları, mevcut uygulamaları, ne kadar çok hastanın sağlığına kavuştuğunu anlatarak hem ortama güven duymasını hem de merkezi tanımasını sağlıyor. ikinci aşamada ise hastanın önüne sulu boya ile resim kâğıtlarını getiriyor. genelde “ben çöp adam bile çizemem” yorumuyla karşılaşıyor. aysun hanım hiç bozuntuya vermiyor: “önemli değil, şöyle bir renkleri karıştır, anlamlı bir şeyler yapmana gerek yok” diyor. biraz mırın kırından sonra hastalar açılmaya başlıyor. hatta çöp adam çizemeyeceğini söyleyenler süreç içinde büyük tablolar yapar hâle geliyor. zaten kemoterapi sanat merkezi’nde de hastaların yaptığı bu harika resimler sizi karşılıyor. sonra neler mi oluyor? aysun hanım’dan dinleyelim: “o anda odaklanıyorlar resme. hem rahatlıyor hem de ilacın bulantı gibi olumsuz etkilerini ya çok az ya da hiç yaşamıyorlar. tedaviden kaçmak gibi bir eğilimleri olmuyor kesinlikle. su bazlı boyalar kullanıyoruz. bu, hastalardaki negatif elektriği de alıyor. hayatta insan balık tutarken bir de resim yaparken bir şey düşünmezmiş. hastalarımızda da bunu görüyorum.”

    kemoterapi sanat merkezi’nin türk sanat müziği korosu var ki şimdiden ünü antalya’ya yayılmış durumda. koro şefi ise 80 yaşındaki göğüs cerrahi uzmanı prof. dr. erol ışın. müzik de diğer yöntemler gibi kanserle savaşan hastaların kaygısını azaltmak, rehabilite etmek, hayatlarına renk katmak maksadıyla kullanılıyor. hastalar belli günlerde toplanıyor. yine doktorlardan oluşan canlı müzik ekibinin eşliğinde seçilen parçalar tek tek çalışılıyor, zaman zaman da hasta yakınlarına konser veriliyor. pankreas kanserini atlatmaya çalışan doktor bir hasta, koroyu kaçırmayanlardan: “geçenlerde sabah çok ciddi ağrılarla uyandım. moralim bozuldu. ama koronun solisti olduğum için biraz dinlendim, kendimi bolca motive ettim. sonra giyindim, süslendim, geldim hastaneye. inan ne ağrım kaldı ne de moral bozukluğum. kendimi çok mutlu hissediyorum burada. söyler misiniz hangi ilaç bunu başarabilir?”

    hastaların sosyal aktivitelerden çok memnun kalması, rehabilite olması gibi sebepler kanser merkezi başhekimi mustafa özdoğan’ı yeni arayışlara itiyor. mesela ekimden itibaren antalya şehir tiyatrosu’ndan da destek almaya başlayacaklar. hastaların büyük çoğunluğunun orta yaş ve üzeri olmasına karşın 55 hastanın bu organizasyonda yer almak istemesi tiyatro hocasını bile şaşırtmış.

    prof. dr. akın yıldız(nükleer tıp ve radyoloji uzmanı): üç ay ağrısız yaşamak mümkün

    iki yüksek teknolojinin birleştirilmesinden oluşan pet-ct cihazını en yüksek teknolojiyle kullanıyoruz. cihazın verilerini değerlendirmek için iki uzmanlık dalı gerekiyor. türkiye’de benim dışımda ne yazık ki kimse yok. cihazınız ne kadar iyi olursa olsun tam okuyamıyorsanız bir anlamı kalmıyor. prostat ve meme kanseri kemiklere çok sık yayılıyor. bu hastalara ağrı tedavisi yapıyoruz. kanser kemiklere yayıldığı için kişi çok ciddi ağrılar çekiyor. bunları gerileten tamamen de ortadan kaldırabilen radyoaktif tedaviler uyguluyoruz. ağrısızlık etkisi hastaların yüzde 80’inde 3 ay kadar devam ediyor. bu kişiler son dönem hastaları. ızdırap çekmeden ömürlerinin son demlerini geçirmelerini amaçlıyoruz.

