*

şükela:  tümü | bugün
  • ahkam kervani'yla yollara dusmeden az once cikmis bir serdar ateser albumu.. yalnizca kaset formatinda cikmasi neyse de, sonra cd'ye aktarilmamasi ayip ve ciddi kayip.. o da vapurlar blues gibi her kosesinden bogaz havasi teneffus ettiren, cook alametler belirdi gibi duman tutturen albumlerden.. tarihi tekerrur'le baslar, tarihi tekamul'le biterdi.. aralarda da acik denizde bir sirket i hayriye, potansiyel var tesis yok, turk havasi yollari, liveturbasyon.. ve evet, turkiye'deki butun kamyonlarin mucizevi bir sekilde, bir anda yok olacagi gune adanmisti..

    bulent erkmen tasarimi olup uzaktan haca benzetilebilecek kapagi da, vatani gorevimi yaptigim sirada bir ust rutbeli tarafindan gorulmus, ve "ne anlama geliyor bu hac, boyle seyler dinleme" seklinde uyari almama sebep olmustur.. vesileyle o adsiz kumandani da burdan bir selamliyorum..
  • 1989 yılında piyasaya çıkan serdar ateşer albümü. en kötü yanı, davulların canlı olmaması ya da bazı şarkılarda elektro davul kullanılmasıdır. albümde erkan oğur*, gürol ağırbaş, turgut alp bekoğlu, melih özçelik, nedim nalbantoğlu, hakan kurşun, levon balıkçıoğlu ve sumru ağıryürüyen gibi isimlerin katkıları vardır.
  • 1988 yılında yayınlanan serdar ataşer"e ait albümün ismi. albümde uçak sesi, yürüme , çığlık gibi çevre seslerinin kullanılması, elektro gitar ve akustik gitar sololarının nispeten geri planda bırakılarak soundun ön plana alınması ve zengin enstrümantasyonu ile takdirimi kazanmıştır. ancak zamanına göre normal sayılacak prodüksiyon zaafları da yok değil. unutmadan belirteyim.

    albümde öne çıkan veya boka batan şarkı yok. şarkı isimlerinden tematik albümü hüviyeti veriyor. bir bütün halinde değerlendirmek gerekir. vasatın üstündedir, dinlemekte fayda vardır.
  • 1918-1923 yılları arasında geçen döneme verilen addır.yani dünya savaşı sonundan cumhuriyet kurulmasına kadar geçen dönem. kıtlıklar yaşanmıştır memlekette.
  • istanbul’un işgal edilmesiyle, son işgalci kuvvetlerin ayrılması arasında geçen dörtbuçuk yıl.

    bazı detaylar var tarihi olarak aslında istanbul’a giren ilk işgalci kuvvet ingiliz değil götü boklu bir moruk fransız komutanı, onun yediği bokları geçelim. son ayrılan kuvvet ingiliz ordusu.

    bu tabir “mütareke yılları” büyük savaş’ta yenilmiş (büyük savaş tabiri önemli, savaşlar ikiye ayrılır: büyük savaş ve ikinci dünya savaşı, yani birinci dünya savaşı diye birşey yoktur aslında, literatür olarak, tarih bilimi olarak) osmanlı devletinin başkentinin düşman tarafından işgal edildiği yılları tanımlar. şöyle düşünün: kaymakamlık, vilayet binalarında türk bayrağı görüyorsunuz ya, yanında bir de ingiliz bayrağı olduğunu hayal edin (ananızın tecavüze uğradığını hayal etmek nasılsa öyle birşey, kadir mısıroğlu ve onun elini öpenler hariç). böyle geçen bir dörtbuçuk yıl yaşadı istanbul.

    bukadar dramatize (hepsi gerçek) ettikten sonra aslında benim bahsetmet istediğim şey: berberler!

    berber deyip geçme, sanırım birkaç filme de konu oldu, ittihatçı istanbul berberleri! bunlar mustafa kemal’in gizli teşkilatının adamlarıdır. ittihatçı deyip geçme, yeminli adamlardır bunlar, görev için ölür ve öldürür bunlar.

    evet berberler. bence boynunuzu elinde ustura olan bir adama uzattığınızda, onun ittihatçı olup olmayacağını bir düşünün derim.
  • son günleri de istanbul için ilginçtir. işgalcilerin gemisine binip “ata baba” toprağını terkedip kaçan sadece soyuna sopuna sıçtığım vahdettin mi sandınız? hayır, anadolu hareketinin istanbul’a yaklaştığı duyulup da binip kaçacak kayık bulamayanların sığındığı yer ingiliz elçiliği idi! bugün taksimde uluslulararası hukuka göre görmek zorunda kaldığımız gönderinde britanya bayrağı dalgalanan bina! içinde kimler yoktu ki!
  • istanbul ve aydınların bu sürece bakış açısını anlatan ve kemal tahir tarafından yazılan esir şehir üçlemesini her türk genci okumalı.

    (bkz: esir şehrin insanları)
    (bkz: esir şehrin mahpusu)
    (bkz: yol ayrımı)
  • birinci dünya savaşı'nın hemen ardından geldiği için öncelikle savaşın irdelenmesini gerektiren dönemdir. savaşa dahil oluşumuzun mecburiyeti, giriş şeklimiz, yer aldığımız taraf ve savaş esnasında aldığımız aksiyonların hepsi sorgulanmalı ve şu soru sorulmalı: verdiğimiz canlar ve kaybettiğimiz topraklar, vatanın müdafaası için zaruri miydi? (bkz: #111178743)

    birinci dünya savaşı'nın nesnel sonuçlarını kısaca özetlemek gerekirse; saldırgan tarafta yer aldık. savaşın sonuna kadar direnmemize rağmen insan gücü eksiği çektik. tarihin en büyük askeri hezimetlerinden birine uğradık. dağıldık. sivil ve asker olmak üzere yaklaşık 3 milyon insanımızı kaybettik ve yarım milyon kadar da asker firarisi verdik.

    biz bugüne kadar hep ''savaş türk'ün düğünüdür'', ''her türk asker doğar'', ''dönmez geri, türk'ün askeri'' diye öğrendik ama kazın ayağı öyle değil. osmanlı ordusunda görev alan alman subay von bronsart, 1917 tarihli bir raporunda ordumuzdaki firarın aşırılığını şöyle vurguluyordu: ''bir tümenin uzaktaki bir sınır bölgesine gönderilmesi, doğrudan kaybedilmiş bir meydan muharebesine denk idi. zira erlerin yüzde yüzüne yakını kaçıp gidiyordu.''[1]

    askerlerimizle empati yapmak zor değil: balkanlar, trablusgarp, iç ayaklanmalar derken bunların üstüne bir de dünya savaşı gelmiş, kendilerini hengamenin ortasında bulmuşlar. haklı, gerekli ve zaruri bir savaşta olduklarına dair keskin bir inanca ve motivasyona sahip değillerdi. üstelik iyi şartlara sahip olamadılar. beslenme[2], giyinme gibi temel ihtiyaçları bile tam anlamıyla karşılanamamıştı. tifo, tifüs gibi salgın hastalıklar gırla gidiyordu. hal böyleyken, savaş da iyiye gitmeyince büyük bir kısmı can havliyle firar etti.

    buraya kadar eyvallah. ama firariler kaçmakla yetinmeyip köylerde eşkıyalık yapmaya başladılar. savunmasız köylülerin paralarını, eşyalarını gasbettiler. adam öldürdüler. bir köylü, gelenin gideni arattığını trajikomik bir biçimde şöyle aktarıyor: ''evvelki eşkıya gelir, kimin parası varsa alır gider, adam öldürmezlerdi. bugünkü töresizler var yok tanımazlar. hem para alırlar hem de bilâ-sebep öldürürler.''[3] miralay şükrü naili bey ise 5. ordu komutanlığına gönderdiği yazıda durumu özetliyordu: ''soyulmadık bir köy kalmamıştı. beş-on koyun sahibi kimseler dahi bu mezalimden bezmişler, can kaygısına düşmüşlerdi.''[4]

    türklere bunları yapan eşkıyalar, bağımsızlık isteyen/istemeyen gayrimüslimlere acır mı? acımadı. topal osman[5], çerkes ethem, kara kemal, giritli şevki, ipsiz recep, dayı mesut gibilerinin isimleri, ermeni ve rumlara yapılan katliamlarla anılıyordu. yörede işlenmedik suç bırakmadılar. ermeni ve rum mallarını yağmalayıp canlarını aldılar.

    ermeniler sağlam para yapmak zorundaydılar çünkü vergileri nispeten ağırdı. gelenek itibariyle daima bir ekonomik faaliyet içerisinde bulundular. müşaviri, tercümanı, başmimarı hep bu adamlardan çıkmıştı. atatürk, mütareke yıllarından hemen sonra ''ermenilerin bu feyizli ülkede hiçbir hakkı yoktur.''[6] diyecekti. fakat 11 yıl yaşadığı çankaya köşkü'nün dahi ilk sahibi ermeniydi. yani para bu adamlardaydı ve soyulabilecek pozisyondaydılar.

    1915'de ermeni tehciri meselesi yaşandı. tehcirdir, soykırımdır, doğrudur-yanlıştır gibi toplara girmeden azalan insan sayısına bakacak olursak: 1905'te osmanlı resmi nüfus sayımına göre anadolu; 1.600.000 dolayında olan rum ve 1.100.000 civarında ermeni barındırıyordu. cumhuriyetin ilk yıllarında ise 100.000 kadar rum ve 60.000 kadar da ermeni kalmıştı.[7]

    bu yıllarda yaşanan yağmalarla köşeyi dönenlerin çoğu, yukarıda adı geçen isimler gibi ittihat ve terakki rejimine yakınlığıyla biliniyordu. tehcir ve katliam olaylarında rol oynamış kişilerdi. adamlar yağmacılıktan yolunu bulmuştu. barış antlaşması cazip olsa dahi destekçisi olmaları mümkün müydü? hayır. hem servetlerini savunmak hem de kendilerini muhtemel suçlamalardan korumak için büyük bir çaba içine girdiler. kaostan beslenmek için ellerinden geleni yaptılar.

    su katılmamış kemalistlerden falih rıfkı atay, meşhur çankaya kitabında şöyle diyor: ''savaş bittiğinde ingilizler, ittihatçılardan, ermeni öldürüşçülüğünün hesaplarını sorma yoluna gitti. ne kadar çekinen eşkıya varsa silahlanıp bir çeteye katıldı.'' yani bu eşkıyaların tek kurtuluşu ''kurtuluş savaşı'' oldu. fakat bazıları savaş yanlısı olmasına rağmen paçayı kurtaramadı. ingilizler gözdağı vermek için bazı itihatçıları ve birkaç savaş suçlusu eşkıyayı infaz etti. eşkıyaların motivasyon kaynağının ittihatçılar olduğunu düşünüyorlardı.

