şükela:  tümü | bugün
  • 110 yıl önce demokrasi hakkındaki şu sözleri söylemiş olan mustafa sabri efendi hakkında kemalistlerin "haindi" diye iftira etmeleri, hatta isminin verildiği liseden adını kaldırtmaya çalışmaları aslında atatürk'e göre fersah fersah modernist düşüncelere sahip olan bu adam hakkında önyargılarımızı kıracak nitelikte:

    (ekleme: aşağıdaki bir entry'de "ne zaman ki, atatürk ve arkadaşları ortaya çıkıyor; bir anda utanmaz dinciler ortalığa düşüyor." gibi bir saçmalık okuyacaksınız. birazdan okuyacağınız mustafa sabri efendi'ye ait -çağımızda bile yakalayamadığımız bir demokrasi tanımı yaptığı- alıntılanan yazının tarihi 1907'dir, daha bırakın atatürk ve arkadaşlarını, atatürk'ün kendisi bile henüz ortada yoktur. sıradan bir yüzbaşı olarak osmanlı ordusu'nda görev yapmaktadır.)

    “meşrutiyet; milletle hükümet arasında bir mukavele akd olunmak ve o mukavelede milletin hükümetten hesap sorabilmek ve en aciz bir ferdine varıncaya kadar hukukunu müdafaa edebilmek hakkına malik olduğu ve millet; hükümetin haklı-haksız her istediğini vermek, bütün icraatına karşı itiraz edemeyerek, duyduk ve itaat ettik demekten başka çaresi olmamak derecesinde esiri ve mahkumu değil de belki hükümet; memuru milletin işini görmek için para ile tutulmuş bir işçiden farkı olmadığı cihetle vazifesini güzelce ifa ederse mükafata, etmezse millet tarafından muahezeye (eleştirilmeye) müstehak olacağı münderiç bulunmaktan ibarettir.”

    kendisi büyük bir alim, şeyhülislam olacak kadar kıymetli bir alim. aynı zamanda tam bir muhalif mebus -hatta abdulhamid'e muhalif-, meşrutiyet ve demokrasi savucunucusu, anti-militarist, anti-ırkçı çağının çok ötesinde bir kahraman.

    yıldıray oğur'un bir kaç gün önce yazdığı yazıdan faydalanarak kendisinin modernist düşüncelerini ve hem atatürk'ün hem de çağının kemalistlerinin fersah fersah ilerisinde olan düşünce dünyasını görmeye çalışalım, kendisi meşruiyeti islam'ın özü olarak görmekte, avrupalıların bizden aldığını söylemekteydi:

    “demek istiyorum ki meşrutiyeti avrupalılardan almadık. belki onu avrupalılar bizden aldılar. avrupa’daki cumhuriyetlerde bile gayri mesul bir ferd bulunduğu halde, islamiyet’te cenabı haktan başka herkes mesuldür”

    "alimler siyasete karışmasın" (atatürk'den de tanıdık geliyor değil mi bu söylem, hani atatürk'ün laikliği halka sormadan getirmesi) diyen ittihatçılara sert itiraz etmiştir:

    “eğer ulemanın siyaseti karışmasını engellerseniz, onların temel görevi olan emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker (iyiliği emredin, kötülüğü menedin) vazifesi ortadan kalkar, bunu da ulemadan kimse kabul etmez”

    anti-militarist bir adamdı, militarizmin her türlüsünün felaket getireceğine inanıyordu ve zaten ittihatçıların koskoca osmanlı'yı dünya savaşı'na sokup nasıl perişan ettiklerini de gözleriyle görmüştü:

    “ordunun devleti yönetmesinden hayır çıkmaz... tüm ülkelerde ordunun görevi, ülke ve halkın malını, canını, hürriyetini ve diğer haklarını düşman saldırılarından korumaktır. asker, devlet ve halkın bu hizmeti için tuttuğu kimsedir. bu askerin ülke ve halkı yönetmeye kalkması, hizmetçinin patronunu yönetmek istemesi gibidir.”

    özellikle ittihatçıların militarist darbeci yönetimlerinin ne gibi perişanlıklara sürüklediğini görmüş, sert dille bunu eleştirmişti:

    “devleti babalarının çiftliği gibi yönettiler. hükümetleri, sözde meşruti olmasına rağmen ne bir nasihate, ne de halkın veya halifenin görüşlerine başvurdular. memleket evlatları arasında kin ve düşmanlık tohumları ekerek ülkede kardeş kavgalarına neden oldular. ümmeti oluşturan arnavut, kürt, çerkez, arap, ve hatta türk unsurları arasında çatışma başlattılar. içeride olduğu gibi dışarıda da ilişkileri bozarak, devlete dost değil, düşman kazandırdılar. nihayet, harb-i ümumi’ye girerek, hezimete uğrayıp, istanbul’u düşman askerlerine teslim ettiler.”