    prof. dr. ihsan karadağ(hematoloji ve hücresel tedavilerden sorumlu): “7 ayda 70 ilik nakli yaptık”

    kemik iliği nakli ünitemiz var. şu an 9 yatakla hizmet veriyor. standartlara uygun şekilde dizayn edilmiş odalar var. bu alanda da özel eğitim almış, sertifikalanmış özel bir ekibimiz mevcut. ocak ayından bu yana 70’in üzerinde nakil yaptık. çok talep var. 11 yatak daha ilave edeceğiz yakın zamanda. nakil, tedavi seçenekleri arasında. çok hızlı seyreden lösemide yaşam şansını ciddi oranda artırıyor. bu tedaviyi sgk karşılıyor. yoksa nakil maliyetini karşılamak çok mümkün değil.

    prof. dr. saim yılmaz (girişimsel radyoloji uzmanı): “kanser hücrelerini yakarak öldürüyoruz”

    hem tanı koyuyoruz hem de bir ötesine geçerek hastanın problemli dokusuna bir iğneyle girerek biyopsi yapıyoruz. yine birtakım özel iğnelerle dokuyu mikrodalga yöntemi, radyofrekansı ya da lazerle yakıp tahrip ediyoruz. damarın içerisine kasıktan girerek anjiyo yapıyor, o dokuyu besleyen damarları buluyor ve o damarın içerisine birtakım ilaçlar göndererek atardamar içinden tedaviler yapıyoruz. kanserde bu yöntemler az biliniyor. ilaç tedavisi yaptınız ve tümörler küçüldü. sayıları da 7-8 oldu. ne kadar ilaç verirseniz verin azaltamıyorsunuz. biz onları yakarak yok ediyoruz. yalnız tümör dokusunun yanında hücre, yağ, bağ dokusu, damar, sinir ne varsa yanıyor, bir oyuk açılıyor. bu yöntem pankreas, safra yolları ve prostat gibi bölgelerde sorun oluşturuyor. onlar için de son zamanlarda elektrik akımıyla dokuları öldüren bir yöntemi kullanıyoruz. nanolife. özelliği şu; sadece tümörlü dokuları yakıyor. bizim uyguladığımız yöntemler diğer tedavilerle kombine şekilde yürüyor. cerrahiye eş değer bir iş yapıyoruz aslında. ama hastayı fiziksel ve ruhsal olarak yıpratmıyor, ameliyatın dezavantajlarını kesinlikle yaşatmıyoruz.

    prof. dr. mustafa özdoğan: hastalarımızı sağlık köyüne taşıyacağız

    “tamamen doğayla iç içe, yemyeşil bir ormanda bulunan sağlık köyü ile anlaşmak üzereyiz. hastalarımızın bir kısmını oraya taşıyacağız. rehabilitasyon alanlarını oraya aktarmak istiyoruz. özellikle yurtdışından gelen hastalarımızın konaklama sorunlarını da yine burada çözeceğiz. tedavi hizmetleri genel müdürlüğü ile görüşmelerimiz oldu. klinik konuk evi adı altında devletin de desteklediği, sosyal güvencesi bulunan her vatandaşın faydalanabileceği bir yer olmasını arzu ediyoruz. kanser hastalarının hiçbirinin hastanede bulunmasına gerek yok aslında. niçin tedavilerimizi doğanın içinde yapmayalım ki? böyle bir hayal çok katlı bir hastane yapmaktan çok daha ucuz. tek katlı bir bina ve olabildiğince açık ve yeşil bir alan yeterli. akupunkturun kullanım alanı bugün onkolojiyle kesişiyor. ağrıların azaltılmasında önemli bir yöntem. biz verdiğimiz ilaçlarla kadın hastalarımızın yumurtalık fonksiyonlarını bilerek durdurup östrojen salgılanmasını engelliyoruz. 30 yaşında bir bayan menopoz şikâyetleriyle karşı karşıya kalıyor. günde 8-10 defa ateş basıyor vücudunu. akupunkturla en iyi ilacın sağladığı etkiden daha yüksek fayda görebilirsiniz. ekimde biz de bu alternatif tedavi yönteminden hastalarımızın faydalanmasını sağlayacağız. masajla aroma terapi ve refleksoloji gibi uygulamaları da önümüzdeki birkaç ay içinde hayata geçireceğiz.”
    medstar antalya hastanesi’ndeki kanser merkezi ülkemiz açısından birçok yeniliği bünyesinde barındırıyor. tıbbi onkoloji, hematoloji, kemik iliği nakli merkezi, enfeksiyon hastalıkları, nükleer tıp, girişimsel radyoloji, cerrahi, radyasyon onkolojisi gibi kanser tedavisinde gerekli görülen ve koordinasyonlu şekilde çalışması gereken tüm branşlar tek çatı altında toplanmış. kullanılan ileri teknoloji ve profesör düzeyindeki deneyimli hocalar sayesinde hastalığın teşhisi 4-5 günde konuyor, hemen tedaviye başlanıyor. hastalar tüm tetkikler için sadece 90 tl ödüyor. teşhisten sonra ortaya çıkan tüm maliyetleri de sgk üstleniyor.