    rum ve ermeniler de sütten çıkmış ak kaşık değildi. nice müslümanlara zulmedip katlettiler. özellikle ermeniler, birinci dünya harbi sırasında başımıza bela olmuştu. ruslardan aldığı bağımsızlık sözüne güvenerek arkamızdan vurdular. o dönemde etnik ve siyasi katliamlar ağırlıktaydı. osmanlı hükümeti savaş esnasında haklı bir gerekçeyle ''savaş esnasında bunlarla uğraşamayız, tehcir edelim'' dedi. kimisi suriye'ye sürüldü, savaş ortasında can verdi. kimisi amerika'ya tehcir etti. sonuç olarak bir takım karşılıklı kepazelikler yaşandı.

    toparlamak gerekirse: birinci dünya harbi kaybedilmiş. firariler, eşkıyalar köylerde fink atıyordu. kafasına göre adam kesiyor, tecavüz ediyor, dağa adam kaçırıyordu. hükümet, hem müslüman eşkıya çeteleriyle hem de siyasi amaçlarla olay çıkaran rum ve ermeni çeteleriyle baş etmeye çalışıyordu. halk perişan; tarım ülkesi olduğumuz için iyice fakirleşmişti. anadolu'nun birçok yerine anarşi ve kaos ortamı hakimdi.

    havran kuvayı milliye heyetinde yer alan hatipoğlu fevzi bey durumu şu şekilde özetliyordu: ''asayiş yok. inzibat yok. şekavet son haddinde. balıkesir'den edremit'e, edremit'ten ayvalık'a gidip gelmek çok tehlikeli ve soyulmak muhakkak. hükümet var, otoritesi yok. aciz ve meskenet içinde. halk şaşırmış bir durumda. maziye bakıyor titriyor, geleceğe bakıyor ürküyor.''[8]

    yıl 1918. 30 ekim. savaş resmen bitmiş, itilaf devletleriyle mondros mütarekesi ''seve seve'' imzalanmıştı. hükümleri ağırdı. mesela 7. maddeye göre müttefikler, ülkemizde kendi güvenliklerini tehdit edecek bir durum ortaya çıkarsa herhangi bir stratejik noktayı işgal edebilecekti. iç güvenliğin yerlerde süründüğü memlekette asayiş berkemal kılmak hiç de kolay değildi. 7. maddeyi fırsat bilen emperyal kuklaları hepten azıttı. kaostan özgürlük çıkarma ümidine girdiler. mütareke imzalandıktan hemen sonra, hükümetin asayişe dair endişelerini haklı çıkaracak birçok eşkıyalık olayı gerçekleşti.[9]

    hükümet telaşa kapıldı. iç güvenlik sağlanmazsa 7. maddenin uygulanmasından korkuyordu. fakat bunu önleyebilecek gücü yoktu. çünkü kırsalın güvenliğini sağlayan jandarmanın üçte ikisi, birinci dünya harbi başladıktan sonra ordu emrine verilmişti.[10] savaş sona erdiğinde ise mevcut jandarmaların sayısı asayişi sağlamaktan çok uzaktı. 20.000'e kadar düşmüştü.[11] hükümetin aklına gelen tek bir çözüm yöntemi vardı: genel af.

    asayişsizliğe engel olamayan hükümet, eşkıya ile mücadelede geleneksel yollardan birine başvurarak af mekanizmasını işletmeye karar verdi. amaç, dağdaki firarileri ve çeteleri düzlüğe indirmekti. ama her açıdan siyasallaşmış rum çetelerinin teslim olması mümkün değildi. hedef kitle bizim eşkıyalardı. hükümet, firarilerin affedilmesine dair bir kararname yayınladı.[12]

    bunun üzerine gazeteler, asker kaçaklarını teslim olmaya ikna etmek için yayın yapmaya başladı. örneğin köylü gazetesi firari askerlere seslenerek: ''tekrar askere gitmek yok, niçin kaçtın diye hapse girmek, kurşuna dizilmek yok. şehirde, köyde, dağda, bayırda her nerede kaçak varsa artık kanun takibinden korkmayarak meydana çıkabilir ve serbest iş ve güçleriyle meşgul olabilir.''[13]

    kargaşa bir türlü dinmedi ve 7. madde bahane edilerek osmanlı işgal edildi. 1918 yılı sonuna kadar ingiltere; musul, batum ve antep'i işgal ederken, fransa; iskenderun, mersin ve adana'yı ele geçirdi. bu arada izmir'in yunanistan'a verileceği söylentileri iyiden iyiye ayyuka çıkmıştı. itilaf devletleri bu şehirlerin paylaşımını henüz savaş esnasında planlamıştı. aralarında yaptıkları gizli anlaşmalara göre osmanlı topraklarını işgal etmeye başladılar. peki bu gizli anlaşmalar da neyin nesiydi? kimler, ne zaman, hangi konuda anlaşmışlardı? madem çok gizliydi de nasıl açığa çıktı ve neden hükümsüzdü?

    bu gizli anlaşma literatürde sykes-picot antlaşması diye geçer. oluşum süreci aşağı yukarı şöyleydi: 1915'te ingiltere ve fransa, alman cephesinde zorlanıyordu. rusya'dan, bütün gücüyle doğu cephesindeki almanlara saldırmasını istedi. ruslar, karşılığında boğazları talep etti. ingilizler okey dedi. ingilizler de buna karşılık, osmanlı'nın petrol zengini arap devletlerini fransa ile aralarında pay ettiler. bizim yaşadığımız küçük asya ise eşantiyon olarak üç müttefik arasında nüfuz bölgesi olarak paylaştırıldı. yani bu bölgelerin idareleri onlarda olacaktı. kafalarındaki plan buydu.

    ingiltere petrolün çoğunu kapınca fransa çemkirmeye başladı. adana ve maraş sancağından oluşan kilikya'yı istediler. bu sefer de ruslar rahatsız oldu. sebebi basit. adamlar yıllardır ermenilere yatırım(!) yapmışlardı. para ve silahla beslemişlerdi. kilikya'nın da ermenistan'a ait olduğu teziyle hak talep ettiler. bu kez de van-erzurum-trabzon rusya'ya vaat edildi. kuzeydoğu anadolu'da kendilerine ait bir ermenistan tahayyül ediyorlardı.

    rusya'nın ermeni kartını oynaması için son derece mantıklı bir nedeni vardı. ermenistan vasıtasıyla akdeniz'e inmek istiyordu. ingilizler bundan yıllarca çekinmişti. ermenilerin, ruslara yaklaşmaması için osmanlı devleti'ni zorla modernize etmeye çalıştı. tanzimat'la gelen ittihad-ı anasır anlayışını geliştirmek istediler. dinlerine, dillerine bakılmaksızın bir osmanlı vatandaşlığı yaratılmaya çalışıldı. hedef, ermenilerin istikrarsızlık unsuru olmasının önüne geçmekti.

    paylaşılma meselesinde bir de italya faktörü vardı. fakat savaşa sonradan dahil oldukları için pek iplenmediler. italya, kilikya'nın fransa'ya verilmesini istemiyordu. şark kurnazı ingilizler, italya'ya bir güzellik yapıp izmir limanı dahil anadolu'nun bütün güneybatısını teklif etti.[14] rusya onaylamadığı için bu anlaşma hukuken geçersiz kaldı.

    fransa; suriye ve kilikya'yı alınca deniz hakimiyetini artırmıştı. malum, şu sıralar doğu akdeniz sorununu tartışıyoruz. hiçbir sınırı olmamasına rağmen fransızlar gemilerini yolluyorlar. ingilizler günümüzü öngörmüş olacaklar ki(!) doğu akdeniz'de fransızların kazandığı deniz hakimiyetini dengelemek amacıyla bu bölgede italya'ya da birtakım avantajlar verdiler.

    ingiltere ise tarihte anadolu üzerinde kendi namına hiçbir toprak talebinde bulunmadı. zaten savaştan sonra da anadolu'dan bir pay istemediğini ısrarla vurgulamıştı. onların derdi petroldü. bir de hindistan yolu açısından önem taşıyan hicaz ve mısır'dı. sözde oralar da bizim topraklarımızdı ama vassaldı. yani bir türklerle meskul anadolu gibi değildi.

    paylaşımlar yapılmıştı. kimin nereleri alacağı az çok belliydi. derken 1917'de rusya'da devrim gerçekleşti. ekim devrimi. çarlık rusya'sı devrildi ve yerini bolşeviklere bıraktı. rusya savaştan çekilmişti. bolşevik hükümetin'in ilk işi savaş sırasında imzalanmış gizli anlaşmaları yayınlamak oldu. zıbam zıbam zıbam! herkes şok. troçki, anlaşmanın bir kopyasını izvestiya gazetesinde yayınladı ve dünya kamuoyu, osmanlı'ya ilişkin gizli paylaşımları resmen öğrenmiş oldu.[15] ayrıca rusya, anlaşmalardan doğan haklarından feragat ettiğini açıkladı.

    planlar bozulmuştu. rusya'nın denklemden çekilmesiyle paylaşım projesi güme gitti. pazarlığın yeniden görülmesi gerekliydi. itilaf devletleri kendi başının çaresini bakmaya koyuldu. güce yeten yettiğine.

    peki boğazları ruslara bırakmamak için yüz yılda üç kez dünya savaşını göze alan ingiltere, vaadlerinde ne kadar samimiydi? bolşevikler devrim yapmasa, dünyanın anahtar saydığı boğazları rusya'ya hibe edecek miydi? doğu anadolu'nun fransa, rusya ve italya arasında paylaşılmasına razı mıydı? yoksa savaş sırasında, mecburiyet altında verilmiş sözler savaştan sonra unutulup gidecek miydi? bolşevik devrimi bu soruların kesin cevabını bilmemizi engelledi.

    beş büyük devletten birinin aşırı güçlenmesi istenmiyordu. yıllardır dilimize pelesenk olan jeopolitik konumumuzun önemi buradan ileri geliyordu. büyük devletlerden herhangi birinin osmanlı'yı ele geçirmesi, diğerlerine karşı kesin bir üstünlük elde etmesini ve avrupa'ya hakim olmasını sağlayacaktı. hiçbir avrupa devletinin bunu yapmasına izin verilmedi. aralarından biri buna teşebbüs ederse, ötekiler birleşip onu durduracaklardı. nitekim kırım harbi'nde olan buydu.

    kırım harbi'nde 100.000'in üzerinde ingiliz ve fransız eri bizimle aynı safta ruslara karşı savaşarak şehit oldu. osmanlı'yı reformlarla kalkındırıp azınlıklara haklar tanıyarak rusların eline düşmemesini sağlayan yine ingilizlerdi. kırım sonrası borçlarımızı fransızlar ve ingilizler ödedi. bunları çıkarlarımız uyuştuğu için yaptılar. sebebi basitti: 1815'te viyana'da oluşturulan ''avrupa dengesi''nin esas ilkesi, beş büyük avrupa devletinin eşit güce sahip olmaları gerektiğiydi.

    en kötü senaryolardan biri de osmanlı'nın rusya'nın eline düşmesiydi. rusya, avrupa devletlerinin toplamından daha geniş araziye sahipti. yeryüzünün doğal kaynaklarının neredeyse 3'te 1'ini ihtiva ediyordu. rusların tek sıkıntısı, açık denizlere çıkışı olmamasıydı. boğazları da alsaydılar dünya üzerinde egemen olmamaları için hiçbir sebep yoktu. avrupa devletleri bunun felaketi getireceğini çok iyi biliyordu.