    osmanlı'ya bu hazin sonu yaşatan ittihatçıların alt ekibi olan mustafa kemal ve arkadaşlarının mücadelesinin de elde olan toprakları da kaybetmemize sebebiyet vereceğini düşündüğünden dolayı muhalefet ediyordu, bütün derdi ittihatçılar tarafından perişan edilmiş, bütün ordusu mahvedilmiş olan osmanlı'nın tamamen çökmesine engel olmaktı. zira bu perişan haldeki ordu ile milli mücadelenin kazanılması ihtimalini düşük, daha büyük kayıplara yol açmasını yüksek ihtimal olarak görüyordu:

    ittihatçılar yüzünden yenildiğimiz devletlerle beraber, biz de teslim ve barış anlaşması imzaladık. evet, ikinci bir yol daha vardı. yeni bir savaşla kaybettiğimiz toprakların bir kısmını tekrar geri alabilirdik veya memleketi tamamen mahvedip elimizden çıkarabilirdik. henüz yeni biten savaş ispatlamıştı ki birinci ihtimalin gerçekleşmesi çok uzak, ikinci ihtimalin gerçekleşmesi ise neredeyse kesindi. tecrübe edilmiş ve acı sonuçları yaşanan savaş tecrübesini tekrar yaşamak, devlet ve millete karşı sorumluluk taşımayanlar için önemsizdi”

    yıldıray oğur, mustafa sabri efendi'nin görüşünün istanbul'da da hakim olduğunu söylüyor:

    "aslında bu o dönemde istanbul’da hakim olan bir fikirdi. eğer, barış anlaşmalarının gereği yapılırsa, ülke daha büyük işgallerden kurtulabilirdi. onlara göre ittihatçıların devamı olan kemalistler işgalcilere gerekçe üretmekteydiler. mustafa sabri efendi’ye göreyse, iktidara tekrar gelmek için savaş çıkarmak ittihatçıların her zamanki taktiğiydi ve kemalistler de bunu deniyordu."

    neticede tahmin ettiği gibi olmadı ve kaybedilmek üzere olan milli mücadele (polatlı'ya kadar düşman askerlerinin gelmesi, meclisin kayseri'ye taşınmaya başlanması); rusya'da bolşevik devrimi gerçekleşmesiyle rusların savaştan çekilmesi, ingiltere'nin yunanlılara lojistik desteği kesip savaştan çekilmesi (sebebini hala bilmiyoruz) ve yunanların birden bire geri çekilmeye başlaması gibi olaylar sonucu başlatılan taarruz savaşları ile kazanıldı. çerkez ethem'in milli mücadeleye olan büyük katkıları heder edilmesine rağmen hem de.

    kendisini sadece "müslüman" ve "insan" olarak gören, ırkçılıktan nefret eden, anti-racist, anti-ırkçı bir adamdı. hatta halen hiçbir din aliminin açıktan yazamayacağı şu şiiri yazacak kadar ırkçılıktan nefret ediyordu. şiirde geçen türk kelimesinin sebebi türklere olan bir nefretten değil, yeni kurulan cumhuriyetteki türk ırkı üzerinden yürütülen aşırı ırkçı politikalara, kafa tası ölçümlerine karşı muhalif bir duruştu:

    “yalnız müslüman ve insan
    olarak kalmak üzere, türklükten,
    şeref ve izzetimle istifa
    ediyorum allah'ın huzurunda!..
    tövbe yarabbi tövbe türklüğüme
    beni türk milletinden addetme"

    eylül 1920’de şeyhülislamlık görevinden istifa etmişti. mustafa kemal hakkındaki idam fetvasının altındaysa onun imzası yoktu. bu da onu karalamak için üretilmiş bir iftiradan ibaretti. geçenlerde murat bardakçı'nın da yazdığı gibi.

    kemalistler tarafından çağının fersah fersah ilerisindeki modern düşünceleri anlaşılamamış, anlaşılamadığı gibi kıskanılıp hain ilan edilmiş olan mustafa sabri efendi'nin tek derdi "insanlık" çerçevesinde birleşilmiş, ırkçılık zehrinden uzak, demokrasinin hakim olduğu, otoritenin, diktatörlüğün ve darbeci militarist zihniyetin olmadığı bir ülkede yaşamaktı. vatanını çok sevdi ve onun daha fazla bölünüp parçalanmaması, elde kalan toprakların da kaybedilmemesi için kendince doğru gördüğü yoldan vatanı için elinden geleni yapmaya çalıştı.

    allah ona rahmet etsin.
  • modernizm'i ruhban sınıfından öğrenenlerin feryadı.
  • (bkz: siyasal islamcı kişilik bozukluğu)

    1300 yıl. 1300 yıl boyunca seçim, oy hakkı, katılım vb. hiçbir alimin, ulemanın, nefesi kuvvetli abimizin aklına gelmiyor; biri sadece biri bile babadan oğula geçen sultanlık, padişahlık, halifelik vs. olgularına karşı çıkmıyor. ne zaman ki, atatürk ve arkadaşları ortaya çıkıyor; bir anda utanmaz dinciler ortalığa düşüyor.

    fatih kardeş katlini halka sordu mu?
    yavuz halifeliği alırken kimseye sordu mu?
    ikinci mahmut fesi, pantolunu halka sordu mu? fese karşı çıkan alimlere(?) ne yaptı?

    darbecilik demişken; yavuz halifeliği el mütevekilden nasıl aldı ki?