    ailelere psikolojik destek

    kanserli birinin tüm ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla kurulmuş sistemde sadece kanser hastalarıyla ilgilenen psikologlar var. kişilerin kanserle ilk yüzleşmelerinde, tedaviyi kabul edip gündelik hayatlarına uyum sağlamalarında ise şüphesiz katkıları büyük. bir de küçük çocuğu bulunanlar için can simidi gibiler. çünkü genç yaşta hastalığa yakalanan kadın ya da erkeklerin küçük çocukları varsa aileler hastalığı nasıl, ne şekilde anlatacaklarını bilemiyorlar. bu konuda da psikologlar devreye giriyor. önce anne-baba üzerinden çocuklar tanınıyor. ardından da birebir görüşmeler yapıyorlar. sonra doktorlarla çocukların buluşturulduğu özel günler de düzenliyorlar. minikler ebeveynlerinin doktorlarıyla tanışıyor. hastalığı bir de onların ağzından dinliyorlar. tüm bu çabalar sonucunda “annem ölürse ben de ölürüm” diyenler, “annemiz ölürse çok zorlanırız. bize çok ağır gelir” noktasına geliyorlar. psiko-onkoloji biriminden tüm ayakta tedavi görenler, hasta eşi ve çocukları, hasta anne-babası, hastanın kardeşleri, donör ve diğer akraba ve tanıdık bireyler istifade edebiliyor.

    kanser hastaları için beslenme çok önemli. bunu hemen her ortamda duymuşsunuzdur. fakat normal şartlar altında kanser hastalarının nasıl beslendiğiyle ilgilenecek vakitleri olmaz doktorların. kanser merkezi’nde bu eksiklik de görülüp giderilmiş. kanser hastalarının beslenmesiyle özel olarak ilgilenen bir de diyetisyen var. hasta hangi evrede ne şekilde beslenmesi gerektiğini, mevcut rahatsızlıklarını doğru gıdalarla nasıl hafifletebileceğini, kemoterapi aldığı günler özellikle nelere dikkat etmesi gerektiğini diyetisyenden öğreniyor.