    öyle ya da böyle, bolşevik ihtilali ile rusya kumar masasından kalkmıştı. yerini, daha önceden sesi soluğu çıkmayan yeni bir süper güç abd aldı. abd başkanı wilson, ocak 1918'de meşhur 14 ilkesini ilan etti. amacı dünyaya barışı getirmek falan değildi tabi. maksat dengeler bozulmasın, savaş galibi itilafçılar aşırı güçlenmesin. bu ilkelerden türkiye'yi ilgilendiren 12.si şöyleydi:

    ''şimdiki osmanlı imparatorluğunun türk kısımlarına güvenli bir egemenlik (a secure sovereignty) sağlanmalıdır. bugün türk yönetimi altında bulunan öbür uluslara yaşam güvencesi ve her türlü kısıtlamadan uzak özerk gelişme imkanı garantilenmelidir. boğazlar uluslararası güvenceler altında ve kalıcı olarak bütün ulusların gemilerine ve ticaretine açılmalıdır.''

    bunu dikkatli okumak lazım. neyin söylendiği kadar neyin söylenmediği de önemli. yani maddede açık açık deniyor ki nüfusu arap olan yerleri ingiltere ve fransa alabilir. ama anadolu'nun paylaşımına abd karşıdır. yani rusya, italya ve fransa anadolu'dan toprak almamalıdır. boğazlar herhangi bir devlete verilmemeli; uluslararası güvence altında türklere bırakılmalıdır.

    türkiye'nin artık sağlam durması isteniyordu. evvelki gibi her taraftan saldırıya açık, istikrarsız bir yapı istenmiyordu. her an rusların kucağına düşecek bir türkiye ortalıkta pimi çekilmiş bomba gibi duruyordu. 1800'lerden beri dünyanın başına dert olan hasta adam dönemi artık bir neticeye varmalıydı. ortalıkta kimin eline düşeceği belli olmayan, güçsüz bir memleket fakat muhteviyat açısından olmasa da konum itibariyle çok değerli topraklar vardı.

    türkiye'nin petrolü yoktu. uğruna savaşmaya değecek başka yeraltı veya yerüstü zenginliği de yoktu. dünya dengeleri açısından en önemli stratejik avantajı, rusya'nın güneyinde aşılması güç bir tampon oluşturmasıydı. bu işlevi; bağımsız ve dost bir türkiye, parçalanmış veya batıdan düşmanlık gördüğü için rusya'ya sığınmak zorunda kalmış bir türkiye'den daha iyi yerine getirebilir diye düşünülüyordu. hasta adam ayaklanana kadar evine ''doktor'' yollamak istediler.

    wilson'ın dış politika konularındaki baş temsilcisi albay c. p. house'ın, bize ilişkin raporu şu şekildeydi:

    ''türk imparatorluğunun uluslarını baskı ve sömürüden kurtarmak gerekir. bu, ermenistan için en azından özerklik; filistin, suriye, ırak ve arabistan'ın ise uygar uluslarca himayesi demektir. boğazlarda özgür ulaşımı sağlamak gerekir. asıl türkiye'ye karşı adil davranılmalıdır. ekonomik ve siyasi bağımlılıklarından kurtarılmalıdır. almanya'ya olan savaş borçları silinmelidir. türkiye'ye yeni bir yön sağlanabilir: toprakça küçülmüş ve yabancı ulusları sömürme yetkisi elinden alınmış olarak, çabalarını kendi halkının ihtiyaçları üzerinde toplamak.''[16]

    ingiltere başbakanı lloyd george'un işçi sendikaları kongresi önünde deklare ettiği ingiliz savaş amaçları da wilson ilkeleriyle hemen hemen aynıydı:

    ''türkiye'yi başkentinden veya ırkça hakim unsuru türk olan küçük asya ve trakya’nın verimli topraklarından mahrum etmek için savaşmıyoruz. biz, akdeniz ve karadeniz arasındaki deniz trafiği uluslararasılaşmış ve yansızlaşmış olmak kaydıyle, başkenti istanbul ile birlikte türk ırkının anayurdunda türk devletinin varlığını sürdürmesine karşı değiliz. ancak arabistan, ermenistan, mezopotamya, suriye ve filistin'in ayrı ulusal statülerinin tanınmasını isteme hakları vardır. rusya'daki ihtilal bütün koşulları değiştirmiş olduğundan, önceden yapılmış olan anlaşmaların müttefikler arasında özgürlükle tartışılmasına bir engel kalmamıştır.''[17]

    yani sözde ''biz uluslara kendi kaderlerini tayin etme fırsatı (self determination) veriyoruz.'' diyorlar ama özde başlarına bir vasi koyuyorlar. biz de çok uluslu bir imparatorluk olduğumuz için ermeni ve kürt özerkliği meselesiyle baş başa kalmış oluyorduk. işte ipin ucu burada kaçtı.

    ne olduysa 1919 mayıs'ta oldu. bu tarihten itibaren ingilizler, türkiye aleyhine seri halde düşmanca tedbirlere başvurdu: mayıs'ın birinci haftasında yunanlıların izmir’i işgal etmelerine karar verdiler. samsun bölgesine ingiliz kuvvetleri çıkarıldı. güneydoğu'da bazı kürt aşiretleri ayaklanmaya teşvik edildi. o günlerde wilson desteğiyle ilan edilmesi beklenen türk barış antlaşması çıkmaz ayın son perşembesine ertelendi. kars-ardahan-batum bölgesinde kurulmuş olan geçici türk hükümeti lağvedildi ve bu yerler gürcistan ve ermenistan'a bırakıldı. akabinde kilikya'da fransız işgali başladı. bir iki yıl sonra da istanbul'un resmen işgali ve sevr projesi dikta edildi.

    savaşın sona erdiği 1918 ekim ile 1919 mayıs'ı arasındaki altı aylık dönemde ingilizler bize yönelik somut, düşmanca bir adım atmamıştı. aslında bu 6 ay bizim en güçsüz; saldıraya en açık olduğumuz zamanlardı. askeri ve siyaseten teslim olmuştuk. ingilizler ise ordularını henüz terhis etmemişti. istese savaşmaya devam ederdi. amaçları gerçekten türkiye'yi istila etmek, bölmek veya ezmekse niye mütareke döneminde yapmamışlardı? ingilizler düşmanlığını göstermek için neden altı ay beklemişti? 1919 mayıs'ında ne oldu da birden politikaları değişti?

    barış antlaşması kasım 1918'den itibaren gündemin tek konusuydu. nisan 1919'da paris konferansında türkiye konuşuldu. yaz sonuna kadar antlaşmalar imzalanacak dendi. sonra bilinmeyen bir nedenle antlaşma çıkmaza girmişti. bence bütün bu sürecin en büyük muamması bu erteleme olayıdır. yaygın bir kanıya göre, ingilizler'in bu tutarsızlığının sebebi başbakan lloyd george'tu. yazar ve siyasetçi sabahattin selek şöyle ifade eder:

    ''gerçek ingiliz menfaatleriyle, türkiye'ye karşı yürütülen politika; milli mücadele çevresinde çelişme halindedir. ingiltere'nin böyle bir yanlışlığa düşmesine lloyd george sebep olmuştur. lloyd george, 1918-1922 yıllarında gerçeklere uymayan şahsi bir politika gütmüştür.''[18]

    lloyd george'un kişisel özellikleri, ingiliz politikasında ne derece etkili oldu? lloyd george hükümeti, türkiye'nin harp sonrasında değişen stratejik konumunu, şahsi saplantı ve önyargıları nedeniyle kavramaktan aciz mi kalmıştı? ingiltere'nin milli mücadele sırasında türkiye'ye karşı izlediği tutum, ne ölçüde şahıs faktörüne veya duygusal etkenlere bağlanabilirdi?

    artık olan olmuştu. işgaller başladı. oyunun kuralı buydu. dünya savaşını kaybeden tüm ülkeler işgal edildi. osmanlı hükümeti asayişi sağlama konusunda ne kadar titiz davranırsa davransın, 15 mayıs 1919'da yunanistan'ın izmir'i işgalinin önüne geçemedi. izmir'in işgalinden 4 gün sonra 19 mayıs 1919'da atatürk samsun'a çıktı ve kurtuluş savaşı resmen başladı. ver müziğipaşa geliyor paşaaaa!

    samsun'daki kongreyi amasya ve erzurum kongreleri takip etti. bize çok komik bir şekilde ''manda ve himayeyi reddeden milli irade erzurum'da doğdu.'' denir ama o dönemki durum bu kadar kesin ve net değildi. erzurum kongresi'nin 7. maddesi mandaya açık kapı bırakıyordu:

    ''(...)sınırlarımız içinde milliyet esaslarına uyan ve memleketimize karşı istila amacı beslemeyen herhangi bir devletin fenni, sınai, iktisadi yardımlarını memnuniyetle karşılarız.''[19]

    sivas ve erzurum kongreleri'nde abd ile flörtleşmeler başlamıştı. sivas kongresi'nde manda ve himaye rededilmediği gibi bilakis manda kabulü için büyük adımlar atılmıştı. bunu kabul edenler arasında atatürk de vardı. atamın amerikancılığı, siyasi zekasının bir eseri miydi yoksa harbiden bunu bir çözüm olarak mı düşünmüştü? inceleyelim.

    general harbord'ın amerika'ya gönderdiği rapora göre gazi paşa amerikan mandasını kabul ediyordu: ''milli müdafaa fırkasının, reisleri mustafa kemal paşa’nın beyanatına nazaran, menfaattar olmayan tek bir devletin, tercihen amerikan mandası altında imparatorluğun tamamiyeti mülkiyesini muhafaza etmektir.''[20]

    kongre tutanaklarındaki şu sözler de gazi paşa'ya aitti: ''eğer her halde biz yardıma muhtaçsak bu yardımın amerika tarafından yapılmasını tercih ederiz, bu cihet arzu ve temenni edilir. bununla beraber iç ve dış bağımsızlığımızı da kaybetmek istemiyoruz.''[21]

    ardından abd'ye manda istediğimize dair bir mektupgönderdik. osmanlı'daki vaziyetin incelenmesi amacıyla bir komite gönderilmesi istendi. ne ilginçtir ki atatürk, nutuk'ta, böyle bir mektup gönderildiğini tam olarak hatırlamadığını söyleyecekti:

    ''efendiler, pek uzun ve münakaşalı devam eden bu manda müzakeresi, taraftarlarını iskat edecek mutavassıt bir çare ile hitam buldu. hem de bu çareyi teklif eden yine rauf bey oldu. bu teklif oybirliği ile kabul olundu. kongre divan başkanlığının imzalarıyla bu yolda bir mektup hazırlandığını hatırlıyorsam da bu mektubun gönderilebilip gönderilmediğini pek iyi hatırlamıyorum. esasen bu mektuba suret-i mahsusada ehemmiyet atf etmiş değildim.''[22]

    gönderilen mektup üzerine konuyu görüşmek ve rum sorununu tetkik etmek üzere harbord türkiye'ye gelmişti. atatürk kendisiyle bizzat görüştü. gazi paşa'nın en azından bu görüşme sebebiyle mektubun gönderildiğini hatırlaması icap etmez mi? nutuk'ta böyle bir ifadenin olması ilginç gerçekten. daha da ilginç olanı ise, paşa'nın gönderildiğini hatırlamadığı bu mektuba imza attığını söylemesi:

    ''yalnız amerika senatosuna yazılan ve malumunuz olan bir mektuba kongre kararıyla 5 kişi imza atmıştır ki bu meyanda bendenizin de imzam vardır.''[23]

    ilginçlikler silsilesi bitmeyecekti. zamanın matbuat cemiyeti başkanı olan velid ebuzziya, gazi paşa'yla bir söyleşi yapmıştı. tasvir-i efkâr gazetesi adına ekim 1919'da 21 soru yollandı. bu sorulardan sadece bir tanesi paşa tarafından yanıtsız bırakıldı: ''general harbord ile ne mülakat ettiniz?''[24]

    mektup olayını tek başına değerlendirmenin yanlı(ş) olacağını düşünüyorum. malum, atamızın pragmatist olduğu herkesçe bilinen bir gerçek. sonuçta o aralar elimizi açık oynayacağımız zamanlar değildi. stratejik davranmak gerekiyordu. bir oraya bir buraya sıcak yapıp zaman kazanma peşindeydik. belki de amacımız doğu'da ordu toplamak ve bunu koz olarak kullanmaktı. sevr'in yumuşatılması, aksi takdirde ordunun erketeye yattığını göstermek; bu arada da amerika ile temas halinde olmaktı. belki de iş, sonradan savaşa döndü.

    mandacılığı savunanların arasında ismet inönü de vardı. atam savunur da ismet paşam geri kalır mı? karabekir'e yazdığı mektupta: ''amerikan mandası tek kurtuluştur.'' demişti.[25]

    mandacılığı savunan diğer mühim şahıslar ise şunlardı:

    halide edip adıvar: ''15-20 yıllık bir amerikan mandası türkiye’yi ekonomik, sosyal ve siyasi alanda çağdaş bir ülke haline getirecektir ve düşman ülkelerin topraklarımız üzerindeki emellerinden bizi kurtaracaktır.''[26]

    adıvar 10 ağustos’ta gazi paşa'ya gönderdiği telgrafta şöyle diyordu: ''serüven ve savaş zamanı artık geçmiştir. gelecek için gelişme ve birleşme savaşı açmak zorundayız. sınırlarında bunca çocuğu ölen zavallı yurdumuzun düşünce ve uygarlık savaşında kaç şehidi var? biz türkiye’nin hayırlı çocuklarından yarının kurucuları olmasını istiyoruz. rauf bey kardeşimizle sizin, temelleri bile çöken zavallı yurdumuz için uzaktan görerek birlikte düşünüp çalışmanızı bekliyoruz.''

    milli mücadelenin öncülerinden refet bey: ''manda istiklalimize mani değildir. manda ile kuvvetlenirsek, istiklalimize daha iyi sahip oluruz. kuvvetli olmayıp, zayıf kalırsak, işte o zaman manda altında eziliriz. şurası muhakkaktır ki, bugün ingiltere, fransa, italya hatta yunanistan bizi taksim etmek istiyorlar. fakat biz eğer amerika gibi büyük bir devletin kefaleti altında bir sulh yapacak olursak, ileride müsait şartlar bulunca hemen döner faydamızı sağlarız. her halde bir amerika kefaletini kabul etmek zorundayız.''

    refet bey sivas kongresi'nde uzun bir konuşma yaparak: "manda ile bağımsızlık birbirine engel şeyler değildir. yirminci yüzyılda 500 milyon lira borcu, yıkık bir yurdu, pek verimli olmayan bir toprağı ve ancak 10-15 milyon lira geliri olan bir ulus, dış yardım olmaksızın yaşayamaz. eğer bundan sonra da bu durumda kalır ve dış yardımla kalkınmayacak olursak, belki ileride yunanistan'ın saldırılarına karşı bile kendimizi koruyamayız. bundan dolayı, amerikan mandası her şeyden önce bir kefil ve destek bulmak için gereklidir.'' dedi.[27]

    ittihatçılardan kara vasıf bey: ''mandanın isminden korkmayalım buna müzaheret diyelim. esasen istanbul’daki amerikalılar da mandadan korkmayınız. milletler cemiyetinin nizamnamesine dahildir, diyorlar. bütün devletler, istiklalimize riayet edeceklerini taahüt etseler bile, biz yine amerika'nın yardımına muhtacız. bu yardım da müzaheret demektir. eğer tasvip ederseniz, buradan istanbul’daki amerikan mümessilliğine bir mektup yazıp, gizlice bir heyet göndermek için torpido isteyebiliriz.''

    ve o beklenen heyet haziran 1919'da istanbul'a geldi.[28] şehirde büyük bir heyecan yaratmıştı. herifler daha istanbul'a ayak basmadan hazırlık mahiyetinde bir toplantı yapıldı. genelkurmay başkanı cevat paşa, mahmut paşa ve izzet paşa da katıldı. cevat paşa, ordunun abd mandası'nı destekleyeceğine güvenebileceklerini ifade ederken mahmut ve izzet paşa, türkiye'nin bütünü üzerinde bir amerikan mandası'nın uygunluğunu dile getirdi.[29]

    ingiltere başbakanı lloyd george, manda konusunda acele ediyordu çünkü savaş bitmesine rağmen türkiye'de çok sayıda asker bulunduruyordu. bu da ingiltere'ye masraf çıkarıyordu.[30] aslında ingiltere ve fransa, türk bölgelerinden ziyade arap vilayetleri üzerinde kafa patlatıyordu. bu bölgelerin mandaterliğini sağlayabildikleri takdirde savaşsız, masrafsız biz bu işi çözeriz diye düşünüyorlardı. bu çözümü çabuklaştırmak için de wilson'a osmanlı topraklarında manda önerdiler.[31] böylece abd, bolşevizmin güneye yayılmasına engel oluşturarak ingiliz çıkarlarını akdeniz'de korumuş olacaktı.

    peki bu amerikan mandası işi neden olumsuz sonuçlandı? amerika mı caydı, biz mi oyalayıp yüzüstü bıraktık? görüşmeler esnasında wilson hükümeti değişmişti. tıpkı bolşevik ihtilali gibi bu değişim de evvelki zihniyetin ve anlaşmaların iptalini getiriyordu. amerika'daki temsilci heyetin net adımlar atmaktan imtina ettiği görüldü. biz de milli mücadele isteğimizin yanında, mandanın abd bütçesi için büyük masrafları ve askeri birlikleri beraberinde bulundurmayı gerektireceğini çabuk anlamış olsak ki bu hevesimizden vazgeçtik.[32]

    ekim devrimi ile bolşeviklerin kalıcı olduğu anlaşıldıktan sonra bolşevik tehdidine karşı türkiye'yi ve iran'ı ''kollama'' fikri, ingiliz egemen çevrelerinde yaygın destek buldu. bilhassa koalisyonun güçlü ortağı olan muhafazakar partide bu görüş ağırlık kazanmaya başlamıştı. henüz 1919 kasım'ında, dışişleri bakanlığı, doğu anadolu'da manda rejimi kurma ve burayı ermeni ve kürt bölgelerine ayırma imkanı bulunmadığı, çünkü bunun için gereken askeri kuvvete ingiltere'nin sahip olmadığı kanısındaydı.[33]

    bu arada fransa'nın türkiye içerisinde manda kurma girişiminde bulunduğunu düşünüp engel olmaya çalıştılar. sonunda kağıt üzerinde nihayete varıldı: 1919 aralık'ta fransa ve ingiltere, türkiye'de hiçbir şekilde manda rejimi kurulmaması konusunda mutabakata vardı. ama hemen ardından, manda adını vermeksizin, bir ingiliz-fransız ortak nüfuz bölgesi üzerinde anlaştılar. buna daha sonra italya'yı da dahil ettiler ve anadolu'da işgaller başladı.

    bu ülkelerin işgal döneminde ne haltlar ettiğini tek tek inceleyelim. bakalım ilkokul kitaplarında bahsi geçtiği gibi yedi düvele karşı mücadele vermiş miyiz:

    italya:
    bu herifler çiçeklerle gelip çiçeklerle gittiler. tek bir silahlı çatışma dahi olmadı. hatta anadolu'da birçok şehrin halkı, türk eşkıyalarından kaçmak üzere italyanlara sığındı. kuvayı milliyeci demirci mehmet efe'nin denizli'de terör estirmesi üzerine halk, italyanların bulunduğu bölgelere gitmek zorunda kaldı.[34] olayın absürtlüğüne bakar mısınız?

    ege'de direniş güçlerini örgütleyen kazım özalp'e göre italya, birinci dünya savaşı sonunda kendisine vaat edilen izmir'in yunanlara verilmesi üzerine, anadolu'da yürütülen türk direnişini desteklemeye karar vermişti.[35] italyanlar, itilafçılara o kadar gıcık olmuştu ki sempatimizi kazanmaya varacak kadar garip işler yaptılar. herifler giderken silahlarını dahi bırakmışlardı. ayrıca italyanlar, -ve fransızlar- akdeniz'den gelen alman yardım gemilerinin güvenliğini sağladılar. 2. inönü savaşı'ndan sonra da siktir olup gittiler. arrivederci sinyor!