    türkiye’de konuşulmayan konulardan biri de cinsel rehabilitasyon. hele de konumuz kanser hastalarıysa bu konunun gündeme gelmemesi imkânsız. çünkü hastalara verilen ilaçlar, tedavi sürecinde östrojen gibi hormonların baskılanması sebebiyle hastaların yüzde 70’i özel hayatında sorun yaşıyor. bundan dolayı da bu alanda yurtdışında eğitim almış bir psikolog haftada bir gün istanbul’dan antalya’ya gelip problemli hastalarla görüşmeler yapıyor, çiftlerin sorunlarını çözmeye çalışıyor. tüm bu pahalı hizmetler için kanser merkezi’ndeki hastalardan yine ücret alınmıyor. sgk ise kanser hastası vatandaşların beslenme, psikolojik destek, cinsel rehabilitasyon gibi hizmetlere ihtiyacı bulunmadığı kanaatine vardığı için herhangi bir maddi destekte bulunmuyor kurumlara. sırf bu sebeple de bu tarz hizmetlerin türkiye’de yaygınlaşamadığına dikkat çekiyor prof. dr. özdoğan: “bireyi yaşamın içinde tutacak, enerji verecek, kendini iyi hissettirecek, hastayı kanser koridorundan çekip alacak, hayatın sadece hastane ve ev üçgeninde geçmesini engelleyecek çözümlere ihtiyacımız var. doğru zamanda doğru ilacı doğru şekilde hastaya vermeniz, onun iyileşmesi, kendini toparlaması için yeterli değil. bu tarz destekler hastanın iyileşmesini hızlandırıyor ya da kalan ömrünün kalitesini artırıyor.”
    resim, müzik rehabilite ediyor kanser merkezi’nin içinde bir de kemote-rapi ilaçlarının alındığı kemoterapi sanat merkezi var. akvaryumların, kişiye özel kulaklıkla izlenebilen televizyonların olduğu geniş, ferah, aydınlık, yeni ve şık tasarlanmış bir çatı katı burası. genelde kemoterapi tedavisinin bodrum katlarında, güneş görmeyen odalarda verildiğini biliyorsanız buranın farkını daha iyi anlayabilirsiniz. akvaryumun arkasındaki gizli koltuklar ise oldukça merak uyandırıcı. öğrendiğimize gör; bu alanı yeni teşhis konmuş, ilk ya da ikinci ilacını almak için gelenler tercih ediyormuş. hasta burada yalnız kalmak istiyor, çevresindeki saçı dökülmüş, yorgun hastaları görmemeyi tercih ediyormuş. bölümde görevli hemşire hanım genelde hastaların ilk iki kürden sonra ortama alıştığını, kendiyle aynı sıkıntıları yaşa-yanlarla konuşmak istediklerini anlatıyor. kabullenme sürecinde hastaların bulun-dukları mekânı- çalışanları sevmesi, huzur bulması önemli. kanser merkezi ekibi ise hastaların hastane ortamına alıştırılması konusunda oldukça deneyimli. bunda payı olan elbette çok kişi var. onlardan biri de ressam aysun erdoğan. güler yüzü ve etrafa cömertçe saçtığı pozitif elektriği bir kaç metre uzaktan hissediliyor. aysun hanım’ın annesi de kansere yakalanmış ve kızının pozitif yaklaşımları, resim merakı sayesinde bu süreci kolay atlatıp sağlığına kavuşmuş. aysun hanım resmin hastalar üzerindeki olumlu etkilerini gözlemleyince birçok yerde gönüllü olarak çalışmaya başlamış. bunlardan biri de akdeniz üniversitesi’ndeki onkoloji bölümü. sonra cam sanatçısı eşi de ona eşlik etmiş. prof. dr. mustafa özdoğan’la birlikte kanser merkezi’ne geçmiş. aysun hanım özellikle yeni gelen, mutsuz ve umutsuz hastaları ortama hazırlamaktan mutluluk duyuyor. ilk önce hastayı ayrıntısıyla tanıyor. bazen bu fasıl 4-5 saat bile sürebiliyor. hastaya hastaneyi, doktorları, mevcut uygulamaları, ne kadar çok hastanın sağlığına kavuştuğunu anlatarak hem ortama güven duymasını hem de merkezi tanımasını sağlıyor. ikinci aşamada ise hastanın önüne sulu boya ile resim kâğıtlarını getiriyor. genelde “ben çöp adam bile çizemem” yorumuyla karşılaşıyor. aysun hanım hiç bozuntuya vermiyor: “önemli değil, şöyle bir renkleri karıştır, anlamlı bir şeyler yapmana gerek yok” diyor. biraz mırın kırından sonra hastalar açılmaya başlıyor. hatta çöp adam çizemeyeceğini söyleyenler süreç içinde büyük tablolar yapar hâle geliyor. zaten kemoterapi sanat merkezi’nde de hastaların yaptığı bu harika resimler sizi karşılıyor. sonra neler mi oluyor? aysun hanım’dan dinleyelim: “o anda odaklanıyorlar resme. hem rahatlıyor hem de ilacın bulantı gibi olumsuz etkilerini ya çok az ya da hiç yaşamıyorlar. tedaviden kaçmak gibi bir eğilimleri olmuyor kesinlikle. su bazlı boyalar kullanıyoruz. bu, hastalardaki negatif elektriği de alıyor. hayatta insan balık tutarken bir de resim yaparken bir şey düşünmezmiş. hastalarımızda da bunu görüyorum.”