    ''türk halklarıyla düşman hale gelmemeliyiz. liberal tutum sergilemeli, siyasi değişikliklerden ziyade ekonomik çıkar peşinde koşmalıyız''[36]
    - italyan başbakanı nitti

    fransa:
    ingilizler musul'u almış; karşılığında adana, antep, maraş ve urfa'yı fransızlara bırakmıştı. bu tarihlerde fransızların bölgedeki kuvvetleri 500 er, 12 makineli tüfek ve bir süvari takımından ibaretti. fransızlar, ermenileri piyon olarak kullanıyordu. ardından fransa'da barış yanlısı millerand başbakan oldu. bu değişim anadolu'daki ''küçük ermenistan'' kararlarını 180 derece tersine çevirdi. fransız temsilcisi georges picot, gazi paşa'yla görüştü. düşmanca tutum takınmayacaklarını söyledi.

    o dönemde fransız parlamentosundaki tartışmalar şöyleydi:

    ''türklerin oturduğu kilikya’yı neden işgal ediyoruz? kilikya’da kendilerini ölüme atan fransız subay ve erleri, fransa'nın türklerle barışır barışmaz terk edeceği bir toprağı savunmak için ölüyorlar. bize ait olmayan bir politika için verecek tek adamımız yoktur. çünkü fransa’nın çıkarı ve gelenekleri türk halkıyla devamlı savaşı değil barışı gerektirir.[37]

    sevr'e ilişkin bir gazete başyazısı: ''1918’de silahsızlandırmayı başaramadığımız türkiye’yi 1920’de parçalamaya çalışmanın tamamen saçmalık!''[38]

    bunlar bizim kara kaşımız, kara gözümüz için böyle söylenmiyordu tabii ki. dertleri başkaydı. hedef büyütmüşlerdi. bir bahane bularak faysal'ın topraklarına saldırıp temmuz 1920'de şam'ı işgal ettiler. ingilizlerin adamı faysal devrilmiş, fransızların suriye'deki konumu sağlamlaşmıştı. o yüzden fransız siyasiler ve gazeteler girdiği riske değecek daha değerli toprakları işgal etmek istiyordu. o saatten sonra fransız kuvvetlerinin kilikya'da kalmasını savunan hiç kimse olmadı. peki o ara antep, urfa ve maraş'ta neler oldu?

    savaş öncesi maraş'ta 30.000 ermeni yaşıyordu. bir kısmı tehcir edilmişti. yaklaşık 25.000 ermeni geri döndü.[39] maraş'ta direniş bu günlerde başladı. fransızlar, ermenileri çatıştırıyordu. şubat 1920'de maraş'ı boşalttılar. fransızlarla birlikte ermeniler de siktir oldu gitti. yetmedi kuvayı milliyeciler, bunların arkasına düştü. genelkurmay belgeleri üzerine çalışan celal erikan’ın iddiasına göre 20 bin'e yakın ermeni zayiatı vardı. yani gelenlerin neredeyse tamamı.

    urfa'da direniş, 3.000 kişilik milis kuvvetleri tarafından başlatıldı. fransızları sıkıştırmaya başladılar. ardından urfa hapishanesindeki tutukluları dahil ettiler. sıcak çatışmalar oldu ve dört gün sonra fransızlar şehri terk etti. ali saip bey’e göre milisler, rusların gönderdiği 600 tüfek ve 1,5 milyon fişekle savaştılar. savaştan ziyade, ayrılan fransızların taciz saldırıları ağırlıktaydı.

    antep'te artık türk bayrakları dalgalanıyordu. bölgede barınamayacaklarını anlamışlardı. çekilmeye karar verdiler. sevr sürecinin ingilizlerin lehine yürüdüğüne inanıyorlardı. ardından ankara antlaşması imzalandı. ilk defa bir batı devleti misak-ı milli'yi tanır hale geldi. misak-ı milli sınırları, musul ve kerkük'ü yani petrolü ihtiva ettiği için ingilizler kudurdu. fransızlarla ilişkileri iyiden iyiye düzeltmiştik. lloyd george, hem faysal'ın devrilmesinden hem de fransızlarla iyi ilişkiler geliştirmemizden ötürü deliye döndü ve bu yüzden fransızların türkiye'den çekilme sürecini uzatmaya çalıştı.

    çok saçma bir şekilde, fransızlar da italyanlar gibi açıktan silah yardımı yaparak gittiler. kilikya'yı terk ederken 10 binden fazla tüfek, 1.500 civarı sandık mermi ve borç mahiyetinde uçak motoru, telsiz istasyonu ve brege uçağını ankara hükümeti'ne bıraktılar.[40] giderayak yaptıkları silah yardımlarının, yunan işgalini durdurmamızdaki rolü büyük olmuştu.

    ingiltere:
    silahlı çatışmaya girilmedi çünkü birinci dünya harbi'nden sonra, askeri ve mali güç iki tarafta da yoktu. esasında 1918 kasım'ındaki ingiliz işgaline, gazi paşa dahil hiç kimse karşı çıkmamıştı. kesilen raconu olağan karşıladılar. ''geldikleri gibi giderler'' dedik. peki direniş ne zaman başladı?

    1)ingilizler hayatlarının hatasını yapıp tehcir edilen rumlara karşılık izmir'i yunanlılara vermek istediğinde,
    2)ittihat ve terakki'yi tasfiye etmeye kalkıştıklarında ,
    3)ermeni ve rum zararlarını tazmin ettirmek istediklerinde.

    ingilizlerin olayı, yunanistan'ın anadolu'ya çıkarılması ve kemalist harekete karşı savaş alanına sürülmesiydi. yunanlar ve ermeniler işgal süresince hep piyon olarak öne sürüldü. merak ettiğim şey şu: ingilizlere dünya harbinde 40 gün içerisinde filistin-suriye-ürdün-lübnan ve kuzey ırak'ı verdik. adamlar biraz daha çatışsa 2 haftada anadoluyu alacaklardı. neden yapmadılar? işgal döneminin sonlarında yani 1922'de kendi adamlarını savaşa ikna etmesi zordu ama dünya harbinin hemen sonunda değildi. 1919'da mısır'da wafd hareketini, ırak ve hindistan isyanını kanla bastırmaktan çekinmediler.

    türkiye'de neden bir damla bile kan akıtmamaya özen gösterdiler? rusya'ya yakınlaşmamızdan mı çekindiler? anadolu'yu 2.hedef olarak mı gördüler? ankara hükümeti'yle uzlaşmalarının sebebi, milli direnişinin başarılı olması mı yoksa bu olaydan birkaç yıl önce, türkiye'den bağımsız vuku bulan birtakım olaylar (bolşevik devrimi, alman tehdidinin bertaraf edilmesi, savaş sonunda batı'nın içinde olduğu durum) mıydı? ingiltere halihazırda o noktaya varmış ya da yaklaşmış mıydı?

    yunanistan:
    anadolu'nun büyük bir kısmını ele geçirdiler ama tutunamadılar. ankara'ya kadar gelmelerinin sebebi paşa'nın taktiğinde yatıyordu. paşa orduyu ziyaret etmiş ve doğuya çekilme direktifi vermişti: "düşman hiç durmadan takip ederse, hareket üssünden uzaklaşacak ve yeniden menzil hatları kurmaya mecbur olacak; herhalde beklendiği birçok güçlüklerle karşılaşacak; buna karşılık bizim ordumuz toplu bulunacak ve daha elverişli şartlara sahip olacaktır."

    polatlı'dan batıya doğru çekilirken telaştan silahlarını da bırakıp gittiler. bize de silah bırakan bırakana maşallah. bu avellerin nüfusu ve askeri gücü orantısızdı. fazla dayanamadılar. ekonomileri çöktü. 1919-22 arasında toplam %400 enflasyon yaşadılar. ingilizler de desteğini kesince hızlı bir şekilde geri çekildiler. sadece 7.000 kayıpla yunanlıları ülkeden çıkarttık ve kurtuluş savaşını kazandık. aslında onlarla bile tam manasıyla bir savaş yaşanmadı.

    hikayenin başına dönecek olursak esasında izmir'de referandum planlanıyordu. hatta sevr'de de bu böyleydi. adil bir şekilde halk hangi ülkeyi isterse izmir o ülkeye kalacaktı. yunanlar gelirken türklerle savaşacaklarını dahi bilmiyordu. hatta yunan genelkurmay başkanlığının arşiv kayıtları'na göre ''türkler bizim kardeşimizdir, onlarla savaşmayız'' dediği için 117 yunan askeri, yunan hükümeti tarafından infaz edildi. 1919-1922 arası izmir'de ufak-tefek münferit orospu çocuklukları haricinde hiçbir olay yaşanmadı. yunan ve türk hükümeti sevr'in yürürlülükte kaldığı süre boyunca birlikte çalıştılar. her iki taraf da ilk sorun kendinden çıkmasın diye çaba gösterdi.

    19-22 arası izmir'de sakin bir dönem yaşandı. zaten aksi mümkün değildi. eğer yunanlar türklerle iyi geçinmeseydi savaş yaraları sarıldıktan sonra izmir'i alsa dahi elinde tutabilir miydi? seve seve barış politikası güttüler zira halihazıra anadolu'nun içindeydiler. bu dakikadan itibaren yapacakları yanlış bir harekette kars'a kadar fethetmeleri gerekecekti. yoksa ege'nin serin sularını boylayacaklardı. yunanların resmi ideolojisi mecburiyeten barış görünümlüydü. yunanlıları yerleştiği izmir'den kovmak için ilk kurşunu biz sıktık. doğu'da ayaklanıp, yunanlara saldırdık. ardından kurtuluş savaşı patlak verdi.

    fransa'yla italya, anadolu'yu terk edince ingiltere çekimser bir tavır benimsedi. hangi taraf üstün gelirse onu savunmayı düşündüler. yunanistan’ı önce izmir'i işgale, sonra türk direnişini bastırmak amacıyla anadolu içlerine yayılmaya teşvik eden devlet, şüphesiz ingiltere'ydi. ama para ve silah yardımı yapmadılar.[41] vallahi bizim de şansımız mı yaver gitmiş, allah mı yardım etmiş bilmiyorum ama kimle sıcak temas kursak hükümeti devrilmiş arkadaş. 1920 kasım'da da venizelos'u iktidardan düşürmüşler. dünya harbinde alman yanlısı politika izleyen kral ı. konstantin tahtına geri dönmüştü.

    itilafçı venizelos'tan ittifakçı kral konstantin'e giden süreçte ingilizlerin yunan politikası da değişti haliyle. birinci inönü muharebesi'nde yunanlıların basiretsizliği su üzerine çıkınca ingilizler desteğini çekti. yunanlılar anadolu'da tam anlamıyla göt gibi kaldılar. büyük taarruzdan önce, yardım istemek için geldiği londra’da sonuçsuz temaslarda bulunan yunan başbakanı gounaris'e lloyd george'un cevabı ibretlikti:

    ''ben şahsen yunan dostuyum, ama tüm meslekdaşlarım bana karşı. size yardımcı olamam. bu imkansız.''[42]

    özetle yunanlılar itilaf devletleri tarafından anadolu'ya piyon olarak sürüldüler ve feda edildiler. ingilizlerin yunanlıları dımdızlak bırakmasının pek çok makul sebebi vardı. bunlardan bazıları:

    1) yunan ordusunun cacık çıkması,
    2) yunan iç politikasının istenmeyen bir yönde değişmesi,
    3) yunanlıları anadolu'ya sürmekle elde edilmesi tasarlanan faydaların halihazırda elde edilmiş olması,
    4) ingiltere'de iç politik dengelerin, başbakan lloyd george’un yunan yanlısı politikasını sürdürmesine izin vermemesi.

    yunanlıları savaş sahasında kolay yendik diyoruz ama o dönemde askere yiyecek, giyecek silah tahsis edip savaşa ikna etmek hiç kolay olmadı. tekalif-i milliye emirleriyle halktan askerlerin zaruri ihtiyaçları toplandı. yunanlıların başarılı olmasından korkan ruslardan para ve silah yardımı alındı. hatta madagaskar'daki müslümanlar bile para yardımında bulundu.[43]

    silah, para vs. temin edildi ama asker toplamak hiç kolay olmadı. herkesin yıllardır tanıdıklarını kaybettiği o dönemde, şimdiki gibi oturduğu yerden savaş çığırtkanlığı yapan insanlar yoktu. halk savaşla epeydir tanışıktı. ne menem bir şey olduğunu iyi biliyordu. savaşa yaklaşımları çekinikti. nitekim kurtuluş savaşı esnasında kaçak sayısına bakıldığında halkın savaşmak istemediği açıkça görülüyordu. kütahya-eskişehir savaşı'nda 55.000 kişilik ordunun 30.000'i firariydi. birçok şeyi gösteren bir sayıydı bu. yunan tarafındaysa kaçak sayısı sadece 110'du.[44] keza sakarya meydan muharebesi'ni kazanmamıza rağmen 15.000 firari vardı.[45]

    nasıl asker toplandığına dair istanbul hükümeti'nin beyannamesi şu şekildeydi:

    ''(...)kuvayı milliye adı altında çıkardıkları fitne ve fesatla, anayasaya aykırı olarak halktan zorla para toplamak, asker almak, bunun aksine hareket edenlere işkence ve eziyet ederek şehirleri yakıp yıkmaya kalkışmak suretiyle iç güvenliği bozmak(...)''[46]

    peki kurtuluş savaşı ismiyle müsemma mıydı? istanbul hükümeti'nin milli mücadeleye bakışı nasıldı? kurtuluş savaşı'na destek vermiş miydi? vahdettin hain miydi? amacı neydi? barışı sağlamak ve yıllardır aralıksız süren bir savaşı nasıl sonlandırmayı düşünüyordu? güçlü bir mandater ile ticari ve siyasi bağlar kurmak istemiş miydi? eğer savaş istemiyorsa neden yaveri gazi paşa'yı direnişi organize etmesi için anadolu'ya gönderdi? sevr'i destekleyenlerin çıkarı var mıydı? bu anlaşmayı savunanların gerekçesi neydi?

    evvela sevr bir barış antlaşmasından ziyade dayatmaydı. şantaj belgesiydi. ''madem dünya savaşı'nı kaybettin, şimdi istediğimiz tavizleri vereceksin.'' dediler. savaşı kaybeden tüm ülkelere aynı raconu kestiler. sadece osmanlı değil, almanya ve macaristan da itilaf devletleri tarafından işgal edildi.

    1700'lerden beri avrupa savaşlarında clausewitz doktrini denen bir prosedür vardı. kaybeden devlet, antlaşması imzalanana kadar askeri işgal altına alınıyordu. amaç ülkeyi silahsızlandırarak savaşı sürdürmesini engellemekti. birinci dünya harbi'nden sonra tüm ittifakçılar işgal edildi. orduları terhis edildi. limanlarına, demiryollarına bilimum stratejik noktalarına el konuldu. istedikleri tavizleri aldıktan sonra siktir olup gittiler. bizde de aşağı yukarı böyle oldu. yalnız tek bir farkla. birinci dünya harbi'nden hemen sonra tüm ittifak devletleriyle antlaşmalar imzalanmasına rağmen biz sevr'i ya da başka bir barış antlaşmasını imzalamadık.

    sevr'i yunanistan hariç onaylayan olmadı. ne ingiltere, ne fransa, ne de italya. 433. maddesinde, ''onay belgelerinin türkiye ve üç müttefik devlet tarafından en kısa süre içinde paris'e gönderilip bir tutanak hazırlanmasından sonra yürürlüğe gireceği'' yazılıydı. onay belgelerinin gönderilmesi söz konusu dahi olmadı. dolayısıyla da sevr, resmiyet kazanmadı. paris barış konferansı'nda osmanlı delegeleri tarafından paraf edildmişti fakat hükümet ve padişah kabul etmeyince anlaşma olmadı. teoride kaldı. antlaşma kimliğini kazanabilmesi için meclis ve padişahın onayından geçmesi gerekiyordu. o sırada meclis kapalıydı. vahdettin de ingilizlere ayak diriyordu.

    bu durum ingilizleri kızdırdı. sürekli sevr ile bize şantaj yaptılar. vahdettin bir yandan galip düşmana tahttan çekilme tehdidinde bulunurken bir yandan da onları oyalamaya çalışıyordu. anadolu'dan zaferler geldikçe, barış anlaşmalarında elinin güçleneceğini düşünüyordu. ama siyasetin kaşarı ingilizler çabuk davrandı. türkiye yönetiminin istanbul ve ankara hükümeti olarak iki başa ayrılmasından ötürü biriyle anlaşmak istiyordu. muzaffer olanı seçtiler. yunanlıları yarı yolda bırakarak ankara hükümeti'yle anlaştılar ve istanbul'u yani saltanatı gözden çıkardılar.

    sevr öcü gibi kullanıldı. aba altından gösterilen sopa oldu. yaklaşık yüz yıldır parçalanmakta olan osmanlı'nın wilson ilkelerine göre ulus-devletlere ayrılması planıydı. bolşeviklerin açıkladığı gizli raporlarda, mondros ve sevr'de osmanlı'nın kıyımı gibi bir durum yoktu. osmanlı, bu haliyle; padişahı, halifesi, medresesiyle devam edecek ama bazı geçici siyasi, askeri ve iktisadi kısıtlamalar gelecekti. yani sevr, bu haliyle onların çıkarlarına daha çok uyuyordu. muazzam bir petrol havzasına konmuş itilafçılara küçük asya'da yaşayacak bir osmanlı'nın zararı yoktu.

    osmanlı imparatorluğu'nun ulus devletlere ayrılması bu topraklarda yaşayanlar için iyi bir şey mi kötü bir şey miydi? aynı dönemde benzer bir antlaşmayla avusturya-macaristan imparatorluğu parçalandı. iyi mi oldu, kötü mü oldu? bugün, o antlaşmayla yaratılan avusturya, macaristan, slovenya, çek cumhuriyeti ve slovakya eski imparatorluk döneminden daha mı iyi, daha mı kötü? ortadoğu, barındırdığı tüm risklere rağmen uluslarıyla beraber kendi kaderini çizmeyi bekliyordu.

    wilson ilkelerine dayandırılarak kurulması planlanan ermeni devleti için türkiye'ye general harbord gelmişti. bölgedeki ermeni nüfus çokluğu iddiasını ve ortaya atılan ermeni katliamını incelemek için tetkiklerde bulundu. sonuçlar aleyhimizeydi. raporda türklerin katliam yaptığı açıklanıyordu:

    ''katliam ve sürgünler 1915 baharında belirli bir sisteme göre askerlerin kasabadan kasabaya gidişi suretiyle tertiplendi. türk hükümeti'nin resmi raporları 1 milyon 100 bin kişinin sürgün edildiğini gösteriyor. her köyde önce genç erkekler hükümet binasına çağırılıyor, ardından şehir dışına yürüttürülüp öldürülüyordu. kadınlar, yaşlı erkekler ve çocuklar ise birkaç gün sonra yüksek, serin ve rüzgarlı ermenistan platosu'ndan, talat paşa'nın "tarım kolonileri" şeklinde adlandırdığı, fırat nehri'nin sıtmalı ovalarına ve suriye ve arabistan'ın ateş gibi kumlarına sürgün ediliyordu. bu bir ırka karşı toptan teşebbüsün sonucunda ölümler hakkında tahminler 500 binden başlayıp 1 milyonun üzerine kadar çıkabiliyor. genellikle ifade edilen ise 800 bindir.''[47]

    ayrıca raporda geçen ve bizim için mühim bir husus daha vardı: "türkiye'nin işgal etmemiz veya bir bölümünü işgal etmemiz mantıksızdır zira bu ülkede işgalin maliyetini karşılayacak maden yeterli seviyede değildir. milyonlarca kişiyi silah altında tutmanın maliyeti hiç azımsanmayacak derecededir."

    ermeniler kendi çoğunluk olduğu topraklarda, osmanlı'dan kopan tüm milletler (yunanistan, bulgaristan, suriye, azerbaycan vs.) gibi kendilerine ait bir devlet kurmak istiyorlardı. general harbord raporuonların lehineydi fakat buna hayat verebilmek için bir mandatere ihtiyaç duyuyorlardı. herkesin kapısını çaldılar.