    kemoterapi sanat merkezi’nin türk sanat müziği korosu var ki şimdiden ünü antalya’ya yayılmış durumda. koro şefi ise 80 yaşındaki göğüs cerrahi uzmanı prof. dr. erol ışın. müzik de diğer yöntemler gibi kanserle savaşan hastaların kaygısını azaltmak, rehabilite etmek, hayatlarına renk katmak maksadıyla kullanılıyor. hastalar belli günlerde toplanıyor. yine doktorlardan oluşan canlı müzik ekibinin eşliğinde seçilen parçalar tek tek çalışılıyor, zaman zaman da hasta yakınlarına konser veriliyor. pankreas kanserini atlatmaya çalışan doktor bir hasta, koroyu kaçırmayanlardan: “geçenlerde sabah çok ciddi ağrılarla uyandım. moralim bozuldu. ama koronun solisti olduğum için biraz dinlendim, kendimi bolca motive ettim. sonra giyindim, süslendim, geldim hastaneye. inan ne ağrım kaldı ne de moral bozukluğum. kendimi çok mutlu hissediyorum burada. söyler misiniz hangi ilaç bunu başarabilir?”

    hastaların sosyal aktivitelerden çok memnun kalması, rehabilite olması gibi sebepler kanser merkezi başhekimi mustafa özdoğan’ı yeni arayışlara itiyor. mesela ekimden itibaren antalya şehir tiyatrosu’ndan da destek almaya başlayacaklar. hastaların büyük çoğunluğunun orta yaş ve üzeri olmasına karşın 55 hastanın bu organizasyonda yer almak istemesi tiyatro hocasını bile şaşırtmış.
    bir tûba kabacaoğlu söyleşisi
    17 eylül 2012
  • web sitesi üzerinden her gün güncel kanser ve sağlıklı yaşam makaleleri yayınlayan onkolog. (bkz: bundle) sayesinde buldum.
  • profesör doktor. özel ve güzel insan. kendisine kocaman bir teşekkür borçluyum. babamın tedavisinde hem doktorluk hem de insanlık dersi vermiştir. tedaviye cevap çok iyi olunca mutluluktan babama sarılmış ve hepimizi ağlatmıştır. ayrıca hastanede hem personele hem hastalara hem de yakınlarına kibar ve anlayışlı davranışları dikkat çekmektedir.

    doktorluk çok özel bir meslek ve mustafa hocamız gibi insanlar bu mesleğe daha da şeref katıyorlar.
  • antalyada hatta türkiyede en iyi hastanelerden biri olan (bkz: memorial hastanesi) antalya, onkoloji hastası annemin muayenesi ve tedavisi için gittiğimizde, çok fazla hasta muayene etmesinden ve aşırı yorulmuşluktan belki bıkmışlıktan mustafa hocanın tam ciddiyetle muayene ve tedavi yapamamakta olduğunu görüyoruz ve yaşıyoruz. bundan bir kaç yıl öncesine kadar özenli ve daha iyi bir doktor olduğu o zamanlarda memnun olan hastaların ise son bir kaç yıldır memnun olmadıklarını bizzat dinliyorum. antalyada iyi bir özel hastanede olmasına rağmen gidebileceğimiz başka alternatif olabilecek kaliteli bir doktor olmadığından(yada varsa haberimiz olmadığından) bu ciddi hastalık sürecimizi umutsuz ve verimsiz muayenelerle geleceğe daha da karanlık bakarak geçiriyoruz. her bir hastaya en az 10 dakika ayırması gerekirken ciddi şikayetler ile yanına gittiğimizde bile en fazla 1-2 dakika ilgisiz muayene edilerek geçiştirildiğimizi düşünüyoruz. 2 dakika muayene etmesinden ziyade hiçbir muayenede tatmin edici cevaplar da alamamaktayız.
    hastanenin ise doktoru para makinesi gibi görüp bu kadar yorması ayrıca üzücü bir durum.

    madem mustafa özdoğan en iyi onkooglardan birisi en azından hastaları da daha dikkatli dinleyerek verimli bir muayene geçirmesi ve hastaları ile daha iyi iletişim kurabilmesi gerektiğini düşünüyorum ve bu konuda bir şeyleri değiştirebileceğine inanıyorum.