    abd, sevr'in ermenistan projesini desteklemediğini daha mart 1920’de ilan etmişti. fransa, ermenileri çoktan kullanıp atmış, türkiye'den çekilmişti. ingilizler ise bu yükü kaldırmanın gereksiz olduğunu düşünüyordu. nisan 1920'deki konferansta erzurum'un ermenistan'a verilmesi önerisine sert tepki gösteren lloyd george, şöyle konuşuyordu: ''ingiltere’de bir kişi bile, erzurum’un işgali için asker gönderilmesi amacıyla bütçeden 1.000.000 sterlin istemek sorumluluğunu üzerine almayacaktır.''[48]

    dışişleri bakanı lord curzon, ermeni davasının daha aktif bir şekilde desteklenmesini talep eden bir siyasi gruba şu cevabı veriyordu: ''ingiltere hükümetinin durumunu anlamamakta ısrar ediyorsunuz. bu ülkenin türkiye'nin lalettayin bir bölgesini seçip oradaki diğer tüm ırkları kovarak, ingiliz süngüleri etrafında çok sayıda ermeni muhacirle doldurmasını ve böylece, ingiliz vatandaşlarından alınacak muazzam vergilerle burada bir ermeni ulusal varlığı teşkilatlandırmasını bekleyemezsiniz. bunun düşüncesi bile ham hayalden öteye gitmez.''[49]

    itilafçılara ''silah yardımı bari yapın.'' dediler ama kimseden destek bulamadılar. ermeniler karabekir'in ordusuyla baş başa kalmıştı. türkiye, müslümanlara yapılan zulümler sebebiyle apar topar; savaş ilanı etmeden saldırdı. ermeniler fazla dayanamadı. çok uzatmadan karşılıklı anlaşıldı ve gümrü antlaşması imzalandı. antlaşmanın 10. maddesiyle ermenistan, anadolu'dan toprak koparan sevr'i tanımadığını kabul etti. türkiye sınırları içinde ermenilerin çoğunlukta bulunduğu hiçbir bölge olmadığı deklare edildi.[50]

    ayrıca sevr'in gündemde olduğu 1920'de türkiye'de doğru dürüst ermeni kalmamıştı. ermenilere verilmekle korkutulan anadolu topraklarında ermeni çoğunluğu olmalıydı. fakat birinci dünya harbi'nde sonra tehcir edilen ermenilerin yarısına yakını geri dönmedi. e nasıl olacak bu iş? sevr'de ermenistan mevzusunun oluru yoktu. kürtler ise zaten anadolu kongrelerine katılarak ankara meclisinde yer aldılar. böylece türkiye içerisinde kurulması planlanan kürdistan projesi de rafa kalkmış oldu. peki şu durumda, şu haliyle sevr'in ne gibi bir ehemmiyeti kalmıştı?

    sevr imzalansa dahi uygulanamayacaktı. müttefiklerin anadolu üzerindeki projeleri değişmişti. ingiltere'nin gözü orta doğu'daydı ve elde etmişti. anadolu onun için stratejik bir önem arz etmiyordu. savaş sonrasında küstürdüğü fransa ve italya da yeni bir anlaşmanın ancak silah zoruyla uygulanabileceğini anlamıştı. savaşın içinde olmayacaklarını belirttiler ve giderken ankara hükümeti'yle anlaştılar. urfa, antep ve maraş sevr'de fransa'ya veriliyordu ama fransızlar ankara ateşkesi'yle buraları çoktan tahliye etmişti. yani ağustos'ta imzalanan antlaşmanın fransa'ya verdiği yerler, fransa’nın daha üç ay önce karşılıklı mutabakatla terk ettiği yerlerdi. bu nasıl madde? saçmalığın daniskası.

    biz hep kurtuluş savaşı'nı sevr'e tepki olarak bildik. bilakis; sevr, kurtuluş savaşı'na tepkiydi. sevr metni nisan 1920'de üç büyüklerin konferanslarında şekillendi. mayıs'ta türk tarafına sunuldu. ağustos'ta da imzalandı. milli mücadele ise gazi paşa'nın 1919'da samsun'a çıkışıyla başlamıştı. yani bu olanlardan tam bir sene önce.

    sevr'in mimarı, ingiliz başbakanı manyak lloyd george'tu. projenin uygulanmasını kafasına koymuştu. icabında askeri yoldan yunanlılara yaptıracaktı. biz barış anlaşmasına yanaşmayınca sahaya yunanlılar sürüldü. maksat savaş isteyen türkleri sopalayıp sevr'e tamamen mecbur bırakmaktı. fakat bu fikrin başarılı olmasına ondan başka inanan yoktu. ingiliz muhafazakar kesmi bizimle anlaşma taraftarıydı. churchill, rusların yayılmacı politikasına karşı türk bariyerinin dikilmesini istiyordu.

    ingiliz basını, sevr'in uygulanma olasılığını düşük görüyordu: gazetelerde yer alan bazı ifadeler şunlardı: ''imkansız'', ''suni'', ''geçici'',[51] ''müttefiklerin çözmeyi başaramadıkları sorunları maskelemek için kaleme alınmış retorik bir esip üfürme metni'' gibi ifadelerle sevr'in ismi aynı cümlede yer alıyordu.[52]

    george'un isteğiyle yunanlıların izmir'e sürülmesi bardağı taşıran son damla olmuştu. küçük asya bizimdi, bu işgal kabul edilemezdi. bu durum ankara hükümeti'nin elini güçlendirdi. halk artık kurtuluşu anadolu'da görüyordu. milli mücadelenin halk tabanında fitilini yakan olay yunanlıların izmir'e çıkarılması oldu. peki barış anlaşmalarında izmir'in akıbeti neydi?

    sevr'de izmir referanduma bağlıydı. halk 5 sene içinde oylama yapacak, kimi istiyorsa o devlet kalacaktı. venizelos yerinde duramadı. izmir'in kendilerine verilmesi için rumların bölgede ağırlıklı olduğunu söyledi ve bu söylemini wilson ilkeleri'ne dayandırdı. ama bilin bakalım belgelerin sahteliğini kim ortaya çıkardı? italyanlar! ver müziği!

    venizelos bu sefer de b planını ortaya koydu ve ''ege'de türkler rumları katlediyor!'' iddiasını ortaya attı. bunu da mondros'un 7.maddesine dayandırdı. 7. maddeye göre iç karışıklık vuku bulduğunda itilaf devletleri işgal hakkı elde ediyordu. abd, durum tetkiki için bölgeye amiral bristol'ü gönderdi. bristol'ün raporuna göre bölgedeki evvelce yapılan katliamlardan yunanlar sorumlu tutuldu. rapor'a göre zulüm olarak nitelendirilen olaylar belirlendi ve ''türk tarafında bazı kusurlu davranışlar görülmekle birlikte asıl sorumluluğun yunan tarafı olduğu'' vurgulandı.[53] izmir'de ilk kurşun atılmasaydı şehrin akıbeti ne olurdu bilemeyiz fakat türklerin ağırlıkta olması ve çatışmalardan sorumlu tutulmaması bizi bir adım önde tutuyordu.

    izmir'in işgali esnasında vahdettin ingilizlerle pazarlık peşindeydi. savaşın bütün suçunu ittihatçıların üzerine yıkmıştı. anadolu'daki halkın yerel direnişlerini gösterip ''bakın burada barınamazsınız, gelin daha iyi şartlarda bir sulh yapalım.'' diyordu. bu yüzden anadolu'ya acayip yetkilerle donattığı gazi paşa'yı müfettiş sıfatıyla gönderdi. çok ilginçtir; samsun, ingilizlerin işgal ettiği tek limandı. peki bu müfettişin vazifesi milli mukavemeti yani sükunet ortamını sağlamak mıydı yoksa anadolu'da bir milli direniş örgütlemek miydi? vahdettin gazi paşa'yı neden samsun'a göndermişti?

    padişahla gazi paşa arasındaki samimiyet küçümsenecek gibi değildi. birlikte yurt dışına gitmişlerdi. tatile değil tabi alman imparatorunu iade-i ziyarete. hatta bir ara paşa'nın saraya damatlığı gündeme gelmişti. padişah, enver-talat rejiminin yerini alacak birini arıyordu. ittihatçılara karşı bir alternatif yaratma peşindeydi. malum, gazi paşa'nın da enver paşa'yla zıtlıkları herkesçe biliniyordu. üstelik gazi, çanakkale ve anafartalar kahramanıydı. rüşdünü ispatlamıştı. nihayetinde paşa, bizzat padişah tarafından olağanüstü yetkilerle anadolu'ya gönderildi.

    yola çıkışından bir gün önce sarayda yaptığı baş başa görüşmede, ''paşa, bundan önce memlekete büyük hizmetler yaptın, ama bundan sonra yapacakların yanında onlar değersiz kalır.'' ifadesini kullandı ve bir altın bir saat hediye etti. burası önemli. vahdettin'in kurtuluştan anladığı ile paşa'nınki bir değildi. paşa'nın büyük işler yapacaksın'dan kastı ingilizlerin işgaline yol açabilecek olayları önlenmesiydi. bu olaylar önlendiğinde, pontus ve ermenistan kurulmasının önlenebileceğini düşünüyordu.''[54]

    padişah, paşa'dan azınlıklara karşı yapılan saldırıları engellemesini istiyordu. zira işgal kuvvetleri bu saldırıları bahane ederek trabzon'u işgal edebilirdi. erzurum, sivas, amasya gibi milli mücadele kongrelerinin ise istanbul hükumeti ile alakası yoktu. hatta, amasya bildirisinden sonra paşa hakkında tutuklama kararı çıkardılar. 24 mayıs 1920'de paşa'nın idam fermanı padişah tarafından onaylandı. sevr'i imzalamayan padişah, gazi'nin idamına bizzat imza atıyordu.

    idamın çıkması kemalist ve islamcı kesim tarafından iki farklı şekilde yorumlanıyor. islamcı kesme göre; paşa, padişah tarafından bizzat milli mücadeleyi tertip etmesi için görevlendirilmişti. idamı ise ingilizlerin gözünü boyamak ve oyalamak için yapılan taktikten başka bir şey değildi. vahdettin'i vatan hainliğiyle suçlayan kemalist kesme göreyse; paşa'yı başkentten uzaklaştırıp samsun'a göndermek paşa'nın tasfiyesi için bir bahaneydi. amaç paşa'yı başkentten uzak tutmaktı.

    ilk yorum o dönem için büyük bir feraset gerektiriyor. tamam, padişah ikili bir oyun içinde olabilir. fakat çoğunluğun ingilizlerle iyi-kötü anlaşmak istediği bir istanbul'dan bahsediyoruz. siyasi gücü sınırlı ve çekingen mizaçlı padişahın bu direnişi bu ortamda tasarlayıp uygulamaya koyduğunu düşünmek çok güç. ikinci yoruma ise katılmak mümkün değil. tasfiyesi istenen bir paşaya diktatörlüğe varacak yetkiler vermek, bütçeden fonlar sağlamak ne kadar mantıklı? kaldı ki tehlikeli gördüğü paşa'yı bertaraf etmenin yolu anadolu'ya yollamak değil, istanbul'da gözaltında tutmak olmalı.

    artık şu hain edebiyatına bir son vermemiz gerektiğini düşünüyorum. çözüm yolları farklı olsa da ikisi de vatanın iyiliğini istiyordu. vahdettin kurtuluşun diplomasi ve siyasetle, atatürk ise savaşarak kazanılabileceğini düşünmüştü. dönemin karışık ortamında atatürk galip geldiği için vahdettin hain ilan edildi. olay bundan ibaret. kurtuluş savaşı kaybedilseydi, muhtemelen bugün atatürk ''anadolu'yu kana bulayan hainler'' arasında anılıyor olacaktı.

    ninemin sakalı olsa dedem olurdu. tarih, ''öyle olsaydı böyle olurdu''larla yazılmıyor. birkaç değişkeni değiştirerek gelecek tahmini yapmanın tanrıcılık oynamaktan farkı yok. zira o değişkenle beraber değişecek birden fazla değişken var ve bunları tahmin etmek mümkün değil. işbu entry'de, bu hataya düşmekten mümkün mertebe imtina edilerek milli mücadele ve mütareke dönemine farklı bir mercekten bakılmaya çalışılmıştır.