    edit: aşağıdaki yazar bizim bu ilgisizliğe reelde sessiz kaldığımızı düşünmüş ve daha fazla ilgilenilmesini istemeyi akıl edemediğimizden bahsetmiş. bunu belirttiğimizi düşünemeyecek şekilde fanatiklik yapmasına gerek yok. sanırım kendisi bir hasta yada hasta yakını değil ve görünürde güzel görünebilen bir şeyin bizzat yaşandığında olumsuzluklar içerebileceğini akıl edemiyor. böyle bir hastalık ailenizde olduğunda doktorunuz ile veya herhangi bir konuda yaşanan en ufak olumlu şeyi her yerde anlatıyorsunuz zaten.
    ben burada hocanın yazdığı makalelere ve kağıt üstünde yada dışarıdan hasta olmadan çok tatlı görünmesinden bahsetmiyorum hatta belki çok iyi de arkadaştır birileri için ama bu bizi gerçekten ilgilendirmiyor. çalıştığı hastanelerde aşırı yoğun olmasından ve artık ilgisiz davranmasından bahsediyorum ve bir şekilde belki düzeleceğini umut ederek konuşuyorum.

    elbette belki de 1 dakika bile iyi bir muayene için yeterli bir süre olabilir ama kim ister ölüm burnunun ucundayken ilgisizce bir muayene yapıldığını görmeyi.
  • sıradışı, yılmayan, imkansızlıklar içinde imkan yaratan, güzel ülkemin güzel insanı... kişisel bir web sitesinden öteye geçen ve online bir onkoloji akademisine dönüşen projesi ile de tüm birikimini ve hayallerini paylaşmakta... ülkenin belki de en önde gelen onkoloğu olmasına rağmen, kendisine ulaşmak isteyen tüm hastaların karşısına cüz-i bir fiyatla, hatta kimi zaman hiçbir ücret talep etmeden çıkmakta.

    tüm fellowlarının 35'ini geçmeden doçentliği aldığını ve one man show kaygılarının çok ötesinde bir hoca olduğunu biliyorum.

    ayrıca bir özel hastanede görev aldığı halde, ülkemin en fazla bilimsel atıf alan onkoloji klinisyenidir (bknz).

    "mustafa özdoğan en iyisi olduğu halde kimi hastalarına 2 dk ayırıyor" şeklinde yukarıda eleştirilmiş. bu eleştiri aklıma house m.d.'yi getirdi. ama özdoğan hocanın, dr house ile karşılaştırılamayacak kadar sıcak olduğunu ve "gerçekten gerektiğinde" onlarca dakikasını hastasına ayırdığını rahatlıkla söyleyebilirim.

    daha önce 89 yaşındaki rektum kanserli (3.evre) eniştemi ve 26 yaşındaki sağ kolon kanserli (2. evre) kuzenimin tedavisini üstlendi ve kurguladı. memleketimizde "evine götürün, amcayı yormayalım" demişlerdi, aynı zamanda bypasslı ve prostat kanserli idi, ama kurduğu ekip sofistike denilecek bir ameliyata ve ameliyat sonrası sürece imza attı ve eniştem şu an 92 yaşında. kuzenim de evlendi çocuk yapma dertlerine düştü...