    notlar ve kaynaklar:
    [1] kurat, akdes nimet, birinci dünya savaşı sırasında türkiye’de bulunan alman
    generallerinin raporları, türk kültürü araştırma enstitüsü yay., ankara, 1966.
    [2] birinci dünya savaşı’nda kıdemli çavuş olarak görev yapan hamit
    ercan’ın anlattıkları, iaşe sıkıntısının ulaştığı boyutları göstermesi açısından
    önemlidir. ercan’ın verdiği bilgiye göre; askerler açlıktan ölmüş hayvanların
    etini yemek zorunda kalmış, bir asker açlık nedeniyle komutanının çarıklarını
    çalarak kaynatıp yemiş ve hatta bazı askerler açlık nedeniyle köpek kesip yemek
    zorunda kalmıştı. bkz: alpat, levent, bir osmanlı askerinin anıları, balkan savaşı’ndan kurtuluş’a, yay. haz.: ahmet mehmetefendioğlu-ozan arslan, şenocak yay., izmir, 2010.
    [3] boa, dh.eum.6.şb.,18/44
    [4] atase, bdh, k.2300, d.66, f.29-1; atase, bdh, k.2300, d.66, f.29-2 . (23 eylül 1334/23
    eylül 1918)
    [5] hepsinin hikayesi ayrı ama topal osman'ınki bambaşka. asker kaçağı olan osman, savaştan kaçmış ve bir süre sonra samsun civarında ortaya çıktı. bölgede uzun süredir bağımsız pontus devleti’ni kurmayı hedefleyen rum çeteleri ile uğraştı. ittihatçıların gizli örgütü teşkilat-ı mahsusa’nın son başkanı hüsamettin ertürk’e göre mustafa kemal’in samsun'a gelir gelmez havza'da osman ağa ile görüştü. (iki devrin perde arkası) halbuki bu sırada topal osman istanbul divan-ı harbi tarafından ermeni katliamlarına katılmaktan aranmaktaydı. anlaşılan bu alandaki maharetlerinden rumlara karşı yararlanmak ihtiyacı doğmuş olacak ki, 8 temmuz 1919'da osman ağa hakkındaki tutuklama kararı padişah vahdettin tarafından kaldırıldı. topal osman, muhafazai hukuk-u milliye cemiyeti giresun şube başkanı oldu. ardından erzurum kongresi’nde mustafa kemal’e muhalefet edenleri sindirme görevini başarı ile yaptı. h.i. dinamo’ya göre mustafa kemal “pontus belasından kurtulmayı topal osman’ın tecrübeli ellerine” bırakmıştır. topal osman da “siz hiç merak etmeyin paşam. bu pontus rumlarına öyle bir tütsü vereceğim ki, hepsi mağaralarda eşek arısı gibi boğulacak” der. (kutsal isyan, 2. cilt)
    [6] atatürk söylev ve demeçleri. c.ıı, syf. 130
    [7] güran, 1997, s. 23-25; karpat, 1985, s. 162-89
    [8] kuva-yı milliye hatıraları, 2003, s. 139.
    [9] kızıldere'den ali'nin evini üç haydut basarak altınlarını gasbetti. ayrıca çine’nin sınırteke köyünden üç müslüman’ın çadırları sekiz şaki tarafından basılarak paraları gasp edildi ve nazilli’de konyalı hafız ömer efendi’nin evini basan eşkıyalar, karısını yaralayıp 500 lira kıymetindeki ziynet eşyasını gasp etti(anadolu, 4 teşrinisani 1334, s. 2)
    [10] (alyot, 1947, s. 286; beşikçi, 2015, s. 322; nureddin, 1928, s. 205)
    [11] (alemdar, 3 mayıs 1335, s. 3)
    [12] (boa, dh.şfr.,92/324).
    [13] (köylü, 4 teşrinisani 1918, s. 1).
    [14] (21.4.1917 st. jean de maurienne antlaşması).
    [15] al-jazeera - a century on: why arabs resent sykes-picot
    [16] hikmet bayur (türk inkılabı tarihi, c. ııı/4, s. 615)
    [17] hikmet bayur (türk inkılabı tarihi, c. ııı/4, s. 620-621) kafkasya'daki ingilizler, kars-ardahan-batum bölgesinde kurulmuş olan geçici türk hük
    [18] selek, anadolu ihtilali (istanbul 1966), s. 58. (bkz: #24036705)
    [19] dayı, esin. (2010). erzurum kongresi'nintürk tarihindekiyeri ve önemi
    [20]sina akşin, istanbul hükümetleri ve milli mücadele: mutlakiyete dönüş 1918-1919,
    son meşrutiyet 1919-1920 iç savaş ve sevr’de ölüm, iş bankası yayınları, istanbul, 2010,
    s. 531-532.
    [21] sivas kongresi tutanakları. (s. 89).
    [22] nutuk, 1927 baskısı, cilt ıı, s. 68
    [23] nutuk, 1927 baskısı, cilt ıı, s. 92
    [24] (nutuk, 1927 baskısı, cilt ıı, s. 145-146.)
    [25] kongrenin açıldığı gün mustafa kemal istanbul’dan eski sadrazam ahmet izzet paşa’dan da bir mektup aldı. paşa kongrede amerikan mandasının kabul edilmesini istemekteydi. albay ismet (inönü) de aynı görüşteydi. albay ismet bey, 27 ağustos 1919’da kazım karabekir’e yazdığı mektupta amerikan mandasını savunmaktaydı. refet bey (paşa) da kongrede amerikan mandasını savunmuştu. (andrew mango, atatürk, the biography of founder of modern turkey, overlook press, s. 247
    [26] https://www.indyturk.com/…lli-mücadele-kahramanları
    [27] mustafa kemal atatürk, a.g.e., s.132-133.; uluğ iğdemir, a.g.e., s.58-59.
    [28] ali karakaya, milli mücadele’de manda sorunu, harbold ve king- crane heyetleri, başkentyay., ankara, 2001, s. 84.
    [29] ayışığı, metin, kurtuluş savaşı sırasında türkiye’ye gelen amerikan
    heyetleri, ttk yay., ankara, 2004.
    [30] ingiltere mütarekeden hemen sonra, günde ortalama 10.000 asker terhis etmesine
    rağmen, ocak 1919'da ordunun günlük harcaması 4 milyon paundun üzerindeydi. bkz,
    martin gilbert, \vinston churchill 1917-1922, vol. ıv., london, 1975, s.196.
    [31] mine erol, türkiye'de amerikan mandası meselesi 1919-1920, giresun, 1972, s. 13-14.; seçil akgün, "kurtuluş savaşı başlangıcında türk-ermeni ilişkilerinde abd'nin rolü",
    tarih boyunca türklerin ermeni toplumu ile ilişkileri (8-12 ekim 1984 erzurum), ankara,
    1985,s.334.
    [32] yel, o. (2018) yeditepe üniversitesi tarih bölümü araştırma dergisi e-ıssn: 2564-7687 cilt 2 – sayı 4 haziran 2018
    [33] şimşir (ed.), ingiliz belgelerinde kurtuluş savaşı c. ı, s. 242
    [34] kazım özalp, milli mücadele anıları.
    [35] http://www.tunaydingazetesi.com/…a-giden-surec-iii/
    [36] helmreıch, paul c.; sevr entrikaları (büyük güçler, maşalar ve türkiye’nin taksimi), sabah yayınları, (çev: şerif erol) ı. baskı, istanbul, mart 1996.
    [37] akyüz, türk kurtuluş savaşı ve fransız kamuoyu, s. 175-224 ve 346-347.
    [38] aktaran akyüz, türk kurtuluş savaşı ve fransız kamuoyu, s. 159.
    [39] şahin, a. (2019) türkiyat mecmuası journal of turkology (millî mücadele özel sayısı/special ıssue of national struggle). istanbul üniversitesi türkiyat
    [40] alptekin müderrisoğlu, kurtuluş savaşı mali kaynakları, 2 cilt, kastaş a.ş. yayınları,
    [41] toynbee, the western question. (1923)
    [42] fromkin, barışa son veren barış, s. 547 (1989)
    [43] çakır, “madagaskar: bağımsızlığın 50. yılında kazanımlar, kaçan fırsatlar ve türkiye ile ilişkileri”
    [44] https://tr.wikipedia.org/…ya-eskişehir_muharebeleri
    [45] eric jan zürcher, “hizmet etmeyi başka biçimlerde reddetmek: osmanlı ı·mparatorluğu’nun son dönemlerinde asker kaçaklığı”, çarklardaki kum: vicdani red düşünsel kaynaklar ve deneyimler, haz. özgür heval çınar, çoşkun üsterci, ı·letişim yayınları, ı·stanbul, 2014, s. 67
    [46] akandere, o. (2003). 11 nisan 1920 (1336) tarihli takvim-i vekâyi'de
    kuva-yı milliye aleyhinde yayınlanan kararlar. ankara üniversitesi tiirk inkılâp tarihi eıısitüsü atatürk yolu dergisi. s. 417-467
    [47] senate document no. 266, 66th congress, 2d session. washington. government printing office, 1920.
    [48] aktaran paul c. helmreich, sevr entrikaları, s. 223
    [49] aktaran öke, ermeni sorunu s. 192
    [50] https://tr.wikipedia.org/wiki/gümrü_antlaşması
    [51] fırat, melek, “6-7 eylül olayları”, türk dış politikası, (ed.: baskın oran), c.ı,
    iletişim yayınları, istanbul, 2001. malum, amasya bildirisinden sonra paşa hakkında tutuklama kararı çıkardılar.
    [52] helmreich, sevr entrikaları, s. 236.
    [53] dinç yaylalıer, “türk – amerikan ilişkilerinde amiral bristol’un rolü”, türk yurdu, nu: 125, c. 18 (ocak 1998) s. 39.
    [54] akyol, t. (ama hangi atatürk)
  • ben türkiye denen bu topraklarda doğan 4. kuşağım. 1912'den öncesi yok. ideolojik olarak ne osmanlıcılığı ne de türk milliyetçiliğini savunuyorum. zaten kadınların milliyeti olmaz. milliyetçilik enloe'nin dediği gibi maskülinist bir korku ve hayal dünyasıyla var olur. fakat "milli mücadele" adı verilen şeyin ne olduğunu insan onuruna değer veren biri olarak idrak etmemi sağlayan şey işgal altındaki istanbul'dur. itilaf zabitlerinin neler yaptığını okudukça bu durumu savunan mütareke basınına hayret ederim. nasıl bu kadar onursuz davranabilmişler merak konusu.