    size de tavsiyem, ilk fırsatta hoca ile görüşmek için randevu alarak uzunca bir zaman isteyin, bunu hemen yapın. ekibinden göreceğiniz ilgiye ve bunu neden şimdiye kadar akıl edememiş olduğunuza şaşıracaksınız.
  • hakkında pek çok şey bildiğim, pek çok özelliğini ise bilemeyeceğim birisidir mustafa özdoğan. bilemeyeceğim diyorum çünkü güzel kalbiyle yaptığı şeyler sürekli bi’ köşeden kenardan çıkar, kalbine dokunduğu insanlarla karşılaşırım beklemediğim bir yerde. tanıştığı insanlar bahsederken şu tarihte ya da şu şekilde tanıştım diye bahsetmez kendinden. “hayatıma şu tarihte dokundu” der. ben de hayatıma 3 buçuk sene kadar önce dokunan mustafa hoca’dan biraz bahsetmek istiyorum izninizle. kısa özet geçmek gerekirse mustafa hoca tıbbi onkoloji profesörü olup şu an antalya’da özel bir hastanede çalışmaktadır. 2012 senesine kadar antalya’da, üniversitede öğretim üyeliği yapan mustafa özdoğan’ın hocası ise mustafa samur’dur. mustafa samur 1998 yılında üniversitede öğretim üyesi olarak başladıktan yaklaşık 6 sene sonra kendinde bir takım rahatsızlıklar farketmiş ve ne yazık ki kendi tanısını koyduğu bir çeşit kan kanseri olan aml’ye yakalanmıştır. 4 sene kadar süren hastalığında bir yandan kendisini bir yandan da aynı hastalığa yakalanan hastalarını iyileştirmek için mücadele etmiştir. bu süreçte de yanında en yakın dostu ve öğrencisi olan mustafa özdoğan bulunmuştur, bu hikayeyi belki başka bir zaman uzunca anlatabilirim fakat yeri apayrı olan hikayeyi başka bir zamana bırakmayı tercih ediyorum. o acının ve azmin verdiği güç ile mustafa özdoğan yepyeni bir yola koyulmuştur. artık aklında sadece iyileştirebileceği sayısız hasta, uygulayabileceği sınırsız yöntem düşünceleri bulunmaktadır. zihnini son derece süratli çalışmaya mecbur kılan bu durumların eşliğinde hayaller kurar ve gerçekleştirmek için o meşhur aceleci tavırlarıyla işlere koyulur..

    dünyada pek az insan vardır ki düşüncelerini eyleme dökebilsin. hep sözlerde kalırız, planlar kurup pek uygulamayız. mustafa hoca ise eyleme geçenlerin ve dünya üzerinde bir şeyleri değiştirmeye heves edenlerin başında gelir. oldukça zeki ve başarılı olmasının yanında sosyal zekası da üst düzeydedir. unutmaz ve çevresini olağanüstü algılamaya çalışır. öyle bir hekim-hasta ilişkisi içindedir ki hastaları ve ailelerini 3 dakikada büyüleyebilir. babacan tavırlıdır, hastayı kendi ailesinden kabul eden, canını canı gibi sahiplenen ender doktorlardandır. konuştuktan sonra “büyük adam vesselam” deyip durursunuz kendi kendinize. gücü ve enerjisi nasıl yetiyor pek anlayamasam da 10 senede, 2 tıbbi onkoloji doktorunun hayatları boyunca görebileceği toplam hasta sayısını görmüştür. onların hayatlarına bir umut, bir ses, bir nefes olmuştur. ileri görüşlü düşünceleri, muhabbetine 5 dakika bile denk gelen insanları uzunca süre düşünmeye sevk etmiş, etrafa proje saçan bu adamı yakından tanıma isteğine sürüklemiştir. küslüğe hayatı boyunca karşı çıkmıştır. modern toplumlarda olmaz der kendisi; “küçük toplumların işidir küslük. modern toplumlarda konuşulan o masada kalır, ileriye asla taşınmaz”. hayata dair küslüklerle kaybedecek kadar çok vaktimizin olmadığını en yakından gözlemleyendir çünkü kendisi. hastalığı bu kadar iyi gözlemleyen biri bunca küçük derdin, birliktelik ve sevgiden asla üstün olamayacağını derinden kazımıştır çünkü. zayıflığın kötü olmadığına inanır, hatta “gücün zayıflıktan geldiğine inanır.” çok güçlü ve çelik gibi sinirlere sahip olsa da.. iyi kalplidir çünkü. çünkü pek az insan vardır ki, hayatının önüne hastalarını, zamanının önüne hastalarının zamanını geçirebilsin.. bizlere hep der ki hiç kimseye ve hiçbir şeye değil yalnızca “geleceğinize borçlanın”, fakat farkediyorum ki biz sadece onun “geçmişine borçlanabiliyoruz”. türkiye’nin en başarılı onkoloji profesörü olan bu insana dair gözlemleyebildiğim en net şey ise şudur; hastaları ve karşılaştıkları insanlar ona şair olmayı öğretmiş; o da onlara şiir kalmayı..